5 Şubat 2010 Cuma

Bakü Macerası No.4

0 tane ömer üründül tadında yorum
sözde haydar aliyev havalimanı. şş çaktırma.

Efendim hikâye kaldığı yerden devam ediyor; her ne kadar beklediğim ilgiyi görmemiş olsa da, inatla, sürünerek devam ediyor. Ya da öyle gibime geliyor.

Previously on "Bakü"...
Evet Bakü'deydik en son, Sinan ve Diren'le bizi otostopla Azeri diyarına kadar getiren adamı bulmak için Bakü sokaklarına düşmüştük. Adamı şans eseri bulmuştuk, fakat kendisi bizi görünce apar topar kaçmıştı. Peşinden kovaladığımız taksiyle, Haydar Aliyev Havalimanı'a varmıştık falan...


1. bölüm -> http://direnkknerid.blogspot.com/2010/02/baku-maceras-no1.html
2. bölüm -> http://dacederki.blogspot.com/2010/02/baku-maceras-no2.html
3. bölüm -> http://sinvegur.blogspot.com/2010/02/baku.html

ve Bakü macerasında 4. bölüm...

"öndeki araç haydar aliyev havalimanının girişi önünde acı bir çığlık sesiyle duruyor. bense trafiği allak bullak eden bu kovalamacada nihayet bir sona gelindiği için mutluyum. apar topar taksiden iniyoruz. odtülü hocamın öndeki araçtan canhıraş bi şekilde inip havalimanına girişmesini görüyoruz ve arkasından koşmaya başlıyoruz. o sırada birkaç adım atamadan, taksicinin bağırmasını duyuyoruz: "manat! manat!" diye. "manat ne la?" filan derken, diren "parasını vermemiz lazım lan adamın" diyor. "siz koşun abi, adam kaçıyor, ben parayı verip yetişirim size" diyor diren. birkaç adım daha koşuyoruz biz sinanla, ama o da nesi. yine durmak zorunda kalıyoruz, zira bu sefer daha demin bütün bakü'yü ortalama 90 kilometre hızla dolaştığımız için araba tutan sinan "bööOAAĞĞK" diye, çok affedersin sevgili okur, istifra etmeye başlıyor. ilk kez mayıstaki şenliklerde "kusma çabalarına" tanık olduğum sinan'ın, bu kez harbi harbi yediği kahvaltılıklarını sayıyorum. ne pis anlattım lan. neyse.

bir süre daha sinan'ın kusmasının bitmesini beklemeye başlıyorum, hadi diyorum. "yok abi" diyor, "benim bi çeşme filan bulmam lazööÖOAĞK!" derken bi daha kusuyor. "ulan hayskiym ya" diye küfrediyorum. gülüyor. kusuyor yine. o sırada diren koşar adımlarla geliyor arkadan. bu kez sinan "siz gidin, ben sonra yetişirim size" diyor. bu sırada biz direnle birlikte, sinan'ı oracıkta bütün pisliğiyle bırakıp havalimanı girişine doğru koşmaya başlıyoruz. (hayatında havalimanına girmemiş biri olarak, evet uçağa binmedim lan, havalimanı sahnelerini nasıl anlatacağımı ben de merak ediyorum.)

girişteki metal dedektöründen geçiyoruz, derken ağzına s.çtığımın dedektörü ötmeye başlıyor. allah ne verdiyse çıkartıyoruz kenara, bi daha geçiyoruz. yine ötüyor. bu kez güvenlik görevlilerinin ifadeleri de değişiyor, kaşlar çatılıyor. "aabi valla bişeyimiz yok" diyorum, "valla abi acelemiz var lütfen" diye destekliyor diren. bi tanesi "yoq gardaş bi saqin olun xele, nedir derdiniz?" diyecek oluyor o pislik emo azericesiyle. o an diren "ya skicem ne bok var lan, ne ötüyo hala?" diye iyice sinirleniyor. diğer güvenlik görevlisiyse iki adım uzaktan, elini beline atarak geliyor. acele hareketlerle önce birbirimize bakıyor, sonra içerilere, içerdeki büyük kalabalığa bakıyoruz odtülü adamı en azından gözle takip edebilmek için. birkaç saniyelik bakınmanın ardından görüyoruz. koşar adımlarla bir ona bir buna çarpa çarpa kaçıyor. "aabi" diyor diren güvenlik görevlisine, "şu adamı yakalamamız lazım". o sırada direne dönüp "ulan, acaba?..." ifadesi veriyorum ki, o anda diren dedektörden geçip havalimanında içeri doğru koşmaya başlıyor. diren'e ve arkasından koşan iki güvenlik görevlisine olan şaşkınlığım geçmeden ben de koşuyorum içeri doğru. tabi, dedektörlerin alarmı deliler gibi ötüyor. direnin ardından koşup kapıdan uzaklaştıkça alarm sesi de kalabalıkta kaybolmaya başlıyor. neye doğru gittiğimizi bilmeyerek, ömrümde az gördüğüm o denli bir kalabalığın içinde direnin peşinden koşuyorum. güvenlik görevlileri de arkada kalıyor. yetişiyorum direne, birlikte koşuyoruz...

sözde azeri güvenlik görevlisi. biraz agresif bir 'bala'.

derken ilerde altı-yedi adet izbandut azeri güvenlikçi önümüzü kesiyor. ressmen barikat kurmuş adamlar. uzaktan "sizin derdiniz ne lan?" diye çıkışıyor üniforması tek farklı renkte olanı. belli ki kabilenin reisi bu. zaten diğer çakı gibi adamların yanında, bu kel ve göbekli olanı pek öyle yeni yetmelere benzemiyor. birkaç dakikalık derdimizi anlatmanın ardından "pati, pati" sesleriyle sinan geliyor koşarak. "abi öldüm ya, içimdeki bütün organları boşalttım" diyor. sinan'ın da bizimle olduğunu anlayan adamlar iyice geriliyor, reis tipli şişko azeri bu kez "NE AYAQSINIZ OĞLUM, GELİN LAN BURAYA!" diye sert bi şekilde yanına çağırıp, çok şık bir ani hareketle bileklerimizi kelepçeliyor. "aaa ananıskiym burda ölmek istemiyoruum laan aöhöhöhü.." diye duygusallaşıyorum kelepçeyi bileğimde görünce. diren "lan oğlum napıcaz laan?" diye kuşkulu ve hafif dolu gözlerle bana bakıyor. ben sinana bakıyorum. sinan kelepçeye bakıyor. yine kusmaya başlıyor. o sırada son kez arkasından baktığımız odtülü azeri hocamsa birkaç saniye içinde gözden kayboluyor. derken bu altı-yedi izbandut güvenlik görevlisi ve bir adet ayıboğan reis bizi bir ufak odaya alıyor. burası mini bir sorgu-sual odası. "aha" diyorum kısık sesle diren ve sinana bakıp, "şimdi ayvayı* yedik." ...

*Orası hikâyenin orijinalinde "ayva" değildi tabi başka bişeydi ama, şimdi elim gitmedi onu küfürlü yayınlamaya. Ayıp denen bişey var ve hiç sevmem... Beşinci ve son bölümse şu istikâmette olacak, yine birkaç gün içinde erişebilirsiniz: http://direnkknerid.blogspot.com/

Daçe.

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)