25 Aralık 2010 Cumartesi

Kahvaltıdan Önce Aç Karnına

7 tane ömer üründül tadında yorum
Neaber'in, söyleniş olarak yavaş yavaş Justin Bieber'i çağrıştırmaya başlamasından beri yepyeni giriş kelimeleri arayışına girdim. Bieber sevgili okur? Bak aynı oldu işte. Tabi "bi-ğe-ber" diye okunucak.
● Cümleleri hiçbir yere bağlayamayan bi jeoloji hocam var, ne kadar da ilginç ne kadar uzak bişey di mi böyle ne kadar da tatlı kedi cınını sinin. Ressmen bağlayamıyor adam. O kötü, o Hint aksanlı İngilizcesiyle cümleler hayvan gibi havada kalıyor. Gerçi şimdi şuraya gelse, "Sen sanki çok iyi bağlıyosun di mi zibidi?" falan dese, hiç de bişey diyemem. Ben de bağlayamıyorum. Ama yani, bu yeteneksizlikten benden başkasında da olduğunu görünce o kadar mutlu oluyorum ki. Geçen gün mesela, böyle yeni bi terimin ne olduğunu açıklıycam derken bi türlü açıklayamaması, o an nası anlatsam filan diye damla damla terlemesi, en sonunda "That's just... you know... s-something like... Allright." diyip yeni konuya geçmesi filan. Bilemiyorum. Garip. O diil ben de gerçekten mutlu bi sona bağlayamadım. Allright.
● Allright demişken, geçen gün kahvaltıda babamın da blogun sıkı takipçilerinden olduğunu, bizzat kendisinin "Oğlum öyle göt möt yazmışsın, argo olmamış mı sanki biraz?" diye gülümseyerek sormasından öğrendim. Evet babacım şu andan itibaren üzerimde büyük bir baskı hissediyorum, nası kasılmadan komik olmaya çalışcam şimdi. Şaka şaka ben yine hayvanlar gibi espriler şakalar yapıcam, okudukça gülücez falan böyle, güldükçe düşünücez, düşündükçe Allah'ım ben naaptım diycez, sınavım var benim, ben haala daha blog mlog okiim diycez. Neyse uzatmıyım ama böyle bir pişmanlık silsilesinde kaybolucaksın birazdan sevgili okur. Bu arada babama bir hoşgeldin alkışı.

 gerçi bunlar alkıştan ziyade, apaçi dansında top çevirme figürü yapıyor gibiler.

● Önceki günlerde, sevgili okur, bir cinsel istismara uğradım, senin haberin var mı? Gerçekten çok üzünç. O gün okulda tam 20 arabaya otostop çektim de hiçbiri durmadı. Sınava da yetişmem gerekiyo bi yandan. Gözlerimin içine baka baka, "Ahahahaa mal gibi yürüyceksin ama ben uçuyorum adeta!" der gibi piçlik pislik yapmalar falan... Bu bir cinsel istismar değilse nedir? Dedim, hayvanın oğulları! Dedim, Allahsızlar! Kız olsam dururdunuz di mi lan? dedim. Sırf dedim benim bacaklarım yok diye bunu yapıyosunuz di mi dedim itler. Benim dedim, kaba tabir kullandım, memelerim yok diye di mi dedim. İtler. İtler demedim tabi. Ama o an orda çok sinirlendim. Sonra bi baktım zaten öyle 20-25 araba hiç durmadan geçerken ben de gideceğim yere varmışım. E dedim o zaman pes. E dedim yuh. Sonra birtakım küfürleşmeler falan. Ne anlatıyodum ya ben? Neyse.
● Geçenlerde cancaazla oturduğumuz restorana böyle hayvan gibi kalabalık bi grup geldi, gürültü bağrış çağrış hobaa falan. Dedim nooluyoruz, kim bu vandallar. Meğerse ODTÜ Münazara Topluluğu gelmiş, ama yani, ne bileyim, topluluksunuz diye de her yere öyle topluca gidilmez ki lan. İnsan korkuyor öyle bir anda mekana ayılar gibi girilince. Hayır bi de, Allaam, bi insan münazaracı olmayagörsün, her şeyi mi tartışırsın arkadaş. Yok şu pizza daha iyiymiş içinde balık varmış yok ben tavuk sevmiyorsam zorla yediremezmişsin. Gerçekten de, herşeyin olduğu gibi münazara ruhunun da fazlası zarar sevgili okur. Ben bunu bizzat orda yaşadım.
● O değil de Ngoma Ndoma diye Angolalı bölüm arkadaşım var lan. Tam siyahi forvet adı değil mi? En kısa zamanda "Başkanım beni al!" demeyi öğreticem, sonra ver elini Gençlerbirliği, Ankaragücü, en kötü ihtimal Eskişehirspor. Türkiye'de biraz ün yapıp, menajer olarak İspanya'ya uçmayı planlıyorum. Yeppaa.
YENİYILYENİYILYENİYILYENİYILBİZLEREEEKUTLUĞOLSUN! Bu sene ilk olarak Sidney'de girmeyi planlıyorum yeni yıla. Bütün dünya öyle maal mal bakarken ben coşkulu kutlamalar eşliğinde 2011'in ilk insanlarından olmak istiyorum. Sonra onunla da yetinmiycem, Sidney'de kutlama yapıldı mı? Hoop ordan en yakındaki denizaşırı batı komşuya. Ordan yine bi batıya bi batıya derken en son yine Sidney'de bitiricem. Böylece hem ilk giren, hem son çıkan olucam. Garip şeyler düşünüyorum kahvaltı yapmadığımda.
"yaklaşık 321,000 sonuç"

● Bence Beşiktaş yaptığı her transferi hemen pıtı pıtı diye borsaya gidip bildirmemeli. Hesap verir gibi. Bak ben bunu aldım, bu da fişi, der gibi. Sanki vergi iadesinden kâr edicez.
● Ben çok bedavacı bi insanım biliyo musun. Çok ama. Kolaycı falan böyle. Resmen beleşçi şerefsizin tekiyim. Ama mesela düşünsene, ben hep şey istiyorum, ATM'ye gidicem para çekmek için, diycem ki atıyorum 20 lira çekeyim ben. Giricem 20'yi. Böyle bi beş-on saniyelik para sayma efektlerinden sonra bana 50 lira vericek. İstemsizce, iradesizce, mal gibi 50 vericek. Ben 30 lira kârda olucam. Bence süper olurdu. Banka yöneticilerine sesleniyorum, en azından yılda bi kere hiç kimsenin bilmediği bi gün böyle bi uygulama olmalı. Yemin ediyorum nası mutlu olurum. "Ehehehe" derim, "kerizledim makinayı" derim, "ressmen fazla para virdi" diye görgüsüzleşirim o gün. Oha ya. Müthiş olurdu. Bankam olsa, böyle benim gibi küçük hesapların adamlarını, böyle benim gibi adi beleşçi insanları sevindirirdim yılda bi gün. Sevap oğlum işte. Kolay yoldan sevap kazanmış olurdum... Falan.
● Yalnız ATM'lerin de para sayma tribine hastayım ha. İçerde sen görmüyosun, ama tıkır tıkır tıkır tıkır bişeyler oluyo. Para para üstüne biniyo. Ressmen o an orda alıp alıp sayıyo, öyle veriyo. Makina da olsa, parasını sayıyo hacı. Işığa falan tutuyo, bakıyo böyle içinden Atatürk görünüyo mu diye. Ben bile kaç yaşıma geldim, hala daha bi çok yerde sırf kerizliğimden saymıyorum gelen para üstünü falan. Halbuki belki hayvan gibi kazık yiyorum o an. Yine de saymıyorum. Ama makina sayıyo. İşte ben öyle makinanın önünde saygıyla eğilirim arkadaş. Bu arada konu açılmışken, ATM'ye ey-ti-em diyen insanların tamamını bi gün çıkmaz sokakta toplayıp üzerlerine dobermanlar salıcam.
● Koca bir sınav boyunca bana "yedi! yedi!" diyip aslında sekiz'i kasteden de aynı Angolalı arkadaş. Afrika'da o kadar Türkçe olimpiyatı boşuna yapılmış meğer. O kadaaar Ayna ekibi bomboşuna dolaşmış meğer. Senin için ağladım yalan mı yalan mı, yalanmış meğer. Özcan Deniz girdi çıktı bir an bloga.
● O zamaan ben gideyim bir kahvaltı yapayım. Kalın giyin sevgili okur. Yeni yılda dünya barışııı, sevgiii, aaşkk, sağlıııııkkk... Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Aralık 2010 Pazar

Daçe Live

6 tane ömer üründül tadında yorum


inşallah okunuyordur yoksa s.çtık demek. en kötü tıklayın, onlar büyür :)

-edit: sağ kenardaki bilimum komiklik için tıklayıp büyütmek gerekiyor-umuş-
Okumaya devam →
2 Aralık 2010 Perşembe

Girilmez'li Kapılar (felsefi gibi oldu lan ehehe)

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar sevgili okur ne yaptın.
● Blogdaki en laçka başlığı da attım, oh mis.
● Bu paragrafın adı göt popo: İnsanoğlu, çok afedersin, poposu olmadan bir hiç sevgili okur, ben artık buna kesin karar verdim. Öyle yok cinsel organımız, yok beynimiz, kalbimiz falan değil; özellikle bir göte popoya sahip olmadan asla yapamazdık. Eminim. İnsan, o kadar seviyor ki kendi götünü poposunu, ona o kadar iyi bakmaya gayret ediyor ki. Bi kere, nerde ne zaman olursa olsun, insanın içinde "evvela götü popoyu bir sağlama alayım" içgüdüsü aktive oluyor. Bu arada bu paragrafta biraz fazla göt popo diyor olabilirim kusura bakmayın. Ama bunları da yazmazsam olmaz. Sansür zihniyeti nereye kadar. Sonuçta göt popo önemli. Neyse devam ediyorum; bi insanın eğer götü poposu sağlam yerdeyse, onu bi yere dayamışsa, oturmuşsa, o ağırlık merkezine doğrudan etki eden kütle rahata ermişse, sen o insana dünyanın en acı küfrünü et, en analı bacılı lafını say, o insan o kadar kolay sinirlenmez. En azından ayakta ve savunmasız halde olduğundan daha soğukkanlı davranır. Böyleyken böyle. Özellikle yaşlı insanlarda bu göt sevgisi daha çok var bak. "Ooooy aman amanamanama yavrıım" diyip geriye geriye gidip mutlaka bi yere oturmaları, yer yoksa bile mutlaka bi yer bulabilmeleri bu yüzden. Hatta biraz daha ileri götürecek poporacak olursam, tarih boyunca çıkan savaşlar hep "göt" popo yüzünden çıkmış sevgili okur. Para, kadın, petrol, silah vs. bunlar değil. Sadece ama sadece göt popo yüzünden. Devletlerin "zaman kötü" mentalitesi buradan geliyor mesela. Daha fazla göt popo demeden bitireyim paragrafı. Ağız ishali deniyor işte buna da.
● Beni en çok üzen şeylerden biri de, GİRİLMEZ yazan kapıdan personelin elini kolunu sallayarak girip çıkabilmesi ve senin tamamen bu olayın dışında kalmandır. Bundan öte bir dışlama, bir faşizm, bir üstünırkı korumacılık var mıdır ya? Resmen, yani bu kadar da utanmazlık olmaz, açıkça "Personel harici giremez." yazıyor. Allahalla. Hayır gözümün önünde o GİRİLMEZ'den girip çıkmalar, ne bileyim, dışlar gibi, canımı sıkıyor biraz. Sonra geçiyor ama.
● Hapşırıkla aynı anda gelen öksürük'ün, mümkünse, Allah belasını versin. Islak sopalarla versin hem de.
● Bizim Statik dersimizin, böyle force'ları, moment'leri, equilibrium'ları incelediğimiz, dünyanın ilmine ilim kattığımız dersimizin hocasının inşaat mühendisliği mezunu olması ve her ders [ki petrol mühendisliği öğrencisiyiz] inşaatçı damarı tutup konuyu mutlaka köprü-baraj inşaatlarına, binalara, gökdelenlere getiriyor olması ve size yemin ederim ki uzun cümle yazıcam diye başını unutmuş olmam bu cümleyi sağ sâlim bir yere bağlayabilmeme engel değil.
● İngilizce'deki en sevdiğim kelimelerden birisin equilibrium. Biraz daha kassan kendi dilini oluşturucaksın. Ama biz seni böyle de çok seviyoruz. Gerçekten karizma sahibi insansın. Mert insansın. Nice ermişleri "doğru yazıcam" diye, nice dervişleri de "doğru telaffuz edicem" diye harcadın. Canım equilibrium.
● Bilgi köşesi: Zamanında okumadığı sınavları hala daha okumamakta ısrar eden hocaya "E ama senin de Allah belanı versin" denir. | Pirinç ve tahıl tozuyla yapılan ulusal Japon içkisine "saki" [sağ-ki]; saki'yi fazla kaçırıp etraftaki 'karıya-kıza' laf atma raddesine gelen şuursuz Japon'a da "sakin ol dostum" denir. | Özellikle bu son söylediğime kötü espri denir.
● Bazı işletme ya da alışveriş merkezlerindeki tuvaletlerde bulunan "hava üfleyerek el kurutma aparatı" var ya sevgili okur. İşte o apartlardan bazılarının o kadar çalışma isteği yok ki. O kadar yok ki yani. O kadar olur. [bi yere bağlamak istemez miydim sanıyorsun]
● Saat 10:30 falan, kalkmak için önce dolmayı bekleyen dolmuşta geçtim yerime oturdum, açtım kitap okuyorum. Böyle biraz da okuması zor bi kitap falan (yazar burda hava mı atıyor yoksa gerizekalı olduğunu mu söylüyor orası şey değil daha). Tam ben kitabımı açtım, dolmuşa iki kişi binip arkama geçti. Arkadaşlarmış. Konuşuyolar böyle, muhabbet hayvan gibi coşkulu falan. Neyse dedim, okurum ben bu kitabı. Okunur dedim okunacak. Sonra iki kişi daha bindi. Onlar da kendi içlerinde arkadaşlarmış. Muhabbete başladılar böyle şakalar espriler filan. Ben hala kitabımı okumaya çalışıyorum. Akabinde 3 kişi bindi. Bunlar da arkadaş. ANUHAHUNANAHUAHA diye gülüşmeler gırla gitmeye başladı. Kafa gitti benim. Okuyamıyorum. Ama bi yandan da okumak istiyorum. İnat ettim. En son iki kişi bindi yine, elbette arkadaşlar, ama arkadaşlıkları yetmiyor gibi bi de dolmuşta önceden 'binili' başka birileriyle daha arkadaş çıktılar. ALLAHSSENBÜYÜKSÜN. Kafayı yiyordum la. Bir anda ilkokul üçüncü sınıftan farksız oldu dolmuş, o kadar gürültü, o kadar her yerden aynı anda gelen apayrı muhabbetler sardı ki bedenimi. Ben kitaba bakıyorum, kitap bana bakıyo. En sonunda EEEH dedim sizinle mi uğraşıcam lan! Ha naptım, öyle mal mal kitaba bakmaya devam ettim. Anlamadan öylece baktım. Bi an için hepsi aynı anda susar umuduyla... Öyle bişey olmadı tabi. Allah dolmuşta kurulan arkadaş klanının belasını versin.
● Çok fazla bela okudum di mi. Bak kıyamıyorum da hiç.
● Kahve benim uykumu getiriyor sevgili okur.
● İyi geceler, ya da en azından iyi layk'lamalar sana. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
19 Kasım 2010 Cuma

Sırada Gündemden Derlediğimiz Haber Turu *fiççiyuuu*

5 tane ömer üründül tadında yorum
Kurban bayramınızı kutlarım falan da, aslında dördüncü güne kalmasaydım iyiydi. Dört gün bayram mı olur olm? Ben bile daraldım yani şurda. Bi de bütün o kaçan inek, sevimli boğa, sakinleştirilemeyen angus haberleri bitiyo, kalmıyo dördüncü güne. Littleiv'ın da söylediği gibi, dördüncü gün tam bir evlatlık.
Neaberss? ;))9)
● Allah kimseye şişman çocuk özgüveni vermesin sevgili okur. Maazallah. Üstelik o çocuk bi de Amerikan tıraşlıysa, o çocuk bi de esmer yanık tenliyse falan, "ne bakıyon lan? bakma s.kerim belanı! bakma lan! sen de bakma!" triplerine giriyo gibi oluyo. Yemin ediyorum Jackie Chan'de yok o kadar özgüven. Geçen bir denk geliverigeliveriyodum da, olmadı çoğşükür.
● Yaratıcı çocuk küfürleri arasında, afedersin, "bela s.kmek" deyimini hiçbir zaman anlayamadım.
● O diil de Ankara'da böyle; "Aşağı Eğlence", "Yukarı Eğlence", "Gazino", "Asfalt" gibi semt isimleri olması ne kadar ilginç diil mi? Ondan sonra Ankara'ya sıkıcı şehir filan diyolar. Asfalt diyorum, Gazino diyorum lan!
● Allah da kimseye tek DJ'li radyo vermesin. Sabah akşam Virgin açık, drive'lar dışında sürekli aynı adam var (uu beybi drayv filan diyo teknik konuşuyo). Adamın adı da nedir bilmiyorum ama mesela İsmail olsun; işte benim içim dışım İsmail oldu. O zaman İsmail Fm olsun kardeşim. Hayret bişey. İsmail diye de DJ hiç olmadı ama. "DJ İss" filan... Yok yok olmuyür.
melih gökçek ile şanghay hatırası.
 evet biraz alakasız filan ama.
"Huzursuz bacak sendromu" diye bişey var, bilmiyorum biliyo musun sevgili okur. İsmi çok güzel diil mi? Ne bir latince kelime, ne bir endikasyon kundikasyon. Tamaamen Türkçe. Bizden biri gibi. Sanki bi tek bizde olurmuş gibi. Nitekim babamda filan oluyodu bi ara. Yani demek istediğim; bak ne güzel, yapınca oluyo. Olmuyo diil. Benim de böyle böyle tıp bilimine naçiz katkılarım olsun istiyorum, ne biliyim mesela depresif ayak, iyimser omuz, umutlu göbek diye sendrom isimleri olabilir. Ya da... çok saçma oldu evet.
● Bi kere de "İstermisiniz" diil de, adam gibi, "İster misiniz" yazın arkadaş. Kim işletmesine yeni eleman arıyosa, afişine "Bizimle Çalışmak İstermisiniz" yazıyo. Yemin ediyorum bi gün oraya kurşun kalemle bi edit yapıcam, "Bizimle Dilbilgisi Çalışmak İstermisiniz" olucak. Oha. Bence çok güzel fikir oldu. Bi' ara pratiğe geçittirmek lazım.
● Küçük şeylerle mutlu olabilen insan gerçekten de çok sevimli, takdir edilesi; ama ne biliyim; Kızılay'da dolaşmakta olan dört kişilik bi arkadaş grubundan bi anda "Bi fotoğraf çekilek la!" fikri çıkıyo, bi tanesi telefonunu çıkarıyo çekmek için, diğer üçü arkasına Kızılay'da herhangi bi yer manzarası alıyo, atıyorum Burger King önü. Öylesine bi fotoğraf. Böyle buram buram yüzeysellik, apaçilik, işimiz gücümüz yok'çuluk kokuları eşliğinde. Kızılay'da herhangi bi yer manzarası da, o an onun için oluyo adeta bir sağa yatan Pisa Kulesi; adeta bir Kolozyum herhal.
 kızılay değilse de...
Pisa'nın aslında Pizza olmadığını öğrendiğimde (yaş on iki filan) yıkılmıştım. Şimdi biraz daha iyi gibiyim.
"Hadi pleysteyşın oynıyalım!" diye büyük bir hayata bağlılıkla "beynine vermeyi" teklif ettiğin arkadaşının, sen sırf oyun daha zevkli olsun diye orta halli bi takımı seçtikten sonra gidip en güçlü takımı seçmesi de, ne biliyim, bence çok büyük adamsendecilik örneği. Tahminen o arkadaş, çocukluğundan beri Sims'te para, GTA'da sağlık ve silah şifreleri yazmadan oynayamayan da bir insan. Kendisi bu satırlardan habersiz olacağı için gerçekten şu an ne kadar sayabilirsem o kadar iyi. Ha ama yanlış anlaşılmasın, sonraki maçlarda "verdim" kendisinin "beynine". Ama parmağımı da sakatladım o ayrı.
New York'ta Beş Minare'de her şey çok olağan geldi de, bi tek Engin Altan'ın o zenci gengstalarla nası can ciğer arkadaş olduğunu bi türlü çözemedim. Hayır ne biliyim sarışın, beybifeys de bi insan kendisi. İnsanın aklına her türlü şey geliyü.
● Peki o filmin İngilizceye, olduğu gibi, "Five Minarets in New York" diye çevrilmesi?
● O diil de gerçekten pazarlık konusunda çok ballı bi insanım sevgili okur. Pazarlık yapmayı hiç beceremiyorum, teknik yok yani, niyet var ama yapamıyorum bi türlü. Ağzıma yüzüme bulaştırıyorum. Ama nasılsa, her seferinde çok deli indirim yaptırıp alıyorum alıcağımı. İnanılmaz ballıyım. Keşke biraz da bilsem pazarlık yapabilmeyi, daha zevkli olucak. Misal, geçen gün gittim, Kızılay'daki işportacılardan yepisyeni 4 poster aldım. Asmalık. Tanesini 5 liradan satıyomuş. Noluyor haliyle, 4 tanesi 20 lira. Şimdi böyle uzaktan bakıyodum, bi anda Hop! diye geldim tezgâha. Dedim, "Ne kadar aabi?" Bi kere "abi" dersen nası pazarlık yapıcaksın di mi? Ama abi de resmen abi yani, 35'inde, belki 40'ına gelmiş. Neyse. Hiç istifini bozmadan, soğukkanlılıkla "5 lira." dedi. Öyle bir "5 lira." ki o, "İnanılmaz kararlıyım 5 liraya satmakta, 1 kuruş indirim istersen s.çarım ağzına" diyo adeta. "Hmmff" dedim, "Peki" dedim, "Bana ne kadara vericen?" Hayır daha ilk dakikadan "Bana kaça olur?" muhabbeti çevrilir mi? Pazarlık konusunda ne kadar amatör olduğum ortaya çıktı resmen. Ama işte, ballı mıyım neyim, ya da beybifeysim diye insanlar kıyamıyo mudur nedir. Şey mi diyolar bi anda acaba "Ulan aslında tanesini 5 liradan sokuyoruz insanlara normalde ama tanımlayamadığım bir his, bu temiz yüzlü iyi aile çocuğuna indirim yapmama neden oluyür" falan. Adam direktman dedi ki "3 tane al bi tane de ben hediye ediyim sana" İşte o an dünyalar benim oldu sevgili okur. Göz göre göre 20 liralık alışverişi 15 liraya kapatıcaktım. Daha ilk üç dakika içinde yüzde 25 indirim yaptırmıştım. Posterlerimi aldım kolumun altına, verdim 15 lirayı, eve kadar çocuklar gibi şen gittim. Çünkü boru diil, amatör filan da olsam, o indirim yapılıyordu. Ve bir paragraf daha çok uzadığı için burada bitiyordu.
● Gerçekten çok uzun paragraftan hiç hazzetmiyorum. Hiperaktif çocuklar gibi çok uzun paragraf, kıpır kıpır, bitmiycek gibi hiç.
● O diil de ben gidiyim ya. Bayramın dördüncü günü filan da olsa kutlarım. Selametle sevgili okur.
Okumaya devam →
16 Kasım 2010 Salı

Kaç Zamandır Yayınlamadıktı Sonuçları

0 tane ömer üründül tadında yorum
tıklayınca dev bir ivmeyle büyüyor.
Okumaya devam →
15 Kasım 2010 Pazartesi

Umutçuğum.

1 tane ömer üründül tadında yorum
en sevmediğim şey de resmin içine içine yazılan, kesemediğimiz linkler filan.
...

Uzaktaki objeyi görebilmek için gözlerini kartal gibi kısmaya zorlayan güzel insanlardan biri Umut Sarıkaya, miyopluğundan bahsettiği bir yazısında şöyle der:
"Ağır derece miyop ve gözlüksüz olunca insan ister istemez mutluluğu da uzaklarda aramıyor. Evin yolu belli, işin güzergâhı belli... Ama gözlüksüz biri için her şey o kadar da kolay olmuyor, mesela bilinmeyen bi yere giderken otobüs tabelalarını okumak büyük bir ızdırap, sinemaya gitmek baş ağrısı, konserler anlamsız, selam veren dostların beyhude çabaları veya iki masa ötede oturan çok güzel bir kız ise manasız kalıyor..."
Ben burada kalkıp da "Umutçuğum aynı ben!" diyecek değilim. Ama size bişey söyliyim mi? Umutçuğum hakikaten de beni yazmış burda böylece. Benden bahsediyor. Yazar burda, kimse üstüne alınmasın rica edeceğim, düpedüz bana sesleniyor; özellikle de "beyhude çabalar" benim göbekadımdır aramızda kalsın.
...

Hepi topu beş saattir aralıksız ayaktaydım ve bileklerime yaşattığım bu travmadan tamamen ben sorumluydum. Bir erkek için beş saat boyunca alışverişte olmak öyle çok sık görülür bir şey değil. Kaldı ki, benim de öyle çok sık gördüğüm bir şey değildi. Ne statükocu ayak bileklerim ne de tıpkı bir olimpiyat şampiyonu millî halterci edasıyla saatlerdir onlarca poşeti dengeyle kaldırmaya çalışan makus tâlihli ellerim böyle bir tiyatroyu hak ediyordu. "Kendime bi tane pantol aliyim ya" diye başladığım günü alışveriş delisi olarak kapatacaktım resmen. Yalnız başımaydım, ilk kez bu kadar alışverişi bir anda yapıyordum ve sahip olduğum tüm bu laktik asit fantezili vücut uzuvlarıma rağmen "oha süpermiş lan bu gözlük" filan diye gazı veren aklıma bir türlü hâkim olamıyordum.
Tezgah görevlisinin binbir oyunla bana kazığın âlâsını ver ettiği bir pazarlıktan hemen sonra kapıp çıkıverdiğim yepisyeni gözlüğümü bir hevesle taktım. Kışın güneş gözlüğü takan insandan pek hazzetmezdim, ama şu an kendi ukala görünüşümden epey haz duyuyordum. Caddeye çıktığım gibi yemyeşil bir özgüven barıyla sağlı sollu ilerlemeye başladım. Fakat saatlerdir kalbime tekrar pompalanamayan kan yüzümü kıpkırmızı etmişti. Gerçi, ne zaman etmemişti şerefsizin oğlu. Ne zaman bir sıcak, ne zaman bir soğuk, ne zaman bir sakin, ne zaman bir heyecanlı an olsa nur topu gibi kızartıyordu suratımı. Tek kelimeyle "hayin" bir dolaşım sistemim var sevgili okur. Hain değil... Yorulduğumdan kelli, sanki kalabalığın arasında slalom yarışçısı gibi kıvrılarak ilerleyen ben değilmişim de, ben olduğum yerde kalırken karşıdan gelenler taşı çevreleyen akarsular gibi etrafımdan geçiyormuş gibiydi. Ya da bilemiyorum, sırf süslü sözler yazmak için de yazmış olabilirim bu cümleyi.
O sırada karşıdan gelen insanlardan birinin beni o an fark edercesine bakıp gülümsediğini hissettim. Belki de bana öyle gelmişti. Birkaç adım daha yakınlaşınca yüzündeki karanlık bölgenin giderek büyüdüğünü fark edebiliyordum; üstelik karşıdan gelen yabancının sağ eli havaya kalkmış, benim geldiğim yöne doğru sallanıyordu. Hayatım boyunca pek çok kez verilen selamı alamadığım oldu sevgili okur. Zira uzaktaki insanın bana verdiği selamı, salladığı o pamuk elleri, hiçbir zaman olduğu gibi aktarmadı adamsendeci gözlerim. Hep  bir parazit soktu araya, sinyal zayıf dedi bişey dedi, hep buğulu ve bulanık gördüm uzağı. Nicedir ki pek çok arkadaşım başlarda bu yüzden bana posta koyuyor, sonraları benim miyop olduğumu öğrenince, bu karşılık alamadıkları selamları çok takmıyorlardı. Ve işte yine böyle anların bir yenisiyle karşı karşıyaydım, fakat bu kez belli ki karşıdan gelen yabancının miyop olduğumdan zerre kadar haberi yoktu. "Bulanık mulanık ama kesin tanıyorumdur" diye ben de elimi kaldırıp sağa sola salladım. Yüzümde her ihtimale karşı, belki de tanımıyorumdur da benim arkamdaki insanlara el sallıyordur diye belli belirsiz bir gülümseme bıraktım. Bu gülümseme ki, karşıdan gelenin gerçekten bir yabancı çıkması takdirinde bir anda aklımdan geçen bir şeyi hatırlamışçasına tebessüm ediyor olduğum hissini verecek, karşıdan gelenin esaslı bir tanıdık çıkması takdirinde ise "Vaaay naaber yaa? :)))" modu içten sırıtışına geçecekti.
"Daçeee!!!"
Hala çıkaramıyordum ama belli ki o beni her yerden çıkarabilecek memnuniyete sahipti. Aksinin ayıp olacağını düşünerek karşılık verdim: "Eheh naaber yaa? :)))"
Yabancı resmen dibime gelmişti ama hala bulanık ve mozaikliydi. Gözlerim beni yine kontrpiyede mi bırakıyordu yoksa? Devam etti:
"Oğlum nerelerdesin sen yaa hayvan herif, görünmedin lan yıllardır!!"
Miyop olmanın sonucu olarak insan kendine birtakım yeni oyunlar buluyor. Bunlardan en zevklisi de, uzaktan gelen bulanık yabancı hakkında bir sürü tahmin ortaya atmak ve yakına gelince bunlardan kaçının tuttuğunu görmek. Adımlarca uzaktan bana doğru büyük bir kinetizmle gelen yabancı hakkında "aksansız ama bozuk ağızlı, yanık tenli, iç anadolulu bir erkek; tahminen Mmmmegasite hayranı; tanıdığım bi arkadaş olma ihtimali: %35" diye ortaya attığım tahminimin tutup tutmadığına bakmak için, onu hala seçemesem de konuşturmaya çalışıyordum.
"Ehehe lan işte buralardayım ya öyle takılıyorum okul filan, sen nerelerdesin asıl?"
Dünyanın neresinde olursa olsun, soyadımla hitap eden biri gerçekten de çok can bir arkadaşımdır. Bu düşünceyle ona doğru ilerlerken, bir anda hemen arkamdan omzuma "Pardon!" diye bir poke geldi. İnce sesli, narin bir pardon'du, müsaade ettim. Etmez olaydım! Saniyeler içinde arkamdan beni dürtüp önüme geçen bu uzun saçlı kısa boylu 'pardon' kız, karşıdan gelen bulanık yabancıyla, yabancıysa da bana yabancı, sana ne, bu yabancıyla ortada buluşup birbirlerine sarıldı. "Nası lan, ney, nelelororo?" demeye kalmadan merakımı gidermek için yanlarına gittim ben de hızlı adımlarla. Bir erkeğin hayatında, gözlerinin onu yanılttığı anlar vardır sevgili okur. Ama benim gözlerim gerçekten de abartıyordu artık. Zira yanlarına gittiğimde fark ettiğim şey, uzaktan gelen ama artık bulanık olmayan yabancının çok kısa saçlı, kısa boylu, gerçekten de yanık tenli ama Megasite fanı ne kelime, tam bir gotik üniversite ergeni bir kız olduğuydu. Kalakalmıştım. Daha önce de çok yanıldığım oluyordu ama cinsiyetine kadar da yanılır mıydı bir insan, yanıltır mıydı kancık miyop gözlerim... Ohaydı. Ama peki hani "Daçee" diye bağırmıştı? Yanlış mı duydumdu? İki kız yıllar önce birbirlerini kazara kaybeden lezbiyen sevgililermişçesine sarılıp öpüşürken, bulanık yabancının, dürtükçü kıza bakıp "Yaa Ayçin nerelerdesin oğlum sen laan ahahah! Valla inanır mısın demin de bi hatun gördüm aynı sana benziyodu, bi anda nası tesadüf oldu yaa harbiden!!"
Bir kızın başka bir hemcinsine aynı cümle içinde "oğlum", "hatun" ve "harbi(den)" sözcüklerini kullanması pek sık görülen bir şey değil sevgili okur. Kaldı ki, ben de gördüğüm anda arkama bakmadan kaçar, çitalar gibi koşar, 100 kilometreye nerden baksan bi 10 saniyede çıkabilirim. Öyle de yaptım. Bir anda hem gözlerimin, hem kulaklarımın beni adamsendeci pazarlamacılar gibi yanıltması, hem de dünyanın en özenti olmaya özenen gotik kızını görmüşlüğün verdiği canhıraş korkuyla ortadan kayboldum. Acaba nereye gidicektim? Ne yapıcaktım? Eyvah evyahlık bir durumda mıydım? Yok lan sen de amma abarttın sevgili okur, eve gittim nereye gidicem. (Güneş) Gözlüğümü çıkardım, (numaralı) gözlüğümü taktım; artık kimseler değmesindi net görüş keyfime. Oh mis.

Daçe.
Okumaya devam →
7 Kasım 2010 Pazar

That's Me In The Corner

2 tane ömer üründül tadında yorum
Okumaya devam →
3 Kasım 2010 Çarşamba

Kırmızı Işıklar

3 tane ömer üründül tadında yorum
Evdeki ses, evdeki ses, bam bam!
☻Hemen de aklına kötü şeyler gelmesin sevgili okur, belki taşınılıyo o evde bam güm diye, olamaz mı.
☻Geçen gün bi nakliye firmasının sloganını gördüm de, hazır bi'şeyleri bi'yerlere bağlayabilicekken sıkıştıriyim şuraya, kocaman harflerle "Düşünün...! Taşının...!" yazıyodu kamyonun üzerinde. O an gerçekten taşınmayı düşündüm biliyo musun.
☻Yeni noktam da bu. Gülen suratlı nokta. Sevdiniz mi? Sevmedim'li yorum alırsam direk değiştiririm, böyle de okursever bi insanım. Biraz sinsi gibi gülüyo gerçi ama. Du'bakalım.
☻Uzun zamanlar sonra yaptığım yeni ankette, ilginç şekilde, ta dönem başında ilk derste söylediği "Yoklama alıyorum ama bu yoklama benim için o kadar önemli diil arkadaşlar..." diyen hocaya herkesin caan-ı gönülden inandığını gördüm sevgili okur. O şıkkı koyarken, dönem ortasında fikrini değiştirip, yoklama etkisini yüzde 5'e, 10'a çeken birtakım hocaları düşünmüştüm halbuse.
Halbuki yerine halbuse diyen insanla ben bir ömür boyu arkadaş olmak isterim. Çünkü halbuse diyen, hatta abartıp da halbusi diyen insan çok saf gibi, böyle, sürekli neşeli ve hayat dolu gibi. Halbuki'yle de isterim ama o bi' yerden sonra satıcak gibi. Böyle, sinsi gibi biraz, nasıl desem... ADAMSENDECİ!! Unutacağımı sandınız di mi. Böyle bi kelime nası unutulur olm.
☻O diil de geçen gün dolmuşta, "Kırmızı ışıklarda inicem..." diyen insana o an ayılar gibi gülücektim ama tuttum kendimi.
☻Yatarken büyük bi özenle kurduğum, böyle adeta çok severek, sevimleyerek kurduğum çalar saatime, sabah adeta şerrefsiz bir puşt gibi, adeta kanına susamış köpek gibi beni uyandırdığında ettiğim küfürlerin haddi hesabı yok. Ayrıca şu an bile o kadar sinirlendim ki, cümlenin nası başlayıp nası bittiğinden de haberim yok. Hişhoş diil. Biraz insanca uyandırır insan. Alıştıra alıştıra uyandırır. Köpek seni. İt.
"Sen, sen... Sağa sola bakma öyle, sana diyorum mavili!!1" falan diye, kalabalığın iç kesimlerine doğru kızan bi müdürümüz vardı lisede. O mavili'nin kim olduğu asla anlaşılamadı ama. Bu da böyle bir anımdır. Ayrıca lisede tam bir hababam sınıfıydık diyemiyorum çünkü tam bir hababam sınıfı falan değildik. Şimdi dağılabiliriz.
☻Dur ya nereye gidiyosun şaka yaptım.
☻Eğer, çok değil sadece 20. yüzyılın başında yaşamış olsaydım, ve biraz böyle futbol menecır 1910 filan diye bi oyun olsaydı, hiç şüphesiz van der Waals gibi bi adamı alır kaleye koyardım. Çünkü eğer van der Waals tam bir "Hollandalı file bekçisi" değilse başka da hiçbişey değil bence. Kaptanlığa kadar yükselir, öylesine bir karizmatik soyad. Pazubantlı bilimadamı.
☻Çok iri insanların toplu taşıma hakları ve boyu 1.60'tan kısa insanların şemsiye kullanma hakları ellerinden alınmalı bence. Çünkü ne çok iri insanla afedersin 1,5 götlük dolmuş koltuğunu paylaşmak isterim, ne de işte diğerini isterim. Bir an üşendim diğerini de uzun uzun yazmaya sonra bi baktım ulan zaten onu yazmasam da onu neden yazmadığımı yazdığımda ondan çok daha da uzun oldu demek ki şimdi onu neden yazmadığımı yazmamış olsam da onun kendisini yazsam ohoo dedim bu hala uzuyo bi el atıver. O da halletti sağolsun.
☻Nerden nereye görüyosun di mi, hayat böyle süpriz yumurta.
☻Şimdi gidiyim de yatiyim ya saat gecenin onikibuçuğu oldu. Sabah jeoloji sınavım var zira. Jeoloji de gerçekten çok sevimli bi ders. Sıradaki şarkı tüm jeolojiye gönül vermişlere gelsin... Yok lan ne şarkısı, ben gidicem diyorum sen haala şarkı markı istiyosun sevgili okur. Zaten büyük ihtimalle bu gece okumayacaksın sen bunu, nerden haberin olucak, ama yine de okursan diye söylüyorum, bütün edit yarına. Reklamı falan da yarın yapıcam zaten sen nerden bulup okuduysan. Âlemsin gerçekten. Böyle Â'yla falan hem de. Behlül kaçar.

*bu arada şu sidebardaki 94 yazan yeri 100 yapalım da bi rahatlıyım artık, komaya girdim oğlum burda aylardır!*


Daçe.
Okumaya devam →
27 Ekim 2010 Çarşamba

Kaç Zamandır Sormadıktı Bi'şey

1 tane ömer üründül tadında yorum

Okumaya devam →
22 Ekim 2010 Cuma

Birader Bi'şey Sorucam

2 tane ömer üründül tadında yorum
● Bi yazıya da şöyle "ulan yeni ve oricinal bir giriş bulsam ya" diye kasmadan başlasam, o gün bütün dişlerimi kırıp yerlerine elmas taktırıcam. Evet. Zenci repçi gibi klip de çekerim belki o gün. Şeyk yor ass derim. Ess diil ama, ass derim, a'ya vurgulu böyle.

Kompartıman benim çok ama çok korktuğum, özünde belki yufka yürekli, ama tip olarak aşırı sert mizaçlı bi kelime.

● Feysbukta bi karikatüre ayılar gibi bağıra bağıra gülüp, anında paylaşıyosun, sonra o karikatürü beş dakika içinde, mizah anlayışının ölümcül derecede düşük olduğundan emin olduğun bi arkadaşın like'lıyo, ve saatler boyunca başka da like'lıyan olmuyo ya. Ne biliyim, hiç böyle şeyler başıma gelmiyo allahtan.

● Gri-beyaz küçük kareli eski moda ceketin olduğu yerde, limonatanın rakı bardaklarına konulup "lıkır lıkır" diye tabir ettiğimiz efektin ete kemiğe bürünüp gerçek olduğu şekilde içildiği bir mahalle düğünü var.

● Ankara sokaklarında bu aralar "Birader bi'şey sorucam..." diye önümde dikilip boş gözlerle bana bakan insan furyası başladı sevgili okur. Adamı görüyosun mesela sokakta, yanından geçip giderim diyosun, böyle bi anda Hop! diye önünde dikilip duruveriyo. Yani sana olmuyo belki ama, benim önüme Hop! diye çıkıyo öyle. Manyak gibi, öyle bi anda önümde duran insandan ben korkarım, kusura bakmasın. Bi de durduğu yetmiyo, böyle, cevap arar gözlerle gözlerimin içine bakıp "Bi'şey sorucam" diyo "birader" diyo. Evet o birader nedense eksik olmuyo. Kardeşi gibi mi görüyo o an artık, nası bi kuruyosa kafada, sağolsun tabi, hepimiz bi yerde kardeş gibi bişeyiz sonuçta. Ama ne biliyim, bi anda bi'şey sorucak olması, bi de sokakta onca insan varken özellikle beni bulup sorması falan... Hepsinin niyeti bi'kaç bi'şey de olsa para istemek olduğu için "Zamanım yok" diyip ordan ayrılıyorum. Belki gerçekten zamanım yok, belki ne biliyim, başka bi hayatta, başka şekilde karşılaşsak gerçekten de kardeş gibi olabiliriz. Ama bu yaptığın ayıp senin. Hayır o diil, bi gün çok sinirlenip çıkışıcam, "Eeeh! Formspring hesabı gibi mi duruyorum lan, formsiprink mi olm bura, sokak lan bura, yürüycem lan BIRAK LAN TUTMAYIN LAANN BENİİ!!11!1!!" diye delirivericem sokak ortasında. Ama kendimi tutuyorum. Çünkü bi insan kendini tutmazsa o insanı o an başkaları tutuyo. Kavga anında tutulmaktan gerçekten hoşlanmıyorum sevgili okur. Nerden nereye.

● Yapılan son araştırmalara göre (bkz: hesap makinası) ulaşıma her ay deli gibi para veriyomuşum lan. Geçen bi hesapladım da çok fena içime oturdu. Adeta evlat acısı gibi yemin ediyorum.

● Ne zaman cüzdanımda bankamatikten yeni çektiğim, sıcacık, gıpgıcır, katlanmamış para olsa; başka da para olmasa; ben o gıcır banknotu dolmuşçuya vermekten çok çekiniyorum. Çünkü düşün bak, daha dakikalar önce çekmişim belki, ohh demişim, ne kadar sıcak, ne kadar el değmemiş, kat izsiz diye sevinmişim falan. Evet bazen banknot ile sıradışı bağlar kurabiliyorum. İşte öyle zamanlarda gıpgıcır parayı direk uzatmadan önce, önce banknottan beni affetmesini isteyip, sonra onu manyak gibi hayvanlar gibi katlayıp katlayıp eskitip, öyle uzatıyorum. Çünkü gerçekten de gıcır banknotun elden ele dolmuşta dolaşması çok içimi dağlıyor. Dağlar dağlar.

● Dünyada en çok şaşırdığım insan da kot pantolonunun göt cebini kullanan insan. Gerçekten de kim ne derse desin, dünyanın neresinde olunursa olunsun, göt cebi her yerde göt cebi, her yerde lüzumsuz. Cüzdanına ulaşmak için girilen o zahmet, o ayağa kalkıp tekrar oturmalar, o alnından boncuk boncuk terlemeler, o yüzdeki daimi "ehe" ifadesi falan. Şaşırmaya hayatım boyunca devam edeceğim.

● Geçen gün tam bir yavru sivas kangal havlaması tonuyla konuşan kıza rastladım. Ağzını açtığı anda o çaresiz, o güvensiz, o aağzına aağzına vurulası sesi, yaklaşık yirmi dakika boyunca sinirlerimi yıprattı. Acı çekiyor gibi, ağlıyor gibi, hatta çok ağlıyor gibi, hönküre hönküre ağlamaktan bi step önce gibi. Yemin ediyorum gözlerim doldu kızın sesini duydukça. Zor toparladım.

Tehlikeninfarkındamısınız?: 2010-2011 Ugg sezonu başlangıcı.

● Şimdi gitmem ve biraz uyumam lazım. Yoksa akşama iyice mal gibi olucam. Gerçi şimdi uyuyup akşam uyanırsam da mal gibi olucam. Off. Uykusuzluğun allah belasını vermesin de neyin versin.

● Öpüyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
14 Ekim 2010 Perşembe

Ortalamaya Bakmıyolarmış Aabi

1 tane ömer üründül tadında yorum

Yukarda ne var sevgili okur?

Yazıya resmen "what's up?" diye başladım ama hiçbiriniz anlamadınız di mi. Çünkü ingilizce böyle bi dil. İblisin oğlu bir dil ingilizce. What's up çok havalı, karizmatik ve Amerikanvari duruyo. Ama bak çevirdim, hiçbi havası kalmadı. Bundan sonra "What's up" diyen bi Amerikan görürsem, "Yukarda Allah var nigga" diycem. Evet bunu yapıp kaçıcam.

Şimdi bizim evde yaklaşık 1 haftadır yepisyeni bi tane tost makinesi var tamam mı. Eski tost makinemiz ikinci dünya harbinden kaldığını için (ikinci dünya savaşı da değil, direk harbinden kaldı, o kadar eski yani düşün), annemin yoğun isteği üzerine alınan bir tefal tost makinesi. Yalnız şimdi bu alet aramıza son katılan, çiçeği burnunda bi alet olduğu için çok seviliyor, el üstünde tutuluyor. Evde herkes bu tost makinesi geldiğinden beri sadece tostla besleniyor, 1 haftadır mutfağımız tost ekmeği kokusunun etkisi altında. Bir anda kaşar tüketiminin günlere bağlı değişim grafiği adeta erekte oldu çok afedersin, öylesine bir artış, öyle bir çılgınlık. Evet. Tost çılgınlığı. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeğinde tost. Kaşarlı, salamlı, sucuklu, sosisli, karışık, kimbilir bazen sadece iki tane tost ekmeği, arası boş filan. Hayır yani yiyecek başka yemeğimiz yok da değil hani, yanlış anlaşılmasın, açlıktan öldüğümüz falan yok; tost makinemiz yeni olduğu için sadece bu coşku, bu heyecan. Şimdi gideyim de bi tost yapayım kendime.

Geçen gün, inanır mısın sevgili okur, cancaazla sinemaya gittik yine, fakat gün geçmiyor ki sinemada bir tuhaflık yaşanmasın... Bilet gişesindeyiz tamam mı, bilet alıcaz, gişedeki görevli kadına hangi filmi hangi seansı istediğimizi söyledik. Bi yandan da bilgisayardan bakıyoruz filan, takip ediyoruz. Koltuk seçme safhasına geldik. Bi koltuk seçme safhası ne kadar zekâ gerektirebilir sevgili okur? Gerektirmez yani, gerektirmemeli. Kadın ikimize bakıyo, gözümüzün içine içine bakıyo, iki kişi olduğumuz gayet aşikâr olmalı yani.. Kadın durdu durdu, hala ikimize bakarken, "Üç kişi mi?" diye sordu. Orda ben bi mal oldum. Bi bön oldum. Bi orda kalakaldım. Hayır bi de sevgili koltuğu filan seçtiriyoruz orda kadına bilgisayardan, hala üç kişi mi diyo. Hayalinde bize bi tane de yancı mı ekledi ne yaptı. Hayat süprizlerle dolu.

Binlerce yıldır dolmuşegemen toplumlarda hüküm süren "açılmayan cam"ların açılmadığını ilk fark ettiğim andır işte mutsuzluk. Normal şartlardaki bi insan ömründen çok rahat bi 6 ay atar.

İlkokul çocuğundan diil ama, ortaokul çocuğundan çok korkuyorum sevgili okur. Hele o tam beslenme çantası taşımaktan beslenme çantası taşımamaya geçiş süreci yok mu. Off. İşte bi insan hayatı boyunca bir tek o evrede kaybedicek hiçbişeyi olmadığına karar veriyo. Çünkü gerçekten de ortaokul çocuğunun kaybedicek bişeyi yok. Küfürünü eder, yaşıtlarıyla döğüşür (dövüşmez, ama döğüşür), kızlara lafını atar, gerektiğinde "Son kaleci - ilk penaltı!" diye hızla yere çökmesini bilir. Hayatı görmüş geçirmiş gibidir. İşte bu yüzden çok korkuyorum ben. Ne zaman ne yapıcağı, nası bi tepki vericeği falan tamamen meçhul. Ortaokul hoş bişey diil gibi.

Asansörde hiçbi zaman yabancı dizi ve filmlerdeki gibi kapıya bakar şekilde durmadım, duramadım sevgili okur. Hep, nası girdiysem öyle durdum. Bence benim gibi bi sürü insan var. Hatta eğer o insanlarla birleşsek, böyle çok kalabalık olsak, ne bileyim, sonra hemen dağılsak falan. Çünkü hiçbiriyle bişey yapmak istemiyorum, vazgeçtim.

İstiklal marşı ve kapanış.

Daçe.
Okumaya devam →
4 Ekim 2010 Pazartesi

Dikmen Caddesi Stats

0 tane ömer üründül tadında yorum
Kızılay'daki dolmuş duraklarından Dikmen caddesine kadar uzanan bulvar 3 kilometre. Bu mesafe, Dikmen caddesiyle birleşince 9 kilometrelik zorlu bir parkur oluşturuyor. Kızılay'dan bindik, Dikmen caddesinin en sonundaki evimize gidicez. O dokuz kilometre boyunca karşımıza çıkacak trafik ışığı sayısı hemen hemen 15. Yani kilometre başına 1,67 tane trafik ışığı düşüyor; ya da daha mantıklı bir oran ile 3 kilometre üzerinde 5 tane ışık var. Bu Dikmen caddesi adlı yolculuğa başladığımızda, ilk rastladığımız trafik ışığı bize yeşil yanıyorsa; diğer ışıklarda da yeşil denk gelme ihtimali ortalama bir trafiği de hesaba katarsak 200 dolmuş yolcuğuluğunda yalnızca 1 kez, falan. O da olasılık yani. Gerçeklik payı çok az. Çünkü ben bu yaşıma kadar kaç tane 200 yolculuk yaptım, birinde bile hepsinin yeşil olduğunu görmedim. Çoğu bile yeşil olmuyor. Neyse. İstatistik ve olasılıklara dönecek olursak; ilk ışıktan başlayarak hepsinin kırmızı denk gelme ihtimaline bakalım. Bu da, yeşil ışık ve kırmızı ışığın aktif olduğu sürelerle doğru orantılı olarak, 150'de 1, falan. Yani yine çok çok az bir ihtimal. 150 kez gitmemiz gerekiyor Dikmen'deki evimize. Ama bu koca bir yalan. Çünkü normal şartlar altında bir Dikmen caddesi aldığımız zaman, bütün o 15 ışığın da sırayla kırmızı denk gelmesi ihtimali, 3-4 yolculukta 1 falan. Yani çok sık. Eğer o gün iyi bir çocuk olursanız arka arkaya 15 tane kırmızı açan trafik ışıklarına denk gelirsiniz. Tabii ki bunda, ilerde cayır cayır yandığını gördüğünüz yeşil ışığa umutla koşarken, tam o sırada "Işıklara gelmeden." diye gizli emir kipiyle dolmuş şöförüne seslenen canı çıkmayasıca kadının payı çok büyük... Kadın tam da istediği gibi, ışıklara gelmeden iner, evine, çocuklarına kavuşur falan; ama sen onun mutluluğu için yeşil ışığı kırmızıya değiştirilmiş ve kendi evine gideceğin saate +3 dakika eklemişsindir. İşte tüm bu olasılıklar, istatistikler, Dikmen caddesi hakkında ne kadar bilgi vermeye çalışırsa çalışsınlar, yine her şey "Işıklara gelmeden." inen düşüncesiz, adamsendecinin kızı, bencil ve aptal kadının o kokuşmuş ve sarkık ellerindedir. İşte o yüzden, sevgili okur, o yüzden lütfen inmeden önce bir düşün; diğer yolcuları, diğer hayatları bir düşün. Etkileyeceğin bir günü, belki de tamamen değiştirebileceğin başka bir ömrü düşün... Evet, şimdi gidebilirsin. (çünkü yine o kadar yazdık da, bi yere bağlıyamadık ya la, iyi mi)

ya da hepsinden daha kısa olarak...

Daçe.
Okumaya devam →
3 Ekim 2010 Pazar

Köpekle Köpek Olmak

5 tane ömer üründül tadında yorum
sarı çiçek aslında ayçiçeği olsa ya la.

● Sordum sarı çiçeğe, "Neaber?" / Çiçek eydür "Derviş baba, ann.." / "Ya tamam sus" dedim "Allah belanı versin her soruya aynı cevap mı verilir, biraz yaratıcı ol ya" dedim. Utancından soldu sarı çiçek.
● Ohh mis gibi, kalbim gibi tertemiz bir yeni yazı var sonunda. Ben de sizler kadar adeta bir çocuk gibi şen ve mutluyum.
● İki haftadır yoktum, yıllık iznimi kullandım. (oha öyle olsa ya. mayışlı filan iş olsa. ama mayışlı olucak, maaşlı diil)
● Mayışlı, sigortalı, yemek filan verilen yer olsa şu blogger; ama yazarlarını da öyle cv'yle filan alsa, kalifikasyonuna baksa alıcağı kişilerin; valla kısa zamanda edeceğim terfilerle genel başkan olurdum. Bu kadar da güveniyorum kendime. Ama sigortası filan olucak ha, ssk mı olur artık bağkur mu olur, biri olucak. Yoksa çalışmam.
● O diil de bizim bölümde Rektörlük Genel Sekreteri olmaktan dolayı gururlanan bi profesör var. Adam bayaa bayaa fırsatını buldukça vurguluyo, "Ben genel sekreterim" diyo, "baya yoğun bi insanım" diyo. Bi de bunu her ders tekrar ediyo, gururla anlatıyo böyle. Hayır bence bi insan genel sekreter olabilir, tamam, sonuçta namusuyla onuruyla para kazanıyo, ama ne biliyim, rektörün genel sekreteri olmak o kadar gururlanıcak bişey diil lan. Bi de erkeksin yani. Rektörün bi gün çok canı sıkılsa, dese ki "Yavrum şu kırmızı dosyaları getir odama senle bi inceleyelim" filan, bi de bunu kötü niyetlerle söylese, hişhoş olur mu. Olmaz. Nooldu, hani proftun, kaldı mı profluk. Hiç.

kim 500 milyar ister sorusu gibi. "aşağıdaki sokak isimlerini anlamlı bir cümle oluşturacak şekilde sıralayınız"

Bunları biliyor musunuz?: Ankara-Anıttepe'de, birbiriyle kesişip kare oluşturan 4 tane sokağın adının "İlk", "Hedef", "Akdeniz", "İleri" olduğunu... Benim de eğer ilerde yetkim olursa böyle 4 tane sokağın adını "Neaber", "Sevgili", "Okur", "Neyaptın" koyucam. Bunu yapıcam evet.
● Nerde bir "Bunları biliyor musunuz?" görsem; orda onu yazanın, hemen akabinde de "bence bilmiyorsunuz aptal cahiller sizi, bari şunu okuyun da bişey öğrenin, mallar sizi, sahip olduğunuz çok az bilgi düzeyinizi skym sizin, aptallaaarr, nihahaha" diye bize saydırdığını ve kahkahalarla güldüğünü düşünüyorum.
● Çok sıcak sudan çok korkuyorum.
Çetin Tekindor nası karizmatik falan bi adam ama di mi. Hep böyle hayvan gibi oturaklı rollerin adamı. Hayır bi de yaşlı falan da yani, karizma sahibi, saygıdeğer sahibi. Neden böyle peki hiç düşündün mü? Yok, niye düşünücen. Ben düşündüm ama (ben düşündüm ben, yaşar usta!). Bak şimdi. Bu adamın karizması adından geliyor. Çok sağlam altyapı var adında. Bak bunu sana ufak bi testle kanıtlıycam... "Tekin Çetindor".  Nası da aynı karizmayı koruyo, görüyo musun? İşte Çetin Tekindor böyle bi insan. Çok saygıdeğerli bi insan. Oğlum olursa adını "çetintekindor", kızım olursa daa... Onun için esprili bişey bulamadım "asdasdasd" koyarım. Klavyeden nası gelirse artık.
● Public ortamda çalan nokia tune melodili telefon nedense en az 3 kez çalmadan açılmaz. Böyle bişiy var.
Bi de şöyle bişiy var; yaşça bizden çok büyük bir akraba, feysbukta fotoğraflarımızdan en alakasız olanına nedense CAPS LOCK açık şekilde en alakasız yorumu bırakıp kaçar. Örnekle açıklamak gerekirse "TATLIMM BENİM NE KADARDA (dilbilgisi sıfır) BÜYÜMÜŞSÜN YAVRUM MAŞALLAAH ÇOK ÖPÜYORUM... ;)))" Evet tam olarak böyle.
● Yalnız kaç yaşıma geldim o kadar mühendislik okuyorum fizik okuyorum falan, ama hala herkese normal gelen bazı gerçeklere alışamıyorum, aklım almıyo. Mesela o koca demir yığını nası düşmeden havada kalıyo, ya da denizaltı dediğin hayvan gibi ağır bişey, o nası dibe oturmuyo da istediği seviyede yüzebiliyo? Yani ne biliyim, gerçekten aklım çıkıveriyo bunları düşünürken. Bazen diyorum bana diyorum Amerikanın bir oyunu mu bu diyorum aldı sevdiğimi verdi zulumu falan.


 









(solda: uçması mantıklı olan. sağda: uçması mantıksız olan.)

Sinema dediğin yer bence sıradan. Başına öyle komik bişey gelicek gibi bi yer diil. Ama geçen gün cancaazla gittiğimizde inanılmaz saçma olaylar silsilesi yaşandı bitti saygısızca. Daha doğrusu saçma bir diyalog. Bag anlatiyim... Şimdi böyle film arası oldu, oturuyoruz falan. Bi de salon küçük tamam mı, az kişi de bilet almış, toplasan 20 kişi ya var ya yok yani. Bu film arasında bi tane görevli gelip, "Ön koltuklarda biri oturuyo mu acaba?" diye sordu. Az kişi olduğumuzdan kelli, bizbizeyiz mantığıyla herkes "Neden ki, niye sordunuz ki, nooldu ki" filan dedi. Adam biraz gülüp "Dışarda feci yağmur yağıyo da şu an, yani çatı akıyo, şu ön kısmın üstündeki kaplamalar düşebilir" diye yanıtladı (trt haber gibi oldu bi anda). Burda herkes bi gülüştü falan, az kişi zaten, biz de güldük bayaa, adam da güldü, böyle saçma bi şekilde karşılıklı gülüşüyoruz falan. Öyle bi ortam. Sınıfta esprili hocanın yaptığı şakaya güler gibi gülüyoruz böyle. Neyse. Böyle biraz sessizlik oldu, o arada, tam en arkada oturan bi adam, adeta sınıfın arka sıradakisi, haşarısı, sınıfın komiği gibi "Haaa yani gerilimli film olunca böyle mi oluyo ehehehehehehe mehehehehe" filan diyip bi güldü. Sonra o espriye biz de bi gülmeye başladık. Sonra bi de o espriye biz gülünce, görevli adam da gülmeye başladı. Biz böyle bi yarım saat filan gülüştük, ama düşün yani, olayın saçmalığına gülüyoruz artık. Diyalogun saçmalığına. Yarım saat de gülmedik tabi zaten film arası 10 dakka di mi. Neyse işte. Şurda 20 dakka için beni kırdığına değdi mi? Değmedi. İşte bu da böyle bir anımdır sevgili okur.
● Gece eve gelirken ufak bir sokak köpeği yavrusu tarafından korkutulmam çok rencide ediciydi. Ben de onu korkuttum. Köpekle köpek oldum okur. Ne olacağıdım ya başka? Pişman değilim.
● Şimdi benim söyleyeceklerim burda bittiğine göre artık iki medeni insan gibi ayrılalım sevgili okur. Sen istiyosan yorum filan yaz. Böyle güzel şeyler. Haydi gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
20 Eylül 2010 Pazartesi

Afrika Adanası

1 tane ömer üründül tadında yorum
OOOLUM NİJERYA'DA ADANA VARMIŞ LAAAN!!
...
...
...


Çok ciddiyim.
Dün öğrendim ve çok sevindim. Daha sonra hikâyesini de araştırdım, buldum. Gerçekten çok etkileyici...

17. yüzyıl gelişen Avrupasının Coğrafi Keşifler ve 'sömürgele işlerine giriş 101' döneminde, zamanın Osmanlı sultanı tarafından keşif amaçlı görevlendirilen ve yurdumuzdan Afrika'ya gönderilen yaklaşık 400 kadar Adanalı, Afrika keşfi sırasında şimdiki Nijerya'nın olduğu yerde süper yer altı kaynakları buluyor ve buraya yerleşmeye karar veriyor. İlk başlarda çevredeki Afrikalı kabilelerle çatışmalar yaşansa da, sonunda bölgeye barış hâkim oluyor. Ateşkes ve dostluk anlaşmasının yapıldığı o günden itibaren de, Adanalı askerler, bilimadamları ve aşçılardan (kebapçı hepsi tabii) oluşan bu 400 kişi, yerleştikleri bu yere Yeni Adana ismini veriyor. Tarih boyunca da Yeni Adana, YeniAdana, Yenaadana, Enadana, Nadana diye evrimleşerek şimdiki ismini alıp, Adana oluyor. Burası Nijerya'nın Kogi şehrindeki bir bölge sanırım şu an. Belki en büyük ilçesi. Yakında il olucakmış zaten, Kogi valisi Nwkanku Kanu'yla görüşmüştüm, kendisi söyledi. Ben de burdan Afrika Adanası'ndaki (konya ereğlisi gibi - konya kelimesinde gizli selam varmış) tüm hemşerilerime, topraklarıma selam gönderiyorum. Gerçi tahminen şu an oradaki Türkler de siyahi olmuştur, aradan 4 yüzyıl geçti resmen. O zaman, "what's up nigga? :)))"

Sırf komiklik şaka olsun diye uydurduğumu düşünenler için geliyor sıradaki jpeg:

tıklayınca büyüyor falan. hayat süprizlerle dolu.

Görüşmek üzere sevgili okur.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Eylül 2010 Cumartesi

Yeşil Zeytin ve Nutella

9 tane ömer üründül tadında yorum
"TUT!-masaydım düşüyodun haa" diye şaka yapıp ardından ayı gibi gülenlerin sayıca çoğunlukta olduğu, insanoğlunun mizah anlayışının artık iyice minimuma indiği karanlık bir dönem vardı. Çokşükür o dönem geçti bitti.

Ne yaptın?

● Şimdinin megastarı Tarkan'ın, zamanında, megastar filan değilken, sevgilisi tarafından aldatıldığını öğrendiğinde "Gücendim yar :(", "Kırıldım yar:((" diye tırt bi şekilde üzülmesi, ne bileyim, koskoca adama yakışıyor mu. Adam gibi üzül yani, gücenmek nedir.

● The Fall (Düşüş) diye film izledim, film boyunca yirmi tane düşüş ben saydım en az. Çatıdan, pencereden, bina tepesinden, at üstünden, köprüden falan atlıyolar ya da düşüyolar sürekli. Adamsendeci olunur da, bu kadar olunmaz bence, olunmamalı. Ben de Seviş diye film yaparım o zaman oldu mu? Olmadı. O zaman iyakşamlar.

● Bugün, inanır mısın, dolmuşta birini gördüm. Adam benim lise 2'deki geometri hocamın aynısı. Yani biraz daha kısa ve şişmanı. Aslında bi de daha esmeri. Ya sana bişey söyliyim mi, uzaktan yakından alakası yokmuş sonradan fark ettim. Senin dedim Allah belanı versin dedim, "Müsait bi yerde inibilir miyim" diyince. Ağzını büze büze "inibilir miyim" diyo. Kapı açıldı o müsait yerde. Dedim o müsait yerde başına bi iş gelir senin, o müsait diyip güvendiğin yerde senin dedim ağzını kocaman açtırır da içine dedim afedersin büyük abdestlerini bırakırlar dedim. Yani o an orası hiç müsait değildi küfretmeye, o yüzden öyle dedim. Sonra asıl müsait bi yerde indim de küfrümü ettim, rahatladım.

 bu haberin yazıyla uzaktan yakından alakası yok. ama yalnızca manşetin altındaki yazı bile çok komik. ondan koydum.

● Bence birileri, zamanında Justin Bieber'i, "abi çocuk yüzlü seviyo manitalar, hasta oluyo hepsi beybifeys'e" diye kandırmış, ama bişeyi gözden kaçırmışlar ki, o da Justin Bieber'in zaten çocuk olduğu.

● Ben istiyorum ki 1. Dünya Savaşı'ndaki İttifak ve İtilâf Devletleri'nin yanında bir üçüncü olarak İtiraf Devletleri olsaymış. "Ya beyler bişey söyliycem ama aramızda tamam mı. Ben şu, bizim sınıftaki Işıltısu'dan çok hoşlanıyorum ya. Ehehe. Ama kimseye söylemek yok okey mi. =/" diyen, eli silahlı askerlerden oluşucak. Armaları için de, itiraf ettiği şeyin utancı içindeki bi adam suratı gibi bir şey düşündüm. Şimdilik bu kadar.

● Ölmeden önce bir kez olsun, yaşı gelen bir apaçinin askeri birliğe alındıktan sonra saçlarının 3'e vurulmasını ve o an apaçi dostumuzun (belgesel gibi oldu) suratında oluşacak ifadeyi oturup izlemek isterdim. Hatta karşısına geçip onu videoya almak ve seneler boyunca döndürüp döndürüp izlemek isterdim. Gerçekten bunu çok isterdim. Bu arada fark ettim ki hayata dair çok tırt isteklerim de varmış. Kendimden soğudum.

● Şimdi tekrar ısındım.

iki foto arasındaki 7 farkı bulun. (soldaki ilkbahar yaz, sağdaki sonbahar kış)

● O diil de, Sarar sürekli billboardlara falan reklam veriyor ya, işte "Sonbahar-Kış", "İlkbahar-Yaz" falan diye. İşte o Sarar bence dünya üzerindeki en adamsendeci oluşumlardan biri. Çünkü yeni kreasyonun reklamını önümüze koyunca, öncekini unutucaz sanıyolar. Ama unutmuyoruz. Çünkü hepsi birbirinin aynı. Ha ilkbahar-yaz kreasyonu, ha sonbahar-kış kreasyonu. Hepsi siyah ya da beyaz takım elbiseden oluşuyor. Bence bu çok ilginç bi ayrıntı. zınısım ninekihetehlikenin farkında mısınız? (tersten yazmak çok zor lan)

● Bu aralar çok fazla yeşil zeytin ve nutella yiyorum. Mesela önce yeşil zeytini yiyorum, bakıyorum çok tuzlu bişey, sonra hemen nutella yiyorum ki nötrlesin. Ama nötrlemiyor şerefsiz nutella. O da tatlı geliyor. Bakıyorum ki ağzımda çok tatlı, glikozlu glikozlu bi tat kaldı, hemen zeytin atıyorum ağzıma. Bu sefer de çok tuzlu geliyo. İşte böyle bir kısır döngü içerisinde geçiyor günler ey okur. Allaam sen aklıma mukayet ol.

● Rönesans'ta, Adem ve Havva tablolarında, Adem'i özellikle kaslı falan çiziyolar, üçgen vücuda sahip; ama Havva, afedersin, götü göbeği salmış, kilolu kilolu dolaşıyor. Yani şimdi düşününce, bunlar sevişecek ve insan soyu başlayacak. Sence de burda Adem'e biraz haksızlık yapılmıyor mu sevgili okur? Boşuna mı fitness salonlarında harcamış o ilk gençliğini?

● Peçeteye sarıp bi kenara koyduğum, sonra da çöpe atmayı unuttuğum erik çekirdeğinin olduğu yerde şimdi kocaman bir ağaç var. Odamın tam ortasında. İlginç.

● Genel olarak böyle bir şeyler şimdilik. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →

Bir İnönü Macerası

2 tane ömer üründül tadında yorum
Bu hikâyedeki kişi ve olaylar tamamen gerçektir. Uyduruyorsam adam değilim. Ayrıca bu hikâye yaklaşık 1 yıldır blogda yayınlanmayı beklemekte, birtakım nedenler yüzünden ancak bugün yayına girebilmektedir. Komiktir, ilginçtir, kıymetlidir...

...

Günler, hatta haftalar öncesinden konuşulmuş ve kesin olarak planlanmış bir İstanbul gezisi için zaman geçtikçe daha da heyecanlanıyordum. Bu heyecanın sebebi, tam bir yıldır görüşmediğim ve özlediğim Beşiktaşlı arkadaşım Ulaş'ı görmekten çok, ilk kez İnönü'ye gidecek ve Beşiktaş'ı ilk kez o televizyondan bile büyülü gelen yerde izleyecek olmamdı. Bunun yanında yıllardır odamın duvarlarını süsleyen Manchester United'ı da canlı canlı izlemek de heyecanı yeterince artırıyordu... Yolculuk günü yaklaştıkça Ulaş'la msn konuşmalarımız artıyor, aylardır hiç mesajlaşmadığım bu adamla aramdaki mesaj trafiği her geçen akşam daha da sıkışıyordu.

En son bundan bir yıl önce ÖSS'ye hazırlanırken samimi gibi olduğumuz, yani tam da samimi olmadığımız ama samimi gibi olduğumuz bu adamla, arada tek tük ve kısacık "slm", "nbr", "grsrz" gibi msn yazışmaları dışında bir kere bile görüşmemiştik ve şimdi Beşiktaş-Manchester Utd maçı öncesi kanka olmuştuk. Atılan mesajlar günün ortalarında "Selam ulas naber abi? Gidiyoruz dimi bi problem yok?" ile başlayıp, gün sonunda "Auhauhuaha xDxD ne adamsin lan!!1! hadi iyi geceler yattim ben gorusurz:))" diye enseye şaplak sırta parmak bi şekilde bitiyordu. Manchester maçına gitmemizin ilk somut adımları da ilerleyen günlerde, Ulaş'ın "Mehmet abi" dediği kelli felli sakallı büyük insandan bilet ve yolculuk paralarını vermemizle gerçekleşiyordu..


ÇarşıAnkara ile birlikte bir otobüs gideceğimizi söyleyen Ulaş, ertesi gün Dost'un önünde beni Mehmet abiyle birlikte bekliyor olacağını, yanımda gerekli paranın hazır olması gerektiğini söyledi. Belli ki kendisi önceden vermişti parasını. Bir heves bir heyecanla gittim Dost'un önüne, Ulaş ve Mehmet abiyle buluştum, üç medeni insan gibi öpüştük falan. "Şöyle veriyim ehe ehe." diye parayı çıkarıp verdim Mehmet abi dediği adama. Fakat herkesin acelesi varmış gibi bir anda "Tamam ben seni 'ulaş artı bir' diye yazıyorum şimdi gitmem gerek. Görüşürüz otobüste." diyerek koşar adımlarla uzaklaştı. Parayı alıp kaçan Mehmet abinin arkasından uzun süre baktım, içimi panik kapladı, dedim "Şimdi s.çtık." O panikle Ulaş'a dönüp "Olm nası güvenicez lan adama, kaçtı gitti!" dedim, Ulaş çok umursamadı. Beni teselli etmek yerine "Yalnız fark ettiysen Berkay yazmadı da, Ulaş artı bir yazdı. Parayı da verdin. Şimdi ben babamla bile giderim ehehehehe" gibi yavan ve hiç komik olmayan bi espri yaptı. Şerefsiz Ulaş. Tabi aslında bi anlamda da yakın olduğumuz için böyle bir şey yapmayacağını biliyordum ve Mehmet abiye de güvenmek istiyordum.. Parayı vermiştim, Mehmet abiye güvenememiştim, belki de "Geldik gençler ehe ehe" diyip bizi Bolu'da indiricekti.. Allahtan ki yolculuk günü toplanılıcak yere gittiğimde, geziye katılacak olan kalabalıktan Ulaş'ı ve Mehmet abiyi seçebilmiştim. O sabah onları görünce tamamen rahatladı içim..


Saat sabahın sekiz buçuğu falandı, haliyle erkenden kalkmış ve henüz ayılamamış yaklaşık elli kişinin ağzını bıçak açmıyordu. Ankara'daki meşhur buz pateni Belpa'nın önündeki heyecanlı ve kıpır kıpır kalabalıkta yerimi aldım. Kısa süre gelecek olanları bekleyip otobüslere bindik. İki otobüs dolusu Beşiktaşlı, İstanbul'a doğru yola koyulmuştu ve artık onları hiçkimse tutamazdı.. Alex Ferguson bile.

Yalnız Alex Ferguson demişken, sabah mahmurluğuyla bizim otobüsün koridorunda bir oraya bir buraya gidip gelen bir Jaap Stam gördüğümü sandım, uyku sersemliğiyle pis heyecan yaptım, gözlerimi ovuşturduğumda kendisinin Juan Sebastian Veron olduğunu gördüğümde boşa heyecan yaptığımı anladım.. Ulaş'la kısa bir "cam kenarı - koridor" kavgasından sonra esprilere, şakalara, yani günlerdir aramızda telefon yoluyla cereyan eden kanka muhabbetine başladık ve uzun süre susmadık. Yol boyunca ara ara diğer Beşiktaşlılardan tezahürat ve marş sesleri yükseliyor, kısa süre için onlara katılıyor, tezahürat bitince sohbete kaldığımız yerden devam ediyorduk. Bu tezahürat söyleyerek gitmek de, bilmiyorum çocukluktan gelen bi alışkanlık mı, çünkü ilkokulda da pikniklere falan giderken hep şarkılı türkülü giderdik, o geldi aklıma. Neyse.

Bir süre uyuduk. Böyle komple uyuduk ama, takımcana. Ulaş, ben, Mehmet abi, Sebastian Veron falan, herkes. Takım ruhu böyle bişey demek ki, herkes aynı anda uyuyo aynı anda uyanıyo falan. İlginç. Uyandıktan kısa süre sonra da ilk mola yerimize geldik. Önceden belli olan bi yerden daha ziyade, "Aha şurda duralım kaptan." diyip indiğimiz bi yerdi. Hemen alışveriş canlısı taraftarlar gibi markete girdik, hemen hemen her türlü üründen birer tane aldık. Hatta biz Ulaş'la bir ara hasır Meksika şapkalarından da alalım dedik, televizyona çıkarız falan diye. Sonra düşündük ki, resmen rezalet. İnsan televizyona çıkar da Meksika şapkasıyla mı çıkar? Evet vazgeçtik zaten. Yine tezahüratlar eşliğinde otobüse bindik, Mehmet abinin en yakın arkadaşı olan yine bir başka abi kişilik otobüsün ekranından DVD film açtı, onu izleyerek tekrar yola çıktık.. Uyuduk..


Giderken bir taraflarımızı devirip yata yata gittik. Uyandığımda İstanbul'a gelmiştik çoktan, bunu İstanbul'a çok hâkim olduğumdan değil, içinde olduğumuz trafik yoğunluğundan anlamıştım. Uyumakta olan Ulaş'ı dürttüm, "Olm bak bak nerdeyiz ehehehe" diye sanki ben getirmişim gibi gururlandım. Uyandı, etrafına baktı. "Saat kaç oldu?" dedi. O an sorması gereken son şey saatti. "İstanbul'a mı geldik?", "Manchester'a kaç atarız?" ya da "Holosko oynıycak mıymış?" gibi bişey beklerken özellikle. "5'e geliyo" dedim. "Ne trafik var arkadaş" diyerek trafiği süzdü, süzerken de o an şahane bi Porsche spor araba yanımıza geldi. Trafik olduğu için bizim nerden baksan 10 yıllık otobüsümüzle aynı hızda gitmeye çalışan Porsche, kısa sürede tüm otobüsün ilgisini çekti, ve beş dakika içinde Porsche'yi kullanan hakkında çeşitli dedikodular ortaya atıldı. Neyse ki trafik açıldı da kendisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmadım. Zaten trafik açıldıktan biraz sonra da otobüs Beşiktaş'a inen genişçe caddede sağa çekti, kaptan maçtan sonra da bizi burdan alacağını söyledi, biz elli küsür Beşiktaşlı, saatler sonraki Manchester maçı için böylece İstanbul'a varmış olduk.

"Nerde yiyek, ne yiyek?" gibi konuşmalardan sonra en son Ulaş'la, kalabalık nereye gidiyorsa oraya gitmeye karar verdik. Mehmet abi ve Veron dışında kimseyi tanımıyor olduğumuz için muhabbetlere de çok giremiyorduk çünkü bu adamlar yıllardır birlikte maça gelip gidiyorlardı. Sessizce yemekler yendi, Beşiktaş semti civar sokaklarında gezildi, üzerimizde Beşiktaş'ı desteklediğimize dair bişeyler olsun diye atkılar bileklikler alındı falan. Mehmet abiden biletlerimizi aldık, kalabalıktan ayrılıp en sonunda stadyuma, İnönü'ye gitmeye karar verdik.


Yirmi dakika kadar dışarda bekleyip girdikten sonra, çok erken saatte stada geldiğimiz için pek çok yer boştu. İki Yeni Açık diye tabir edilen kale arkası biletimizle bomboş olan kale arkasında bir oraya bir buraya oturmaya başladık. "Acaba nerden daha rahat görünür?" falan hesapları yaparken o sırada "Lan acaba bu biletler numaralı mı ki? Hani biri gelip 'Burası benim koltuğum gençler' der mi ki?" diye gereksiz bir panik yaptıktan sonra böyle bir şeyin olmayacağını, buranın tiyatro olmadığını, herkesin nereyi bulursa orda oturacağını uygun bir dille anlattım Ulaş'a. Oturduk, dev karşılaşmayı beklemeye başladık. Derken hava giderek karardı, koltuklar bir bir dolmaya başladı. İnönü'nün büyüsü yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.. Maçın başlamasına yarım saat kala her yer dolarken yanımızdaki tek boş koltuğa da sevimli orta yaşlı bir abimiz geldi, oturdu. Artık bu abi de geldiğine göre maç başlayabilirdi. Yalnız bu sevimli abinin gözleri biraz fazla dönüyor, art niyetten çok, olanca iyi niyetiyle bir şekilde bizimle sohbet açmak istiyordu. Başardı da. Dünyanın en gereksiz sorularını sordu, aldığı birbirinden tatminkâr cevaplarla yenilerine geçti falan derken oyuncular çıkıyordu sahaya.


İlk olarak konuk ekip olan Manchester çıkıyordu. 2,25 metreden ileriyi göremeyen 2,25'er gözlerime taktım gözlüğü, odamın duvarlarında yıllardır 2 boyutlu duran adamları izledim. Isınıyorlardı falan. Maçtan önce Rooney'nin basında çıkan "Turkey=Hindi" şakası maçta Rooney'nin ıslıklanmasına neden olmuş, bu kalabalık ve coşkulu ortamda biz de kendimizden geçerek Rooney'ye hakaretler etmeye başlamıştık. Sanki Rooney bizi duyacak, "Berkay'la Ulaş değil mi lan o? Çıkışta görüşürüz ulan kaçmayın olum bi yere!" falan diye atarlanıcaktı. Bu olmayacağı için biz azıttıkça azıttık, Rooney'nin herhangi bir manevi varlığını bırakmadık. Her neyse. Sonra bizimkiler çıkmaya başladı sahaya. İbrahim Üzülmez, Ernst, Hakan, Ferrari.. Ressmen TV'de her hafta gördüğümüz adamlarla aramızda 30 metre vardı. Şen ve coşkulu taraftar olarak bağırıyor, ıslık çalıyor, taraftarla birlikte İbrahim Üzülmez'i tribüne çağırıyorduk. İbrahim de geliyordu yalnız evet. Orda bir sevinmedim değil. Maç başlayana kadar ısınma hareketleri yapan kısa boylu kara kuru arkadaşı sorduğumda, Ulaş onun Tabata olduğunu söyledi. Bu tvde bile görmediğim, sadece 8 milyon dolar ettiğini bildiğim adamı gördükten 5-10 dakika sonra da maç başladı...

Maçı da anlatarak sizleri sıkacak değilim, güzel bir oyunla yılların Manchester'ına tek golle yenildik biliyorsunuz. Dönüşte de yine bir şeyler yedikten sonra otobüse bindik, saatlerdir bağırıp çağırıyor, zıplıyor, yerinde duramıyor olmanın verdiği enerji azalmışlığıyla Avrupa yakası çıkışında köprüde son kez Boğaz'a baktım, ve gecenin karanlığına daha fazla dayanamayıp kafayı koyduğum gibi uyudum. Hem yenilmiş, hem de yorulmuş taraftar dönüşte bağırmıyordu tabii. Hem zaten ben uyuyordum, haliyle tüm takım uyuyordu. Dediğim gibi, bu otobüste takım ruhu üst seviyedeydi...


Ankara'da, yine Belpa'da gözümü açtım. Sanki önceki gün ilk kez İnönü görmüş, yeni sezonun Beşiktaş'ını izlemiş, hatta hayran olunan diğer takım Manchester United'ı da ilk kez çıplak gözle görmüş Daçe gitmiş, yerini "Az sonra dolmuşa binicem bakiyim bozuk çıkıyo mu yeaa?" diye küçük hesaplar yapan klâsik Ankara insanına bırakmıştı. Uzun süredir yaptığım en güzel şeylerden biri olan Beşiktaş-Manchester maçına gitmem de hayatım boyunca unutmayacağım çok şahane anılara sahip olmamı sağlamıştı.. Yine sabahın körü uyku mahmurluğuyla Ulaş'la, Mehmet abiyle ve Stam görünümlü Veron'la vedalaştık, hızlı ve coşkulu adımlarla evimin yolunu tuttum..

(o stadda yanımızda bizle sohbet etmek isteyen abiyi soracaksanız; onunla sonradan çok muhabbet ettik, çok samimi olduk. bi daha maça gidersek kendisine haber vermemiz gerektiğini ve bizi çok sevdiğini söyledi. adını ya da ona ulaşabileceğimiz bi telefon numarası vermeden de ortalardan kayboldu. ilginçti evet...)

Daçe.
Okumaya devam →
17 Eylül 2010 Cuma

Tarihte Bugün: 17 Eylül 1989

5 tane ömer üründül tadında yorum
Biliyorum bi geldiğimde hayvan gibi 3 yazı arka arkaya yazıp, sonra günlerce ortaya çıkmamamdan hepiniz merak içinde kaldınız, saçlarınız ağardı, "Acaba ne oldu başına iş mi geldi çocuğun" deyü sabahlara kadar gözlerinize uyku girmedi. Şimdiden söyleyeyim, o gözler çok uykusuzlukta çapaklanır. Hiç hoş bi görüntü mü o. Hişhoşdeğil.

Konumuza gelecek olursak...

Bu postta, yıllaar yıllar önce tam olarak bugün gerçekleşen çok önemli, mucizevi, ama çok az bilinen bi olayı paylaşmak isterim dostlarım.


17 Eylül 1989 günü, Paris'in Doğu Sencermen mahallesinde kendi halinde bir pastane sahibi olan Fransız aşçı Pierré-Jean Tiramisu, tarihteki ilk kahveli pastayı imâl ettiğini açıkladı ve ona, "tiramisu" adını verdi. "Yaş pastada olay!! 9.99 Euro" ve "Günlük simit var." yazılarının arasına astığı yepisyeni "Dünyanın en tatlı tatlısı: Tiramisu!" afişiyle mahallede dikkat çeken Pierré-Jean Tiramisu, kısa zamanda bu tatlıyla Paris'te büyük bir üne kavuştu. O günden itibaren pastane zincirini genişletti, ve şubeleri, yaklaşık beş yıl içinde Fransa'nın her yerine yayıldı...
Pierré-Jean Tiramisu, şu an dünyanın her yerinde pastanesi bulunan bir öyuro euro milyarderi. Ve her yıl tam bu tarihte, tüm dünya çapında "Dünya Tiramisu Günü" düzenliyor. Haydi şimdi gidelim, ve bu görkemli günü bir tiramisu ile kutlayalım. Hepinizin Tiramisu Günü kutlu olsun!

(not: yazar bu hikâyede "gizli saklı anlatım"a ve yer yer kişileştirmeye gitmiş; ve aslında komiklik-şaka kısmını bi kenara bırakırsak, hikâyeyi genel olarak bir kişiye ithaf etmiştir. evet bildiniz. bu hikâye böylece cancaazıma ithaf. ama yine komikli şakalı da yazdım ki, başka biri gelip okursa layk'ını, fantastişini de versin deyü.)

=)

Daçe.
Okumaya devam →
9 Eylül 2010 Perşembe

İyi Bayram Vaaar

3 tane ömer üründül tadında yorum
Var yani yok değil. Ama nerde dersen, derim ki maziide kaldı heeep. (bir nev edasıyla okunacak)

Şu an bu bayram yazısını bayramlaşmaya geldiğim halamlardaki laptoptan yazıyorum. Çünkü bayramlaşmaya geldiğim halamlarda iki tane kuzenim var, bi tane de wireless var. Çok güzel bi ortam yani. Gerçi şu an ne bayramlaşmaya geldiğim halam burda, ne de laptopun sahibi olan kuzenim; ama olsun. Bu da böyle bir bayram işte.

Şimdi insanlar çıkıp "hayır'lı bayramlar" diyor ya. Yani bunu bi de abartıyor ya her yerde söyleyerek. İyi bi iş yaptığını sanarak. Hoş mu o. Hiç hoş mu yani. Hayırdan soğutma çabaları mı bunlar. Hayır, ulan, evet'çi bu kadar uğraşmıyor hayır'dan soğutmak için. Çok ilginç. Neyse metanetimi koruyorum tabi ki.


Bi de bu bayram daha bi tane yere geldiğim için (bayramlaşmaya geldiğim halam) daha da bi tane çikolata yedim. Ama umutluyum. Harçlıktan umudumu kestim, ama şekerden, çikolatadan umutluyum. Gördüğümde kapışıyorum inanır mısın. Mesela şekerlik önüme geliyor ya, diyorum ki şimdi siz bana şeker tutuyosunuz ama diyorum biliyo musunuz Kuzeybatı Afrika'da bunu bulamadığı için ölen siyahi çocuklar var diyorum, hepsi bizim çocuklarımız, yani şimdi doğruya doğru, benim Angolalı arkadaşım da var, Çadlı, Sudanlı arkadaşım da var diyorum. Şimdi ben bu bir şekeri kendim için, bir şekeri Angolalı için, birini Nijeryalı için, Malili için falan hoop derken ben orda ufak bir akıl oyunuyla bir avuç şeker alıyorum. Nijeryalı, Malili ise günlük yaşantısına devam ediyor, her şeyden habersiz. Kulaklarını deldiriyor falan.

eheh nijeryalı falan diyince nası da sevindi çocuklar. bu adeta, hollywood filminde istanbul, turks falan geçmesi gibi.

En azından planım böyle. Bayramda bi yere gidersem ve önüme şeker gelirse böyle yapıcam. Evet bu sığlıkta da bir insanım, yapıcak bişey yok. Şimdilik hepinize iyi bayramlar diliyorum. Bi de şimdi heveslendim, ben de yazıcam bayram mesajı herkese, ama çok ciddi olucak. Sadece "Tüm müslüman aleminin ramazan bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Kıps ;))" yazıcak, en sonuna da dayayacam adımı soyadımı kocaman harflerle. "BERKAY DACE." diycem. Çünkü sanırım bunun geleneği bu. Ha yoksa onu GSM operatörü mü ekliyor ya la?

Neyse gideyim. İyi bayramlar sevgili okur.

Daçe.
-bayramlaşmaya geldiğim halamların evi, ankara-
Okumaya devam →
7 Eylül 2010 Salı

Duran Toptan Korkucan Hafız

4 tane ömer üründül tadında yorum
 evet.

Neabeergen diye Danimarkalı, Neabersen diye Norveçli, Neabersson diye de İsveçli soyadı olur. Göründüğü gibi hep kuzeye çalışıyorum.
● Neaber?
● Geçen gün feysbukta bi arkadaşıma bişey yazıyım dedim, böyle komikli eğlencelik, sırf bişey yazmış olmak için. İtiraf et sen de yapıyosun bazen, öyle amaçsızca. Yani sırf dedim bi dürteyim. Girdim duvarına -bkz: duvarına girmek-, düşündüm ne yazsam da selam etmiş, dürtmüş olsam diye, bulamadım, üç nokta koydum. Taa sonradan fark ettim ki feysbukun zaten dürtük/poke fonksiyonu var. Basıyorsun poke'a, o senin yerine dürtüyor arkadaşını. Adamlar ne kadar ince görmüşler di mi, taa o zamanlardan, "Bu aptallar şimdi birbirini dürtmek ister, ama yazıcak bişey bulamaz, en iyisi biz direk dürtmeyi koyalım." demişler. Bu da değişik bir kafa tabi, direk dürtmeyi koyalım kafası. Oldu olucak sarılmayı, öpüşmeyi falan koy. O da aynı kafa.
● Tam da kadir gecesinde "allah (c.c.) is now following you on Twitter!" diye mail almak, bir an için neleroloroy dememe neden oldu. Dilim şaştı nutkum tutuldu, o derece.
Murat Murathanoğlu çok acayip heyecanlı bir insan. Adamın bir "Öeersan İlyassovoooaa!" diyişi var, allahım diyorum, sana geliyorum. Hayır Ersan'ın annesi o kadar heyecanla söylememiştir. Hakeme falan bağırıyor, ne biliyim, kafası neye bozulursa ona bağırıyor. Ben izlemiyorum ama içerden deli gibi sesi geliyor, ordan biliyorum. Çok heyecanlı, fazla heyecanlı. Şimdi benim bi fikrim var, o da bi sonraki maçta yanına Ömer Üründül koymak. Biraz olsun heyecanını alır diye düşünüyorum.  
-Şimdi bizim tabi bu hucum foullerinde dikkatli olmamız lazım.
+Eeö.. Evet Ömer abi.
-Hep bu duran toplardan çekiyoruz.
+Du...Duran top derken?
-Bi de biraz bloklar arası markajı sağlamlaştırsak, ilerde sırtı dönük pivot forvet oynatsak, koridor basketbolu, enterasaan, höbe höbererörerö...
+Ömer abi... Öm... Off neyse. Semi-semiğerdeen!
Bakın ben bile bir an için soğudum şu fani hayattan, kaçıp gitmek istedim uzaklara.
● Yalnız gerçekten de ömrü hayatımda tek bir gerçekle yaşadım, o da duran topların tehlikeli olduğu gerçeği. Gerçekten de öyle. Duran toplarda dikkatli olmak lazım. Hayır resmen duran top fobisi oluştu bende, kafama falan gelicek diye. Duran toptan korkucan hafız.
● Öyle değişik bişey evet.

metalist kharkiv'in bitirici forvetini alışveriş yaparken görüntüledik.

● Bence Metalist Kharkiv diye futbol takımı olmamalı. Gerçekten. Şimdi empati yaparsak, Metalci Kayseri mesela, oluyor mu, olmuyor. Ama Metalist Kharkiv oluyor. İkiyüzlülük, adamsendecilik bu resmen. Aynı şekilde Glasgow Rangers diye takım kurmuşlar zamanında. Bak, çeviriyorum: Ankara Korucuları. Evet sırf emin olmak için sözlüğe baktım ve ranger için "korucu" diyor. Köylerde olmaz mı olm o. Bak nerden nereye görüyo musun, hayat süprizlerle dolu. Kansas City Wizards'a hele hiç girmiyorum.
● Geçenlerde dolmuşta, radyoda şöyle bi türkü çaldığını duydum ki, evlerden uzak, şaka gibi. Nasıl bir kafayla yazılmışsa. Bak bi kıtasını kopyalıyorum direk:
Trene bindim de tren salladı
Zalim doktor ciğerimi elledi (?)
İyi olursun dedi geri yolladı
Söyleyin anama anam ağlasın
Anamdan başkası yalan ağlasın
Hayır ben bu türkünün özellikle bu kısmını uzun hava şeklinde dinledim dolmuşta. Allaam. Uzun hava olunca süresi de uzun oluyor haliyle. Uzun hava çünkü. Eve gelene kadar bayıldım dolmuşta, sağolsun arkadaşlar ayıltmışlar da, eve getirdiler.
Friends diye dizi var ve allah seni inandırsın adamlar 10 sezon çekmiş. Oha. 3 değil, 5 değil yani. O 10 yılda teknoloji gelişiyor, tıp ilerliyor, ne bileyim Berlin duvarı falan yıkılıyor o ara. Tamam o kadar da diil ama, düşün bak, ben 4 yaşındayken bu dizinin ilk sezonu çekiliyor Amerika'da, ben 14 yaşıma geldiğimde dizi bitiyor. Arada neler oldu kısaca özetleyeyim ben senin için: 5 yaşımda okuma-yazmayı söküyorum. 6'da anaokuluna kaydoluyor, 7 gelmeden sünnet olup, 7'de de ilkokula başlıyorum. 8 yaşımda ilk bilgisayar oyunumu alıyorum. 9'da hayvanlar gibi pokemon manyağıyım. 10 yaşımda basketbola başlıyorum. 11 olmadan bırakıyorum. 12 yaşımda yazılılardan ilk 4'ümü alıyor (ilk dördün), 13 yaşımda ortaokulda iki farklı kız tarafından aynı anda ikinci büyük tribimi yiyorum (birincisi anaokulundaydı, evet - üç farklı kızdan aynı anda - allaam çok korkunçtu), 14 yaşımda liseye giriş sınavlarına hazırlanıyor, akabinde de çok istediğim liseyi kazanıyorum. Dizi de burda bitiyor işte. Şimdi böyle düşününce, insan bi şaşırıyor haliyle. Bütüün bunlar olurken adamlar hep komiklikler şakalar peşindeydi bak görüyo musun. Kelebek etkisi. Şimdi o komikliği şakayı ben yapıyorum. Hayat gerçekten de sepet sepet yumurta. Ahaha yok lan ne yumurtası, gerçekten de süpriz yumağı.
● İşte öyle bişeyler. Tatil de bitiyor. Tatil bitsin ama dersler başlamasın. Tam olarak bunu istiyorum, var mı öyle bi kampanyanız? Alo? Hay allah.

Daçe.
Okumaya devam →
6 Eylül 2010 Pazartesi

Aramaya İnanmak, Üç

2 tane ömer üründül tadında yorum
İşte havadan gelen komikliklerin olduğu serinin yeni yazısıyla birlikteyiz. Ben de tıpkı bir adamsendeci gibi çok seviyorum bunları yazmayı, çünkü dediğim gibi, bütün komiklikler aranan şeylerin kendisi zati. Ekstradan şaka yapmaya ihtiyaç yok. Oh mis. Ben susayım en iyisi kelimeler konuşsun...

berkay çiçek gölbaşında oturuyor: "evli ve 3 çocuk annesi" diye devam edicek gibi duruyur.
boyalı duvara 3 kat attım hala kapanmadı: taraftar dört diyor.
daçe diyor ki: vay arkadaş! işte ben bu keyworde oturur ağlarım. çok duygulandım.
ensonkomik şakalar: ehehe nası da biliyo benim bloga geliceğini, hınzır seni. köftehor. dilediğince gülebilirsin şimdi.
hayden panettiere kaç kilo: ya göründüğü kadar kilolu diil o kız ya, yanaklar biraz dolu dolu falan da... of ne diyorum ben.
insanlar hayvan mı turedi: yoo dostum sen çok geride, direk o "türeme" aşamasında kalmışsın. cümlenin öznesi kim, dolaylı tümleci kim belli diil. onu bir şeyapalım.
koparılan çiçekler kime ayit: ahahah. bana "ayit" ayının oğlu.
kon tv iftara doğru pr.videoları: oh yes! konyada büyük bir kitleye ulaştığımı biliyordum. tabi ki cancaazın payı büyük :)
makadunya seks filimleri: sen de haklısın bro. bloga bir "seks filimi" koysam nasıl izleyici alır di mi. ama etik bir insanım. çoluk çocuk giriyü.
o adım mı büyük benmi büyüğüm ben büyüğüm ben yaşar usta: ay'a çıkan türk astronot yaşar uzayoğlu'nun luis armstrong hakkındaki beyanını dinlediniz.
rüyada yumurta doğramak: aboov dostum senin 3 vakte kadar kıçın kararıcak, kısmetin kapanıcak.
sega atari oyunu ketçap sıkan bi oyunu vardı: çocuğum bak artık kaç yaşına geldin, beni anlayabilicek yaştasın... o oyundaki ketçap... aslında kandı yavrum.
yanmak bronz olmak istiyoruum: seneye gün verebiliyoruz ancak.
ünüverstenin oruspu kızları: veya "lisenin türkçe özürlü oğlanları" o da olabilir. ama iki kategoriden insan da bulaman bu blogda.
+rakı +oruç: mümin kardeşim sen oraya bir de +günah ekle kıpss;))
askerlik bitince ask sevmek icin kadin verilir mi: sevgili okur bunu da senin yorumuna havale ediyorum çünkü ben hiçbişey anlamadım bundan.

bonus:

sıcak vucutlu kız fotoğraf: ne yazık ki öyle sıcak 'vucutlu' kız fotoğrafı yok ama komik duruşlu sabri fotoğrafı var, olmaz mı o?

-dokunmayın, tuz basmayın yarasına.
m. boz, 2010


Ben aslında yoğum.


Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)