5 Aralık 2011 Pazartesi

Not Sure If

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bi' süre kimseyi "yeniyazııı!!" diye sıkızlamayacağım. Ama çok okumak isteyen olursa, blog açık, iki üç yılın dökümü de sidebar'da başlıklar halinde var.
Çok güldük filan evet ama sürekli komikleyecek değiliz. Herkesin pause hakkı var, e blogun da var tabii. Hayat şakadan oluşmuyormuş sevgili okur. Farkına varmak gerek.
Yazılarımı özlediğinizde, ben de yazmayı özlemişim demektir. İletişim kurmanız yeterli, ben her zaman ulaşabileceğiniz, size aynı mesafede olacağım. Feysbuk, twitter, ekşisözlük, cep telefonu çağrısı, cep telefonu mesajı, özel mail kutum ve elbette yüz yüze iletişim gibi seçeneklerimiz mevcut.
Sağlıcakla kal okur, çok mutlu ol, başka bloglar keşfet, sonra benle paylaş falan.
Şimdilik pause'a basıyorum.
Sevgilerimle.
Daçe.
Okumaya devam →
25 Kasım 2011 Cuma

Berber Değdirmesi

5 tane ömer üründül tadında yorum




Tanıyor Olabileceğiniz Kişiler'de bana Abraham Lincoln'ü öneren Feysbuk, hayır canım sağol tanımıyorum. Belki en fazla 6 telefon kadar uzağımdadır -çünkü öyle bişey var-, yine de tanımak istemiyorum. George Washington desen bi derece. Roosevelt hangisiydi ingiliz olan mıydı o.

Ehhe şaka şaka o kadar öküz değilim sevgili okur. Bak böyle espriler şakalar filan yapılıyo burda gülüp eğleniyoruz, sonra benim arkamdan vay ulan bu da ne malmış, cahile bak haha filan dendiğini duyarsam yakarım.

Neaber ne yaptın sevgili okur, sen de sosyopat hocalarının ağır tahrikli sınavlarına maruz kaldın mı? Benim resmen bi gözümden uyku, diğerinden çalışma azmi akıyor ya. Yine de dedim iki arada bi derede sevgili okurun kulağına üfleyeyim, sol omzuna tık tık yapıp sağ tarafına geçeyim, işte ne biliyim böyle haytalıklar.

Şimdi bak var ya... Off.. Siz, komple, neden Amerikan değilsiniz ya. Amerikan olsanız ne güzel şimdi bir ton şükran günü tespitimi ver etmiştim, karşılıklı mehhe mehhe mehh diye gevrek gevrek gülüyorduk. Gerçi sadece Amerikan vatandaşlarının şükran günü kutlaması yaptığını sanıyormuşum gibi bir yanlış anlaşılma oldu. Bak ne dedim. Yakarım.

O diil de, Şükran Günü, söyleyiş olarak hiç amerikanvari değil. Arapvari bir hava var daha çok. Neyse.

berber değdirmesi ve beraberinde gelen özgüven eksikliği. (fark ettiyseniz brad yenice tıraş olmuş, işine gücüne gidecek.)

Biz şimdi bazen çok çok ünlü insanların hayatlarına çok özeniyoruz ya. Diyoruz ki lan biz tavşanı mıyız bu dünyanın, biz niye onlar gibi olamıyoruz falan. Ya da çok büyük hayranı olabiliyoruz bi ünlünün, her yaptığına "bokunu yiyim yaa süpersin :)))" şeklinde destek veriyoruz. Erkekler futbolculara özeniyor, kadınlar belki Brad Pitt, Kıvanç Tatlıtuğ ve Arthur gibi insanları (yalnız dikkat ettiysen hepsi bana benziyür kehhe kehehe) çok beğeniyor filan. Evet. Buraya kadar hemfikiriz di mi. Şimdi sıkı durun; zira tüm dünyanın yüzyıllardır gözden kaçırdığı çok mühim bir gerçeği açıklıyorum size... İlahlaştırdığımız bütüüün o ünlüler, ama hepsi, hayatının bazı zamanlarında mutlaka berber değdirmesine maruz kalıyor. Kaçışı yok. Düşün bak; böyle Brad Pitt'i berber koltuğundaki tüm o savunmasız haliyle düşün. Hah. Ehehe. Tam olarak bahsettiğim şey buydu, şimdi dağılabiliriz.

Yalnız koskoca Brad Pitt'i de berber koltuğunda şu diyalogu kurarken düşünemiyorum ya:

- Önleri nasıl yapalım, kısa mı olsun, nası olsun?
+ Önler uzun kalsın yaa ben uzun seviyorum.
- Hee anladım kızlar seviyo de mi.. Ehehe. Genç adam seni.

ya da misal;

- Saçı yıkıyorum?
+ Yaa yok yıkama abi şimdi ben evde banyo olucam zaten :))

gibi.

Bu esprinin de yeterince ekmeğini yediğimi düşündüğümden hemen konuyu değiştirmeye çabalıyorum.



Kurban bayramında telefonumu bir tabak tatlı şerbetinin içine düşürdüğümden beri telefonum bir içli çalıyor, bir içli çalıyor. Vallahi kötü haberdir diye açamıyorum, öyle yaslı çalıyor nokiam. Canım nokiam. Bence dünya üzerinden bir gün Coca-Cola da Microsoft da silinip gidicek ama Nokia hep bakî kalıcak. O her nesli büyük bir özveriyle büyütmeye, "dırınığ-nı--dırınığ-nı--dırınığ-nı--nığğ" şeklindeki telefon melodisi de (şimdi tabi burda tam yapamadık ama) ergenden ergene aktarılmaya devam edicek. Nokia ya. Nokiam. Daha kim bilir kaç nesil, onun aslında uzakdoğu değil de bir Fin markası olduğunu öğrenince şaşırıcak. Ahh. Nokiam nokiam nokiam. (biz bugün buraya reklam aldık.)

O diil de allah kimseyi çok coşkulu kalabalık kız grubunun yanına yamacına denk getirmesin ya. Hele bi de dolmuş gibi zaten küçük bi ortamda yarım saat boyunca o coşkuya, tamamen fransız olarak, en fazla ":))" şeklindeki yapmacık ifadeyle maruz bırakılmak... Düşününce, ne tuhaf çileler var hayatta. Ama neden düşünelim. O zaman iyakşamlar.

Ben hep abartılı bi metafor sanardım ama; insanın gerçekten de afedersiniz götü donuyormuş ya. Bu ne oğlum!

Şimdi yanlış anlaşılmasın ama twitterda bazı insanlar twit kutucuğuna sıçsa o bile retweet alıyor ya. Yani. Neyse. (evet burda bir çekememezlik var, öhm.)

Bölümde neredeyse dördüncü yılımı bitiricem sevgili okur -nerdeyse dediğim, yedi ay sonra- bana hala dönüp dönüp aynı soruları soran akrabalar, eş, dost ve hısımlar var ya. -hısımlarımı ne kadar sevdiğimden bahsetmiş miydim? i lav hısım.- Sürekli şuna benzer, fıtık edici bi diyalog dönüyor:

-hangi bölüm?
+petrol ve doğal gaz mühendisliği.
-yaa her yerde var, burnumuzun dibinde iran'da ırak'ta var da bizde nası yok?
+yani, şimdi petrolün oluşumu biraz--
-yok yok amerika de mi, çıkarttırmıyo amerika.
+ya ondan ziyad--
-amerikaboramerikabor.


Sevgilerimle. -lan o diil de gri gri ne güzel oldu, blogu gri mi yapsam. hmmfss.-

Daçe.
Okumaya devam →
6 Kasım 2011 Pazar

Sarı Vespa

2 tane ömer üründül tadında yorum


Akşamüstünün Endülüs gökyüzüne hediye ettiği muazzam pembeliğin altında, böylesine hayranlık verici bir güzelliğe sahip şehrin diğer tüm insanlarıyla, kimsenin dile getirmediği ama herkesin manevi derinliklerinde olan güçlü bir duyguyu paylaşıyordum: Gurur. Akdeniz'e paralel uzanan eski moda sokaklarda ve yolunu kaybetmiş herkesi denize ulaştıran dikine caddelerde her şey olması gerektiği gibi. Bisiklet süren Cezayirli çocuklar (bunu bisikletlerinin Cezayir bayrağı renklerinde süslerinden anlıyorsunuz), koltukaltlarında süs köpekli kokoş yaşlılar, gece yapacağı vurgunun hayalini kuran bakımlı erkekler ve bir yerlere yetişecekmişçesine acelesi olan, ama mağazalardaki indirimden başka kaçıracabilecekleri pek bir şey olmayan, uzun boylu, göreceli olarak iyi giyimli, vücut hatlarını cesurca sergileyen, topuklu ayakkabılı İspanyol kadınları... İşte benim favorim. Sarı kırmızı ülkede yaşadığınız süre boyunca rastlayabileceğiniz en doğal ve hasar vereceğinden emin olduğunuz afetler. Ve işte, belki de onların en acımasızı, kalbinizde vuku bulduğu takdirde taş üzerinde taş bırakmayacak güzellikte, yalnızca şanssız bir kör adamın aşık olmayacağı, dünyalar güzeli Isabel'im. Tüm kusursuzluğuyla ve tüm ışıltısıyla bekliyor beni.

Isabel'i yaklaşık yirmi dakika beklettim. Böyle bir suç için bir erkeğin darağacında olması gerekirdi, şanslıyım ki bu, günümüzde insan haklarına aykırı ve kanunlarla yasaklanmış halde. En azından Güney Katalunya'da. Yine de yirmi dakikanın cezasını bir şekilde acılar içinde çekeceğimden adım gibi eminim. Bu arada, söylemiş miydim? Adım Pedro. Pedro Sanchez Gil. Doğduğum yerde ne kadar klasik bir isim olsa da, burada retromanyak kadınların, özgür küçük çocukların ve yirmi yıllık kekemelerin itina ile söyledikleri, "taş" anlamına gelen bir kelime. Adaşım olan bir de Rus çarı var, ama dünyalar güzeli bir Latin'i bekletirken, sizlere elin çarından bahsedecek değilim.



Tam da beklediğim gibi, Isabel sinirli. Belli etmediğini düşünmemi istediğini belli ediyor. Ses tonundan belli. "Canım, nerede kaldın? Keşke bi' haber verseydin... Tıkalı mıydı trafik?" Ufak sarsıntılar. "Hmm... Neyse." İşte bu öncü dalgaydı. Bir kadından "neyse"yi duyduğunuz anda, hangi dilde, hangi kültürden olursa olsun, bildiğiniz tüm duaları etmelisiniz. Ya da vazgeçtim, önce kaçın, sonra yine edersiniz duanızı. Birazdan gelecek ve merkez üssünden itibaren yarıçapı büyüyen dalgalar yaratacak asıl şoka birazdan hep birlikte tanık olacağız. Kıymetli pırlantamı, Palau Güell'in (şehrin tarihi derinliğini yansıtan Güell Sarayı) La Rambla'yla (şehrin en gösterişli caddesi) kesiştiği köşede ağaç ettiğim için kendimi kötü hissediyordum. "Bebeğim özür dilerim beklettiğim için, ama bir de karısıyla cinsel hayatında sorunlar olan ve bunların acısını sağlıklı insanlara duyduğu kıskançlıkla çıkaran taksiciyi görecektin. Adam yolda sıkıştırıp durdu. En sonunda kenara çekip yarım saat onunla tartıştım. Tekrar özür dilerim... Sen napıyorsun?"

Ender de olsa üst üste iki kanattan gelişen Osasuna ataklarının, galaktikos savunmasını hazırlıksız yakalayıp şaşkına çevirmesi gibi, özürlerim değerli Isabel'imi yumuşatıyor. İki tost söylüyoruz, iki de çay. Güzelim kafeye "aile çay bahçesi" muamelesi yapıyoruz resmen. Garson gidiyor. Isabel gülüyor. Gülerken gamzeleri çıkıyor. "Seni çok özledim ben sevgili Pedro." diyor. Her erkeğin herhangi bir kadından duyabileceği bu sözlerin, daha önce hiçbir melek tarafından dile getirildiğini bilmiyorum. Benim bildiğim, melekler insanlarla konuşmaz. Ama Isabel bülbül gibi şakıyor. Ah... Devamlılık gösteren sesinin her bir zaman aralığındaki haline, karşısında oturup damla damla eridiğim Isabel'im...

Isabel anlatıyor. Ben dinliyorum. Isabel gülüyor. Ben gülüyorum. Isabel "Seni seviyorum" diyor. Ben aklımı kaçıracak oluyorum. Isabel öpüyor. Ben ölüyorum. Cenaze masrafları benden.



Yaklaşık iki saat boyunca Isabel'le, kahkaha ve öpücüklerin üretici firması sponsorluğunda, günlerdir görüşmemiş olmamızın acısını çıkartıyoruz. Santander'i anlatıyorum ona uzun uzun, heyecanlı heyecanlı. İş için gittiğim Santander'in düzenli ama sıkıcı bir şehir olduğundan, üstelik Roma İmparatorluğuna ve aşka başkentlik yapan bu cennete ne kadar uzakta bulunduğundan bahsediyorum. Ona oradan aldığım mini bir hediyeyi veriyorum. Isabel boynuma sarılıyor. Sarılıyorum. Ve ne oluyorsa o anda oluyor!

Aksi şeytan her güzel ve aşk dolu dakikamızı elimizden almak istercesine oynuyor rolünü. İşte, kafenin hemen karşısına park ettiğim, Isabel'imin arkasından ancak ona sarıldığımda rahatça görebildiğim sarı Vespa'mın selesine tanımadığım biri oturuyor. Ani şok. Lan?!

Vespa'nın yeni fetişisti uzun süre selede sağa sola bakarak oyalanıyor. Isabel'i can havliyle kenara çekip ayağa kalkıyorum, avazım yetmiyor, öyle bağırıyorum. "OĞLUM NAPIYOSUN LAN İNSENE!! ŞŞT ALOO KİME DİYORUUM!" Sarı Vespa'mın üzerindei yabancı, en sonunda aradığını bulmuş gibi seviniyor, beni duyduğu yok. Çeviriyor kontağı. Bu, son on yıldır duyduğum en güzel motor sesi. Bu kez başkasının kontrolünde. "HAYVANINEVLADII! OYUNCAK MI LAN O, NASI ÇALIŞTIRDIN, İN LAN AŞŞAA!!!" Gerisinde gözlerim kararıyor, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Zira yabancı, Vespa'ma gaz veriyor. Aklı sıra haz alıyor köpeğin oğlu.

Hemen dışarı çıkıyorum, sarı Vespa'ma doğru koşuyorum allah ne verdiyse. Yabancı beni görüp tırsıyor, asılıyor gaza, başlıyor benim Vespa'm uzaklara uçmaya... Arkasından bağırıyorum. Bu öyle bir bağırma ki, tüm Katalunya ve Kastilya'da günlerce yankılandığı rivayet edilir. Ben bağırıyorum, Vespa'm uçuyor, yabancı tek elini havaya sallayıp sırıtarak "Adios" diye sesleniyor, Vespa'm arkasında bir toz bulutu bırakarak gürültüyle benden uzaklaşıyor. Ben koşuyorum, Vespa uçup gidiyor, Isabel arkamdan endişeyle çığlık atıyor, La Rambla'nın müdavimlerinden bu halimi görenlerse tüm asaletini kaybederek gülüyor. 10 yıl önce Isabel'imle beni tanıştıran emektar sarı Vespa'm, göz göre göre havadaki pembeliğe karışıyor.

O gün Barselona'da yas ilan edilmeli. Edilmiyor. Sarı Vespa'dan bize yalnızca fotoğraf kalıyor. Isabel'im ve ben, ağlıyoruz.



Daçe.
Okumaya devam →
1 Kasım 2011 Salı

Bizimle -Türkçe- Çalışmak İstermisiniz?

2 tane ömer üründül tadında yorum
istersinizmi. istermisiniz. misiniziniz. miz.

Ayda 5 yazı ile rekor peşinde koşarken an itibariyle 3 yazıyla kapattığım koca bir ay son bulmuş, yerine umut dolu yepisyeni kasım gelivermiştir. Neaber?

2001'den bu yana her kasımda "Kasımda aşk başkadır ehehheheheheheheh ehehehhehehehehehe ehehehehheheheeh" diye espri yapıp uzun uzun gülen insanlar tanıyorum. Bu seneyi de boş geçmeyecekler. Pisler.

O kadar yoğunum o kadar yoğunum ki sevgili okur, yoğunluk olarak teke tekte boza'yı harcarım. O derece bir yoğunluk. Fırsat bulduğum ilk arada da hemen esprilere şakalara girişeyim istiyorum. Yaa. Evet. E o zaman? Galiba. Di mi yani? Bazen. Hadi bakalım. Hop.

Bişey diyim mi okur. 21. yüzyılın Türkiye'sinin Ankara'sında hala "Oran'a gidiyorum eheheheh :))))))) Oran Oran. Oran'a binip gidicem. Eheheheh. Kehehehehe." diye espri yapıp uzun uzun gülen adam var. Başta bahsettiğim insanın bir akrabası gibi. Deli miler ne, beni buluyolar. Gidin oğlum saldırıcam artık gidin lan!

Geçen gün göz göre göre'nin tanımı benimle yapıldı inanır mısın. Sabah saat 7 yirmibeş falan, otobüs durağındayım, 7 buçukta gelip beni ve okula giden birkaç kişiyi alacak otobüsü bekliyorum. Ama nassı uykuluyum. Nassı. Öyle uykuluyum. (tam olarak nası olduğunu anlatamamak. denemeye çalışınca hala da anlatamayacağını fark etmek. en yakın çıkıştan sıçmadan kaçayım derken parantez içine hayvan gibi yazı yazarak paragrafın bölünmez bütünlüğünün afedersin mnakoymak. filan) Ne diyodum... Öyle uykuluyum işte. Bekliyorum buz gibi havada, gözlerim kısık falan o sırada tabi saatlerimiz tüm hızıyla ilerliyor. Sağa bakıyorum bekleşenler, sola bakıyorum bekleşenler. Mis. Tabi saat 7 buçuğu geçiyor hafiften artık. Bi yandan rahatım sonuçta her gün gelen otobüs bugün niye gelmesin ama bi yandan otobüs gelmedikçe tuhaf bi gerginliğe kapılıyorum falan. O sırada her şey bi anda kararıyo sevgili okur. Sonra uzaktan bi ışık bana geeel geel yapıyo. Sonra yine kendime geliyorum ama o arada nolup bittiğini anlamıyorum, sağa sola bi bakıyorum millet gitmiş, kimse yok... Lan! Nasıl ya hassktir demeye kalmadan bi alt durakta binecek olan arkadaşımı arıyorum. Bekletmeden açıyor. "Evet kankit?" - Janjit otobüs gelmedi di mi yeaa? - "Kankut o geldi gitti ya :( Bir dakika falan oluyo" - Hmm ha öyle evet tabi. Hee di mi yani onu diycektim ben de. Yani. Tabi canıım ehehe on dakikadır beklediğim otobüsü göz göre göre kaçıracak değilim ya ehehehe neğadamsın. Hınzır seni. Ben tam olarak ne anlatayazıyodum ya.

Zamanında örgü örüp örüp "Yavrım hiçbirini giymiyosun ama bak bissürü şey örüyom sana yavrım" diyen annanelerimiz, babannelerimizin, sırf o elde örme kazakları, bereleri, atkıları falan bize giydirebilmek için on yıllaar sonra tüm dünyadaki tekstil endüstrisinin yüzde seksenini satın alıp, Mango'ya, Zara'ya, Pull&Bear'a, ne bileyim işte Colins'e, Waikiki'ye falan dağıldıklarına dair ciddi şüphelerim var. (bunun hepsi bir cümleydi bu arada). Piyasada bu kadar çok örgü olmasının ve küçükken beğenmediğimiz, "bok gibi lan bunnar" dediğimiz baklava desenli şekilsiz şemalsiz kazakların şu aralar gençler arasında inanılmaz gideri olmasının başka bir açıklaması olamaz. (al bu da ikinci cümleydi. lan ben inanılmaz yetenekliyim ya. neyse.)

O diil de hakkaten sırf moda oldu diye afedersiniz bi ske benzemeyen şeyleri giymek zorunda mıyız ya biz. Neymiş örme hırka modası varmış da, erkekte çokgzel duruyomuş filan. Lan oğlum. ANNANEN GİYDİREMEDİ SANA, SEN 80 LİRA VERİYOSUN LAN!! Ohh. Atarımı da yaptım. Burdan az önce saydığım tüm mağazalara da kınamalarımı gönderiyorum. Kın.

Cancaazla çok sık gittiğimiz self servis bi restoranda, istisnasız her gidişimizde "Hoşgeldiniz efendiiiiiim, iyi çalışmalar efendiiiiiim, kahve ya da çay arzu eder misiniz efendiiiiiiim, çaylar benden efendiiiiiiiiim" diyen bi garson var ve biz ikimiz gerçekten çok korkuyoruz.

Esnemenin bölünmesi kadar üzüntü verici bişey yok şu hayatta ya. Hatta en fenası da, esnemenin, ZINNRR ZINN ZINNNRRRR diye hayvansal şekilde irkilten telefon titreşimiyle bölünmesi. Allahssenbüyüksün nasıl irkiliyorum her seferinde.

"BİZİMLE ÇALIŞMAK İSTERMİSİNİZ?" diye bi pdf ya da docx dokümanı var galiba internette, eleman arayan tüm işletmeler bunun çıktısını alıp yapıştırıyo camına. Arkadaş bir kimse bilmez mi ya soru ekinin ayrı yazılacağını. Kosskoca Abdullah Kiğılı'sın sen, yani ismi okuyunca bile dizleri titretecek bi nüfuzun var, sen mağazana İSTERMİSİNİZ'i asmaya nası razı olabiliyorsun ya. Nasıl ya. Ya ben sizi hiç anlamıyorum ya gerçekten.

Aa ayın 1'i bugün. Blogger'dan da mayışımı çekip buralardan gidiyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
30 Ekim 2011 Pazar

Geçen Yine ANAP'lılarla Oturuyoruz

0 tane ömer üründül tadında yorum

Bu twiti yazarken "assign'larla"nın altını çizip "ANAP'lılarla" önerisinde bulunan Google Chrome, komik misin oğlum sen? Hayır ANAP mı kaldı lan, partici dedeler gibi* ANAP'ın yasını mı tutuyosun nedir.

Ahh Turgut Özal ölmeyeydi de göreydi bu hallerini Krooom, Krom.

-bu aralar inanılmaz yoğunum. sevgiler-

*volkan aslansütü'ne "anaplı dede mi kaldı" esprisi için teşekkürler.
Okumaya devam →
13 Ekim 2011 Perşembe

I Kalp Hısım

5 tane ömer üründül tadında yorum
"arap kızı camdan bakıyor" diyince hiç aklına böyle bişey gelmiyo di mi. hayat süprizlerle dolu işte google'da aratınca böyle bişey çıkıyor. vizyonunuzu genişlettim resmen eheheh.

Yağmur yağınca hemen elindeki işi ne olursa olsun bırakıp hevesli gibi cama çıkan Arap kızı kadar bile karakter yok bende. Yağmur yağdığını hep feysbuktan, twitterdan öğreniyorum resmen. Ha bugün bizzat ıslanarak şahit oldum o ayrı...

Naaber, neyaptın, ıslandın mı sen de can okur canbonomo okur?

Bugün bi' böyle su geliyo üzerime, böyle pıtır pıtır minik dürtükler hissediyorum falan neymiş la bu derken yağmur olduğunu anladım. Böyle de uzun sürüyor yağmurun yağmur olduğunu algılamam. Algıda gericiyim ha. Neyse niye kendime giydiriyosam. Espriler şakalar kuşağında bu haftaa... Şaka şaka direktoman başlıyorum.

Abi bu kozmetik fabrikalarında falan rujların ucunu kim kesiyor ya? Yani böyle ucu çaprazlamasına doğranmış salatalık gibi oluyor ya rujlar, o doğrama işini kim yapıyorsa ben o adam olmak istiyorum. Acaba ne diye geçiyordur ki o iş. Ruj kesici. Çok zevklidir ya, koyarım altına ekmek tahtasını, kıtır kıtır doğrarım. Seri üretimse seri üretim, benden daha serisini bulamazlar. Hodrimeydan!

Dolmuşta son durağa geldiğini herkes inmeye başlayınca öğrenen ama çaktırmamaya çalışan insan. Allah başka dert vermesin. Gerçi daha fenası da var. Dolmuşta son durağa geldiğini anladığında, "Ya eheh X yeri geçtik mi ya ben orda inicektim ama? Hani söyliycektiniz diye ben şeyyapmadım... Neyse burda iniyim ben. Uzak mı ki buraya çok?" diye ezildikçe ezilen, küçülerek fındık boyutuna ulaşan insan. Evet bu daha fena. Düşünsene bütün dolmuş "Vay mal" diye bakıyor sana. Off. Hele o "Uzak mı ki buraya çok"ta nasıl bir görmezden gelinmişlik, nasıl bir vazgeçilmişlik, nasıl bir heyecanını kaybetmişlik, yok inancını kaybetmişlik, allahım ne kötü şeyler bunlar ya.

Hani bazen fizy hiçbir şarkıyı ama hiçbir şarkıyı inatla açmaz ya. Hayat da öyle. İlla ısrar edicen.. Ah o sondaki edicen'i düzgün yazsam fıstık gibi özlü sözdü. Neyse.

"Rüzgaaaar nereyeee, götür beni orayaaaa" diye bas bas bağıran adamı kolundan tutup Kuzey Karolayna kıyılarında ikide bir oluşan kasırgaların hortumların içine attım, on gündür falan aynı yerde dönüp duruyor gerizekalı. Hava akımından bağırsakları filan pert olmuş tabi, aşağıya bırakıp bırakıp duruyormuş pis. Kuzey Karolayna benzemez tabi öyle iki üfüren rüzgârda uçurtma uçurtmaya.

Uçurtma uçurtma ne güzel bi ikileme oldu böyle sempatik. Tabi bi' de Kuzey Karolayna demişken akıllar bir an için Güney Karolayna'ya gitti geldi di mi. Yaaa. Ben de onları hiç ayıramıyorum ya, ikisinin de yeri ayrı, çocuğum gibi. Hatta Kurtlar Vadisi: Filistin gibi Kuzey-Güney: Karolayna diye diziye devam filmi olabilir. Allahım bu paragraf giderek sevimsizleşmeye başladı.

Zaman gazetesi kuryesinin motoruna atlayıp, "Abi 8.40'a yetişicem, direktman Odtü'ye gidiyoruz!" desem herhalde pek de reklamdaki gibi olmaz di mi.

O değil de resmen benim sevgilimden çok mesaj atıyorsun bana Turkcell. Artık bi' de aynı mesajı iki defa atmaya başladın falan. İletim raporu diye ayarı var o telefonun, onu açsan sen de rahat edicen ben de rahat edicem... Hayır bi' de utanmaz bir adamsendeci gibi ne zaman yeni kontör yüklesem, "Abi şunu yazıp şuraya gönderirsen 1500 dk bedava konuşma gelicek!", "Bunu yazıp gönderirsen ömür boyu yetecek mesaj hakkın olucak" falan diye sinsi mesaj yazıyosun; fakat kontörüm bitmeye yakınken hiç demiyosun ki bu çocuğun bi ihtiyacı var mıdır, genç adam şunu da cebine koyiim harcar falan demiyosun. Hayvanın evladısın Turkcell. Evladım olsan sevmem seni pis.

Neyse şimdi gidiyim de iki Friends izleyip kendime geliyim. Göz çukurların boş olsa da onları öpücüklerimden oluşan sevgi tükmükleriyle doldurabilsem. Sağlıcakla kal. Bu arada sevgili Utku ve Gözde'ye selamlar, heyecanlandıralım biraz ehehe. Bi de Almanya'daki tüm hısımlarıma da selamlar. Hısımlarım kadar sevdiğim başka bir şey yok. I <3 Hısım.

Daçe.
Okumaya devam →
2 Ekim 2011 Pazar

Leopar Deseni

6 tane ömer üründül tadında yorum
"İşte modayı yakından takip eden zarif bir bayan... Merbahalaa... AAAAAGGH... İMDAAAGHHH!! Kaç oğlum bu bildiğin düz leopar çıktı lan, KAAAÇ!!"

O değil de Ikea'da "ölüm döşeği" diye döşek satılsa ya ikeh ikeh ikeh ikeh... Aaa pardon yeni yazıda mıyız ya?

Kusura bakma sevgili okur, sezon başlamadan önce bütün yazıların çekimlerini yapıp bitiriyoruz normalde, ondan araya kaçmış. Allah araya kaçırmasın. Naaber?

Bizim burda sular kesik ama aklıma takılan birkaç şeyi paylaşmayacağım anlamına gelmesin. O halde sen üzerine rahat bişeyler al, ben böyle dan diye başlıyorum.

Gece gece huzurumu kaçıran bir iki şey varsa, onlardan biri "Pratik bişeyler yiyeyim.." umuduyla buzdolabına yöneldiğimde, yiyebileceğim tek şeyin saatlerdir dolapta bekleyen, soğuktan eciş bücüş olmuş, küçülmüş, insan beynine doğrudan "soğuk soğuk da yenmez ki lan şimdi =/" görüntüsü veren, gurursuz karaktersiz börektir. Soğuk böreğe tabi olduğum geceleri hayatımdan eksilen geceler olarak da düşünebilirsin sevgili okur.

O değil de, dolmuşta hiç yer bulamayan ve ayakta kalmaya da ya razı olmayan, ya da şöförün kesin talimatıyla (şu dabreye oturuver) irkilen, bunun sonucunda da (allahım cümle bitmiyor gibi) dolmuş taburesine oturan adam. (ohh inanılmaz rahatladım şu an.) Dolmuşun eğretisi, baktıkça insanı utandıran, yer yarılsa da içine girsem'ci, hakkında "yazık la kimin çocuğuysa" diye düşündüren. Bi de sen baktıkça nokta nokta terler bu. Lan hakikaten allah kimseyi dolmuş taburesiyle sınamasın ya.

Ebeveyn banyosu diye bi olay var ya, hah işte şimdi kameralarımızı sizleri biraz daha drama boğmak üzere oraya çeviriyoruz... Ebeveyn banyosu olan evler bana hep biraz zengin gibi, elit gibi, böyle hafif piç gibi gelirdi. Halbuki mesela şu an bizim evde o banyodan var ve fakat Türk ailesi prototipine yakışan şekilde bir depo, bir kiler olarak kullanılıyor. Muhtemelen birçok Türk evinde de böyle. Resmen başka hiçbir odaya böyle muamele yapılmıyor. Evin besleme oğlu gibi ebeveyn banyosu. Türk ailesinin hayatında yerin çok dar ebeveyn banyosu. Normal hepimizin evinde olan banyolu tuvalet ve onun biraz daha küçüğü olan ufak tuvaletler olduğu sürece gözümüzde zerre değerli değilsin. Hadi git şimdi sana bizden daha çok değer verecek olan Fransızına, İtalyanına geri dön. Selam söyle. Öptm kib bye.

Dramdan drama gark oldunuz mu?

Ölmeden önce görülmesi gereken 100 filmin (bu "okunması gereken 100 kitap" ya da "yapılması gereken en çılgın 100 şey" filan olarak da değiştirilebilir) ya bu uzun parantezlerin de mnakoyucam ha her şeyi unuttum. Ha tamam pardon. Ölmeden önce görülmesi gereken 100 filmin 98'ini falan izledikten sonra ölsem, yani allah öldürmesin ama, nasıl çok üzülürüm, nasıl büyük kahrolurum ben ya. Her ölüm zamansız olur derler ama "Bari 4 saat ver de şu iki filmi de izliyim allahsız" derim o an Azrail'e. "Ekiekeike hadi be canım kar'şim, hadi bak az kaldı canını yediğim :)))" diye de gönlünü alıp yamanmaya çalışırım.

"Desing by Turing" yazıyordu dolmuşun camında ve desing'daki yazım hatasını kimseye söyleyememek, hadi söylemeyeyim ama, onu düzeltememek, 20 dakika boyunca eve gidene kadar delirtti. That's what they call başak burcu. Design ulan! Ohh.

Kadın kıyafetlerinde son günlerde o kadar çok leopar deseni kullanılmaya başlandı ki, o leoparlar o kadar çok yayıldı ki; yarın bir gün hayvanat bahçesinden leopar kaçsa aramıza karışsa "Lan ben nereye geldim?" demez. Kendi familyasından sanar. Nedir arkadaş bu leopar desenciliği, kim belirliyor bunun güzel ya da çirkin olacağını, valla öyle bi kurul varsa ben de katılıp oyumu kullanıcam ha.

Bende durumlar gördüğün gibi sevgili okur, başka dünyaların insanıyım ben. Hep ben konuştum biraz da senden bahsedelim. Ehehe şaka şaka, sana girersek çıkamayız şimdi iki saat. Ama yorum yapacak olursan beni nerde bulacağını biliyorsun. Oha ne kadar imâlı konuşuyorum ya gece gece. Hadi gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
27 Eylül 2011 Salı

Bir İsveç Fıkrası: Mamaklı Henrik

4 tane ömer üründül tadında yorum
isveçliyi görüyo musun sen.

Naaber yanaklarının koşarken sen fark etmeden bıngıldayan yerlerini yediminin naaber. Artık neaber'in bir kardeşi var gördüğün üzere.

Geçen gün Ikea'daydık cancaazla sevgili okur, allahım, bir gezmişiz, bir gezmişiz, inanılmaz notlar çıkarttım ve hepsini attım beynime. Hiç vakit kaybetmeden bir sinsibaz gibi tek tek ortaya dökmeye başlıyorum...

Ankara'daki Ikea'yı sağolsunlar bizden uzak allaha yakın yere açmışlar, o yüzden ilk başta bayaa düşündük gidişimizi. Dedik sonra s*kerler ya gidelim nolucak, yok öyle demedik tabi, ya gidelim nolucak dedik. Hatta yalan olmasın ben sadece nolucak'ı hatırlıyorum. Neyse çıktık yola efendim, yer misin yemez misin yarım saatten biraz fazla oldu, artık bırak Ikea bulmayı; Ankara bitti, o derece. İnsanlıktan, medeniyetten çıktık resmen. Allahın Mamak'ına Ikea mı açılır ya. Vallahi diyorum -cancaazın da deyimiyle- haftasonunu Ankara dışında geçirdik, "keh keh keh ufak bir kaçamak yapıyoruz biz de işten güçten vakit bulabilirsek ikeh ikeh". Yarım saat on altı saniye sonra adeta ufukta dalgalanan bir İsveç bayrağıyla kendimize geldik, fırt diye atladık indik.

Allah yarabbi in god we believe, bu nasıl büyük bir mağaza, bu nasıl komplike bir rota, nasıl açıldıkça açılıyor o ağzını yüzünü dağıttığımın haritası. Sanırsın Diablo haritası. Hayır hadi neyse zevkli oluyor ilk başlarda da; ilerleyen saatlerde (bayaa 1 - 1buçuk saat sonra) o kadar yürümüş olmana rağmen hâlâ mağazadan çıkamamış olduğunu görmek çok fena.

Efendim bu Ikea'da senin de bildiğin gibi her şey çok güzel. Her bir eşya en ince ayrıntısına kadar düşünülerek tasarlanmış (evet ben de Ikea'yı reklam aldım bloga NEVAR!). Öyle ki; mağazanın her yerinde karşına sürekli Zlatan'lar, Henrik'ler, Oltsgäär'lar, efendime söyleyeyim, Ole-Gunnär Solskjær'ler çıkıyor. Bi de böyle harfleri filan bi değişik. Ya sen koskoca, yılların A'sına nasıl iki nokta koyabilirsin densizin evladı. O iki noktayı koysan da koymasan da A diye okunuyor işte. Allaam ya. İlla cinslik yapıcaklar işte. İskandinav ırkları apacayip oluyor okur.

Neyse sinirlerimizi bozmuyoruz.

bayrağı bayrak yapan köftedeki sos mudur lan orda niye bayrak var acaba.

Ikea'nın ilerleyen kilometrelerinde (daha doğrusu sonunda) karşımıza Meşhur İsveç Köftecisi ("buresminolmadığıyerlerşubemizdeğildir.") çıkıyor. Ama biz adeta Berlin'de dışlanan Türkler gibi iskender yemeye gidiyoruz. Hem Zlatan ne anlar köfteden.

Ikea (her "ikea"dan sonra da "evimizin her şeyiii" diyorum sürekli, öyle bir refleks gelişti bende) tasarımcılarının çok acayip bir kafası var. Mesela bi tane kitap durduracağı aldım, hani böyle raflarda dik dik yan yana duran kitaplar devrilmesin diye önlerine gelen şeylerden bahsediyorum, ondan aldım, B harfi şeklinde. "Ehehe ismine göre aldın dimiiiieeee ;))))" diyecek gibisin sen, ben söyleyeyim, o ürünün sadece B harfi şeklinde olanını üretmişler. Hayır, diğerlerini biz bulamadık falan da değil; bayaa bildiğin bi tek B var. Yani adın B'yle başlamıyosa sıçtın. Hemen bir adamsendecinin evladı, bir konçik gibi aldım.

Yine aynı tasarımcılar, saat ve tartıyı birleştirmişler, duvara asınca saat ama yere koyunca tartı özelliği gösteren bir alet yapmışlar. Son iki yıl içinde toplamda 3 kez filan tartılan benim gibi biri için hunharca harcanılmış bir zekadan başkası değil yani. Sade saat olsa iyiydi.

Ikea'dan ayrılırken gözümüz bir an için alışveriş merkezini gezmeye gelen Mamak apaçilerine takılıyor (bu arada mamak mamak yazdıkça mamak'tan soğudum arkadaş mamak diye isim mi olur ya, mamamamakmamamakmamamak maykrofon şov mikrofon şov). Şimdi alışveriş merkezi komple yeni olduğu için mağazalar filan da hep yepisyeni. Samsung açılmış mesela, balonlar falan asmış tükânın önüne. 3 kişilik apaçi grubu elindeki kesici delici aletle (muhtemelen iğne ya da jiletle) bu balonları ÇAAT! ÇOTAAAK! BUM! (bum olmadı sanki.) efektiyle patlata patlata geçip gittiler. İnanılmaz bir görüntüydü gerçekten de, insanlığın düşünme yetisine ilk adımını attığı evreleri ile teknolojinin geldiği son noktanın buluşmasını izledik resmen.

Aslında Ankara'ya değil de Ankara'nın hemen yanına kurulan Ikea'dan ve tüm bu geziden aktaracaklarımız şimdilik bu kadar. Gelişmelerle Ana Haber Bülteninde yeniden karşınızda olucaz. Hepinizin göz bebeklerinden öperim.

Däçe.
Okumaya devam →
22 Eylül 2011 Perşembe

Feys'ini Yediminin Ya

3 tane ömer üründül tadında yorum
Burda olmak, yani bu kalabalığın karşısında olmak inanılmaz... İna-... İnanılmaz. Gerçekten de, şu an ne diyeceğimi bilemiyorum ("aslında öyle de bi biliyorum ki söyliyceklerimi, dün gece ne biçim çalışmıştım ya adamsendecinin evladı gibi, ehehe") Sanırım teşekkür etmem gereken birileri var bu ödül için... Aaaa (düşünme payı olarak)... Öncelikle bana hep destek veren eşim, bebeğim sen olmasan bunu nasıl yapardım bilemiyorum (kamera seyirciler arasında oturan bi kadını çekiyor, tabi ki biz tanımıyoruz ), aaa, tabi ki birbirinden harika çocuklarım, Phil, Johnny, David, Amy... Aa... Dizinin tüm ekibine tek tek teşekkür ediyorum, aslında hiçbirinin ismini de bilmiyorum ama... (gülüşmeler, sahne esprisi, prim yapmak, falan filan) Aaa, bana hep inanan aileme (burda parents kelimesini kullanıyor) ve tabi ki Tanrı'ya katkıları için (gülüşmeler)... Çok teşekkür ederim. Teşekkürler... Umarım seneye de bu sahnede olurum! (bağırıyor ki seyirci coşsun. tam bir piç ya) İyi akşamlar herkese... (boştaki elini seyircilere sallayarak sahneyi terk ediyor, hayvanoğlu hayvan, hep önceden belli halbuse, pis rolbaz)

Kazanacağını bile bile yine de heyecanlanan nomine'nin ödül kazandığı açıklanınca sahneye çıktığındaki konuşmasını okudunuz.

Okulların açılmasıyla inanılmaz bir enerjiklik geldi bana bilmiyorum sana da geldi mi sevgili okur. Bi böyle yerimde duramamazlık, böyle sürekli konuşayımcı, espri yapayımcı ruh hali, bi böyle ne bileyim... Hiç böyle şeyler gelmedi mi ya sana allah allah. Peki şuranda bi ağrı yok mu bak böyle bastırınca, bak ya bi baksana.

Neyse neler diycektim.

Koca koca insanlar gözümün önünde bodoslama düştüklerinde, te allaam ya ehehe neyse, kendimi bi tür olgunluk sınavında gibi hissediyorum. Hani böyle gülmemek çok zor ama gülsem çok ayıp olucak gibi. Bi de "kaç yaşına gelmişim artık hala bu tip insani şeylere mi gülüyorum?" tribi var, kendi vicdanımla uğraş dur ondan sonra. Gülemiyorum o yüzden normalde. Hatta son zamanlarda da böyle düşme tökezleme olaylarını bayaa bayaa normal karşılamaya başlamıştım ki, en son olan düşme düşmelerin en güzeli, benim kahkahalarım gülüşlerin en gururlusuydu... Lan ahahahah hala gülüyorum ya aklıma geldikçe haala. Dur biraz gülüp geleyim. Ahahahahaha ahahah aha aha.. Ah. Evet tamam. Geçen gün kadının biri, böyle biraz yaşlı irisi bi kadın, ya  ne yaşlı irisi bildiğin bariz şişmansın sen niye eşşek kadar topuklu giyiyosun, neyse, Kızılay'ın orta yerinde yürüyorum, kadın da önümden önümden yürüyo böyle. Benim kadını ilk fark ettiğimden 2 saniye filan ya oldu ya olmadı, o koskoca heyhülla gibi kadın, hatta bildiğin "gadın", önümde bi düştü böyle KATAPULT! diye, ahahahaha lan, asıl komik kısım kadın düşünce topuklu ayakkabısının ayağından 2 metre ileri fırlamasıydı ama. Yani düşün, kadının koca bedeni bi tarafaa, ayakkabı bi tarafaaa... Ahahahaha. Lan ben buna da gülmiyim mi yaa, buna da gülmiyim mi yaa.

Ama cidden gülmedim.

Yine geçen gün, aynı gün mü emin değilim, iki kız arkamda konuşuyorlar, biri diğerine şöyle yakarıyor: "Onu artık feeys'ten de silicem hayatımdan da silicem, görücek o görücek!" Konuşmanın devamında bu silinecek kişinin erkek olduğu anlaşılıyor ama benim takıldığım nokta, günümüzde birini hayatından silmenin ön koşulunun onu feysbuktan silmek olması. Oha çok acayip ya ne tuhaf.

Tuhafsıyorum.

"Terörü lanetliyoruz" diye açıklama yapmak ne kadar kolaycı bi yaklaşım ya. "Terörü lanetliyoruz!!" - Eee? - "Eesi işte... Lanet olsun terör sana! Lanet gelsin!!!" Ne bileyim hala işimiz böyle lanete filan kalıyor ya, cidden çok üzünç bi durum ya. Antik Mısır'da yaşıyoruz sanki amk ne laneti.

O diil de şu an düşündüm, feysbuk yerine kısaca böyle ağzını candan erçetin gibi yandan yaya yaya "feeys" diyen insanların hepsini toplayıp bir zararlı cemiyet kurabilirim. Kurup çekilicem ama direk, onlar kendi kendilerini bitirirler zaten. "Geçen Onur'u eklemiştim feysten sonra Dilara dedi ki ben dedi senin feysine bişey gönderdim dedi ben de feyse bi baktım ne gö..." ÇAAT!

Gidiyorum, sevgiler.

Daçe.
Okumaya devam →
4 Eylül 2011 Pazar

Sarı Camlı Gözlük

2 tane ömer üründül tadında yorum
vayanasinisayinseyirciler.blogspot.com

"Aklıma çok komik bişey gelmişti ama unuttum şimdi yeaa" diye parti kurup meclise giricem yemin ediyorum. Meclise başka türlü giremiyormuşum da girmek için fikirler üretiyormuşum gibi oldu ama lakin ki öyle değil. Bunu da niye açıkladıysam.

Aklımda çeşitli fikirler var, mesela tersten hikaye yazayım diyorum ama kimse okumaz. Hem öyle 4-5-6-1-2-3 şeklinde değil, bildiğin 5-4-3-2-1 şeklinde. Sonuç vermezse de önce 4-4-2'yi, en kötü 4-1-2-1-2'yi deneyeceğim ki kendisi en sevdiğim taktiktir. Hiçbir zaman işe yaramaz ama söylemesi muazzam bir tat bırakır ağızda. Dolmuş çığırtkanı gibiymişsinmişçesine.miş.sin.

Bugün etrafınızdaki gençlerden yüz kişiye sorup 5 popüler cevap almak isteseniz, yarısının aklında yaratıcı bir websitesi fikri olduğunu görürsünüz aybalam. Kolay yoldan para kazanmak yani diğer adıyla. Facebook, Twitter tamam eyvallah da; hakikaten Formspring gibi, Foursquare gibi, Connected gibi skimsonik fikirleri görünce, "Lan ben de yaparım ki bi tane!" diyor insan. Zamanında benim de vardı, "Oha bomba gibi fikrim var lan benim abooo" diyodum. Sonra hiçbir şeye benzemediği ortaya çıktı. Gerçi şu an kuzenimin bomba gibi bir fikri var ama bakalım, muhtemelen yalan olacak.

İki arkadaş uzun zaman sonra bir araya gelince "Aaabi şunu da yapalım, bunu da yapalım, lan biz neden böyle müthiş gibi şeyleri hayata geçirmiyoruz?" diyor. "Sonraki buluşmamız ne zaman olsun? Iıı tamam haberleşelim ya kesin" deniyor, fakat ya o buluşma olmuyor, ya da olunca düşünülen şeyler olmuyor. Yani her ihtimalde bir "yalan olma" durumu var canını yediminin. Hayata dair buruk heyecanlar volümleri yapıcam böyle böyle.

San Marino'nun vücut bulmuş hali olan insanlar tanıyorum. Tıpkı San Marino'nun, İtalya'nın içinde 60 kilometrekare bir araziyi çitlerle çevrilip "Ben burda yaşıycam" dediği gibi, hayatta kendi sınırlarını çizip sadece orda yaşayan kişiler var. Kafasını sınırdan öteye geçirse ebesine kadar görecek hayatı; bunun Roma'sı var, Milano'su var, Palermo'su var, Napoli'si var (serie a'da başka hangi takımlar vardı lan, eeö) Sonra tabi çıktıkları turnuva maçında 11 gol yiyorlar Hollanda'dan. Hollanda burda tabi bariz orspuçucukluğu yapmış, 11 gol de atılmaz. Bunun hayatta insan olarak karşılığı "piç"tir. Geçen yazki final maçında yine Hollandalı De Jong'un, Alonso abimizin böğrüne uçan tekme attığı hareketi hatırlıyorsundur. İşte al kardeşim, bariz piç bu adamlar.

Yalnız şu oturduğum yerde yaklaşık 4 dakikada falan San Marino - Hollanda maçını hayata bağlayıp kavramları özdeşleştirdim ya. Vağanassınını.

O değil de bu "http"ler gidince çok fazla "w" kalmadı mı. Göz zevki denen bişey var.

Benim yarın bayramım başlıyor. Senin bayramın bitiyor benimki başlıyor eheheh işte meridyen farkı filan naparsın. Bu arada keşke biraz daha eskiden yaşasaydık da sarı camlı gözlüklerin modası sürüyor olsaydı. O zaman iyakşamlar.

Daçe.
Okumaya devam →
27 Ağustos 2011 Cumartesi

Apacayip Adıyaman Notları

5 tane ömer üründül tadında yorum
Bloglarda bilen bilir ifadesini gördüğüm anda kaçarım ama allah için ne diyim ki ben la şimdi.

Bilen bilir, yaklaşık iki haftadır stajdayım. Petrol mühendisliği öğrencisi körpe bünyeler tabi nerde staj yapacak, taak, verdiler Adıyaman'a. Allahın çölü. Yemin ediyorum, özenmişler çöl yapmışlar buraya, kendinden oluştuysa adam değilim. Hayır öyle her şeye özenilir mi ya, dümdüz ova zaten. Bir Dikmenli olarak dümdüz ovalara hiç alışkın değilim sevgili okur. Ayaklarım inciniyor inanır mısın. Neyse. Adıyaman'ı ve stajın ortamını hafiften anlatayım diye geldim. Bi de yeni yazı yazmıyosun dedi Blogger yönetimi, biz burda boşuna mı yemek+sigorta veriyoruz la dedi bana. Dedim beyim ben o zaman yazayım biraz. Niye atarlanıyosa.

Şimdi bu dinozor dediğimiz adamsendeci yaratıkların Allah belasını versin inşallah. Kaldı ki vermiş, meteorlarla kuşa döndü pisler. Ya bi insan neden Adıyaman'da yaşar da şöyle ne biliyim, İzmir'de filan yaşamaz ya? Sen neden ortadoğuda yaşıyosun arkadaşım. Hayvan gibi karışık bi yer ortadoğu, hem medeniyet beşiği falan diyorlar da medeniyetten eser yok. Senin yüzünden benim çıkaracağım petrol de Allahın Adıyaman'ında çıkıyor böyle. Tıskiyetsiz.

Sevgili okur Adıyaman'ın Kâhta ilçesi, dünyanın en sıradan insanlarının bile selebriti olarak görülebildiği bir yer. Sokağa çıktığın anda, nasıl, neyle çıkarsan çık, bütün gözler üzerinde. Sarışınım filan ama emin ol onunla alakası yok. Esmer arkadaşlarıma da aynı muamele yapılıyor. Bi tek imza istemiyolar, o derece, onun dışında sen adamın yanına yaklaştın, yanındasın, yanından geçtin gibi aşamaların hepsinde o adam sana odaklanmış oluyor. 7'sinden 70'ine her yaştan yaklaşık 60 bin kişilik bir insan yığınından söz ediyorum. Apacayip.

Kahta'da bölüm arkadaşlarımla kaldığım otelin Mıçı isminde bir sahibi var; ki anladığım kadarıyla Kahta'daki bütün erkeklere Mıçı diye kısaltılan Mustafa adını veriyorlar. Mustafa gibi bir adın kısaltması nasıl Mıçı olur onu hiç akıllar almıyor tabi. Diyorum ya, burası apacayip. Bir yerden sonra hiçbir şeye şaşırmıyorsun. Mıçı'dan devam edersek; kısaca dünyanın en vurdumduymaz adamı. Odamız kokuyordu ilk geldiğimizde, "Oda kokuyor Mıçı" dedik, "Gogmaz o oda" dedi. "Dolabımız yok" dedik, "Yarın hallederiz" dedi. İstek ve şikayetleriniz gibi bir olay yok adamda. Mıçı'nın bir gözünün efsaneye göre mafya ile yaptığı sürtüşmeler sonucunda silahlarla taranması sonucu kör olduğu biliniyor. Zaten Kör Mıçı'nın oteli diye de geçiyor burası. Pis herif, mafyayla ne işi olmuş allah bilir. Bir de ağzının kenarından hiç düşürmediği sigarasıyla (yemek yerken bile sigaranın orda kaldığını gören arkadaşlarım var) aşağı yukarı Recep İvedik profilinde.

Adıyaman merkeze gittiğimizde ise insanların daha normalleştiğini görüyoruz. En azından 30 saniye boyunca glance & stare durumu olmuyor. Fakat Adıyaman'ın neresine gidersen git, insanlarından müthiş bir özgüven var. En güzel örneğini berber ve kuaförlerde görüyoruz. Erkek berberlerinin girişinde Brad Pitt, Leonardo DiCaprio, Antonio Banderas ve Beyazıt Öztürk fotoğrafları bulunurken, kadın kuaförlerinde yine aynı şekilde Angelina Jolie'nin ve birkaç güzel kadının seksi bakışlı pozları bulunuyor. Angelina diyorum lan. Adıyaman'da. "Apacayip" bu değilse nedir.

Buranın yemekleri hakkında ufacık bir bilgi vermek adına söyleyeyim; Adıyaman'ın galiba patlıcanı meşhur. Burada kaldığımız her gün en az bir öğün patlıcan gördük, eğer görmediysek bu duruma inanamadık. Ya arkadaş herkes mi patlıcan yemeği yapar, bir gün otelde karnıyarık yiyorsak ertesi gün staja gittiğimiz kulede patlıcan oturtma, akşamında yine otelde patlıcanlı biberli yemek vs. Sürekli ama sürekli patlıcan. Önümüzdeki en az iki yıl patlıcan görsem kusucam öyle diyeyim sen anla can okur canbaz okur.

Staja geldiğimiz yerde Odtülü ve İtülü öğrenciler, kulelerde de yine aynı şekilde bu iki okuldan mühendisler var. Açıkça söylüyorum, şimdi ordaki arkadaşlarımı tenzih ederim ama, İtülülerin genelinde çok büyük bir saflık, bir şapşallık var. Tabi bunlar biraz hafif ve sempatik sıfatlar oldu ama ben şu an içimden neler neler sayıyorum onlara. Benim sana naçizane tavsiyem, İtülü gördüğün anda bişey isteyecek ya da söyleyeceksen, iki kere düşün sevgili okur. Onlar da bir başka apacayip insanlarmış cidden.

Kuzey Kıbrıs Kampüsü'nden de birkaç kişiye rastladık burda ama onlar bambaşka dünyaların insanı. Yatarak ve hevesli gibi aldığı "fıtı fıtılı" makinasıyla fotoğraf çekerek stajı tamamladılar. İlla bişeyi tuhafsayacaksam bunu da tuhafsarım.

Yarın sabah güneşi görmeye Nemrut'a çıkıcaz, bakalım Nemrut'un kızı gerçekten de denildiği gibi yandırıyor mu bizi. Belki de felek misali davranıp sillesini de çarpabilir, bilemiyorum. Yaklaşık 1 saat yolun ardından oturup gün doğumunu izliycez. ÇOKKÜZELÇOKKÜZEL diyip durdular, eğer bir acayipliği yoksa varr yaa...

Neyse. Adıyaman'a hayatında yolun düşmez, zaten tavsiye de etmem bebiş okur, ama beyle beyle yani bunları da bil. Ülkenin diğer ucunda neler oluyor, habersiz kalma diye yazdım. Staj dışında Vedat Milor gibi yiyip içip yattım onu da demeden geçemeyeceğim. Yarın tekrar canını yediminin Ankarasına gidiyorum. Elmacık kemiklerin çıkmış, ordan öpüyorum okur. Neaber.

Daçe.
Okumaya devam →
1 Ağustos 2011 Pazartesi

Hafif Yaz Yazıları #6

3 tane ömer üründül tadında yorum
» Bu kez kokteyl yok. Gündüz vakti okuyan okuru öldüresiye dövsem daha iyi çünkü. Bu kez bambaşka fotolar var.

» "Ramazan bereketiyle geldi!" sloganlı reklamlarda bahsedilen "bereket" 4 gün eve gelmeyip gelmeyip, bugün çapı kolum kadar 1 ramazan pidesi ve 14 kiloluk karpuzla gelmem oldu. Neaber?


» Fotoğrafta fark ettiysen sevgili okur, canım okurum, aybalam, binanın sağ yanında devasa bir biçimde "Everybody's Nişantaşı" yazıyor. Önünden gelip geçerken fark ettim geçen gün. Dedim, "nişantaşı" tamam da, neden "everybody's", ya da neden "yöresel ürünler pazarı". Everybody geliyor da how many of them ingilizce biliyor dedim. Üstelik what the fuck do you trade dedim. What's the wrong with you diyip tartışmadan yaka paça ayrıldım. Devam ederdim aslında da baktım kraliyet polisi geliyor, anında topukladım. Sonuçta bugüne bugün what the police will do to you belli olmuyor. Bu arada şu paragraftan tam anlamıyla tiksindim. Tik sin dim.

» Dışardayım, sıcak başıma vurmuş, birisi oyunun haritası üzerinde bi yere sağ tıklamış oraya gidiyorum filan. Amacım neydi hatırlamıyorum. Ama bir anda tam kendimde değilken beni kendime getiren o ulvî, o felsefî sözü duydum; inanır mısın; aydınlandım sevgili okur. 45 yaşında gösteren iki adamı karşımdan gelirken fark etmedim ama yanımdan geçerken birinin diğerine ettiği şu hazretli sözlerle irkildim: "Tavşan gider ekine, kulakları dikine." Dilerseniz dünyanın bu en anlamlı ve amaçlı sözünü birlikte irdeleyelim... (kişisel gelişim kitapları terk)

» Şimdi bi tane tavşan var, bu sanırım hayatta hep bir şeyler peşinde koşan insanoğlunu temsil ediyor. Bu insanoğlu ki, hüzünlerden hüzünlere gark olmuş, dertler denizinde bertaraf edilmiş, "Lan ay sonu mu geldi, yok sevgiliyle aramız mı bozuk, akşama ne yiycez, şu ne kadar abi, bana kaça olur, bursa'dan gol haberi mi var, mcdonalds mı burger mı, bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak, babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi" gibi arama çubuğu varî sorular içinde boğum boğum boğulan bir canlı. İşte bu canlı ekin'e gidiyor. Yani sorusunun cevabını arıyor, amacı var, öyle senin benim gibi it gibi gezmiyor sıcağın çatında. Peki bu insanoğlu, cevaplara giden yolda neler çekiyor? İşte bu da "kulaklarının dikine" olmasında gizli. Tavşan ekine giderken kulakları dikeliyor. Neden? Çünkü bu hayvan aç. Bu hayvanın karnı gurulduyor arkadaşlarının yanında. Yazık günah. Açlığını bastırmaya koşuyor. Sanırım daha fazla bağlayamayacağım. Gerisini artık siz şeyaparsınız.
(yemin ediyorum şu bağlamayı da halledersem bir tolstoy da ülkemizden çıkıcak.)

» Radyoda reklamını duydum, araştırdım buldum sevgili okur. Yine kelime oyuncusu ve şakabaz bir arkadaşımızın piyasaya sürdüğü bir ürünü görüyoruz: After. Şimdi yani... Ne desem. Aft için olan ilacın adına "After" demek. Yani ne bileyim... Valla değişik bir kafanın ürünü. Hem "aftçı", hem de "we're looking after your mouth" demeye getiriyor. Ayrıca "www.aftimvar.com" gibi empatik bir adreste ikâmet etmekte olan sitede "Basitçe, işe yarıyor...", ya da "Ağız yaralarından mı çekiyorsunuz? Lütfen tıklayın" gibi tripleri de var. Neyse. Ben senin amacını anlayamadım After. Kelime oyunuyla bilinçaltımıza girmek isteyen bir inceptor musun, yoksa gayet iyi niyetli sadece biraz mizah eğilimi olan bir girişimimiz misin, bilemedim.

» "Şivlilik" diye kelimemiz olması... Yeni doğan çocuğun kafasına "bıngıldak" denmesi... Geçen gün Azeri arkadaşımla dalga geçerken anlamını bilmediğimi fark ettiğim "züccaciyeci"... Lan ben hiç bilemiyorum bunları.

» Neyse ben bir iftara gidip geleyim (yazar burda, ramazanın daha ilk günden kutlandığını yazıyor). Yok lan yok. Salaklığımdan aç kaldım bu kez. Kahvaltıdan beri bişey yemediğimden. Neyse. Sağlıcak içinde can ver sevgili aybalam.

Daçe.
Okumaya devam →
22 Temmuz 2011 Cuma

I Brain, You Brain, He/She/It Brains

0 tane ömer üründül tadında yorum
Yaz okulu sırasında götümü devirip yatmayayım, iki ders verip umut satayım diye özene bezene hazırladığım bu afişlerden okulda sayılı birkaç yerde var. Bir tanesi de fizikte, tam olarak bugün fotoğrafını çektiğim bu afiş. Şimdi... Arkadaş, yeri gelince akraba arasında, arkadaş ortamında filan hep gerim gerim geriniyosun vay efendim ben odtülüyüm filan diye. Herkes sana saygı duyuyor, bi ağırlığın oluyor filan. Hatta yeri gelince, I Brain ODTÜ tişörtlerinden alıp alıp giyiyosun, videolarını filan paylaşıyosun hayvan gibi... Böylesine bir özgüven. İyi tamam, şahane. Ama, şu caağnım afişe "61 // Bize Her Yer Trabzon!" yazmak nedir canım, nedir gözbebeğim, nedir ha nedir benim canımın orta yeri. Nedir. Pislük.

Bu afişten bi tane de matematiğin önünde var, onu da bir ara çekip koyucam bu postun devamı olarak, üstelik o daha beter. İnsanlar üzerinde diyalog filan kurmuş artık. Neyse. Sevgiler.

(yalnız önce sağ üst köşede tükenmez kalemini bir denemiş olması, sonra sağ alt köşeye özlü sözünü bırakması çok güzel olmuş. garantici yaklaşım. mükemmeliyetçi. kalem yazıcaksa yazarım, yazmayacaksa hiç işim olmaz'cılık. vay anassını.)

Daçe.
Okumaya devam →

Neden Ukrayna?

2 tane ömer üründül tadında yorum
Bunu bir ilköğretim okulunun bahçesinde buldum. Broşür. Ukrayna'da eğitim görmenin avantajlarından bahsetmek istemişler, gayet iyi niyetli. Ve sormuşlar: Neden Ukrayna? Bence cevabı çok açık lan. İnanılmaz bariz yani neden Ukrayna. Yolda birisi beni çevirip sorsa, hiç ön diyalog yaşanmadan, ön diyalog da neyse ön sevişme gibi, dese ki "Neden Ukrayna?", derim ki "Neden olmasın?" Zaten broşürün sağ üst kısmında "Sınavsız geçiş" uyarısı bulunmasıyla "tamam" dedim, çünkü resmen diyor ki "sınav mınav yapmıyoruz yeter ki gelin döşü kıllı kara türk erkeklerim benim". Yine aynı yerde muhtemelen Ukrayna'da bile çekilmeyen bir fotoğrafta, Türk bile olmayan bir gencin yüzündeki "Türküm, Ukrayna'ya geldim, ortam efsane, mutluyum" gülümsemesini görebiliyoruz. Evet... Hala da soruyor caps lock'ı da açmış. Terbiyesiz. Kendisi kötü niyetli de aslında bize söyletmeye çalışıyo bak şimdi düştü jeton. Allahın belası. Pislük.

Bunu bulvarın birinde yürüyüp sıcakta beynimi yakarken gördüm. Çünkü ben sıcakta beynimi yakarken yere bakarım ve bu ilân da yere yapıştırılmış. Şimdi... Tektaş İlaçlama LTD ŞTİ'nin, muhtemelen Rıza Tektaş isimli naif ve şakacı sahibi, "Olm bi ilan vericem ama bi baksana nası fikir :)))" şeklinde gayet sempatik ve iyi niyetli girişimini bir espri ile sonlandırmak istemiş, ortaya da böyle bir ilân çıkmış. Alo Böcük. Böceklere böcük diyen insanın yanaklarını sıkıştırıcaksın aslında. O Rıza ne sevimli. Böcük ne la, sempatik. Böcük ne. Hayır asıl tuhaf olan 21. yüzyılın süper hızda gelişen teknolojisinde ve sonsuz büyüklükteki internette "www.alobocuk.com" isminde bir site olması bence. İlginç. Şaşınç. Gerçi şimdi bana öyle geliyor ki bu Rıza sevimlisi, biraz baba kafasında olduğu için dükkânda sıkıldıkça Google'dan aratıp duruyodur Alo Böcük yazıp. Haliyle buraya da gelicek. Abi, Rıza abi, yanlış anlama on numara ilân olmuş.

Daçe.
Okumaya devam →
15 Temmuz 2011 Cuma

Hafif Yaz Yazıları #5

2 tane ömer üründül tadında yorum
» Neaber, daha daha neaber sevgili okur? Yazı şarkısını en baştan verip, aklıma geldiği gibi karışık bir post ortaya koymayı düşünüyorum: http://fizy.com/s/12mcyg.
» Bi kere, söyliyim, bazı kendinbilmez bloglarda burdaki kokteyl fotoğrafları hakkında atıp tutmalar, bir adamsendecilik, bir laf sokmak istercilik görüyorum. Hiç hoş değil. Tüm kendinbilmezleri kendinbilmeye davet ediyorum.
» Atasözü ne kadar saçma bişey abi. Zamanında biri bişey söylemiş, bu laf çok beğenilmiş, yıllarca kimin söylediği belli olmadan gizemini koruyup bugüne gelmiş. Şimdi. Bu nası bi sistem. Ben burda 2 yılı aşkın zamandır bişeyler yazıyorum, twitterda deli gibi binlerce twit yazmışım, feysbuk statüsleri ayrı bir şey... Allah bilir o kadar yazı arasından benim söylediğim hiçbişey okunduğunun ertesi günü zerre hatırlanmıyoken, zamanında, sırf ata diye, sırf "sizi ben yarattım, benimlen eşimin sevişmesinden yapıldınız siz, biz olmasak ohoo" triplerine giriyor diye, bu sözlerin bu kadar mühim sayılması falan. Gerçekten çok saçma abi. Hayır işler böyle yürüyecekse, daha bunun Serdar Ortaç'ı var, Demet Akalın'ı var allah korusun, belli bi zaman sonra onlar da ata olmayacak mı. Justin Bieber ata olacak lan. Oha. Justin Bieber'ın birilerinin atası olacağı zaman olacak. Hayskym bu ne biçim işmiş arkadaş.
» Gerçi düşününce ben bile ata olucam lan. Ehehehe. Eğer mesela, bundan 300 yıl sonra filan, uzaylılar ziyarete gelirse bu blogu da bulacaklarından adım gibi eminim. Adam dünyanın teknolojisini kullanıp geliyor taa nerden, blogu mu bulamayacak. Yorum bile yazar yemin ediyorum. İşte o zaman geldiğinde, "Vay be" diycekler, "insanların ataları böyle esprili şakalı insanlarmış demek ki" diycekler, hatta bir ara birbirlerine benim yazıları gösterip "Ahahahaah oğlum çok komik lan benim de başıma gelmişti, baksana" diye link paylaşıcaklar. Gerçi ben bir uzaylının link paylaştığını düşünemiyorum. Sen hâlâ link paylaşıyorsan sokaktaki apaçiden ne farkın var. Benden ne farkın var. O kadar gelmişsin ışınla mekikle filan ama sen de yalanmışsın uzaylı. Hadi uzayına geri dön, buralarda olma artık, sana göre yerler değil. Hadi canım.


»Kuran kursuna giden arkadaşım, "Sen neden gelmiyorsun?" dedi. Sanki su çok güzel gelsene diyor. Öyle bir normal söylüyor, öyle günlük konuşuyor. Dedim, "ben biliyorum derdimi anlatıcak kadar, çat pat". Tabi benim bunu söylememle çat-pat! diye çarpılmam bir oldu. Olm zaten belli kalıplar var, "Allahım" diye başlıyorsun, isteğini söyleyip "amin" diyorsun. Zor bişey değil ki. Ayrıca Kuran kursunda niye Arapça öğretiyorlar abi, mezun olunca Arabistan'da mı iş bulucak. Neyse bunlar biraz şey mevzuular. Kokteyl filan içen insanız şurda. Kokteyl olmasa. Neyse.
» Cityville, Farmville gibi oyunlar hangi kafayla yazılıyorsa, oyunda "elmalı tart" ekiyorsun tarlana. Gerçekten çok mantıklı. Tıpkı gerçek gibi. O değil de Zynga'nın da kuran adamın köpeğinin ismi olması... Acaba o köpek biliyor mudur adının bu kadar yersiz kullanıldığını. Sırf kendi adıyla sahibine milyarlarca dolar kazandırdığını.
» Şurda ben masal anlatsam dinlemezsiniz pisler, ama J. K. Rowling yazınca dünya çapında 8 trilyon dolar gişe elde ediyor. Ben böyle süprizlerle dolu hayat görmedim arkadaş.
» Feysbukta paylaşılan bi klibi açıp şarkıyı dinleme başlıyosun, sonra başka şeylere bakıyosun, o sırada hop diye kapatıyosun ya feysbuk sekmesini. Hah öyle durumun allah belasını versin, her seferinde kendi zekâmı sorguluyorum.
» Dinleyip halay çekiyoruz: http://fizy.com/s/124gwu . Görüşmek üzre sevgili okur. Öperim gıdından.

Daçe.
Okumaya devam →
11 Temmuz 2011 Pazartesi

Hafif Yaz Yazıları #4

2 tane ömer üründül tadında yorum
» Ooolum ne biçim güzel olmuş lan bu blogger'ın post gönderme şeysi. Mükemmel ayar çekmişler, yıllardır şikayetçiydim valla. Miss gibi tasarım olmuş. Püfür. Püf.
» Tabi blogger üyeliği olmayan sevgili okurlar şu an ööyle bakıyor suratıma. Neyaptınız pisler.
» Pissiniz tabi oğlum. Yorumu laykı eli ayağı çektiniz valla. Blogu okuduğunuzdan bile şüpheliyim. Nerde geçen sene filan. Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler "Aaa burda mıydı ya her yere de baktım biliyo musun ehehe:))))" diye gıdılı espri yaparım. Tribimi de attığıma göre başlayabiliriz.
» Asla antivürüs programına para vermem. 1 yıl içinde bütüün markaların deneme sürümlerini kullanır, günü dolduğunda yenisine geçerim. 3 gün içinde avast'ım biticek mesela, napıcam, hoop panda kurucam. Gerçi ben antivürüs programcısı olsam "3 günlük kullanımınız kaldı" yazmam. Direk "3 vakte kadar bu program biticek" yazarım. Kullanıcı düşünsün artık 3 ay mı, 3 gün mü, 3 saat mi kaldı. Ona göre tırsıp hemen parasını verip orijinalini alsın. Böyle de paragözlük, adamsendecilik, antivürüsçülük. O diil de ben bayaa anlıyorum ha bu işlerden.
» Apartmanın önüne taksi çağırırken daire numarasına kadar adres veren de bir insanım. Halbuki apartmanın adını ver yeter di mi. Yok. Eğer başıma bişey falan gelirse mesela, atıyorum tam evden çıkıcakken kalp krizi filan geçirsem, duyarlı taksici gelsin hastaneye kaldırsın. Yalnız şimdi düşündüm de tam bir yaşlı gibi düşünmüşüm. En iyisi çok düşünmemek. Kalp krizi ne la.
» İlk kez aldığın bi dersin en başında, konulara çalışırken yüzde yüz anladığını sanıp mutlu oluyosun, ama soru çözmeye başlayınca moralin dibini görüyorsun ya. Hah işte allah belasını versin öyle bişeyin.
» Ülkemizde mesai saatleri tam olarak yaşlılara göre hazırlanmış ya, o çok kötü bişey. Mesela 8'de filan başlıyor mesai birçok yerde. Halbuki ben nası kalkıp da işimi halledeyim lan o saatte. Oha. İki saat önce yatmışım zaten, 8 ne oğlum. Ya da normal, 2'de filan da yatsam, en az 10'da kalktığım için, hazırlanıp da evden çıkıp da işimi halletmem 12 buçuğu buluyor. E mnskym öğle tatiline denk geliyor her seferinde. Napiyim lan ben. Günün en verimli, en yoğun saatlerinde tatil veriyosunuz piçler. Pisler demek istedim. 12'den 1 buçuğa kadar tatil mi olur lan. 5'te de hemen bitiyor mesai. Allaallaa. Valla çok saçma. Tam bir yaşlı işi.
» "Buyur burdan yak" mı kaldı ya. "Buyur burdan yak" diyen adam ehtiyardır, "Buyur burdan yak" diyen kadının içi geçmiştir. Hayır bir de sigara içene çakmak tutmak istercesine olan bir sözümüz, nasıl üzülme tepkisine evrilivermiş. Çk çk çk..
» Dedim ki madem fransızca öğreniyor olma görgüsüzlüğümü her yerde sonuna kadar sergiliyorum, bu yazının fizy linki neden bir Zaz şarkısı olmasın? Fransızca öğrenip de Zaz dinlemeyeni dövüyorlar, dedi cancaazım. E buyrun burdan yakın o zaman > http://fizy.com/s/1tg6jr
» Çocukken iki elinin avuçiçisini birleştirip "Allah" yazıp yazmadığını kontrol etmediysen dostum, çok şey kaçırmışsın sen. Biz ordan allahın varlığını ve birliğini öğrenmiştik resmen. Aklıma geldi. Acaba, mesela, Amerikalıların ellerinde de "God" şeklinde mi yazıyor ki.
» Neyse de. Avuçiçlerinden öpüyorum sevgili okur. Hoşçakal.

Daçe.
Okumaya devam →
5 Temmuz 2011 Salı

Hafif Yaz Yazıları #3

6 tane ömer üründül tadında yorum
» Herkes de tutturmuş bir olimpos. Hayır bi de böyle afili afili yazıyolar, "Olympos" filan diye. Ben bi yere gittim ya, herkes oraya gitsin. Resmen bir Hilal Cebeci kadar followersım olmuş vay arkadaş.
» Gündemi de takip etmiyor değilim ha. Neaber sevgili okur? Bakıyorum sıcaktan al al olmuş yanakların, yol yol olmuş şakakların. Neyse ben devam ediyorum sen hızlıca okuyup yakalarsın. Bir otur soluklan önce.
» Kadınları anlayamamamamamama maykrofon şov: Bazı kadın mağazaları, şimdi akssesorays diyip isim vermek istemiyorum, zaten söyleyemediğim gibi yazamıyorum da, neyse, bu bazı adamsendeci kadın mağazaları, yılın bazı zamanlarında kafamdan birazcık daha iri puntolu yazıyla %50 indirim'i dayıyor mesela vitrinine. Hoop kadın kişisi o indirim tabelasını, çünkü o basit bir yazı değil, tabela o artık, yaklaşık 50 metre uzaktan, ceza yayının gerilerinden görüp "Hemen" diyor "girmeliyim" diyor. Orta-şut karışımı bir yönelmeyle, çita gibi atlıyor hemen mağazaya. Sanki hayatı boyunca görüp görebileceği ilk ve tek indirim kampanyasıymış gibi. Halbuse hiç bilmiyor ki, aslında o indirim geçen ay da vardı, ondan önceki ay da vardı. Hatta ben takip ediyorum, yılın 12 ayından 11'inde indirim oluyor bu akkseroraysta. Ama tabi kadın kişisi o an bir rüyada, cennetin tatlı rüzgârlarında olduğundan bunları hatırlamak dahi istemiyor; hatırlatana da (adam kişisi) itiraz ediyor. Gerçekten bazen, kadınların da hayat kadar sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyorum.
» Bir de Body Shop var ki; insanların "kakaolu çapak temizleme kremi", "avokadolu koltukaltı jeli", ne bileyim işte "karpuz kabuğundan saç bakım ürünleri" gibi gerçekten hayatî önem taşıyan birtakım ihtiyaçlarının şişe şişe şişelendiği; bütün bu şişelerin de, kadın kişilerin yanında mağazaya giren adam kişileri tarafından hayasızca kapaklarının açılıp açılıp "Hmmfffsss... Eehehe... Hımmfsss... Ehehehehe...." şeklinde mutluluktan mutluluğa... Off lan cümle o kadar kompleks bir hâl aldı ki nasıl bitireceğimi şaşırdım. Ama sen anladın sevgili okur.
» Şimdi bulamadım ama, Vicky Cristina Barcelona filminin soundtrack'leri içinde Ali Güven'in "Ardına bakma yolcu"sunun enstrümentali var ya resmen. Yemin ediyorum sana. Yüksek ihtimalle "caps or it didn't happen" diyeceksin, ama filmin bazı sahnelerinde "Ardına bakma yolcuuu, gece almaya geldi seni benden / Beni bir daha sorma yolcuuu, arama gittiğin yerdeeeeen" diye çalıyor. Şaka olsun diye söylemiyorum oğlum ya!
» Tahminen Nurus diye bir mobilya firması hiç dıuymadın ama, ben onun "Nurettin Usta"dan geldiğini öğrendiğimden beri aklımdan çıkaramıyorum. [Bu kez caps var].
» Buyursunlar yine sürpriz şarkıyla son buluyor efenim yazı: http://fizy.com/s/16oe6u
» Alnının çatından öperim sevgili okur. Yaz okulum da başladı, yine bir enerjiklik, bir böyle ooh neyse ne yazacağımı bulamadım. (ya da şuraya panpiş yazayım da google'dan gelenler çoğolsun)

Daçe.
Okumaya devam →
28 Haziran 2011 Salı

Hafif Yaz Yazıları #2

0 tane ömer üründül tadında yorum
» Sen bu satırları okurken, ben Olimpos'ta kulaç üstüne kulaç atıyor, eğlenceden eğlenceye koşuyor, ayılar gibi yemek yiyip bira içiyor olacağım.
» Ehehe böyle de adamsendeci bir insanım.
» Şimdi onu bırak da, Malın Gözü'nün güzide yazarı rectoa'nın yazın hayatına son vermesi ne olucak. Adam resmen kapatıp gidiyor blogu, artık ev sahibinin Almanya'dan oğlu mu geldi ne olduysa, arkasına bakmadan topuzlaya topuzlaya koşarak gidiyor buralardan.
» Vay anasını.
» Bir yerde insanlar "Canını yerim" söz öbeğini özür dilemek anlamıyla kullanıyorsa, o yerde güneş hemen hemen aynı yükseklikte seyrediyor, fakat insanlar giderek "can"laşıyor demektir. Geçen gün bizzat şöyle bir monolog işittim: "Gusura bakma Metin Abi ya, valla canını yerim gusura bakma..." Nasıl o anlama geldiğini henüz bulamadım, çalışmaların sürüyor.
» Dünya çapında büyük yankı uyandıran korku filmi: "Herhangi bir araçla cam kenarında yolculuk ediyorken, o cama arı gelmesi, uzun süre yukarı tırmanıp tırmanıp aşağı düşmesi, o her düşüşte yüreklerin ağza gelmesi"... İsim biraz uzun fakat kapış kapış gidiyor.
» Çocukken hep Çiçek Taksi'deki taksi durağının neden o kadar büyük olduğunu, resmen daha önce hiç iki oda bir salon (üstelik bir de çatı katı vardı) taksi durağı görmedimiği düşünüp dururdum.
» Hayat sürprizlerle dolu sevgili okur.
» Tek ayakta kalma şansı "İSTANBUL" yazılı tişört tasarlamak olan adam var şu piyasada. Ondan sonra yok efendim hayat yeterince sürprizlerle dolu değilmiş falan. Bunlarla gelmeyin rica edeceğim. "He İStanbul, She İStanbul" kepazeliğine hiç girmek bile istemiyorum hele.
» "Ben sana vermem" diye şarkı var sanıp uzun uzun dalga geçiyordum, meğerse o "Ben sana nerden"miş.
» Biterken şu sakin, "Amaan skerim ya hayat güzel" diyen, kendi çapında mutlu olan şarkıyı herkese tavsiye ediyorum > http://fizy.com/s/14yvku. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
25 Haziran 2011 Cumartesi

Mim'siz İyiydik Fekat?

1 tane ömer üründül tadında yorum
"Bugüne kadar merak ettiğiniz bir kişi, nesne, olay, vs. için ilginç, çılgın veya sizden beklenmedik bir şey yaptınız mı ? Yaptıysanız açıklar mısınız ?"

Şimdi efendim ben hayatta "mim" denilen şeyi sevebilmiş, azıcık da olsa haz duyabilmiş bir blogger olamadım. İnsanlar birbirlerine boyuna "mim" gönderdiler, networklerini hayvan gibi genişlettiler filan, hatta "mim" sayesinde feysbuktan ekleşenler, poke'laşanlar, akabinde evlenenler var; ama ben bunu yapmadım. Lâkin, son yazısında sevgili Vladimir (kendisini çok fazla tanımıyorum, eğer bu nick'i değil de gerçek ismiyse kendisi Sibirya buzullarından yazan bir Rus balıkçı olmalı) bu üstteki soruyu göndermiş.

"Mim" denilen (şimdi sikko demek istemiyorum ama) adamsendeci oluşumun içine yerli yersiz girmek istemediğim için; ve fakat Kavimler Göçü sırasında herkes Avrupa'nın cıbıl plajlarına kaçarken dondurucu Sibirya'da unutulan pek sevgili Vladimir'i kırmak istemediğimden, kısaca yanıtlamak istiyorum gönderdiği soruyu.

+ Bugüne kadar merak ettiğiniz bir kişi, nesne, olay, vs. için ilginç, çılgın veya sizden beklenmedik bir şey yaptınız mı ? Yaptıysanız açıklar mısınız ?
- Yapmadım ya herhalde. Dur bakiyim... Yoksa yaptım mı lan? Aslında var ya kesin yapmışımdır. Hmm... Ya şimdi böyle birden sorunca heyecanlandım biliyo musun. Televizyonun karşısında hepsini yapıyodum halbusi. Bak şimdi... Ee... "Yaptım", sanki daha çok yapılmışlık ve hatırlıyormuşluk çağrıştırıyor. Öte yandan "Yapmadım" desem, dünyanın en sıkıcı, en tembel, pinekçi, iki yüzlü pis adamsendeci insanı olacağım da kabak gibi âşikar. Hayatımda yanıtlayacağım ilk ve son "mim" sorusuna, "ya şimdi emin olamadım ama o sondaki "Yaptıysanız açıklar mısınız ?" kısmı çok sevimli olmuş. Hatırlamamamamama maykrofon şov mikrofon şov. Hatırlamamama rağmen uzun uzun açıkladım sanıyorum. Sevgiler, saygılar.

Daçe.

edit: en son cümle nooluyo, götün başın oynuyo? ama düzeltmiyim şimdi aşırı üşendim.
Okumaya devam →
22 Haziran 2011 Çarşamba

Hafif Yaz Yazıları #1

2 tane ömer üründül tadında yorum

» O zaman iyakşamlar. Çok kısa konuşacağım.
» 60 yaşında olup da spor ayakkabı sevdalısı olan teyzeleri anlarsak birçok şeyi anlayabilirmişiz gibi geliyor. Çok garipler. Bu grubun içinde belki benim teyzem de var, annem de var, ama cidden nasıl olduğunu çözemiyorum. Pazara giderken giyiyor, komşuya giderken giyiyor, nereye gidecekse giyiliyor o ayakkabılar. Hayatın anlamını sorgulamadım yaşlı kadınların (annem okuyorsa "orta yaşlı kadınların") spor ayakkabı düşkünlüğünü sorguladığım kadar. Sanki bana öyle geliyor ki; Kinetix firması sırf bu kitle tarafından ayakkabı alınıyor diye hâlâ ayakta şu piyasada. Yoksa yani, ne bileyim, durur mu lan Kinetix firması 2011 Türkiye'sinde.
» Kinetix firması da Rıdvan Dilmen'in "Fenerbahçe takımı" tamlaması gibi oldu.
» Altıncı kattaki balkonundan sokaktaki kediye "Geh psshıpssıpspspsı" yapan kadın gördü bu gözler. Artık kedinin uçacağını mı hayâl ediyordu, neydi. Sanırım biraz kafayı yemiş gibi bir hâli vardı. Şimdi bu satırları okuyorsa... amaan o da okumasın amk onunla mı uğraşıcam.
» Birisi bana "Ölümlerden ölüm beğen" dese, tereddüt etmeden en acısız olanını seçerim. Düşününce o kadar da kötü bir söz değil.
» Ben çok ciddi bişey sormak istiyorum da... Ağustos böceği niye ötüyor abi şu mevsimde? Ağustos'ta değiliz ki? Nedir yani olayı, bir derdi varsa oturup dinlemek istiyorum gerçekten. Ne bileyim, mesela bi kız vardır belki yazdığı, açılamıyordur, seviyorsan git konuş derim. Belki sevdiği böcek başka böceklerle çiftleşip soyunu devam ettiriyordur. Ya da belki kışın pek çalışmadığı için kümülatif ortalaması 1.8'in altında gelmiştir. Olabilir. Bir karınca değil sonuçta. Her ne olursa olsun, bu böceğin bir derdi var arkadaşım. Kimse kalkıp da Haziran'da öten Ağustos böceğinin mutlu olduğunu söyleyemez.
» Neredeyse yarısı boş olan bir belediye otobüsünde, daha ilk gördüğü boş koltuğa oturan insan da götünün derdinde değilse başka hiç kimse götünün derdinde değildir. (çin atasözü)
» "Nihayet benim de bir beklentim vardı işte. İyi bir orta bekliyordum hayattan. Şöyle gelişine vurabileceğim kavisli bir orta..." (Oğullar ve Rencide Ruhlar, Alper Canıgüz)
» Şu da yazıdan sonra ağırlık çökerse diye > http://fizy.com/s/1gyhns. Sağlıcak içinde çırpınarak can ver sevgili okur. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
19 Haziran 2011 Pazar

Babalar Günümü Kutl... Lan?!

2 tane ömer üründül tadında yorum

"Babalar Gününüz Kutlu Olsun!!!1 :))))"

Açık konuşuyorum: Böyle şakalar yapmayın kardeşim. Bir erkeğin, özellikle daha 20'li yaşlarına yeni girmiş, gençliğinin baharında, üstelik KYK'dan aldığı aylık krediyle mâli dengesini oluşturmaya çalışan bir erkeğin mail adresine böyle başlıklı mail atılır mı! Yakın zamanda sevgili rectoa'nın da başına gelmişti, ehere mehere diye gülüp geçmiştik ama insanın başına gelince hoş olmuyormuş.

Yazık günah. Böyle şaka yapılmaz.

Cidden baba olanların da babalar gününü kutluyorum, kaldı ki baba olan da herhalde bu blogu pek okumaz gibi. Belki benim babam arada bakıyordur. Bi kere okuduğunu söylemişti çünkü, "Oğlum o ne öyle, hep göt möt yazmışsın" diye de eleştirmişti. Okuyorsan, bi de blogdan kutluyorum baba. Evde görüşmek üzrü.

Ha yok sana demedim sevgili okur, babamla konuşuyorum, seni niye çağırayım eve. Hınzır seni. Muzip. Munzur. Hadi git şekerli kahve seni.
Okumaya devam →
14 Haziran 2011 Salı

Birtakım Fiillerden Dem Vurmak

4 tane ömer üründül tadında yorum
>> Güzel ve etkili bir giriş yapayım diye oturup yarım saat boyunca düşünmek. En sonunda yine hiçbir şey bulamayıp aynı kelime ile başlamak. Filan. Neaber?
>> Madımak diye fiilimiz olsa olurmuş mesela. Madıfaka. Güzel de bir anlam bulduğum takdirde direk TDK'ya önericem kendisini.
>> Peki Er Ryan'ı Kurtarmak'ın bir sahnesindeki "Fire in the hole!"ün, altyazılarda "Çukurda ateş var!" diye çevrilmesinden dem vursam... Dem vurmak nedir hiç bilmiyorum, demlemek olan dem'den "bahsetmek, hakkında yakınmak" anlamına nasıl gelmişler onu da anlayamıyorum. Yalnız ben sanki bu maddeye başlarken bambaşka bir şey anlatacaktım.
>> Seçimler de ne biçim oldu ha sevgili okur. Şimdi tabi oturup da manyak gibi uzun uzun siyasi çıkarımlarda bulanacak, işte efendime söyleyeyim, "Türkiye nereye gidiyor? Almanya nereden geliyor? Şu geçen yoksa Trinidad ve Tobago olabilir mi?" falan gibi şeylerle dolduracak değilim burayı. Ama seçimlerle ilgili beni ırgalayan, daha doğrusu ırgalamaya çalışan -görüldüğü üzre ırgalamak fiilini yeni öğrendim ve hemen cümle içinde kullanıyorum entüsiyastik gibi- bir şey var. Şimdi mesela, seçmen olmak çok şahane bir şey değil mi? Bence en güzeli seçmen olmak. Hangi partiyi seviyorsan, hangi bağımsızın bağımsızlığına gönül veriyorsan basıyorsun EVET'i basıyorsun EVET'i. Bir de sanki bir yandan oy verirken bir yandan "Şukunu verdim piç!" der gibi böyle. Harika bir şey. İşte seçmen olmak ne kadar güzelse, bence aynı şekilde seçilmen olmak da çok kötü bir şey. Hayatta seçilmen olmak istemem. Ha şimdi bunları neden söylüyorum, eğer yarın bir gün azılı bir siyasetçi olursam yalanlayabileceğim malzeme çıksın, gündeme bomba gibi oturup popi'me popi katayım istiyorum. Sonlara doğru iyice saçmaladım sen de hiç uyarmıyorsun sevgili okur.

"bak biz ekonomiden bahsediyoz" şeklindeki vurgu için olmazsa olmaz birtakım amaçsız grafikler ve arkaplanda halktan insanlar. kısaca, "senin hayatını etkiliyo hep bunlar, yaaa" mesajı içeriyor.

>> "Carî açık" diye bir makroekonomik terimin varlığı beni gerçekten biraz rahatsız ediyor. "Açık" tamam çok güzel de, yani, "Carî" ne demek. "Carî" diye bir şey yok ki. Bence o eskiden "Ticarî açık"mış, sonra yavaş yavaş "Carî açık" olmuş gibi. Daha mantıklı bir açıklaması olan varsa bekliyorum, hodrimeydan.
>> Bizim eve giderken cadde üzerinde, "Kapatıyoruz!!", "Boşalttık, zararına satış!", "Yeni mal gelecek hadi şunları alın!" türevi satış cümlelerinin en yaratıcısını okudum geçen gün. Dolmuşun içinde olduğum ve hızlı geçtiğimiz için fotoğrafını çekemedim ama aynen yazıyorum: "Patron çıldırdı!! Yemek takımı 65 TL...."
>> Biz şimdi 80'lerin 90'ların giyim tarzıyla ne biçim dalga geçiyoruz di mi. Nası böyle "AAA adama bak lan hayvan gibi çekmiş karnına kadar kot pantolonu, gömleği de koymuş içine, aserehehaehevetune" diye ayılar gibi gülüyoruz falan ya.. Bizden sonraki nesiller de bizim şu anki modamızla, hatta bizzat senin şu an şu satırları okurkenki ve benim de yazarkenki üzerimizde olanların hepsiyle hayvan gibi, adamsendeci pislikler gibi dalga geçicek. İşte sırf bu iblisler benimle dalga geçemesin diye ben yine tişört-gömlek kombinasyonundan vazgeçmiyorum sevgili okur. Neticede ilk insanlar da tişört-gömlek giyiyordu, 70'lerde de giyildi, 80'lerde de, 90'larda da giyildi. Oran orantıma güvenerek söylüyorum ki dünyanın var olacağı son güne kadar tişört-gömlek yapılıcak evrenin dört bir yanında. I love tişört-gömlek.
>> Saçlarımın pis ve yağlı halini, yeni yıkanmış haline tercih ettiğimi söylesem yeridir. Yeni yıkanmış saçlarım o kadar şekil almaz, o kadar başına buyruk oluyor ki. Ama pis ve yağlı saçlarım öyle mi? Yıkanmadığı her gün ben saçlarım üzerinde çeşitli skalptik kalıplar çalışıyorum, o kadar da kolay oluyor istediğim forma girmesi. Bir gün somut çalışıyorum, bir gün soyut çalışıyorum; işte mesela bir gün aşkı anlatıyorum, bir gün yurt sevgisini, bir gün savaştan bahsediyorum saçlarımda, bir gün ölümün soğuk rüzgârları oluyor tema. 21. yüzyılın önde gelen sanatçılarından olmaya adım adım ilerliyorum ama sırf nüdist çalışmam yok diye ilgi az oluyor sergilere. Yoksa patlama yapmam an meselesi.
>> 30 TL'lik kontörün de hiçbir zaman 30 TL olmaması şu gencecik yüreğime ne biçim dem vuruyor bilsen sevgili okur. "30 TL'lik kontör alıcam, ne kadar?" diyorsun, adam gayet utanmaz sıkılmaz bir halde "32 lira" diyor. Ya allahaşkına 30 TL'lik bir hizmet nasıl aynı anda bir de 32 TL olabilir? Bence makroekonomi biraz da bunlarla uğraşmalı. Hiç kafam basmıyor, hiç.
>> Finallerim bitti ya ne biçim rahatladım. Gideyim iki oyun oynayayım, bir iki filmden dem vurayım. O değil de ben bu dem vurmak'ın anlamını bilmiyormuşum ya la. Göz çapaklarından uzun ve salyalı öpücükler alıyorum sevgili can okur. Eheheh. Noldu bi an kötü oldun.

Daçe.
Okumaya devam →
11 Haziran 2011 Cumartesi

Kâmuran: 10 Adımda Manita Yapma Belgeseli

2 tane ömer üründül tadında yorum
Kâmuran, 1.75 boylarında, normal kiloda, tercihen kısa kollu kareli gömlek giyen bir mühendislik öğrencisidir. Komiktir, şakalıdır, bir ortama girdiğiniz zaman o zekâ parıltısını görebileceğiniz parlaklıkta suratı vardır. Parlaklık derken, mesela atıyorum, sakalları yeni yeni çıkıyordur falan. Üniversite öğrencisi olan Kâmuran için günler bel altı şakalarla, Facebook üzerinden yaptığı sevimsiz dürtük'lerle gayet hızlı bir şekilde devam etmekteyken, aslında hayat ona o kadar da adil davranmıyordur; zira yakışıklılık olarak, karşı cins tarafından hep "Yakışıklı gibi ama asıl sevimli bence, tatlı bi çocuk:))))" kategorisine konulan, komiklik olarak da ortam şımarığının espri anlayışından (ortam şımarığı: bir ortama girdiğinde sürekli espriler yapıp sürekli yüksek sesle konuşup dikkati her daim kendi üzerinde tutan adamsendeci hain yavşak) öyle aman aman fazlası bulunmayan Kâmuran, kız bulamıyordur. Kız arkadaş edinmek, ya da başarabilirse arkadaşlarının takılacağı şekliyle, manita yapmak istiyordur. Onun da hakkı değil midir işletmeden bi kızla çıkmak? Onun neyi eksiktir mimarlık fakültesindeki yaz-kış kargo pantolonuyla ve elinde bir adet kırtasiye malzemesiyle gezen marjinal hemcinslerinden? Yazıktır, günahtır. O insan değil midir? Anne bizde niye yoktur? Peki babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi yoksa yıllardır gizli bir aşçılık tarikatının gözüpek üyesi miydi?

Bu gibi soruların cevabını şimdi uyduracağım ibretlik öyküde bulacaksınız. Dikkat: Hikâyedeki olay ve kahramanlar tamamen olmasa da kısmen gerçektir. Sadece isimleri biraz değişiktir, o da gerçekten gelip de bu postu okuyacaklarsa ayıp olmasın diyedir. Özellikle Kâmuran kişisine.
...

Birinci sınıfın daha en başında, yüzdeye vurulduğunda %10 gibi bir kız oranının bulunduğu bölümünde kolay kolay manita yapamayacağını anlayan Kâmuran, soluğu kalabalık amfili Calculus derslerinde bulur.

1-Amfiden kız seçme:
Kâmuran, über kalabalık amfide birçok bölümden aynı anda gelen yüzlerce karşı cinsin arasından bir tanesini maksimum birkaç ay içerisinde tavlamış olacağının hayallerini kurar. "İlk derslerde çok bişey işlemiyolar yeaa" diye düşünen Kâmuran, tahtada anlatılan dersten ziyade dişi sinyallerinin geldiği noktaları keser. En sonunda bir tanesini seçer, beğenir, hoşlanır, belki biraz zorlamayla da olsa, kalbini hop hop diye attırır. Kâmuran için her şey yeni başlıyordur...

2-Kızın yerini tespit etme:
Kâmuran, ilk derslerde biraz ağırdan alması gerektiğini biliyordur. Zira derslere gele gide gele gide, beğendiği kız ona abi deyince aa dur lan karıştı. Beğendiği kız, kendine artık bütün bir dönem boyunca oturacağı stabil bir konum belirleyinceye kadar, Kâmuran avına atlamaya fırsat kollayan avcı gibi bütün olan biteni izler. Tabi ki ve maalesef ki kızın bunların hiçbirinden haberi yoktur.


3-Kızın oturduğu yere götün götün yanaşma:
Artık kızın belli, sürekli oturduğu bi yeri vardır. Ohh. Kâmuran önemli bir aşamayı ve bu aşama için harcadığı 1 ayı geride bırakmıştır. Şimdi Kâmuran için avına usulca yanaşma zamanı... Daha ilk sonraki dersten kızın dibine oturup onu huylandırmak istemez. Beğendiği kız gülüşüp konuşurken, Kâmuran daha da hoşlanmaya başlamıştır. Yaklaşık 1 ay sonunda avcı Kâmuran avının hemen arkasında kendisine sabit bir yer edinebilmeyi başarmıştır. Kâmuran yalnız değildir. Ziyafete arkadaşlarını da getirmiştir. Kızın da bir arkadaş grubu var sonuçta...

4-"First blood":
Avcı, hemen arka sıradan dikkatli ve uzun uzun kestiği avıyla ilk diyaloga girmek için çeşitli planlar yapmaktadır. En sonunda atalarının ona bahşettiği içgüdülerinden yola çıkar ve doğruca atılır: "Eheh pardon ya 0.7 uç var mıydı sizde, uç bitti de ://// :)))"

5-Geri püskürtme:
Av, sezileri sayesinde son anda üzerine geldiğini fark ettiği avcı Kâmuran'ımızın bu saldırısına "Aa bakiyim (uç kutusunu sallar) Bitmiş yaa üzgünüm ://" şeklinde bir salvo ile yanıt verir. Fakat artık ok yaydan çıkmıştır bir kere. Kâmuran bir kez daha saldıracak, ama bu kez saldırı çok daha planlı ve ustaca olacaktır...

6-Grup elemanlarını devreye sokma:
Tıpkı bir rock konserinde gibi, grup elemanları tek tek ve ismen devreye girerler. "Davulda Orhan, basta Kemal" filan. Yeni plan; Kâmuran yüksek sesli ve önceden çalışılmış, komik espriler yapacak, Orhan ve Kemal de üzerlerine düşen görevi harfiyen uygulayıp 'sesli' güleceklerdir. Böyle de olur. Ve en nihayetinde, ohh be, sonunda, Kâmuran'ın beğendiği kızın ilgisi çekilmiştir. Kâmuran 'komik çocuk'tur artık. Bunu kimse değiştiremeyecektir.

7-Domino etkisi:
Bundan sonraki dersler sadece avı avcıya biraz daha yaklaştıran zaman kayıpları olarak tarihe geçer. Zira Kâmuran'ımız, 'komik çocuk' ünvanını kazandıktan 3 ay gibi uzun ve sancılı bir süre sonra kızı Facebook'tan eklemiş, chat'te uzun uzun konuşmuş, komiklikler şakalar efendim işte arkadaşların ortak çıkması falan filaaaan... (tabi bu süre içerisinde önce kızın sevgilisi olup olmadığı, daha sonra ortak arkadaşların kim olduğu, daha da sonra kızın zevkleri ve tabi ki telefon numarasının ne olduğu gibi sorular, soğuk savaşı kazanma eşiğindeki bir istihbarat ajanıymışçasına cevap buluyor) Derken bir şey olur, o iş olmaz, büyük bir hayalkırıklığı, kısa süreli yıkım, boşa giden emekler...

8-Depresyona girme:
Avcı Kâmuran'ımız göreceli olarak uzun bir depresyon sürecinde kalır. 2 hafta kadar.

9-Hayat devam ediyor kafası:
Kâmuran tam da 2 haftanın sonunda dünyadan elini eteğini çekecekken ve arkadaş ortamında "Lan harbiden daş gibi kızdı yalnız yaa tüh :(((" diye hüzünlerden hüzünlere gark edilirken birden bir arkadaşının şu istemsizce çıkan teselli yorumuyla kendine gelir: "Kâmuran'ım sana kız mı yok kardeşim benim sktiret ya" Evet! İşte budur! Kâmuran artık, 2 haftadır içinde bulunduğu karanlık moddan anlık bir manevrayla çıkmış, "Ehehe lan harbiden :))))" demiştir.


10-Amfiden kız seçme:
Canımız Kâmuran ikinci dönem almaya başladığı yeni bir ders olan -buraya yepyeni bir ders adı gelecek, ben de şimdi örnek olarak şunu veriyorum:- Termodinamik'e dört elle sarılacaktır. Zira sınıfın (amfinin) yine yarısından çoğu kızdır. Kâmuran'ın içinde "Allaaaah! :))" zikirleri yükselmektedir. Termo'nun daha ilk dersinden nası olsa önemli bişey yoktur diye dersi takip etmez; yeni avını arar, kısa süreli aramanın ardından da şıp diye bulur. Artık Kâmuran için her şey yeni başlıyordur. Tabi ki av, herşeyden habersiz, oturacağı yeri sabitlemiştir bile...

...

Evet sevgili okur, can okur canbaz okur. Kâmuran'ın bu yürek burkan baş döndürücü hikâyesinden çıkarılacak dersi sizlere bırakıyorum. Benim bugün finallerim bitti. Nası mutluyum nası şahaneyim oooh. Hepinizi öpüyorum. İçinizde bu Kâmuran'lardan varsa, kendisine başarılar diliyorum. Ve bu ibret verici öyküyü, "manita yapmakta zorluk çeken" tüm mühendislik öğrencisi arkadaşlarıma adıyorum.

Adadım.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)