3 Mart 2012 Cumartesi

Bazı Filmler Bağımlı Olmalı

5 tane ömer üründül tadında yorum

Ben var ya Kültür Bakanı olsam, bir: tiyatro ve film afişlerinde Comic Sans yazı tipini kullanan kişileri tespit edip, tek tek zindana attırırdım; iki: "bağımsız film çektim, festival filmi yaptım oleeey :))" diye afedersin kıçım gibi film çeken birtakım kendinbilmez kişileri genital uzuvlarından (çok kibarımdır) tavana asardım. Gerçekten bunu yapardım dostum anlıyor musun ha?

Bugün cancaazla bu senenin if! bağımsız film festivali'ne şöyle bir giriş yapalım dedik. Geçen yıl ilk bağımsız filmimizi izlememiz üzerine büyük aşk beslemeye başladığımız -ve biraz da sağolsun kendimizi entel gibi havalı gibi hissettiren- bu festival, bi dakika bu cümle aldı başını gidiyı. Heh şöyle. Benim blogumda bana artistik yapmak var mı olum, koyacağım bi noktaya bakar!! Neyse kendi cümlesine atarlanan insan olmayayım gece gece.

Bağımsızdır dedik, isyankardır, ele avuca sığmaz dedik, allah bilir nasıl havamıza hava katacak, nasıl entelektüel bir patlama yaşayacağız dedik; gittik "You Hurt My Feelings (Hislerimi İncittin)" filmine bilet aldık.

Ben kısaca şöyle özetleyeyim sevgili okur; bu film 97 dakika olarak görünüyor, fakat benim ömrümden giden zaman yıllarla ölçülür. Öyle diyeyim sen anla.

Allahıııııım, o nasıl bir konusuzluk, o nasıl bir yavan amatörlük. LAN! Amatör film yapabilirsiniz, tamam eyvallah, hatta yeri gelmişken reklam yapayım ben de şu sıralar amatör olarak bi film çekiyorum sevgili okur en kısa zamanda blogda da gösterime sunucam, ehehe, neyse, ama amatörlüğün de bi sınırı, bi eşiği var ya. O eşikten daha amatör olamazsın, olunamaz, olunsa o direk düğün videosu olur, bebek videosu olur; festival filmi OL-MAZ.

Festival dediğin neşeli olur di mi, festival deyince şahsen benim aklıma böyle çiki çiki oynayan mutlu ve sıcak insanlar geliyo.

Filmin 97 dakikasının toplamda nerden baksan rahat bi 50 dakikası youtube'da "sevimli bebek videoları" yazarak aratıp bulacağın ilk 10 sonucun bir kolajı gibiydi. Bu 50 dakika boyunca tamamen 3 yaşındaki bir kız çocuğunun büyümüş de küçülmüş hallerinin ekmeğini yemekle geçti. Kalan 47 dakikanın 30 dakikası filmdeki senaryosuzluğu, o yavan konusuzluğu, diyalogsuz sahnelerle birbirine bağlamakla geçti, ki bu 30 dakikanın 15 dakikasında cancaaz da ben de uyumuşuz. Daha doğrusu benim böyle bi içim geçmeye başladı, ama dedim lan şimdi filmde uyudun olucak, entellik diye filme geldik öküz olup çıkmayalım dedim; ama imkânı yok yani bu kadar durağan bi filmde gözlerini tutamıyosun. Kafeinin köpeği ol istersen, bu film uyutuyor arkadaşım. Filmden çıkınca ben uyuduğumu nasıl çaktırmam diye düşünürken cancaazın da bir ara uyuduğunu itiraf etmesi üzerine aşırı rahatladım tabi.

uyanık kaldığım ender sahnelerden. onda da bi mindfuck.

Konusunu da anladığım kadarıyla anlatayım bak. Demokrasi ve objektivite babında her şeyi yapayım ondan sonra bi de sen yorumla filmi can okur. Şimdi bi adam var böyle sakallı, iki tane çocuğu var (bi tanesi bütün film boyunca yönetmen tarafından ekmeği yenen 3 yaşındaki kız çocuğu, diğeri daha da küçük). Sonradan anlıyoruz ki bu çocuklar adamın değilmiş, adam bakıcılık yapıyormuş. Haa film sanatsal ya, işte festival filmi ayağında ya, bu bilgiyi herhangi bir diyalogla değil de, birinin adama para verdiği sahneyle anlıyorsun. Tamamen senin yorumlayıcılığına kalmış yani. Bu adam kızları karda gezdirmeye çıkıyor, orada bir ara bu 3 yaşındaki bir anda ortalıktan kayboluyor. "Lan" diyorsun "herhalde kız kaybolacak film bunun üzerine kurulu olacak" filan. Kız hemen bulunuyor sonra, konu oraya kaymıyor. Neyse sonra nedendir bilinmez, birtakım iç bunaltıcı diyalogsuz sahneden sonra adam sakallarını kesiyor. "Lan noolucak acaba" filan diyorsun, bakıyorsun adam eline çiçek almış, bi kızın peşinden yürüyor böyle. Kız önden bu arkadan, kız hiç sallamıyor filan. Sonra kızın şu anki sevgilisi çıkıyor ortaya, "Lan" diyorsun "herhalde kavga çıkacak filan biraz aksiyon olacak" öyle de olmuyor; bu iki adam kanka oluveriyor. Şu ana kadar anlattığım şeyler 10 dakikalıkmış gibi dursa da aslında 40 dakika filan sürdü. Sonra ben bir uyumuşum işte içim geçmiş, uyandığımda bu kızın şu anki sevgilisi, filmin başında görünen çocuk bakıcısı olan eski sevgilisine çiçek veriyor. ŞOK! "Lan" diyorsun "nooluyor amk?" Ulan uyuduk uyandık hemen bir ilişki mi kurulmuş ne olmuş, arkayı dönmeye gelmiyor. Sonra bu 3'ü denize filan girip çıkıyor, allah yarabbi, o sahneden hiçbir bok anlamadım zaten. Arada yine bir uyuklama dönemi. En son kızla bu eski sevgilisi yeniden sevgili olmuşlar, evlenicekler hatta, kız gelinlik filan bakıyor. Sonraki sahnede bu yeniden sevgili olduğu adam, kızın eski sevgilisi olan ama benim az önce şu anki sevgilisi diye anlattığım adamla düğün gecesi eğlencelere kaçıyor, yeniden yeni sevgili olan adam düğününü kaçırıyor haliyle. Yemin ederim yazarken gınalık geldi. Kızla yine ayrılıyorlar tabi. Kısacık uyuklama. En sonunda çocuk bakıcısı olan adam elinde tahtadan bir beşikle kızın evine geliyor, kız bi gülümsüyor filan. Bu kadar. Nasıl? Siz de bir s.k anlamadınız di mi?

Düşün, hem konu bir boka benzemiyor, hem sanat filmi, hem müzik bile yok, hem de ara verilmiyor!

Bu film, festival filmleri aşkımızın ıstırabı oldu resmen.

Puan vermek gerekirse 3 verebiliyorum, o da sinema bileti gnçtrkcll sayesinde ucuza geldi diye. Ehehe. Valla çok ciddiyim.

Bu blog vasıtasıyla birtakım bağımsız yönetmenlere, bağımsız senaristlere, bağımsız yapımcılara seslenmek istiyorum: Bakın eğer gerçekten böyle işkencelerle bizi yoracak bi film de siz yapacaksanız, ne olur azıcık bağımlı olun. Bu kadar bağımsızlığın, böyle başınabuyrukluğun kimseye bi faydası yok. Lüzumsuz adamlar sizi. Gidiyim de yarın festivalin şöyle adam gibi bi bağımsızını bulup izleyeyim, öyle her bilmediğine dokunmican demek ki.

Daçe.


*not: sürprizi kaçmasın, bi de beklentiyi yüksek tutmayın diye şimdiye kadar sır gibi sakladığım bir kısa film çektim, hatta çektik, en yakın zamanda vizyona sokucam, çok entüsiyastiğim bu konuda. ehe.
Okumaya devam →
27 Şubat 2012 Pazartesi

Renksiz Göz Aldatmacası

6 tane ömer üründül tadında yorum
ela gözlü olduğuna inandırılan çocuğun o saf gülüşü. halbuse gerçekler çok acı gelecek.

Neaber canım okur yeaa görüşemedik. Böyle de az samimi olunan kişi gibi davranmayıp direk dalayım mı konulara kafadan..

Çok aç olup da buzdolabında dişine göre bişey bulamamanın verdiği can sıkıcı mutsuzluk hâli. Yine de arada bir mutfağa gitme, "Belki bişey vardır da ben görememişimdir lan"cılık, fakat yine canımın dolaptaki hiçbir şeyi çekmemesinden kelli umutsuzlukla açık tutulan çaresiz dolabın kimselere duyuramadığı serin çığlıkları. Allahım bir açlık hâlini nasıl edebileştirdim bi anda ya... Kısaca söylemek gerekirse, allah belasını versin böyle açlığın.

Geçen gün, takım elbisesiyle, ayaküstü, böyle gerine gerine, "Yeaa ben parayı hiç sevmem biliyo musun" diyen bi adam gördüm, nas-ııııl samimiyetsiz, nas-ııııl bir kibirli. Yalancı köpek bi de bunu söylerken jipini (Jeep marka 4x4 araçlardan bahsediyorum) durdurup kenara çekmiş, inmiş, arkadaşıyla dertleşiyordu. JİP evet. Bilinçsiz ve hadsiz hayvan evladı. Kapitalin küçük oğlu seni. Hadi git şimdi yürrrüüüüü! Oh nasıl rahatladım.

Dolmuşta muavin koltuğundaki kişinin inerken de yanındaki kapıyı açıp inmesine inanılmaz saygı duyuyorum. Gerçi böyle deyince sanki hayatta nerde afedersin skimsonik şey var ona saygı duyuyormuşum gibi oldu. Lakin ki öyle değil.

Allah Behzat Ç'de figüranlık yapan adam kadar oyunculuktanbihaberlik vermesin kimseye. Amin.

Dualarım bu kadar kısa ve nettir sevgili okur,, Tanrı'yı niye oyalayayım ki boş yere di mi. Misal ben Tanrı olsam, şimdi yakışıksız bir benzetme oldu tabi ama, mesela yani düşün Tanrı olsam, ilk önce en kısa edilmiş dualara yanıt verirdim. Hatta mümkünse görseli bol yazısı az olanlar favorim olurdu. Uzun duaları da artık boş bi vaktimde değerlendirirdim, ya da "Taam ya neyse şimdi yatiim de bunlara da yarın erken kalkar bakarım" diye kendimi kandırırdım. Bilemiyorum. Duaları son güne bırakmak filan. Ekmeğini yemeye çalıştığım esprilerin hiçbir yere bağlanamayacak olması kuşağında bu hafta...

Bence "ela" diye bi göz rengi yok ya, tamamen, gözlerinin rengi hiçbir ske benzemeyen insanlar üzülmesin diye uydurulmuş bi renk gibi. Ela ne. Sanki, renkli gözlü olmaya çok özenmiş ama olamamış da, bi yandan tam kahverengi de denilmesini istemiyormuş gibi. Allah allaa. Yazık, insanları kandırmayalım artık. Ela diye bir şey yok. Bir de şu şey geyiği var, "Renkli gözlü insanlar evrimini tamamlayamamış ondan öyleymiş biliyo musunnn......." diye, o da mesela tamamen insanın kendini bir kandırmaca içinde bulmak istemesi sadece. Ne gerek var.

Dünya üzerinde Türk tipi övme örneği: Bizim nigga bi' rap yapar, parmaklarını yersin!

Asıl takımının yanında bi de yerel takım tutan kişideki sevimliliğe gel ya. Sabaha kadar ona bütün sırlarını anlatmazsın da naaparsın yani. Popülizmin o kadar da kölesi olmamışlık, kendince bir başkaldırışçılık, elde tutulamama, ne bileyim böyle bir dikkafalılık.

Dikkafalı da küfür gibi.

Pazartesi sendromun olmasın diye gecenin şu saatinde oturup yazdığım bu dev eseri bir çırpıda okuyan göz bebeklerini yediminin. Hadi kendine iyi bak.

Daçe.
Okumaya devam →
16 Şubat 2012 Perşembe

Hastası Olacaksınız: Kendi Parmak İziniz

11 tane ömer üründül tadında yorum
bir parmak kim bilir neler söylemek istiyor. ömer çelakıl'la şifreler... dı-dım dım dı-dım... az sonra... dı-dım dım dı-dım...

Yarım saattir parmak izlerimi inceleyip inceleyip garip bir şekilde mutlu oluyorum inanır mısın. Emniyetten parmak izi taramasının birer çıktısını almıştım geçen hafta sevgili okur, parmak izlerim o kadar güzel ki, oradaki polisler "Müthiş parmak izi var sende delikanlı, bence bir kopyasını al evde dursun" diye elime tutuşturdular. Allahım nasıl mutlu oldum, nasıl deli oldum. O günden beri belirli bir süreyi parmak izi çıktıma ayırıp, her bir parmağımın izini, nasıl kıvrımlı olduklarını, garip garip şekillere girerek aslında bana ne anlatmak istediklerini falan inceliyorum. İnsanın parmak izini incelemesi nasıl bir şey ya. Herkes almalı bence kendi izinin çıktısını. Tombul parmaklarım resmen tek tek poz vermiş. Gerçekten ben şu an bu mutluluğu sözle ifade edemiyorum okur. Özellikle baş parmaklarımın çok samimi bir karakteristiği var, böyle, boynu bükük gibi ama aynı zamanda gururlu gibi. Hani aslında lisenin en hayta sınıfıymış da mezuniyet yıllığı için fotoğraf çekinirken bununla gururlanmışlar gibi. Gerçi sol elimin baş parmağı sağdakine göre daha şişman bir iz bırakmış ama sanırım onu çok bastırmışım ondan olmuş. Ama şu an bu çıktıda öyle sevimli, öyle kardeş gibiler ki. Ben biraz daha parmak izlerime bakıp geliyorum izninle canım okur.

Geldim.

Annemin hala futbolcuların maç içinde tükürmelerini yadırgıyor olması da apayrı bir yazı konusu. Sorsan, hastası Xavi'nin, Iniesta'nın, Messi'nin; hatta bu kadar da değil, Barcelona'yı dedem de bilir olm dersin, öyle değil, Bilbaolu Llorente'den Villarrealli Rossi'ye, Valencialı Pablo Piatti'den Atleticolu Reyes'e çok geniş bir La Liga repertuarı var annemin. Noldu bi açık kaldı ağzın? Ehehe. Yalan değil sevgili okur, El Classico oynanacak olsa iki takıma da ilk 11 çıkartır. Fakat annem, yılların futbol izleyicisi de olsa o tükürmelere alışmış değil. Orta hâlli bir gezegen parası eden Messi bile tükürse, "Hayvan!!" diye damgalanıyor. Ben o sırada tabi Messi için çok üzülüyorum. Çocuk 90 dakika boyunca it gibi koşmuş sağa sola, gerekirse atmamış attırmış, ama bir tükürükle bütün havası sönüyor annemin gözünde. Messi'yi mi teselli edersin, anneme mi açıklama yaparsın... Bu paragraf kendi başına eve çıkmadan önce sonlandırayım sevgili okur. Hayır yapıştı da gitmiyor hayvanınoğlu. GİT LAN.

Adamsendeciye bak ya.

Ben bişeyi çok merak ediyorum. Mesela çok zengin bi insan, hani böyle, Ali Ağaoğlu'nu ele alalım, bu adam bu zenginliğinin farkında mı acaba ya? Bize göre çok çok büyük paralar kazanıyor filan ama o zenginlik hakikaten ona da zenginlik gibi geliyor mu, yoksa alışılıyor mu zenginliğe acaba. Gerçekten çok merak ediyorum. Mesela her sabah ellerini arkada birleştirip camın önüne gidip, şehri tepeden upuzuun seyrettikten sonra, gökdelende filan yaşıyor çünkü bana göre, "Bugün de zenginim yalnız ha. Vay anasını ya. Resmen her gün ayrı zenginim. Dün de ne biçim zengindim di mi? Evet ya. Bi de bugüne bak, yine bi zenginlik hâli. Oha ya. Olm ressmen herkes fakir, ben zenginim ya. Çk çk çk..." diye düşünüyor mu acaba? Zengin bi okur çıkıp cevaplasın istiyorum ama zaten o kadar zengin olsa burda paçoz paçoz internete mi girecek. Kesin o zenginlerin internete filan giren bişeyleri vardır. Robot tarzı. Hizmetçi tarzı. Artık bilemiyorum zengin olmadığım için tabi. Fakirlik başa bela.

Cama doğru gideyim de biraz kendimle konuşayım. Hadi görüşürüz sevgili okur. Ellerinin içinden öpüyorum senin. Sağlıcakla kal.


not: günlerdir yazmıyorum diye cancaazdan özel istek geldi artık, kendisine buradan el sallayıp öpücükler gönderiyorum. (canlı yayın mantığındayım şu an, bateri dıbıtıssss filan yapıyor seyirci alkışlıyor mesela. ehehe.)

Daçe.
Okumaya devam →
7 Şubat 2012 Salı

Diyojen'in Adamsendeciliği

2 tane ömer üründül tadında yorum
yalnız diyojen'i yazının sonuna sakladım. koskoca filozof sonuçta bi ağırlığı olsun.

Az önce Yeni Yazı butonuna basıcam diye Yeni Blog butonuna basmışım, allahallaa dedim, bir yazı yazmak için bu kadar uğraşmıyorduk normalde ama, herhalde blogger'da düzen değişti dedim. Hiç sorgulamadan devam ettim. Çünkü ben hiç sorgulamayan bi insanım. Yepyeni tema seçtim, yepyeni bir isim koydum filan, sonra baktım aaa neyse burdan daha fazla ekmek çıkmayacak gibi.

Ben izlediğim filmlerin hepsini, yani hemen hemen hepsini, öyle ya da böyle beğenen bi insanım ya. Hiç sinemadan çıkınca demiyorum ki, lan aslında şurası da şöyle olabilirmiş, burda yönetmen götüm gibi çekim yapmış, buranın senaryosu havada kalmış senariste kafam girsin filan. Zaten diyecek olsam da böyle çirkin kelimelerle açığa vurmam düşüncelerimi, bugüne bugün 19 Mayıs 2011'in Hürriyet'inde yazısı çıkan adamım. Entelektüel ve başkaldırışsal duruşa sahip bir kişiliğim var. Ehehe yok lan şaka ne duruşu. Bildiğin yazı gönderdim yayınlandı bu kadar basit. Bu bahsi kapayalım kuzum.

Aslında deminki paragrafta biraz kendimi itin afedersin götüne sokmuş gibi oldum, lâkin ki öyle değil. Misal, bi keresinde İlahların Aşkı isimli filmi izleyip, çıktıktan sonra Colin Farrell'ı yerden yere vurmuşluğum, hatta cancaazla vurmuşluğumuz vardı. Colin Farrell mıydı ya o, hani bi tane var ya, o işte. Neyse o değilse de Colin Farrell hakkını helal etsin ama, yani arkadaşım, yılların aktörüsün ya sen, ben mi öğreticem ya sana rol yapmayı. Colin Farrell'ın en kötü oyunculuğunu izledik. Ha bana sorsan Colin Farrell'ın iyi oyunculuğu var mı, o da yok bence. Anca kaşlarını kaldırıp üzülsün o annca.

Fark ettiğin üzere tamamen gecenin 02:36 olmasının verdiği rehavetle, inanılmaz lakayıt yazıyorum. Gerçi Google Chrome bana lakayıt yerine lakayt kelimesini öneriyor da, KROM ÖNCE KENDİNE BAKSIN. Google kelimesinin altını çizen ve sağ tıkladığımda Golcüyle, Golümle gibi skimsonik tavsiyelerde bulunan bir tarayıcı nerden baksan.

Bizim kantinde bi abi var, "Abi bu ne kadar?" diye fiyatını sorduğun her şey için önce "Nerden baksan..." diyip gülüyor. İSTİSNASIZ her şey için diyorum. Hayır bi de gülüyor, tamam gülebilir, insanlık hali, kendi esprimi beğenip ayı gibi gülerim ben de çoğu zaman; ama hem kötü espri yapıp, hem kendin gülüp, hem de bizim gözlerimizin içine "Gülün ya ne güzel espri yaptım xD" ifadesiyle bakamazsın.

Bu çok çok eskiye dayanan hikâyeler nasıl aktarılıyor hiç anlamıyorum. Özellikle iki kişi arasında geçen diyaloglar, sonraki kuşaklara nasıl geçiyor? O iki kişiden birinin büyük adamsendeciliği var. Ya da ortamda bir üçüncü, dördüncü varsa, o zaman tamam, o deyyuslar anlatmıştır derim; ama onda da şöyle bi sıkıntı var; yani sen o diyaloga tanık olan en fazla 4-5 kişiden birisin, sen kalkıp nasıl bunu bütün dünyaya yayabiliyorsun ya? Ben gerçekten bu olaya çok kafa yoruyorum. Bak mesela düşün, sokak filozofu, üstü başı pasak içindeki Diyojen (diyojen'in altını çizip "diyorken" öneren kromun da allah belasını versin pis cahil) ve zamanın Saray züppelerinden biri (oha züppe mi dedim lan ben, züppe ne yaa. piii.) çok dar bir sokakta karşılıklı yürürler. Derken iyice yaklaşırlar birbirlerine, ama yol o kadar dardır ki, aynı anda iki kişinin geçmesi imkansız, birinin yol vermesi gerekir. Diyojen ve Saray züppesi (bak gerçekten bu adama başka bi isim bulamıyorum, üzerime gelme, saat 02:45 oldu zaten), evet bu ikisi, dip dibe gelirler; züppe olan adam büyük bir kibirle kirli ve yırtık kıyafetler içindeki Diyojen'e bakar, der ki, "Ben bir sokak serserisine yol vermem." Hey yavrum. Lafa bak lafa. O ne kibir. Ego içinde yüzüyor adam. Şimdi öyle pasaklı birini ben yolda görsem, lan bu tinercidir derim (haliyle dindar değildir), para mara ister bıçak filan saplar, çekileyim, derim. Saraylıyı görüyo musun sen. Saraylıdaki, afedersin, t şşağa gel. Bunun üzerine Diyojen "Sen kime serseri diyosun olm, bak ben filozofum ha, benim filozof tanıdıklarım da var, arkam sağlam oğlum dövdürürüm lan seni! Dövdürürüm it!!" diye adama girişir. Yok eheh bi dakka. Ama böyle olsa güzel olurmuş itiraf et, mis gibi aksiyon. Neyse. Bunun üzerine Diyojen kenara çekilir ve, "Ben veririm." der... Filozofu görüyo musun bak hiç saraylı filan dinlemedi, nasıl da yapıştırdı cevabı. Resmen ben dedi zekamla burda dedi senin dedi afedersin ağzına sıçtım, hadi git şimdi nereye gidiyosan dedi. Evet bu kısımları uzatmayayım, işte Saraylı öyle göt gibi kaldı, Diyojen de Demet Akalın özgüveniyle yoluna devam etti. Tamam mı buraya kadar. Şimdi çok önemli bişey sorucam, çünkü cevabını bulamazsam deliricem ben. Umarım sen bulursun.

Bu diyalog, komple böyle, günümüze kadar nasıl gelmiş olabilir?
A) Saraylı olan adam kendine yediremedi ve yatağında hıçkıra hıçkıra ağlayarak tüm olayı anlattı.
B) Diyojen o olayın devamında kahveye filan gitti, "Lan olm biliyo musunuz noldu? :)))" diye gururla ortamdakilere anlattı.
C) Bence bu hikayeyi Diyojen'i çok seven biri çok pis uydurdu.
Evet di mi, işte bence de çok ilginç olduğu için biraz da sen kafa yor istedim.

O zaman iyi geceler. Saat 3'e 6 varken sana sağlıcak diliyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
1 Şubat 2012 Çarşamba

Şöyle İyi Bi' Düşemedik

5 tane ömer üründül tadında yorum
 + sen de benimle aynı şeyi mi düşünüyorsun sevgilim?
- aah evet sevgilim her şey öyle romantik ki... :))))
+ onu demiyorum lan yarım saattir düşmeden yürüyoruz, birimizden biri çok pis düşçek biliyosun di mi? bak ben düşersem seni de yanımda çekerim ha.
- allah belanı versin hayvanın oğlu.
(daçederki blog oyuncularından -ben- itici bir canlandırma izlediniz.)

» Yarım saattir ilginç bir girişle başlayayım diye kasıyorum da; kararsızlığım yüzünden 2 kez Yapışkan Tuşlar'ı açtım, yaklaşık 12 farklı cümleyle başlayıp sildim, belki fikrim gelir diye 3 kez feysbuka baktım, 1 yudum Şveps'imden içtim, tahminen 3 kez filan da "Lan noolucak bi kere de böyle DANN! diye başlayayım" dedim. Mamafih öyle de yapacağım.
» Kar ilk yağdığından beri, yani aylardır, bi kere bile buzun üstünde kayıp düşmedim ya sevgili okur, bu beni gerçekten çok üzen bi hal almaya başladı. İlk başta, uzunca bi süre hiç düşmeyince korkutan bi haldeydi, çünkü her yıl en az bir kere düşerim yani ben, hatta mümkünse etrafta insan olduğu zaman, en çok rezillik çıkacağı zaman düşmeye de gayret ederim, ama bu sene henüz böyle her şeyi unutup ölüme koşarcasına düşmemiş olduğum her gün, o büyük düşme gününe daha çok yaklaşıyorum diye seziyordum. Hayır yeri geldi arkadaşlarımla da şakalaştım, yeri geldi dingillik edip buzun üzerinde moonwalk da yapmaya çalıştım, ulan bana mısın demiyorum arkadaş! Sonra tabi ben böyle adamsendeci gibi düşmemeye devam ettikçe de içten içe üzülmeye başladım. Lan dedim acaba ben artık düşmeyecek miyim? Benim bu düşme kabiliyetim yok mu oldu ya Rab dedim, dengem mi oturdu, cayroskop gibi bir hal mı aldım nedir? Ama inanıyorum bi gün böyle mal mal düşünürken düşüvericem orta yere. Evet hadi inşallah.
» O değil de sürekli bi El Classico maçı mı oynanıyo yoksa bana mı öyle geliyor acaba. Sanki yılda şöyle en az 10 kez oynanmasa İspanya halkının içi rahat etmiyor gibi. Hayır cidden, El Classico'nun da bi sınırı var arkadaş. Bırak arada kalitesiz futbol izleyeyim, bırak arada Tavşanlı Linyitspor'a göz gezdireyim ya. Vallahi Messi'nin adrese teslim paslarından, Mesut'un çipil gözlü kaleyi bulan sert şutlarından gına geldi ha. Bırakın arkadaşım benim seyir zevkimle oynamayın artık yeter ya.
» Bu arada bambaşka bişey sorucam sevgili okur, eskiden böyle L'leri büyük yazan kızlar vardı, onlar hala var mı acaba ya? O L'nin niye büyük olduğunu hiçbir zaman anlayamadım ben.
» Dolmuş, otobüs gibi toplu taşımanın ve sosyalliğin had safhada yaşandığı ortamlarda, yol biraz uzun gibiyse ve yanımda da tanıdık kimse yoksa, nadiren mp3çalarımı açıp dinliyorum. Ama ne zaman mp3çalarımı kulağıma taksam, daha doğrusu mp3çalarımın kulaklığını kulağıma taksam, ve mp3çalarımı da son ses açsam o gürültüden kurtulsam, o anda ortamdaki herkesin arkamdan atıp tuttuğunu hissedip rahatsız oluyorum. Böyle paranoyaklıklarım var. Her şey mp3çalarımı dereceli olarak yavaş yavaş kısmamla son buluyor. Bakıyorum insanlar gayet başka başka konulardan konuşuyor, ya da hiç konuşmuyor. Ama o mp3çalarımın sesini açtığım anda yine başlıyor iblisler benim dedikodumu yapmaya. Ağızları ayrılasıca yılanlar. Ayrıca i kalp mp3çalarım.
» Yatıya kalmaya gittiğin eş dost ya da akraba evinde yatma vakti verilen pijama ya da aşortman takımı. O evde Adriana Lima bile gelip kalacak olsa, o kadar yakışmayacak, o kızcağızın üzerinde bile o kadar sakil duracak ki o. Ya işte neydim değil ne oldum lan gece gece şu tipe bak ehehehe diyeceksin sevgili okur.
» Bu arada Rectoa gelmiş de yeni bloguyla ortamlara rüzgâr gibi girmiş, hiç söylemiyosunuz.
» Ben de çok uzatmadan kaçayım çünkü eee çünkü şeyden ötürü çünkü lan tamam hiçbir bahanem yok yazacağım şeyler bitti o yüzden gidiyorum. Sen de böyle arada bir çıkıp bozmazsan sevinirim sevgili okur. O cayroskop esprisini de hala düşünüyosun, pis pis açığımı arıyorsun biliyorum. Hadi dağılalım adamsendeci okurum benim. Hadi iblislikler peşindeki can dostum. Sağlıcakla kalmanı tavsiye ederim zira iti var kopuğu var. İyakşamlar.

Daçe.
Okumaya devam →
26 Ocak 2012 Perşembe

Biz İzmirliler Her Şeye Darı Deriz

13 tane ömer üründül tadında yorum

» Napıyon sevgili okur? Bak sana böyle de güzel İzmir ağzı yaparım. Önceki günlerde yavru vatan İzmir'de olduğumdan mütevellit (evet mütevellit), bu yazıda böyle komple İzmir'den bahsedecek ve yersiz yersiz zamanlarda İzmir ağzı yapacağım.
» Cancaazla gittiğimiz İzmir günleri boyunca hava o kadar güzel, o kadar bebiş gibiydi ki sevgili okur, anlatsam ağzın açık kalır. Ben de anlatmak yerine bir görselle durumu bağlamaya gerek olmadan ortamı şenlendirmek ve aniden bir sonraki maddeye kaçmak istiyorum.

çok yakından bakınca beni de görebilirsin, el sallıyorum bak.

» Evet yavru vatan Kıbrıs falan değil can okur, Kıbrıs'ı henüz görmedim gerçi ama, yavru vatan İzmir. Altına da imzamı atarım. Özellikle Ankara'dan gittiğin zaman çok iyi anlıyosun, yavru gibi bir şehir İzmir. Bebiş gibi. İlik gibi şehir. Oh beybi bi hareketlenme oldu. Kaldığımız 5 günde resmen İzmir'in köpeği olmuşum gördüğün üzere, ama ben daha çok İzmir'in ve bebiş İzmirlilerin tuhaflıklarından bahsedeyim diyorum.
» Abi şimdi her şeyden önce bi yavanlığa değineceğim... Mısıra darı demek nedir ya? Lan ben dedim ki İzmir böyle modern şöyle batılı öyle şahane falan, adamlar aykırı çıktı. Mısır lan mısır, bildiğin, annelerimizin alıp haşladığı, seyyar satıcıların tuzlayıp tuzlayıp sattığı, Kızılay apaçilerinin bardaklar içerisinde ver ettiği güpgüzelim mısır. Sen şimdi kalkıp yılların mısırına nasıl ağzını eğe eğe darı diyebiliyorsun ya? Bununla da sınırlı değil aykırılık. Sahil kenarında çekirdek çitleyelim denize karşı dedik, misler gibi manzara var, Ankara'da nerden bulucaz dedik, neymiş efendim, çekirdek değilmiş çiğdemmiş. Haydaa... Deli misiniz oğlum siz. Binlerce yıllık çekirdek o mendeburlar! Allahallaa. Sonra bak... Bu kadar da değil, keşke bu kadar olsa. Bugün bir leblebiye adamlar nohut diyor. Al. Nohut bambaşka, leblebi bambaşka şeyler hayvanın evladı.. Nasıl sinirleniyorum bak düşündükçe ha. Simite de gevrek diyor yine aynı iblisler. Gururlu gururlu, kendinden emin, "Vaaar gevreeek" diyor. Ama gevrek adı altında sattığı şey hep simit. Ay bayilazağim...
» Bence şöyle olmuş. Bi gün bi İzmirli, artık rüyasında mı gördü naptıysa, uyanmış böyle Ege'ye, Yunan adalarına doğru, kalkmış bütün arkadaş ortamlarında demiş ki, pis lobici, "Bence bundan sonra simite gevrek, mısıra darı diyelim. Leblebi de nohut olsun mesela, gerçekten nohut almak isteyen biri olursa kafası skilmiş olur ehehe. Bu arada o çitlediğimiz çekirdekler var ya, onlar için de 'çiğdem' gibi bişey düşündüm. Uyar mı?" Yoksa başka nası olacak di mi.
marifet gibi bi de böyle kartpostal yapmışlar.

» Onu bunu bırakayım da açık konuşayım; İzmirliler dünyanın en saygılı insanları arkadaşım. Taksicisi bile yol veriyor inanabiliyor musun? Taksicisin ya sen, yol senin babanın, istesen basar gidersin, ama yooook. Ayağını yola koyduğun anda duruyolar. Avrupa ülkesi muhabbetlerinde böyle bi klişe var ama ciddi anlamda doğruymuş. İstanbul böbürlenmesin Avrupalıyız falan diye, adamlar çoktan girmiş Avrupa'ya.
» İzmir'in her yerinde Roman Roman teyzeler var, gül satıp fal bakıyolar. Bi gün, cancaazla yine böyle Kordon'da denize karşı oturuyoruz -ayıptır söylemesi kehhe kehhee mehehe-, bi tane Roman teyze geldi uzaktan, "Bilimadamııııı" diye bağırıyo bana doğru. Diyorum ne alaka, meğer ben o sırada numaralı gözlüğümü taktığım için ve numaralı gözlük takanların hepsi bilimadamı olduğu için öyle bağırıyomuş. Geldi yanımıza, ayaküstü, beş dakika içinde falan bir gül satıp iki de fal baktı. Ben neye uğradığımı şaşırdım tabi. İlk başta ikimiz de kadına para kaptırmamak isterken toplamda on beş türk lirosunu bayılmamız çok güzel oldu. Bence bu kadınları İşletme'de filan ders diye okutmak lazım. Marketing sağlam.
» Bebiş vatan İzmir'de ilk başta Alsancak'ın ara sokaklarında bi otelde kalıyoduk tamam mı. Otel güzeldi, fakat nasıl desem, muhiti biraz garipti. Hani böyle, akşam saat 6-7'den itibaren, yalnızca 2 metre enindeki sokaklar nasıl karanlık ve tenhalaşıyor görüceksin. Sokak köpekleri, ortaya dağılmış çöpler, apaçi tipli "bebe"ler. Ama bir şey vardı ki, otelin muhitini az sevdiysek daha da sevelim diye orda duruyor gibi: Travestiler. Evet. Topuklu ayakkabıyla 1.90 boyunda, benden yaklaşık 20 kilo daha fazla, bacakları ile Roberto Carlos frikiklerini, kıyafetleriyle de Bülent Ersoy zerafetini hatırlatan bu adamlar -adamlar?- yürüyerek geçmemiz gereken 100 metrelik zorlu parkuru sağlı sollu kapatmışlar, arabaların üzerlerine oturup bacak dekoltesi veriyorlar. Biz tabi onlarla temasa geçmemek için adeta bir Hugo gibi DÖRT! DÖRT! ALTI! şeklinde bir sağa bir sola kaçarken, maalesef içlerinden birinin tam yanından geçerken bana "Enişteee" diye laf atmasına engel olamayıp ahretlik gerilim yaşadık. Bağlayabildim mi bilemiyorum artık korkudan nasıl yazdıysam gelişine.
» O diil de, güzel İzmir'in martısı bile bizim burdaki güvercinden farklı bakıyor. Belki tür farkından dolayı da olabilir bilemiyorum tam.
» Bi gün de komple Efes'teydim sevgili okur. Belirtme ihtiyacı hissediyorum çünkü İzmirli olup da daha bir kere Efes'e gitmemiş insan var şu devirde. Neyse. Efes'teki o antik kent, yanlış anlamadıysam İyonlar döneminden kalma, ve anlıyoruz ki, İyonlar taştan kolonun köpeği olmuş. Adım başı bir kolon adım başı bir kolon, bu ne arkadaşım. Yok işte krallar ölmüş kolon yaptırılmış, savaş kazanılmış hadii kolon yapalım olmuş, ne bileyim "şöyle güzel bi yer yap da eğlenek" denmiş, kolon yapılmış. Gerçi böyle söyleyince Efes'te kolondan başka bişey yok gibi oldu ama, yani nasıl desem, en azından yarısı kolon lan. Bi de Efes'te 60 kişilik falan bi Japon kafilesi vardı, onu hiç anlamadım. İzmirlinin kendisi görmemiş daha Efes'i, sen nası kalkıp da geliyosun taa Japonyalardan yaşlı başlı halinle. Arkayı flu yapan fotoğraflar çekip çekip gittiler sevgili okur. Bu da böyle bir anımdır.
» Kordon, Alsancak, Konak, Karşıyaka, Bornova ve hatta Efes falan derken bayaa İzmir hayranı oldum çıktım. Bu yazıyı da burada sonlandırayım zira bu hayranlığımı çekemeyen pis Ankaralılar olucak daha fazla uzatırsam. Haydi sağlıcakla kal, al yanaklarından ve al yuvarlarından öpüyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
17 Ocak 2012 Salı

Eğrisi Doğrusu İle İllüminati Olayları

3 tane ömer üründül tadında yorum
çipil bakan tek gözünü yediminin.

Ben, var ya, İllüminati olsam, yani böyle komple ben olsam, koca bir örgüt aslında 'benimmiş lan' olsa, hiç öyle psikolojik savaşmış, biyolojik silahmış, o tür tuzlu olaylara girmem; onun yerine missler gibi bişey düşündüm sevgili okur: Cam Kırığı Bombası. Evet yanlış duymadın. Bugüne kadar nasıl oldu da düşünülmedi anlayamıyorum, bi insanın akıl sağlığı ve paranoya seviyesi üzerinde cam kırığından daha etkili bi yöntem var mı allaasen. HAARP mı etkili yöntem? Peh. İki tane bulutu çarpıştır tee Amerikalardan, gelsin burda kar yağsın. Olm ocaktayız lan tabi ki kar yağacak, ne haarpı filan. Yemin ediyorum bu İllüminati bilmiyo bu işi ya. Bi kere ben bi ülkeye cam kırığı bombası atsam, binlerce kilometre karelik şehir toprakları küçücük cam kırıkları olsa, ben eminim ki ordaki insanlar artık hayatlarının geri kalanında o eski huzurlu kişiler olamayacak. Hep bir "Olm bak ayaana falan batmasın hep beyne yürüyomuş :(((", hep bir efendime söyleyeyim, "Aman terliksiz gezme çocuğum" gibi iç huzursuzluklar, can sıkışmaları olacak. Sonra da, sonra dediğim tabi bi 10 yıl sonra falan, aklı başında adam kalmadığında o ülkede, hooop akbaba gibi çöker alırım yemin ederim. O diil de bu paragraftaki emperyalizmden ben bile tiksindim ha.

İllüminati gerçekten çok sinsi bi oluşum ya. Kendilerini böyle havalı bişey sanıyolar da, öyle Pink Floyd albüm kapağına ışığın dağılmasını koymak, ya da efendime söyleyeyim Family Guy'da arka planda bir anda piramitli göz çıkması, yok işte baykuşlar eşliğinde pagan ayini yapmak eylemlerinin hangisi havalı şimdi allaşkına. Pis satanistler. Arkaya göz koyup çekmekten ne zevk alıyosunuz ha, mendeburlar. Canını yediğiminin dağ gibi Nikola Tesla'sının ömrünü yemişsiniz zamanında, şimdi o projelerle götümüzden kan örnekleri alıyosunuz di mi iblisler. Hani aydınlanma hani ışıklar geliyo da Lusifer allahını seviyosan bize yardım et de işte yok bütün dünya şeytanın t şşağını yesin falan ya bak gerçekten düşündükçe garip oluyorum. Hatta o kadar garip oluyorum ki şu an doğru düzgün cümle bile kuramıyorum. Lan hakikaten ben ne diyorum ya, kendi yazdığımı anlamadım şu an.

O diil de, sübliminal mesaj diye bişey var ya, hah onun allah belasını versin ya. Keriz gibi yiyoruz her gün bi sürü sübliminali. Şu an benim bilinçaltım hayvan gibi dolu, bir sürü şeytan figürü, tek göz, umutsuzluk mesajları ve David Rockafeller'sın sen bizim canımız düşünceleriyle dolu. Tam ben bilincimi ve bilinçaltımı finallere hazırlıyorken, her gün hayvanlar kadar şey ezberlemem gerektiği için belki de çocukluğuma dair çok güzel anılarımdan birini ikisini shift+delete yapıyorken, senin benim kafamın içini (çünkü bilinçaltı çok bilimsel oldu, kafamın içi daha samimi) böyle şeylerle doldurmaya ne hakkın var arkadaşım? BU DÜNYA SANA DA KALMAZ İLLÜMİN!!

Atarlanarak yazımı bitiriyorum, bir diğer İllüminati incelemesinde daha ayrıntılı atarlanmalarda bulunacağım. Sen öyle bilincini tanımadığın kişilere açma sevgili okur, haydi canının sağlığı.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Ocak 2012 Perşembe

Aynen Devam

7 tane ömer üründül tadında yorum
(üst düzey fotoşop kullanırım. şş çaktırma.)

» Ta-taaaaam!!
» Gönül isterdi ki "AAAAAA HOŞGELDİNİİİİİZZ AY HİÇ BEKLEMİYODUUM:)))))))))" diye samimiyet dışı ve sevimsiz bir kucaklamayla karşılayayım sizi, ucuz bir çikolata, uçucu bir de kolonya ikram edeyim, sizin bilinci daha oturmamış 4 GB beyinli çocuklarınız rengârenk balonları patlatırken ben içten içe üzüleyim falan. Ama yok, tüm bu şarlatanlıkları bir kenara bırakıp, tamamen içten bir selamlama ile yeni Daçe Der Ki'ye alıyorum sizi: Neaber? :) Allahaşkına geç otur yabancı yok.
» Yeni Daçe Der Ki de YTL gibi oldu, ya da aslında bu blogun çakması varmış böyle otobüs firmaları gibi. Neyse. Ne yaptın yaa sevgili okur, hadi anlat, ben yokken hiçbir blogda aradığını bulamadın di mi? Kehehe kehe keh tahmin etmiştim. Hayvanlar gibi de özlemiş olduğunu varsayarak (tümdengelim tümevarım varsayım önerme allahım sen aklımı koru yarabbim bloga yeniden yazı yazınca sevinçten deli oldum) hemen konulara girmek istiyorum. Ayşen hanım pasta aldın mı sen? Ay pasta da al vallahi darılırım.
» Açılışı da final dönemine denk getirdim ki ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketlerinize bir şekilde dahil olayım. Meh mehh.
» En başta sana herkesin en az kanun karşısında olduğu kadar eşit olduğu bir platformdan bahsedicem sevgili okur, can okur canbonomo okur*: Ankara'nın dolmuşları. Ne oldu bi şaşırma geldi gibi. Evet, tam anlamıyla, adaletin damarlara kadar hissedildiği bir atmosfer. Geçen gün okuldan Kızılay'a gidiyorum, böyle yine 50 kişi falanız. Dolmuşun içinde soluyacak ya 3 ya 4 molekül oksijen kalmış o derece. Tabi trafik falan da olunca sıkıntıdan etrafa bakıyorum; bir yanda ders çalışmaktan içi dışına çıkmış, dağınık saç ve kıyafetleriyle düşkün bir öğrenci profili, diğer yanda 2 milyarlık dokunmatik telefonunundan hava download edip güzelce nefesini alan, bakımlı, dersleri sallamayan bir diğer öğrenci profili. Genelkurmay'ın orda kavşak var ya hani (ankaralı olmayan arkadaşlar "nekavşaayaahangikavşak" diye birbirine bakıyor şu an). Oraya gelirken, her zamanki gibi dolmuş şöförünün yönlendirmesiyle ("argadaşlar bi yardımcı olalım gavşaa geçene gadar."), benim de içinde olduğum yaklaşık 15 kişilik grup, bunun kadını erkeği, Asyalısı Avrupalısı, zencisi beyazı, ayfonlusu nokia 3310'lusu, bir tane bile çatlak ses çıkmadan "BLOFF!" diye bi çöküverdi, 2 saniyede mi ne. Şöförün isteğinden yalnızca 2 saniye sonra bi daha baktım, herkes aynı seviyede; o çöken herkes oturanlara karşı aynı rezilliği yaşıyor, bir elinde ayfonu olanı da ayfonu cebine sokmaya zorlayan tutunacak yer bulamama problemi, ortak kaderin derin sessizliği, o bir rica ile eriyen kaskatı gönüller... Şimdi anlatabildim mi sevgili okur? Anlatamadıysam da daha uzatamıycam zira paragraf kendi şahsi blogunu açacak boyuta geldi.
» Bizim okulda dönem sonu geldi diye, son ders çıkıp, "Hadi dönemi değerlendirelim!" diyen, ama akabinde "Bu dönem benim için zordu, işte koşuşturma, hem ders notlarını hazırlama hem aile işleri, efendime söyleyeyim bir ara Amerika'ya gitmiştim hatırlarsınız, çok güzeldi" diyerek kendi hayatında olup biteni anlatan hocalar var. Deli mi ne.
» Aralarda gezin bak karıştır oraları, sidebar'da eğlencelik aplikasyonlar var, iyice özümse yeni dizaynımı sevgili okur. Sırası gelmişken söyleyeyim dedim.
» Yalnız o diil de, yıllarca üzerinden milyonlarca espri yapıp ekmeğini yediğimiz 2012 de geldi ya, ben daha başka bişey istemiyorum. Resmen şu blog açılalı 3 yıl oluyor. O zamanlar sadece bir adet masam, bi de kalemim vardı. (ne idim ne oldum köşemizde bu hafta! şaka şaka.)
» Ne zaman ki bir gün muhtarlığa gidip de ikâmetgâh ilmuhaberi alıcam, o zaman iflâh olmaz bi yaşlı olurum gibime geliyo. Düşünsene ben 70 yaşındayım ama hala mal gibi blog yazıyorum filan. İlmuhaberi koymuşum bilgisayarın yanına filan.
bugün bir los angeleslının şöyle bi svitten haberi varsa ben de hayvanölüsü gibi kokayım ya.

» Bambaşka bişey sorucam. Bütün bu svitlerin kazakların aşofman üstlerinin filan niye üzerinde hep "Athletic", "Olympicss", "L.A. Champions" falan yazıyor ya. Hadi atletiği olimpiği geçtim, her bir svitin üzerinde Los Angeles, Minnesota, Texas yazması nedir arkadaş, nedir ya? Ben hayatımda Los Angeles mı görmüşüm, yok görmeyip de Los Angeles'a gönül mü vermişim, ülkemizdeki bu gereksiz Los Angeles hayranlığı nereden geliyor ha, nereden geliyor? Yavan İstanbul tişörtünden bile fazla Los Angeles'lı New York'lu Oklahoma'lı svitşört var yemin ediyorum. Haa öte yandan bir de öyle yok "Engine", yok "Gasoline", yok işte "Motor" filan yazıyorsunuz (svitinde motor yazan adam gördüm ya). Ne anlıyorsunuz, köpeğiniz oliyim bana da anlatın ya. Motor ne lan allahsız Motor ne ya.
» Eş-dost ortamlarında ne zaman Avrupa konusu açılsa, misal biri Erasmus'la gitti ya da direktoman tatilini geçirdi falan, ilk başta gidilen ülkenin güzellikleri konuşuluyor, gitmeyenler de bildiklerini yarıştırırcasına ver ediyor falan, ama sonra konu dönüp dolaşıp hooooop diye, o güzelim ülkenin aslında ne kadar boktan olduğuna geliyor. "Eaaabi var ya orda sokakları filan bok götürüyomuş.", "Tabi canım zaten Fransızlar aşırı pismiş, hep bok yiyolarmış bi de sidik" gibi yavanlıklar olmayan bir Avrupa gezisi sohbeti ben daha duymadım. ("fransızlar" yerine, tercihen, "ispanyollar", "almanlar", "eaaabi italyanlar hele" filan da gelebiliyor.)
» Telefonla konuştuğun biri telefonun aparlörünü açıp "Bak burda kalabalığız haa ehehehe hoparlöre aldım şimdi seni :)))" diyen karşı taraf, sular seller gibi konuşan insanın dediklerini yutturuyor ya. Ah o aparlörü icat edenin allah belasını versin. Ben en son böyle bir gerginliği Shutter Island'da yaşamıştım oğlum. Konuşacaksak ikimiz konuşalım. Lütfen.
» Şimdi ben sizleri blogun diğer öğeleriyle başbaşa bırakıp kaçıyorum sevgili okur, sen de iyice benimse, yine yorumunu layk'ını esirgeme. Gerekirse "OHAAA bu tasarım için saatlerce gözlerine kan oturmasına değmiş, çok beğendim!!" temalı iltifatlarınla feysbuktan, twitter'dan gel. Haydi adem elmasından öptüğümünün, sağlıcak içinde boğularak can ver.

*illuminati gibi göndermelerim vardır.

Daçe.
Okumaya devam →
5 Aralık 2011 Pazartesi

Not Sure If

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bi' süre kimseyi "yeniyazııı!!" diye sıkızlamayacağım. Ama çok okumak isteyen olursa, blog açık, iki üç yılın dökümü de sidebar'da başlıklar halinde var.
Çok güldük filan evet ama sürekli komikleyecek değiliz. Herkesin pause hakkı var, e blogun da var tabii. Hayat şakadan oluşmuyormuş sevgili okur. Farkına varmak gerek.
Yazılarımı özlediğinizde, ben de yazmayı özlemişim demektir. İletişim kurmanız yeterli, ben her zaman ulaşabileceğiniz, size aynı mesafede olacağım. Feysbuk, twitter, ekşisözlük, cep telefonu çağrısı, cep telefonu mesajı, özel mail kutum ve elbette yüz yüze iletişim gibi seçeneklerimiz mevcut.
Sağlıcakla kal okur, çok mutlu ol, başka bloglar keşfet, sonra benle paylaş falan.
Şimdilik pause'a basıyorum.
Sevgilerimle.
Daçe.
Okumaya devam →
25 Kasım 2011 Cuma

Berber Değdirmesi

5 tane ömer üründül tadında yorum




Tanıyor Olabileceğiniz Kişiler'de bana Abraham Lincoln'ü öneren Feysbuk, hayır canım sağol tanımıyorum. Belki en fazla 6 telefon kadar uzağımdadır -çünkü öyle bişey var-, yine de tanımak istemiyorum. George Washington desen bi derece. Roosevelt hangisiydi ingiliz olan mıydı o.

Ehhe şaka şaka o kadar öküz değilim sevgili okur. Bak böyle espriler şakalar filan yapılıyo burda gülüp eğleniyoruz, sonra benim arkamdan vay ulan bu da ne malmış, cahile bak haha filan dendiğini duyarsam yakarım.

Neaber ne yaptın sevgili okur, sen de sosyopat hocalarının ağır tahrikli sınavlarına maruz kaldın mı? Benim resmen bi gözümden uyku, diğerinden çalışma azmi akıyor ya. Yine de dedim iki arada bi derede sevgili okurun kulağına üfleyeyim, sol omzuna tık tık yapıp sağ tarafına geçeyim, işte ne biliyim böyle haytalıklar.

Şimdi bak var ya... Off.. Siz, komple, neden Amerikan değilsiniz ya. Amerikan olsanız ne güzel şimdi bir ton şükran günü tespitimi ver etmiştim, karşılıklı mehhe mehhe mehh diye gevrek gevrek gülüyorduk. Gerçi sadece Amerikan vatandaşlarının şükran günü kutlaması yaptığını sanıyormuşum gibi bir yanlış anlaşılma oldu. Bak ne dedim. Yakarım.

O diil de, Şükran Günü, söyleyiş olarak hiç amerikanvari değil. Arapvari bir hava var daha çok. Neyse.

berber değdirmesi ve beraberinde gelen özgüven eksikliği. (fark ettiyseniz brad yenice tıraş olmuş, işine gücüne gidecek.)

Biz şimdi bazen çok çok ünlü insanların hayatlarına çok özeniyoruz ya. Diyoruz ki lan biz tavşanı mıyız bu dünyanın, biz niye onlar gibi olamıyoruz falan. Ya da çok büyük hayranı olabiliyoruz bi ünlünün, her yaptığına "bokunu yiyim yaa süpersin :)))" şeklinde destek veriyoruz. Erkekler futbolculara özeniyor, kadınlar belki Brad Pitt, Kıvanç Tatlıtuğ ve Arthur gibi insanları (yalnız dikkat ettiysen hepsi bana benziyür kehhe kehehe) çok beğeniyor filan. Evet. Buraya kadar hemfikiriz di mi. Şimdi sıkı durun; zira tüm dünyanın yüzyıllardır gözden kaçırdığı çok mühim bir gerçeği açıklıyorum size... İlahlaştırdığımız bütüüün o ünlüler, ama hepsi, hayatının bazı zamanlarında mutlaka berber değdirmesine maruz kalıyor. Kaçışı yok. Düşün bak; böyle Brad Pitt'i berber koltuğundaki tüm o savunmasız haliyle düşün. Hah. Ehehe. Tam olarak bahsettiğim şey buydu, şimdi dağılabiliriz.

Yalnız koskoca Brad Pitt'i de berber koltuğunda şu diyalogu kurarken düşünemiyorum ya:

- Önleri nasıl yapalım, kısa mı olsun, nası olsun?
+ Önler uzun kalsın yaa ben uzun seviyorum.
- Hee anladım kızlar seviyo de mi.. Ehehe. Genç adam seni.

ya da misal;

- Saçı yıkıyorum?
+ Yaa yok yıkama abi şimdi ben evde banyo olucam zaten :))

gibi.

Bu esprinin de yeterince ekmeğini yediğimi düşündüğümden hemen konuyu değiştirmeye çabalıyorum.



Kurban bayramında telefonumu bir tabak tatlı şerbetinin içine düşürdüğümden beri telefonum bir içli çalıyor, bir içli çalıyor. Vallahi kötü haberdir diye açamıyorum, öyle yaslı çalıyor nokiam. Canım nokiam. Bence dünya üzerinden bir gün Coca-Cola da Microsoft da silinip gidicek ama Nokia hep bakî kalıcak. O her nesli büyük bir özveriyle büyütmeye, "dırınığ-nı--dırınığ-nı--dırınığ-nı--nığğ" şeklindeki telefon melodisi de (şimdi tabi burda tam yapamadık ama) ergenden ergene aktarılmaya devam edicek. Nokia ya. Nokiam. Daha kim bilir kaç nesil, onun aslında uzakdoğu değil de bir Fin markası olduğunu öğrenince şaşırıcak. Ahh. Nokiam nokiam nokiam. (biz bugün buraya reklam aldık.)

O diil de allah kimseyi çok coşkulu kalabalık kız grubunun yanına yamacına denk getirmesin ya. Hele bi de dolmuş gibi zaten küçük bi ortamda yarım saat boyunca o coşkuya, tamamen fransız olarak, en fazla ":))" şeklindeki yapmacık ifadeyle maruz bırakılmak... Düşününce, ne tuhaf çileler var hayatta. Ama neden düşünelim. O zaman iyakşamlar.

Ben hep abartılı bi metafor sanardım ama; insanın gerçekten de afedersiniz götü donuyormuş ya. Bu ne oğlum!

Şimdi yanlış anlaşılmasın ama twitterda bazı insanlar twit kutucuğuna sıçsa o bile retweet alıyor ya. Yani. Neyse. (evet burda bir çekememezlik var, öhm.)

Bölümde neredeyse dördüncü yılımı bitiricem sevgili okur -nerdeyse dediğim, yedi ay sonra- bana hala dönüp dönüp aynı soruları soran akrabalar, eş, dost ve hısımlar var ya. -hısımlarımı ne kadar sevdiğimden bahsetmiş miydim? i lav hısım.- Sürekli şuna benzer, fıtık edici bi diyalog dönüyor:

-hangi bölüm?
+petrol ve doğal gaz mühendisliği.
-yaa her yerde var, burnumuzun dibinde iran'da ırak'ta var da bizde nası yok?
+yani, şimdi petrolün oluşumu biraz--
-yok yok amerika de mi, çıkarttırmıyo amerika.
+ya ondan ziyad--
-amerikaboramerikabor.


Sevgilerimle. -lan o diil de gri gri ne güzel oldu, blogu gri mi yapsam. hmmfss.-

Daçe.
Okumaya devam →
6 Kasım 2011 Pazar

Sarı Vespa

2 tane ömer üründül tadında yorum


Akşamüstünün Endülüs gökyüzüne hediye ettiği muazzam pembeliğin altında, böylesine hayranlık verici bir güzelliğe sahip şehrin diğer tüm insanlarıyla, kimsenin dile getirmediği ama herkesin manevi derinliklerinde olan güçlü bir duyguyu paylaşıyordum: Gurur. Akdeniz'e paralel uzanan eski moda sokaklarda ve yolunu kaybetmiş herkesi denize ulaştıran dikine caddelerde her şey olması gerektiği gibi. Bisiklet süren Cezayirli çocuklar (bunu bisikletlerinin Cezayir bayrağı renklerinde süslerinden anlıyorsunuz), koltukaltlarında süs köpekli kokoş yaşlılar, gece yapacağı vurgunun hayalini kuran bakımlı erkekler ve bir yerlere yetişecekmişçesine acelesi olan, ama mağazalardaki indirimden başka kaçıracabilecekleri pek bir şey olmayan, uzun boylu, göreceli olarak iyi giyimli, vücut hatlarını cesurca sergileyen, topuklu ayakkabılı İspanyol kadınları... İşte benim favorim. Sarı kırmızı ülkede yaşadığınız süre boyunca rastlayabileceğiniz en doğal ve hasar vereceğinden emin olduğunuz afetler. Ve işte, belki de onların en acımasızı, kalbinizde vuku bulduğu takdirde taş üzerinde taş bırakmayacak güzellikte, yalnızca şanssız bir kör adamın aşık olmayacağı, dünyalar güzeli Isabel'im. Tüm kusursuzluğuyla ve tüm ışıltısıyla bekliyor beni.

Isabel'i yaklaşık yirmi dakika beklettim. Böyle bir suç için bir erkeğin darağacında olması gerekirdi, şanslıyım ki bu, günümüzde insan haklarına aykırı ve kanunlarla yasaklanmış halde. En azından Güney Katalunya'da. Yine de yirmi dakikanın cezasını bir şekilde acılar içinde çekeceğimden adım gibi eminim. Bu arada, söylemiş miydim? Adım Pedro. Pedro Sanchez Gil. Doğduğum yerde ne kadar klasik bir isim olsa da, burada retromanyak kadınların, özgür küçük çocukların ve yirmi yıllık kekemelerin itina ile söyledikleri, "taş" anlamına gelen bir kelime. Adaşım olan bir de Rus çarı var, ama dünyalar güzeli bir Latin'i bekletirken, sizlere elin çarından bahsedecek değilim.



Tam da beklediğim gibi, Isabel sinirli. Belli etmediğini düşünmemi istediğini belli ediyor. Ses tonundan belli. "Canım, nerede kaldın? Keşke bi' haber verseydin... Tıkalı mıydı trafik?" Ufak sarsıntılar. "Hmm... Neyse." İşte bu öncü dalgaydı. Bir kadından "neyse"yi duyduğunuz anda, hangi dilde, hangi kültürden olursa olsun, bildiğiniz tüm duaları etmelisiniz. Ya da vazgeçtim, önce kaçın, sonra yine edersiniz duanızı. Birazdan gelecek ve merkez üssünden itibaren yarıçapı büyüyen dalgalar yaratacak asıl şoka birazdan hep birlikte tanık olacağız. Kıymetli pırlantamı, Palau Güell'in (şehrin tarihi derinliğini yansıtan Güell Sarayı) La Rambla'yla (şehrin en gösterişli caddesi) kesiştiği köşede ağaç ettiğim için kendimi kötü hissediyordum. "Bebeğim özür dilerim beklettiğim için, ama bir de karısıyla cinsel hayatında sorunlar olan ve bunların acısını sağlıklı insanlara duyduğu kıskançlıkla çıkaran taksiciyi görecektin. Adam yolda sıkıştırıp durdu. En sonunda kenara çekip yarım saat onunla tartıştım. Tekrar özür dilerim... Sen napıyorsun?"

Ender de olsa üst üste iki kanattan gelişen Osasuna ataklarının, galaktikos savunmasını hazırlıksız yakalayıp şaşkına çevirmesi gibi, özürlerim değerli Isabel'imi yumuşatıyor. İki tost söylüyoruz, iki de çay. Güzelim kafeye "aile çay bahçesi" muamelesi yapıyoruz resmen. Garson gidiyor. Isabel gülüyor. Gülerken gamzeleri çıkıyor. "Seni çok özledim ben sevgili Pedro." diyor. Her erkeğin herhangi bir kadından duyabileceği bu sözlerin, daha önce hiçbir melek tarafından dile getirildiğini bilmiyorum. Benim bildiğim, melekler insanlarla konuşmaz. Ama Isabel bülbül gibi şakıyor. Ah... Devamlılık gösteren sesinin her bir zaman aralığındaki haline, karşısında oturup damla damla eridiğim Isabel'im...

Isabel anlatıyor. Ben dinliyorum. Isabel gülüyor. Ben gülüyorum. Isabel "Seni seviyorum" diyor. Ben aklımı kaçıracak oluyorum. Isabel öpüyor. Ben ölüyorum. Cenaze masrafları benden.



Yaklaşık iki saat boyunca Isabel'le, kahkaha ve öpücüklerin üretici firması sponsorluğunda, günlerdir görüşmemiş olmamızın acısını çıkartıyoruz. Santander'i anlatıyorum ona uzun uzun, heyecanlı heyecanlı. İş için gittiğim Santander'in düzenli ama sıkıcı bir şehir olduğundan, üstelik Roma İmparatorluğuna ve aşka başkentlik yapan bu cennete ne kadar uzakta bulunduğundan bahsediyorum. Ona oradan aldığım mini bir hediyeyi veriyorum. Isabel boynuma sarılıyor. Sarılıyorum. Ve ne oluyorsa o anda oluyor!

Aksi şeytan her güzel ve aşk dolu dakikamızı elimizden almak istercesine oynuyor rolünü. İşte, kafenin hemen karşısına park ettiğim, Isabel'imin arkasından ancak ona sarıldığımda rahatça görebildiğim sarı Vespa'mın selesine tanımadığım biri oturuyor. Ani şok. Lan?!

Vespa'nın yeni fetişisti uzun süre selede sağa sola bakarak oyalanıyor. Isabel'i can havliyle kenara çekip ayağa kalkıyorum, avazım yetmiyor, öyle bağırıyorum. "OĞLUM NAPIYOSUN LAN İNSENE!! ŞŞT ALOO KİME DİYORUUM!" Sarı Vespa'mın üzerindei yabancı, en sonunda aradığını bulmuş gibi seviniyor, beni duyduğu yok. Çeviriyor kontağı. Bu, son on yıldır duyduğum en güzel motor sesi. Bu kez başkasının kontrolünde. "HAYVANINEVLADII! OYUNCAK MI LAN O, NASI ÇALIŞTIRDIN, İN LAN AŞŞAA!!!" Gerisinde gözlerim kararıyor, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Zira yabancı, Vespa'ma gaz veriyor. Aklı sıra haz alıyor köpeğin oğlu.

Hemen dışarı çıkıyorum, sarı Vespa'ma doğru koşuyorum allah ne verdiyse. Yabancı beni görüp tırsıyor, asılıyor gaza, başlıyor benim Vespa'm uzaklara uçmaya... Arkasından bağırıyorum. Bu öyle bir bağırma ki, tüm Katalunya ve Kastilya'da günlerce yankılandığı rivayet edilir. Ben bağırıyorum, Vespa'm uçuyor, yabancı tek elini havaya sallayıp sırıtarak "Adios" diye sesleniyor, Vespa'm arkasında bir toz bulutu bırakarak gürültüyle benden uzaklaşıyor. Ben koşuyorum, Vespa uçup gidiyor, Isabel arkamdan endişeyle çığlık atıyor, La Rambla'nın müdavimlerinden bu halimi görenlerse tüm asaletini kaybederek gülüyor. 10 yıl önce Isabel'imle beni tanıştıran emektar sarı Vespa'm, göz göre göre havadaki pembeliğe karışıyor.

O gün Barselona'da yas ilan edilmeli. Edilmiyor. Sarı Vespa'dan bize yalnızca fotoğraf kalıyor. Isabel'im ve ben, ağlıyoruz.



Daçe.
Okumaya devam →
1 Kasım 2011 Salı

Bizimle -Türkçe- Çalışmak İstermisiniz?

2 tane ömer üründül tadında yorum
istersinizmi. istermisiniz. misiniziniz. miz.

Ayda 5 yazı ile rekor peşinde koşarken an itibariyle 3 yazıyla kapattığım koca bir ay son bulmuş, yerine umut dolu yepisyeni kasım gelivermiştir. Neaber?

2001'den bu yana her kasımda "Kasımda aşk başkadır ehehheheheheheheh ehehehhehehehehehe ehehehehheheheeh" diye espri yapıp uzun uzun gülen insanlar tanıyorum. Bu seneyi de boş geçmeyecekler. Pisler.

O kadar yoğunum o kadar yoğunum ki sevgili okur, yoğunluk olarak teke tekte boza'yı harcarım. O derece bir yoğunluk. Fırsat bulduğum ilk arada da hemen esprilere şakalara girişeyim istiyorum. Yaa. Evet. E o zaman? Galiba. Di mi yani? Bazen. Hadi bakalım. Hop.

Bişey diyim mi okur. 21. yüzyılın Türkiye'sinin Ankara'sında hala "Oran'a gidiyorum eheheheh :))))))) Oran Oran. Oran'a binip gidicem. Eheheheh. Kehehehehe." diye espri yapıp uzun uzun gülen adam var. Başta bahsettiğim insanın bir akrabası gibi. Deli miler ne, beni buluyolar. Gidin oğlum saldırıcam artık gidin lan!

Geçen gün göz göre göre'nin tanımı benimle yapıldı inanır mısın. Sabah saat 7 yirmibeş falan, otobüs durağındayım, 7 buçukta gelip beni ve okula giden birkaç kişiyi alacak otobüsü bekliyorum. Ama nassı uykuluyum. Nassı. Öyle uykuluyum. (tam olarak nası olduğunu anlatamamak. denemeye çalışınca hala da anlatamayacağını fark etmek. en yakın çıkıştan sıçmadan kaçayım derken parantez içine hayvan gibi yazı yazarak paragrafın bölünmez bütünlüğünün afedersin mnakoymak. filan) Ne diyodum... Öyle uykuluyum işte. Bekliyorum buz gibi havada, gözlerim kısık falan o sırada tabi saatlerimiz tüm hızıyla ilerliyor. Sağa bakıyorum bekleşenler, sola bakıyorum bekleşenler. Mis. Tabi saat 7 buçuğu geçiyor hafiften artık. Bi yandan rahatım sonuçta her gün gelen otobüs bugün niye gelmesin ama bi yandan otobüs gelmedikçe tuhaf bi gerginliğe kapılıyorum falan. O sırada her şey bi anda kararıyo sevgili okur. Sonra uzaktan bi ışık bana geeel geel yapıyo. Sonra yine kendime geliyorum ama o arada nolup bittiğini anlamıyorum, sağa sola bi bakıyorum millet gitmiş, kimse yok... Lan! Nasıl ya hassktir demeye kalmadan bi alt durakta binecek olan arkadaşımı arıyorum. Bekletmeden açıyor. "Evet kankit?" - Janjit otobüs gelmedi di mi yeaa? - "Kankut o geldi gitti ya :( Bir dakika falan oluyo" - Hmm ha öyle evet tabi. Hee di mi yani onu diycektim ben de. Yani. Tabi canıım ehehe on dakikadır beklediğim otobüsü göz göre göre kaçıracak değilim ya ehehehe neğadamsın. Hınzır seni. Ben tam olarak ne anlatayazıyodum ya.

Zamanında örgü örüp örüp "Yavrım hiçbirini giymiyosun ama bak bissürü şey örüyom sana yavrım" diyen annanelerimiz, babannelerimizin, sırf o elde örme kazakları, bereleri, atkıları falan bize giydirebilmek için on yıllaar sonra tüm dünyadaki tekstil endüstrisinin yüzde seksenini satın alıp, Mango'ya, Zara'ya, Pull&Bear'a, ne bileyim işte Colins'e, Waikiki'ye falan dağıldıklarına dair ciddi şüphelerim var. (bunun hepsi bir cümleydi bu arada). Piyasada bu kadar çok örgü olmasının ve küçükken beğenmediğimiz, "bok gibi lan bunnar" dediğimiz baklava desenli şekilsiz şemalsiz kazakların şu aralar gençler arasında inanılmaz gideri olmasının başka bir açıklaması olamaz. (al bu da ikinci cümleydi. lan ben inanılmaz yetenekliyim ya. neyse.)

O diil de hakkaten sırf moda oldu diye afedersiniz bi ske benzemeyen şeyleri giymek zorunda mıyız ya biz. Neymiş örme hırka modası varmış da, erkekte çokgzel duruyomuş filan. Lan oğlum. ANNANEN GİYDİREMEDİ SANA, SEN 80 LİRA VERİYOSUN LAN!! Ohh. Atarımı da yaptım. Burdan az önce saydığım tüm mağazalara da kınamalarımı gönderiyorum. Kın.

Cancaazla çok sık gittiğimiz self servis bi restoranda, istisnasız her gidişimizde "Hoşgeldiniz efendiiiiiim, iyi çalışmalar efendiiiiiim, kahve ya da çay arzu eder misiniz efendiiiiiiim, çaylar benden efendiiiiiiiiim" diyen bi garson var ve biz ikimiz gerçekten çok korkuyoruz.

Esnemenin bölünmesi kadar üzüntü verici bişey yok şu hayatta ya. Hatta en fenası da, esnemenin, ZINNRR ZINN ZINNNRRRR diye hayvansal şekilde irkilten telefon titreşimiyle bölünmesi. Allahssenbüyüksün nasıl irkiliyorum her seferinde.

"BİZİMLE ÇALIŞMAK İSTERMİSİNİZ?" diye bi pdf ya da docx dokümanı var galiba internette, eleman arayan tüm işletmeler bunun çıktısını alıp yapıştırıyo camına. Arkadaş bir kimse bilmez mi ya soru ekinin ayrı yazılacağını. Kosskoca Abdullah Kiğılı'sın sen, yani ismi okuyunca bile dizleri titretecek bi nüfuzun var, sen mağazana İSTERMİSİNİZ'i asmaya nası razı olabiliyorsun ya. Nasıl ya. Ya ben sizi hiç anlamıyorum ya gerçekten.

Aa ayın 1'i bugün. Blogger'dan da mayışımı çekip buralardan gidiyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
30 Ekim 2011 Pazar

Geçen Yine ANAP'lılarla Oturuyoruz

0 tane ömer üründül tadında yorum

Bu twiti yazarken "assign'larla"nın altını çizip "ANAP'lılarla" önerisinde bulunan Google Chrome, komik misin oğlum sen? Hayır ANAP mı kaldı lan, partici dedeler gibi* ANAP'ın yasını mı tutuyosun nedir.

Ahh Turgut Özal ölmeyeydi de göreydi bu hallerini Krooom, Krom.

-bu aralar inanılmaz yoğunum. sevgiler-

*volkan aslansütü'ne "anaplı dede mi kaldı" esprisi için teşekkürler.
Okumaya devam →
13 Ekim 2011 Perşembe

I Kalp Hısım

5 tane ömer üründül tadında yorum
"arap kızı camdan bakıyor" diyince hiç aklına böyle bişey gelmiyo di mi. hayat süprizlerle dolu işte google'da aratınca böyle bişey çıkıyor. vizyonunuzu genişlettim resmen eheheh.

Yağmur yağınca hemen elindeki işi ne olursa olsun bırakıp hevesli gibi cama çıkan Arap kızı kadar bile karakter yok bende. Yağmur yağdığını hep feysbuktan, twitterdan öğreniyorum resmen. Ha bugün bizzat ıslanarak şahit oldum o ayrı...

Naaber, neyaptın, ıslandın mı sen de can okur canbonomo okur?

Bugün bi' böyle su geliyo üzerime, böyle pıtır pıtır minik dürtükler hissediyorum falan neymiş la bu derken yağmur olduğunu anladım. Böyle de uzun sürüyor yağmurun yağmur olduğunu algılamam. Algıda gericiyim ha. Neyse niye kendime giydiriyosam. Espriler şakalar kuşağında bu haftaa... Şaka şaka direktoman başlıyorum.

Abi bu kozmetik fabrikalarında falan rujların ucunu kim kesiyor ya? Yani böyle ucu çaprazlamasına doğranmış salatalık gibi oluyor ya rujlar, o doğrama işini kim yapıyorsa ben o adam olmak istiyorum. Acaba ne diye geçiyordur ki o iş. Ruj kesici. Çok zevklidir ya, koyarım altına ekmek tahtasını, kıtır kıtır doğrarım. Seri üretimse seri üretim, benden daha serisini bulamazlar. Hodrimeydan!

Dolmuşta son durağa geldiğini herkes inmeye başlayınca öğrenen ama çaktırmamaya çalışan insan. Allah başka dert vermesin. Gerçi daha fenası da var. Dolmuşta son durağa geldiğini anladığında, "Ya eheh X yeri geçtik mi ya ben orda inicektim ama? Hani söyliycektiniz diye ben şeyyapmadım... Neyse burda iniyim ben. Uzak mı ki buraya çok?" diye ezildikçe ezilen, küçülerek fındık boyutuna ulaşan insan. Evet bu daha fena. Düşünsene bütün dolmuş "Vay mal" diye bakıyor sana. Off. Hele o "Uzak mı ki buraya çok"ta nasıl bir görmezden gelinmişlik, nasıl bir vazgeçilmişlik, nasıl bir heyecanını kaybetmişlik, yok inancını kaybetmişlik, allahım ne kötü şeyler bunlar ya.

Hani bazen fizy hiçbir şarkıyı ama hiçbir şarkıyı inatla açmaz ya. Hayat da öyle. İlla ısrar edicen.. Ah o sondaki edicen'i düzgün yazsam fıstık gibi özlü sözdü. Neyse.

"Rüzgaaaar nereyeee, götür beni orayaaaa" diye bas bas bağıran adamı kolundan tutup Kuzey Karolayna kıyılarında ikide bir oluşan kasırgaların hortumların içine attım, on gündür falan aynı yerde dönüp duruyor gerizekalı. Hava akımından bağırsakları filan pert olmuş tabi, aşağıya bırakıp bırakıp duruyormuş pis. Kuzey Karolayna benzemez tabi öyle iki üfüren rüzgârda uçurtma uçurtmaya.

Uçurtma uçurtma ne güzel bi ikileme oldu böyle sempatik. Tabi bi' de Kuzey Karolayna demişken akıllar bir an için Güney Karolayna'ya gitti geldi di mi. Yaaa. Ben de onları hiç ayıramıyorum ya, ikisinin de yeri ayrı, çocuğum gibi. Hatta Kurtlar Vadisi: Filistin gibi Kuzey-Güney: Karolayna diye diziye devam filmi olabilir. Allahım bu paragraf giderek sevimsizleşmeye başladı.

Zaman gazetesi kuryesinin motoruna atlayıp, "Abi 8.40'a yetişicem, direktman Odtü'ye gidiyoruz!" desem herhalde pek de reklamdaki gibi olmaz di mi.

O değil de resmen benim sevgilimden çok mesaj atıyorsun bana Turkcell. Artık bi' de aynı mesajı iki defa atmaya başladın falan. İletim raporu diye ayarı var o telefonun, onu açsan sen de rahat edicen ben de rahat edicem... Hayır bi' de utanmaz bir adamsendeci gibi ne zaman yeni kontör yüklesem, "Abi şunu yazıp şuraya gönderirsen 1500 dk bedava konuşma gelicek!", "Bunu yazıp gönderirsen ömür boyu yetecek mesaj hakkın olucak" falan diye sinsi mesaj yazıyosun; fakat kontörüm bitmeye yakınken hiç demiyosun ki bu çocuğun bi ihtiyacı var mıdır, genç adam şunu da cebine koyiim harcar falan demiyosun. Hayvanın evladısın Turkcell. Evladım olsan sevmem seni pis.

Neyse şimdi gidiyim de iki Friends izleyip kendime geliyim. Göz çukurların boş olsa da onları öpücüklerimden oluşan sevgi tükmükleriyle doldurabilsem. Sağlıcakla kal. Bu arada sevgili Utku ve Gözde'ye selamlar, heyecanlandıralım biraz ehehe. Bi de Almanya'daki tüm hısımlarıma da selamlar. Hısımlarım kadar sevdiğim başka bir şey yok. I <3 Hısım.

Daçe.
Okumaya devam →
2 Ekim 2011 Pazar

Leopar Deseni

4 tane ömer üründül tadında yorum
"İşte modayı yakından takip eden zarif bir bayan... Merbahalaa... AAAAAGGH... İMDAAAGHHH!! Kaç oğlum bu bildiğin düz leopar çıktı lan, KAAAÇ!!"

O değil de Ikea'da "ölüm döşeği" diye döşek satılsa ya ikeh ikeh ikeh ikeh... Aaa pardon yeni yazıda mıyız ya?

Kusura bakma sevgili okur, sezon başlamadan önce bütün yazıların çekimlerini yapıp bitiriyoruz normalde, ondan araya kaçmış. Allah araya kaçırmasın. Naaber?

Bizim burda sular kesik ama aklıma takılan birkaç şeyi paylaşmayacağım anlamına gelmesin. O halde sen üzerine rahat bişeyler al, ben böyle dan diye başlıyorum.

Gece gece huzurumu kaçıran bir iki şey varsa, onlardan biri "Pratik bişeyler yiyeyim.." umuduyla buzdolabına yöneldiğimde, yiyebileceğim tek şeyin saatlerdir dolapta bekleyen, soğuktan eciş bücüş olmuş, küçülmüş, insan beynine doğrudan "soğuk soğuk da yenmez ki lan şimdi =/" görüntüsü veren, gurursuz karaktersiz börektir. Soğuk böreğe tabi olduğum geceleri hayatımdan eksilen geceler olarak da düşünebilirsin sevgili okur.

O değil de, dolmuşta hiç yer bulamayan ve ayakta kalmaya da ya razı olmayan, ya da şöförün kesin talimatıyla (şu dabreye oturuver) irkilen, bunun sonucunda da (allahım cümle bitmiyor gibi) dolmuş taburesine oturan adam. (ohh inanılmaz rahatladım şu an.) Dolmuşun eğretisi, baktıkça insanı utandıran, yer yarılsa da içine girsem'ci, hakkında "yazık la kimin çocuğuysa" diye düşündüren. Bi de sen baktıkça nokta nokta terler bu. Lan hakikaten allah kimseyi dolmuş taburesiyle sınamasın ya.

Ebeveyn banyosu diye bi olay var ya, hah işte şimdi kameralarımızı sizleri biraz daha drama boğmak üzere oraya çeviriyoruz... Ebeveyn banyosu olan evler bana hep biraz zengin gibi, elit gibi, böyle hafif piç gibi gelirdi. Halbuki mesela şu an bizim evde o banyodan var ve fakat Türk ailesi prototipine yakışan şekilde bir depo, bir kiler olarak kullanılıyor. Muhtemelen birçok Türk evinde de böyle. Resmen başka hiçbir odaya böyle muamele yapılmıyor. Evin besleme oğlu gibi ebeveyn banyosu. Türk ailesinin hayatında yerin çok dar ebeveyn banyosu. Normal hepimizin evinde olan banyolu tuvalet ve onun biraz daha küçüğü olan ufak tuvaletler olduğu sürece gözümüzde zerre değerli değilsin. Hadi git şimdi sana bizden daha çok değer verecek olan Fransızına, İtalyanına geri dön. Selam söyle. Öptm kib bye.

Dramdan drama gark oldunuz mu?

Ölmeden önce görülmesi gereken 100 filmin (bu "okunması gereken 100 kitap" ya da "yapılması gereken en çılgın 100 şey" filan olarak da değiştirilebilir) ya bu uzun parantezlerin de mnakoyucam ha her şeyi unuttum. Ha tamam pardon. Ölmeden önce görülmesi gereken 100 filmin 98'ini falan izledikten sonra ölsem, yani allah öldürmesin ama, nasıl çok üzülürüm, nasıl büyük kahrolurum ben ya. Her ölüm zamansız olur derler ama "Bari 4 saat ver de şu iki filmi de izliyim allahsız" derim o an Azrail'e. "Ekiekeike hadi be canım kar'şim, hadi bak az kaldı canını yediğim :)))" diye de gönlünü alıp yamanmaya çalışırım.

"Desing by Turing" yazıyordu dolmuşun camında ve desing'daki yazım hatasını kimseye söyleyememek, hadi söylemeyeyim ama, onu düzeltememek, 20 dakika boyunca eve gidene kadar delirtti. That's what they call başak burcu. Design ulan! Ohh.

Kadın kıyafetlerinde son günlerde o kadar çok leopar deseni kullanılmaya başlandı ki, o leoparlar o kadar çok yayıldı ki; yarın bir gün hayvanat bahçesinden leopar kaçsa aramıza karışsa "Lan ben nereye geldim?" demez. Kendi familyasından sanar. Nedir arkadaş bu leopar desenciliği, kim belirliyor bunun güzel ya da çirkin olacağını, valla öyle bi kurul varsa ben de katılıp oyumu kullanıcam ha.

Bende durumlar gördüğün gibi sevgili okur, başka dünyaların insanıyım ben. Hep ben konuştum biraz da senden bahsedelim. Ehehe şaka şaka, sana girersek çıkamayız şimdi iki saat. Ama yorum yapacak olursan beni nerde bulacağını biliyorsun. Oha ne kadar imâlı konuşuyorum ya gece gece. Hadi gittim.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)