19 Nisan 2016 Salı

Gökdelenin Tepesinden İnsan Manzaraları

3 tane ömer üründül tadında yorum
Merhaba sevgili okur, neaber?

Sana bu blogun sahnesinden seslenmeyeli neredeyse 2 koca yıl oldu. Ondan önceki araları saymıyorum bile. Fakat biliyorsun ya, bloglar bitti, blogculuk öldü, bu işi hâlâ özenle sürdürenlerse, bunu adeta bir baba mesleği gibi, nesli tükenmekte olan bir nalbur ya da bir taş ustası gibi sabırla yapmaya devam ettiler/ediyorlar. Ben tabii, sen de az çok takip etmişsindir, diğer sosyal medya mecralarına ve deformasyonu tırnak aralarımdaki ölü hücrelere kadar hissettiğim mesleğime kaydım.

Kaydım, kaydım da... Yazmayı bıraktım mı? Asla.

Böyle bir şey olabilir mi? Bir insan bir kez yazmaya başlarsa, o dürtüsünü yerin yedi kat altına gömebilir mi?

Değil yedi, yetmiş yedi kat altına gömsem dahi, yeraltı gayzerleri ve fay hatlarından yüzeye kadar gelen, dağı devirecek kadar tazyikli alev suları gibi, beynimi yırtıp bedenimi çiğner de tekrar çıkar yeryüzüne; bu konuda endişen olmasın.

Ha yazma işi devam. Peki bu süreçte ne mi oldu? (Hadi burada hiç haberin yokmuş gibi şaşır)


Kitap çıktı. :)

(En azından pekçoğu) Sana bu blogun ahşap zeminli sahnesinden yazmadığım irili ufaklı, kısalı uzunlu, deniz kokulu, sevgi kokulu, düşüşlerin ve gerisin geri kalkışların, yalnızlıkların ve hayal kırıklıklarının, umudun ve karamsarlığın, ütopyaların ve distopyaların harman olduğu, 102 adet öykü ve denemeden oluşan bir kitap... İsmi, "Gökdelenin Tepesinden İnsan Manzaraları".

2016 yılının ilk çeyreğinde Gece Kitaplığı Yayınları'ndan piyasaya çıkan kitaba şimdilik raflardan değilse de, tüm online kitabevlerinden ulaşabilirsin.

Kitabı sipariş edebileceğin bazı satış noktaları (websiteleri):
- D&R
- Idefix
- Kitapyurdu
- Kitapambarı
- Babil
- BKMKitap
- Kitapzen
- Kitapsahaf
- Okuoku
- Kitapvekitap
- Kitapcadde
ve dahası...

Ayrıca n11.com, gittigidiyor.com gibi alışveriş sitelerinden de ulaşılması olası.

Ha bir de, kitabın Facebook sayfasını da şuraya monteleyeyim.

Şimdilik böylesi bir haberi vermiş olmanın mutluluğuyla seni göz çapaklarından öpüyorum sevgili okur, ve en kısa zamanda bir kargo süresi sonunda elinde, yanında, yatağının başucunda, masanda elinin altında olayım istiyorum.

"Size hikâyeler biriktirdim sevgili okur; satırlarda, cümlelerde yıllar sonra da olsa buluşacağız yeniden. Bu kez öyle bilgisayar ekranından da değil ha, doğrudan, elle tutulur, gözle görülür, baskı makinesinden yeni çıkmış, mis kokulu sayfalarda buluşacağız. Elini ver de başlayalım konuşmaya; ben sana anlatayım ve içelim bu yeniden buluşmaya!"

Daçe.
Okumaya devam →
18 Temmuz 2014 Cuma

Nuran'ı İlk Gördüğüm Gün

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bu hikâyede bahsi geçen kişi ya da kurumların, gerçek kişi ve kurumlarla alakalı olma ihtimali, Como Gölü’ne hipopotam avlamaya gidip, kanatlı bir dağ aslanı tarafından öldürülmeniz ihtimaliyle aynı kesinliktedir.

***

Nuran’ı ilk gördüğüm günü hatırlıyorum da… Aylardan temmuz, günlerden pazartesiydi ve saat o güne kadarki bütün yaz günlerinin en güzel akşam yedisiydi. Saatin yedi olduğunu çok iyi hatırlıyorum çünkü tam yedide, bir saat sonra başlayacak vardiyama yetişmek üzere evden çıkmıştım. Önceki aylardan kalma ilkbahar çiçeklerinin tüm şehirdeki otomobil egzozlarına ve şehrin batısından içine doğru esen endüstri yellerine topyekûn direnebildiği yıllardan birindeydik.

Güzel zamanlardı; gerçekten...

Kadınlar pembe gül desenli babetler üzerine cesurca sergiledikleri bacaklarına yapışan siyah taytlar, üzerine kavisli hatlarının devamındaki sıkı kalçalarını isteksizce kapatan transparan tunikler ve tek omuzlarında beliren renkli sutyen askılarıyla, hafif esintili ve çiçek kokulu yaz günlerimize görsel sponsorluk ediyorlardı. Bu giyim tarzı zamanın genç kızları arasında öylesine çabucak yayılıp moda olmuştu ki, şehrin sokaklarında bundan farklı giyinmiş bir kız görseniz onun ya uzaydan geldiğine ya da bundan çok zaman önce yaşamış birinin hayaletinin dolaştığına kendinizi inandırmak zorunda kalabilirdiniz.

Ter kokulu, hantal banliyö trenleri ağzına kadar yolcu almış olmalıydı şimdiden, ve istasyonların tümü hınca hınç insan cehennemiydi. İş çıkışlarında her gün gibi bugün de araba trafiği yerli yersiz kazalarla ve yalnızca yersiz kavgalarla kilitlenmişti bile belki çoktan. Vapurlar vızır vızır insan taşıyordu; denizin üzerini yüksekçe bir tepeden izleseniz, çevik beyaz orkinoslar kıyılara vuruyor zannederdiniz. Toplu taşıma araçlarının hepsi tıka basa lise öğrencileriyle doluyordu. Birbirine âşık liseliler, birbirine aşkını ilân edemeyen liseliler, kavga eden liseliler, coşkulu kalabalık gruplar oluşturan liseliler, öğretmenlerinin bindiği arabaları değerlendiren liseliler, anne-babalarının boşanma kararını öğrenip depresyona giren liseliler, disipline giden liseliler, disiplinden kaçan liseliler… Liseliler oğlu liseliler. Dünya nüfusu bugün bu kadar dinamikse, liselilerin çoğunluğu oluşturuyor olmasındandır.

Dört saatlik gündüz uykusunun ardından iki saat kadar önce uyanmış, kahvaltı yapmamıştım. Kahvaltı edecek fırsat elbette olurdu ama bu kadar iyi demlenmiş bir çay gün içinde bir daha bulamayacaktım, o yüzden evden çıkmadan, Medeni’nin demlediği ceylan kanı seylan çayından kana kana bir bardak içtim. Çayın kanıma hızlıca karışması önce şekerimi düşürdü, açlığımı iyice fark ettirdi ve başım dönmeye başladı. Sonra bu baş dönmesi öyle sert, öyle keskin olmaya başladı ki; dışarı çıkar çıkmaz yiyecek bir şeyler almaya kendimi ikna ettim.

İlk gördüğüm pastaneye girecektim.

Girmez olaydım; zira yalnızca iki zeytinli poğaça ya da bir Ankara simidi alıp yoluma onu bir daha hatırlamamak üzere devam edeceğim pastane, hayatımın, belki de paralel dünyalarla beraber var olduğum tüm hayatlarımın en görkemli, en ölümcül, en sert, en güçlü tutulmasını yaşadığım, hiçbir zaman unutulmayacak bir mekâna dönüvermişti.

Nuran’ı ilk kez orada, Beşiktaş Pastanesi’nde gördüm. Aylardan temmuz, günlerden pazartesi, saatler yediyi belki bir nebze geçmekteyken, Nuran, bir erkeğin karşısına çıkabilecek en güzel kadın olarak yakınçağın medeniyetler tarihi kitaplarına geçmek üzereydi.


[...]


Okumaya devam →
17 Temmuz 2013 Çarşamba

Fedon Napıyodur Acaba Şimdi.

5 tane ömer üründül tadında yorum
Gregor Samsa bir sabah yatağında dev bir böcek olarak uyandığında ilk olarak saate bakıp, "BU SAATTE UYANILIR MI AMK YA DAHA İFTARA 10 SAAT VAR!!!111bir" diye öfkelendi.

Arap şeyhi olsam, böyle ama çok zengin, petrol zengini olsam, hatta Birleşik Arap Emirliklerinde kendi içinde birleşik, 2+1 kombili bir emirlik alsam (yalnız mis gibi hayal oldu he), ilk iş emirlik çapında parti veririm herhalde. Yani o kadar zengin olmuşum, anamın babamın yanından ayrılıp kendime ait emirliğe çıkmışım, bundan daha güzel bir fırsat olamaz diye düşünüyorum. Giriş de öyle fakir gibi 20 lira + iki bira değil, bayaa bayaa 100 bin dolar + sınırsız içki olur.

Düşün bak 200 milyon turist gelse o sene... Çarp 100 binle... Of bayaa sıfır var da yani nerden baksan zenginliğime zenginlik katıyorum ya ohh beybi I kalp KAPİTALİZM.

Gerçi düşündüm de, Holosko + bir miktar para da olabilir. Çünkü günümüzde Holosko + bir miktar para teklif ederek bağlayamayacağım iş yok gibi. Sektör hiç fark etmez.

Düşünsene kız istemeye bile yanımda Holosko + bir mikt... Aa bu espri yapılmıştı geçen sene çoğpardon :))))

Yalnız harbiden Beşiktaş'ın da yıllardır Holosko'yu adeta bir SEGS İŞÇİSİ olarak görmesi benim çok ağırıma gidiyor. Holosko'nun bile ağırına gitmiyordur o kadar. Alışmıştır çünkü adam. Oysa ben çok içleniyorum. Gerçi adam Slovak doğmuş amk seks işçisi olmayacak da nolacak ahshshdhfas çok ayıp yaptığım ırkçılık ama doğruya doğru çocuklar.

Bizim mahallenin müezzini adeta bir İstanbul beyefendisi, adeta bir İngiliz asilzadesi, adeta bir Fransız centilmeni. Böyle müezzin olmaz. Hatta böyle müezzin olmaz olsun! Şaka şaka o kadar da değil de yani, ezanı öyle bir kibar okuyuşu var ki, hani dersin ki "Ayyyhhh qıyamam sen yorulma ben okiim". Tabi elin cami müezziniyle niye öyle gevşek gevşek konuşuyosun o da var. Sonuçta bir Dolmabahçe Camii müezzini değil. Bizdekinde de hoşgörü bi yere kadar. Özellikle kızgın dönemlerinde sabah ezanları ölüm olabiliyor. "Aha" diyosun yani "müftülük herhalde bi hoparlörü de geldi g*tüme kurdu". Öyle bir hıraş.

Fedon olmaya karar verdim. Nedenlerini yazmayacağım tek tek (alttaki fotoğraf yeterince özetliyor). Zaten bir insan neden Fedon olmak istemesin ki? Bence bu hayatı bir Fedon, bir de İngiltere kraliçesi yaşıyor. (tabi o da abarttı 200 yıldır filan yaşıyor)

mikonos'ta bir çocuk hayranını yedikten hemen sonra fedon.

Yalnız az önce "hıraş" diye kelime kullanmışım siz de yemişiniz anladığım kadarıyla. Öyle her dediğime inanıyor olmanız beni her geçen gün kendi dinimi kurmam konusunda motive etse de, yaptığınız adamsendecilikten öte bir şey değil.

Zaten ne var biliyor musun (you know what), hiçbir şey adamsendecilikten öte olamaz.

O zaman iyakşamlar.

Daçe.
Okumaya devam →
7 Temmuz 2013 Pazar

Vali Mutlu Olmak

3 tane ömer üründül tadında yorum
Yaptığım şey hayvanlıktan başka bir şey değil sevgili okur. Biraz ahrazlık, çok az aymazlık da var. Tabi bir tutam kadar utanmazlık, iki pinçik de adamsendecilik... Evet gördüğün gibi hayvanlıktan başka her şey varmış.

Neyse. Bu çirkin introdükşından sonra müsaadenle birtakım farazî konulara geçmek istiyorum.

Şimdi ben bildiğin gibi mezun oldum. Mezun olmak nası bir duygu sana onu anlatacağım şimdi... İlkokul üç'tesin. Ve hep olduğu gibi, yaz tatilinden döndüğün gün, tatilin son pazarı mesela. O son pazarın da akşamı. Hani, herhangi bişey için başına gelebilecek en kötü zamanlama. Ertesi gün okul var 3 aydan sonra ilk defa. Yatağının üstünde ütülü üniforma, meydana çıkan sırt çantası, yanına iliştirilmiş bir kareli harita metot not defteri, çirkin bir kurşun kalem, uykuya kalan son bir saat... İyice derinlerinde, damarlarında hissettin di mi o pis, o gudubet, o garabet duyguyu? Heh. Çok güzel. İşte tam olarak öyle hissediyorum. Hayatın çok ciddili ve az komikli kısmından hemen önceki yaz mevsimi. Sırf eğlenmek için eğlenmem gerekiyor çünkü diğer türlü aklımı çıldırırım. Pardon öğrenci misiniz? Beraber eğlenmek için eğlenir miyiz bu yaz?

Şaka şaka. Bu yersiz ve de ahlâksız teklifimi çok ciddiye almazsan sevinirim. Noldu, bi an bi sürü tanımadığım adamla tatile çıkıcam sandın di mi? Gideceğimiz otelin açık büfe parasını ben ödicem, sen de hayvanlar gibi yemekleri yicen sandın di mi? Gerçekten sana da hayal kurdurmaya gelmiyor sevgili okur. Azıcık insan ol canını yiyim.

Bir insan başka bir insanın durduk yere canını yememeli. Hatta mümkünse bir insan başka bir insanın pek bir şeyini yememeli. Yalnız böyle sürekli yemekten bahsedersek kafayı yiycem altı saattir açım.

Bazen insan hayatı Vali Mutlu olarak yaşamalı. Bence her insanın en az bir gün için böyle bir hakkı olmalı. Artık parayla mı olur orasını bilemiyorum ama parası neyse verip Vali Mutlu kafasında yaşamak istiyorum. Kahvaltıda ıhlamur kokularıyla uyanmak istiyorum. Her lafa "Gençler!" diye başlamak istiyorum. Gerçi vazgeçtim onu zaten şimdi de yapıyorum. Sonraaa, mesela durup dururken, arkadaşlarla oturup bira içiyoruz atıyorum, diycem ki "Gençler! Rahat rahat takılın yeaa müdahale olmayacak." Anlamayacaklar tabi mal mal bakacaklar, yine ne diyo amk delisi şeklinde kınayacaklar hatta. Sonra çatt! Siz misiniz lan kınayan! On dakikaya kadar müdahale başlayacak. Tokatlarla girişicem, olmadı bira şişesi fırlatıcam, hiç olmadı kafalarına tivit atıcam. Böyle şeyler olsun istiyorum. Bence bayaa eğlenirim.

He mesela bazen de Melih Başgan olmak lazım. Böyle kepslaklı kepslaklı. Melih Başganımı çok seviyorum ya tam bir hınzır, tam bir munzur. Nasıl da biliyor herkesin her şeyini. Acayip şeker. "ODTÜ MEZUNU DEĞİLMİSİN? YARGI DA HESAP VERECEKSİN." Sırf dil bilgisini böyle bilip de bilmezden geldiği için kendisine kocaman bir tecahül-i arif borçluyuz. Ayrıca bence Melih Başganın yatak odasında, belediyenin önündeki fışkiyenin kırılmadan önceki hâlinin vesikalık resmi var. Siyah-beyaz böyle. Melih Başgan çocukken de o resim ordaymış. Hatta onun babası çocukken de. Belki de Melih Başganlar ailecek fışkiyeye inanıyorlardır kim bilir. Fış kiye we trust.

İsmail Türüt olmayı hiç istemezdim mesela. Hatta aklı mantığı yerinde bir insan İsmail Türüt olmayı istemeyi dahi istemeyi istemez. Yani istemeye istemeye İsmail Türüt olmak da var bu hayatta. Yine Allah korumuş. İstemeye istemeye olmayı dahi istemeyi istemeyemezdim. Biraz daha istemeyi istemekle alakalı bişey yazarsam türüt türüt ter edeceğim her yerimden.

Ha bir de ben lise hazırlıkta tam bir Yiğit Bulut'tum. Ahahssdfh bak şimdi hatırladım da, ciddi ciddi 50 kiloydum, kafamda da 3 kilo jöle vardı her sabah. Böyle geriye geriye tarıyodum bi de. Abiiiiiii...... Ben Yiğit Bulut'muşum ya lan! E ben Yiğit Bulut'sam, Yiğit Bulut şeklindeki Yiğit Bulut kim? O da var. Yalnız Allah kimseyi benim lise hazırlıktaki saç stilimle aynı ortamda, mesela bir kafe olur, bar olur, irish pub olur, bir araya getirmesin. Yiğit Bulut'la da getirmesin ama ne bileyim. Benim saçlarım biraz daha kötüydü. Hani gerisini sen düşün...

İvit sınırım bırdın itibırin kimsiyi binzimik istimiyırım iyıkşımlır.

Oh be. Bi ağzımın ortasına vurdum da rahatladım.

Gideyim de gecenin geri kalanını biraz Muammer Güler'in yıllar önce kaybettiği öz boynu olarak geçireyim. Öylesine özgür, öylesine deli dolu, öylesine bir ücra köşede, kim bilir belki yatağın altında... Öperim can okur.

Daçe.



Okumaya devam →
17 Nisan 2013 Çarşamba

476 - Bu Soğuk Gibi (ama tam da değil gibi) Havaları Napıcaz.

4 tane ömer üründül tadında yorum
An geliyor, tam bir dede oluyorum. İnanır mısın sevgili okur, iş bankasının internet bankacılığını böyle iki yıldır filan kullanamıyorum. Yani bu durumda iş bankasının internet bankacılığını (bundan sonra kendisinden "ibib" diye bahsedilecek) hiç kullanmamış oluyorum. Böyle, periyodik olarak ibib'i kullanma ihtiyacım oluyor. Bir para transferi olacak mesela ya da ne bileyim gizli saklı bişeyler yapacağım tabi her şeyi de burda söyleyecek değilim NASI SÖYLİYİM. Giriş yapmaya çabalıyorum, yok, imkansız, hayatta olmuyor. Müşteri numarası giriyorum, parola giriyorum; olmuyor bu kez kimlik numarası giriyorum; o da olmuyor kart numarası; o da değil güvenlik kodu; ABİ ALTI ÜSTÜ GİRİŞ YAPICAM. Yapamıyorum. İki yıldır bir kez bile giriş yapamadım. Sonra, tabi, azıcık akıllı olduğumdan şifremi değiştireyim diyorum. Onu da değiştirmeye bin tane bilgi istiyor tabi. Giriyorum hepsini sabırla. Şifremi değiştiriyorum çok güzel. Artık mis gibi yeni şifrem var. ŞİMDİ İBİB DÜŞÜNSÜN. Yazıyorum yepisyeni şifremi; noluyor; "yanlış şifre" diyor. AAAABİİİİ. Ben bu kadar zor bi olayın verdiği rezillik hissini en son ortaokulda minderde ters takla atmaya çalışırken yaşamıştım. Valla. Böyle tam taklaya eğiliyorum, kıçımı kaldıramıyorum falan. Ya da kaldırıyorum, bu kez boynum eziliyor, böyle GÜMPS!! diye yanlış tarafa düşüyorum filan. Bunlar güzel anılar değil. Ne diyordum. Evet. İbib'i bugün de kullanamadım. Israrla da müşteri temsilcimle filan görüşmek de istemiyorum. Napıcam müşteri temsilcimi arayıp? "Ya ehiehiehi, inanır mısınız ben iki yılı aşkın süredir sırf kerizliğimden ibibinize giremiyorum. Şu ibibiniz konusunda bana ve benim gibilere bi kolaylık filan yapsanız. Mesela ne bileyim, sadece adımı soyadımı yazarak filan girsem. Olmaz mı? Ehiehiehi. Sizin de işiniz zor tabi." Böyle mi diycem? Sonra telefonun diğer ucunda birtakım ipnece gülüşler filan... BEN BUNLARI HAK EDECEK NE YAPTIM HA?!

Ya bu arada demin düşündüm de... Sanırım ben bu olayı biraz büyütüyorum. İbibsiz de yaşarım gibime geliyo. Sonuçta eskiden ibib mi vardı abi. Ben yine normal yaşlı gibi gideyim atm'ye, düz adam gibi, 4 haneli şifremi gireyim, tık diye bakiyeme bakiyem. (ahahah. of çok kötüydü. ahah. ciddi anlamda özürlerimi bir borç bilirim. valla. şş tamam indir o eli. ind- İNDİROELİ!)

O kadar kötü espri yaptım ki ne anlatacağımı hatırlamıyorum şu an.

O değil de bak şimdi aklıma geldi. Müşteri temsilcisinin tam olayı nedir ya? Hayır isminden beni temsil ediyormuş gibi bi izlenim uyandırıyor da; öyle bi durum varsa bilelim. Sonuçta beni kimin nasıl temsil ettiği çok önemli. Çünkü çok önemli bi insanım. Buradan iş bankasındaki müşteri temsilcime seslenmek istiyorum. GÖZÜM ÜZERİNDE GENCADAM.

İvit.


Bankalarla olan tatsız anılarımı burada sonlandırıp yeni konuya geçicem izninle can okur. Buaradaortaokuldediğimanımlisedeolduiyakşamlar. Umarım okuyamamışsınızdır bu cümleyi. Eheh. Eh. Heh. (gulp!)

Bazı zamanlar oluyor, derste mesela, 8.40 ya da 9.40 gibi sevimsiz bir sabah dersinde, uyuklayan arkadaşlarımı görünce amfinin ortasına geçip MÜSLÜÜÜÜMAN UYUUUMA! diye bağırmak istiyorum. Devamı yok ama. Sadece müslümanın uyumaması için atılan bir slogan. Adeta bir öğüt. Bir hatalarından ders çıkarmışçılık. Bir vay ben yandım eller yanmasıncılık. Yine aynı sloganı alarm sesim olarak da kullanabilirim. Mesela saat tam 8'de MÜSLÜÜÜMAN UYUUUUMA! diye bağıran kalın bir mücahit sesiyle uyanmak enfes olmaz mıydı? Tabii hemen ardından kahvaltıda pilav ve sohbet. Karşılıklı alınan feyizler. Koskoca babama, "Kardeş, tuzu çok ibretlik uzattın Allah razı olsun..." filan diyorum. Beni böyle bi ortamda hayâl et sevgili okur. Nasıl? Edemedin di mi? Keheheh ben de edemedim.

Bugün bölüme Shell'den seminere gelen İskoç petrofizikçiye "Hocam şimdi nasıl oluyor yani siz gerçekten koca koca adamlar, hani utanmadan böyle, yaşınıza başınıza bakmadan, öyle eteklerle filan dolanıyonuz mu, napıyonuz?" diye sordum. İskoç ne dese beğenirsin?

(iskoç hiçbir şey demedi çünkü bu soruyu içimden sordum. üstteki paragrafı da piç gibi ortada bırakıp kaçmayı düşünüyorum şu an. hani blogu mlogu kapatıp gidicem o derece. nasıl bir hikâyenin sonunu hiçbir yere tutturamamazlık. iyakşamlar.)

Şimdi Shell mell yazdık ya kesin sosyal medya sorumluları mı artık her kim ilgileniyosa, gelip bulurlar burayı. Hocam, şu an bu satırları okuyorsanız bişey söyliycem... BENCE BENİ İŞE ALIN. Kutuplardan doyasıya, kıyasıya, hayâsızca, akın akın, despotluğun biçareliğine adeta yapışmış bir kelebek narinliğinde iç gerçekliklerimizi beslemek için oluk oluk petrol çıkarmaya ne dersiniz? BEN BUNA VARIM. Ya siz? (varım şeklinde mail bekliyorum, adresim sağ tarafta bi yerlerde yazıyor. kıpskıps.)

MİKAİL UYUMA / HAVALARA SAHİP ÇIK! Hayır bu nedir ama yani artık ayıp bilader. Hayır noluyor biliyor musun. Sabah uyanıyorum. Lan daha kasımdayız mezuniyete çok var o zamana kadar toparlarım siktir et bugün de gitmeyivereyim derse deyip geri yatıyorum. Kümülatif GPA'm 0.05 bile düşerse gelir seni bulurum miko. Anlıyor musun? SENİ BULURUM.

Son olarak söylemek istediğim bir şey varsa o da iyakşamlar.

Daçe.

[günün sorusu: bu soğuk gibi ama tam da değil gibi havaları napıcaz ya cidden. hayır, tişört giyemiyorsun az geliyor, kazak giyemiyorsun fazla geliyor. ayarsızlık. öptüm.]
Okumaya devam →
14 Nisan 2013 Pazar

475 - Geshuzbek İki.

7 tane ömer üründül tadında yorum
Aynı anda debriyaja basarak vites değiştirip, bir yandan "50 liradan bir mi iki mi?" diye sorup, her hâlükâra karşı bir kişi üzeri hazırlayan; o sırada dikiz aynasından yolculara bakıp, ayaktakilere "Hocam bi' oturalım boş yerlere!" diye seslenen; öte yandan potansiyel yolculara korna çalıp akıllarına girmeye çalışarak gün sonunda elde edeceği hasılatı düşünen insan Yetenek-sizsiniz'e çıkmıyorsa, kusura bakmasınlar ama kimse çıkmasın. Evet bu yazının girişini dolmuşçulara ithaf ediyorum. Ormanda on gaplan gücündesiniz! Kaplan da değil bak. Kaplan neymiş, bok yesin. Bu, GAPLAN. Dolmuşçular her gün iş üstündeyken süper kahraman gibi pelerin melerin giyseler, taytlı filan dolaşsalar yeri. Dolmuşmen. Mavi parlak kumaş üzerine sarı-turuncu D harfi. Hayâl et bak; valla oldu.

Gerçi niye elin dolmuşçusunu taytlı maytlı hayâl ediyosun, o da var. Valla sen iyiden iyiye sapık olmuşsun sevgili okur. Ayıbediyosun ha. Bozuşuruz.

Babalık çok enteresan bi' ruh hâline sahip olmayı gerektiriyor sanırım. Baba olunca anlarım şimdi çok anlamıyorum. Ya yok ben baba olunca da anlamam kesin. Off. Hayır ben baba olunca neyi anlamam gerektiğini de unuturum o kadar yıl geçecek aradan... Neyse. Şimdi mesela, ağzından çıkıveriyor, yanlışlıkla, bir anlık boşboğazlıkla (boşboğaz o mu demekti ya), "Hava serinledi mi ne..." diyorsun. HAYDİİİİİİ. "E tabi ayağında çorap yok ondan!", "Sırtına daha kalın bişey giymiyosun ki!", "Ben diyorum da dinleyen kim!" filan. Böyle birbirini körükleyen, uç uca eklenip adeta bir çığ gibi büyüyen eleştiriler. Sonra, çok şanssızsın diyelim, anne giriyor devreye. ALLAAAH. Sıçtın. "Oğlum üşürsün öyle, sana bi çay yapayım, dur içerden hırkanı getireyim, kaloriferin yanına otur battaniye vereyim..." filan. ABİ NOLUYO. Bütün bunlar üç dakika içinde filan oluyo, sen de mal mal sesini çıkaramadan oturuyosun böyle. Çaylar geliyo, çoraplar veriliyo, hırkalar çıkıyo dolaptan, kombinin ayarı yükseltiliyo falan. YA Bİ DURUN. Napıyosunuz. Üşümedim tamam üşümedim, üşüyenin allah belasını versin. Abi... Of. Bak yazarken bi daha yaşadım durumu; bi daha yoruldum. Zihin travması geçirdim ya resmen şurda iki dakikada. Gerçi başka ne travması olur di mi. O da var. Buradan aileme seslenmek istiyorum. KEEP CALM.

Biraz kassam geshuzbek kelimesini de türkçeye kazandırırım bence.

Kulağına kulaklığı taktığın anda, artık hangi ortamdaysan, her kiminleysen, belki sevgilinleysen, söyle kumralım için sızlamaz mı. ABİ. Durduramadım kendimi çok özür dilerim. Evet ne diyodum. Kulağına kulaklığı taktığın anda, nerede olursan ol, bir anda böyle ilkokuldan, mahalleden, üniversitede hoşlandığın kızın yeni kankasının eski hoşlandıklarından, ne bileyim işte böyle friend of friend kontenjanından tanışıp topu topu 3 saniye filan muhabbet etmişliğin olan insanlar arasından... Yani kısacası hayatının bütün alanlarından birer insanı görüyosun; o kulaklığı taktığın an bir anda ortam düğün yerine dönüyor ya. Of. Çok zorlandım. İşte o anın allah belasını versin.

Benim twitter'da birbirine isim vermeden laf atan iki arkadaşım var. İlk başta güzeldi böyle eğleniyodum filan ama bi yerden sonra işin boku çıktı. O kadar asiller ki katiyen isim vermeden konuşuyorlar. O ona yazıyor, o ona yazıyor. Hayır artık o twitlerde verdikleri mesajları toplasam orta asya türk devletlerinin kitabeleriyle yarışır. Öyle bir bilmeceli bulmacalı dolambaçlı sözler. Böyle aslında lafım gediğine otursun ama tam da anlaşılmasın ona yazdığım filan diye düşüne düşüne son bir yıl içinde gözümün önünde zekâ seviyeleri arttı falan. Anlatabiliyor muyum durumun ciddiyetini. İyakşamlar. (hani bi insan bi paragrafı HİÇ Mİ bağlayamaz? sorusuna cevap niteliğinde. bağlayamadık yine.)

Feysbuk ismimin önüne TC koydum, artık rahat uyuyabilirim çünkü vatan emin ellerde. TC koydum çünkü. Başka türlüsü düşünülebilir miydi? OH ALLAHIM İYİ Kİ FEYSBUK ADIMIN ÖNÜNE TC KOYMA AYARI VAR. :))))))

Spor salonlarında adamlarımız ve gadınlarımız ne biçim didiniyorlar. Ama ne biçim didiniyorlar. Böyle bir didinmek yok. Adamlarımız, mesela, bir dambıl kaldırıyor, yok gidiyor bir halteri ağzına sokuyor, işte efendime söyleyeyim bacak kası yapacam derken o adam hâliyle çirkin çirkin selülit kazanıyor. Yetmiyor bir de bütün bunların üstüne protein tuzu yutuyor. Hatta yutmuyor, EMİYOR. Hayatı kas yapabilmekle daha çok kas yapabilmek arasında bir yerlerde çünkü adamın. İki ay içinde de ayaklı bir protein tozu olup çıkıyor. Hayır bir de bunları yaparken leş gibi kokuyor. Hayır bir de bunları yaparken o duvardaki aynalardan koşu bandında ilk seviyelerde koşan ama nedense dünyanın çevresini koşuyormuşçasına yalandan terleyen gadınlarımızı izliyor. Oğlum o aynaların amacı senin gadınlarımıza rahat bakman mı? Ondan sonra, bu adamlarımız ve gadınlarımız, çok didindiler ya, kendilerini spordan sonra lahmacunla falan ödüllendiriyorlar. ABİ Bİ DUR. NAPIYON SEN. Hayır lahmacunu da ye ama hobi olarak ye. Her gün spor yaptın diye lahmacuna girme. Hem kaslı hem göbekli oluyosun sonra. Adamlarımızın ve gadınlarımızın bu konuda dikkat etmesi gerek. Ya sırf lahmacun yerken rahat olmak için spor yapan insan var. SPOR ÖYLE BİŞEY DEĞİL Kİ ARKADAŞ. Valla sinirleniyorum.

Bi de gadınlarımızdan bazıları, görüyorum böyle arada, roberto carlos bacağı yapmış geziyor. Gadın. Öyle yapma. Hatta adam, sen de yapma. 50 santim çaplı bacağı napacaksınız arkadaşlar, sobaya mı takacaksınız napacaksınız yani. Nedir.

O değil de benim gerçekten şu an aşırı esmer olup küçükken sarışın olan arkadaşım var. Demek olabiliyormuş böyle şeyler. Hayat sürprizlerle dolu.

Az önce bi websitesine ulaşmaya çalıştım. Ulaşamadım. Adamlar siteye reklam banner'ı koymaktan içerik eklemeyi unutmuşlar. Bütün site reklam banner'larından oluşuyo böyle. Kapat diyorsun, 10 saniye bekliyosun, o sırada sana doğru gelen canavarlara ok filan atmaya çalışıyosun, 5 saniye daha bekliyosun, başka reklam çıkıyo, 20 saniye sonra kapatılacaktır yazıyo, reklamı geç diyorsun, reklam gidiyor, altında küçük penis, kıllı sırt ve dökülmüş saç gibi sorunlara karşı çözümler çıkıyor, Nuri Alço filan çıkıyor böyle ya da şanslıysanız Tanju Çolak. ABİ NAPIYOSUNUZ YA. Yalvarırım bi durun! İşte böyle böyle her gün nice gencimiz heba oluyor reklamları geçip de sitedeki içeriğe ulaşacam diye. Üzücü bi durum.

Şimdi gidiyorum, geshuzbek ikilemesini ardımda bırakıp yaban ellere kaçıyorum. Bundan sonra blog açık. Gelin kuru pastalardan yiyin, çelenklere bakın filan. Takılın yani. Öpüyorum göz torbalarınızdan.

Daçe.
Okumaya devam →

474 - Geshuzbek.

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bir hayâlim var: Bir gün otobüste, dolmuşta, bir şekilde yer vermediğimiz tüm o teyzeler toplanıp zombi istilası gibi bir şey başlatacaklar ve ağzımız yüzümüz şişman ve kalıplı ama ince sesli teyze olacak. O gün gelene kadar hâlâ şansımız var.

A'ya basacam derken yNLŞLIKLA CAPS LOCK AÇAN İNSANLAR, BİRLEŞİN!

Bazen sokakta çırılçıplak koşup çipetpet çipetpet altılı yedili çipetpet diye bağırasım gelir. Beni öyle hayâl edebiliyor musun sevgili okur? HAYIR BENİ NİYE ÖYLE HAYÂL EDİYOSUN allaallaa deli mi ne. Valla sana da hiç güven olmuyor sevgili okur.

He napıyonuz ya görüşmeyeli bu arada? O muhteşem hayatlarınızda çok radikal değişiklikler oldu mu? Zengin filan oldunuz mu? Zengin olmadıysanız bana hiç gelmeyin. Hele âşık olduysanız HİİİİÇ. Abi âşık adam dert anlatması diye bir şey var ki evlerden ırak. Ha nedir, zengin olmuşsunuzdur, Daçe kardeşinize de bir iki bişey fişeklersiniz, öpüşürüz, olaysız dağılırız. Bu. Bundan başka bi olayınız varsa kabul etmem.

Bu zenci gırtlağı denen şeyi parayla alabiliyor muyuz ya? Alamıyor muyuz? Peki tamam. Parayla mutluluk olmuyor tamam, tamam. TAMAM DEDİM.

Benim telefonu kapatmaya yakın "tam-mam, olduuuu, tam-mam, öpüyorum, ev-vet, oldu, tam-mam, tam-mam..." diye yarım saat daha uzatan arkadaşım vardı. Kıza en son TürkTelekom sponsor oldu da, göğsüne reklam filan aldı, öyle bi fırsata çevirdi. Ama yani. Nasıl desem. Öyle bi fırsata çevirmek yok.

Ha fırsattan istifade ben de göğsüme reklam alacağım ama benim göğsüme niye baksınlar o da var. ERKEGADAMINDÖŞÜKILLIOLUR. Kıl demişken. Kıl dönmesi diye bir gerçek var ki, düşündüğün anda her şey bitiyor. Hayat duruyor kıl dönmesini düşündüğünde. Mesela hayâl et. Brad Pitt'sin sen tamam mı. Ya da atıyorum Victoria Beckham'sın. Artık onu siz aranızda şeyaparsınız sevgili okur. Neyse. Muhteşem ötesi çılgın bi partide boy göstereceksin mesela. Böyle binlerce gazeteci seni çekiyo filan. TAK! diye bi anda kıl dönüyor. Koskoca Brad Pitt'in kıllarından biri. İsyankâr. Mendebur. Müşkülpesent. Hayır sen Brad Pitt'in kılısın ya niye dönüyosun di mi? Ama yok. Kıl dönmesi zenginliğe, yakışıklılığa falan bakmıyor. Bi gün bi uyanmışsın AAA KILIM DÖNMÜŞ. Daha fazla kıl dönmesinden bahsedersem bilgisayar ekranına kusacak insanlar tanıyorum o yüzden iyakşamlar.

Bloga yazmayıp twitter'a yazdığım zamanlar blogumu aldatıyomuşum gibi oluyo. Dünyanın en iğrenç hissi. Ama geldim bebeğim, artık burdayım, hiçbir güç bizi ayıramaz artık tamam. (İKİ AY DAHA HİÇ YAZI YAZMADI.)

Şaka şaka.

Gelin ata binmiş "ya abi niye ata biniyom ben ya hangi devirdeyiz arkadaş at mı kaldı ya, AT MI KALDI!" diye damadın cimri ailesine çıkışmış. Gelin var gelin var tabii.

Arkadaş ben bu iddaa'nın mantığını hiç anlamıyorum ya. Yani sanırım genel olarak futbolu anlamıyorum, hâliyle iddaayı da anlamıyorum. Ama arkadaş ortamlarında hep anlıyomuş gibi yapıyorum. "Spartak Moskova - Rubin Kazan" diyorlar. Ben ne bileyim lan. Spartak Moskova sonuçta iyi takım di mi? Yani adını hep duyarız filan. Rubin Kazan da iyi gibi ama değil gibi. Spartak Moskova kadar güven vermiyor. Bi de ismi pek sakil. Oysa Spartak Moskova öyle mi? Bak bi söyle. Nası ağzını dolduruyo Spartak Moskova. Amınakoyim daha adını zikrettiğimizde kazanması lazım. Hani öyle bi mağrurluk var. Eee Daçe de durur mu, yapıştırıyor Spartak Moskova'ya. Akşam bi bakıyorum, Rubin kazanmış (off pardon çok özür diliyorum. pard-PARDON DEDİM Bİ DUR.). İşte böyle böyle bilyarlarca milyorlarca nakit kaybettim iddaa'da. Ama ısrarla da oynamaya devam ediyorum. Neden? Çünkü tam bir kerizlik heykeliyim. Mişelancelo çakması, maltepe pazarı işi. Vay ben öleyim.

Legendarily bi dönüş olmadığının farkındayım, zaten pek umrumda da değil şu dakika. Bi dönüş olsun yeter. Şimdi böyle bunun reklamını filan yapmaya başlıcam. Daçe is back in town filan diycem. Bunlar güzel şeyler. Ha, blogun yokluğunda yaklaşık yüz tane falan hikâye yazdım, onları da bir ara sunacağım bir şekilde. Artık kitap olur, dergi olur, gazete olur, tuvalet kağıdına bile bassam olur. Bir şekilde... Şimdilik öpüyorum gadalarınızdan niggas, thug life'a devam. Hızlı yaşarken ölmemeye dikkat edin. Kıps.

Daçe.
Okumaya devam →
16 Ekim 2012 Salı

Gençler, Isınıyoruz

5 tane ömer üründül tadında yorum
"Umut yoksa, karamsar olmak için de bir sebep kalmamış demektir."
Aki Kaurismaki

Uzaktan mı yakından mı geliyor anlayamıyorum ama; çok pis rüzgâr var bi yerlerde, sesi gelmeye başladı.
Bi' yeri açık mı bırakmışız, n'olmuş.
Ve bir de, bir allahın kulu gelip çiçeklere su vermemiş.
Elbette yersiz bir şaka ediyorum.
Du'bakalım buralarda yine bir hareketlilik olacak gibi, kim bilir ne zaman.
Da Poet de yoruldu, yazık. Biraz dinlensin.
Serin hava da doldursun buraları iyice.
Ölmedik yani, kısaca.
Onu diyorum.
Bir de laf aramızda (kiminle aramdaysa) bir şeyler yazıyorum zaten, sadece siz görmüyorsunuz.
Evet.
Sağlıcak içindesin, biliyorum.
Göz çapağından öpüyorum.
İyakşamlar.

Daçe.

Okumaya devam →
15 Ağustos 2012 Çarşamba

'Dur Dünya'

3 tane ömer üründül tadında yorum
Ne kadar bir süre bilmiyorum ama bir süre buralarda hiç kimse olmayacak.


"Bir yanım düşünüyordu bir yanım donukken
Bir baktım, yok oldum gittim; yer başımın üstünde
Sonra sesizleşti birdenbire saniyeler,
Bir kaç adım sarhoşluk, çaresizliğe bahaneler..."
Okumaya devam →
1 Temmuz 2012 Pazar

Endülüs Yolları - İkinci Volüm

3 tane ömer üründül tadında yorum
Dün yazacaktım bu yazıyı güya, yalan oldu tabi KPSS'ye çalışınca. Evet sevgili okur KPSS'ye çalışıyorum inanır mısın. Off. Moralim çok bozuk hiç konuşma hiç. Şş... İznin olursa ikinci volümdeki olaylara akızlamak istiyorum. -he oldu kendi blogumda yazı yazmak için senden izin alıcaktım bi de, deli mi ne, nası geriniyo bak bak-
-eheh şaka şaka dur gitme ya. azıcık şaka kaldıran insan ol, azıcık açık fikirli insan ol ya. lütfen. bak aşağıda ne var-

...


Madrid-Barajas havaalanında açtık gözleri, ortalık İspanyol'dan geçilmez hale gelmişti. Hemen başlamıştı genizden (gırtlaktan da değil) konuşmalar, "Gracias"lar, "por favor"lar... Yön duygularımız çok güçlü olduğu için anında turist informeyşın desk bulduk. Şaka şaka hayvan gibi tabelada yazıyor turist information diye, yoksa yani sen de hehe... Gittik yanına adamın, orada bildiğin Esteban oturuyor böyle İspanyol, hani sanki az önce bi La Liga takımının antrenmanını bırakıp gelmiş de ek iş yapıyor gibi, öylesine İspanyol, e tabi biz de çok heyecanlıyız ilk kez İspanyolca konuşucaz, hostelin adresini gösterdik Esteban'a, dedik nasıl gideriz, dedi işte metro kullanacaksınız metroyla şu duraktan çıkarsanız gidersiniz falan. Metro biletimizi aldık (çoklu alınca buralardan çok daha ucuz, yaklaşık 90 cente filan geliyor bir biniş), alırken İspanyolcasını anlamakta zorlandığımız biletçi kız bizi birtakım sorgu suale tabi tuttuysa da hepsine "he, he, si canım si" diyince halloldu. Zaten bak, ben sana bişey söyliyim mi, İspanya'da hayatta kalma şansını arttıran dört temel sözcük: Si, No, Gracias, Por Favor. Bizim hayatımız bunlarla geçti İspanya'da. Neyse bindik metroya, metro dediğim de, bütün şehri sarıp sarmalayan 10 hat filan var, adamlar aşmış. Biz daha Çayyoluna gidemedik amk. Neyse. İneceğimiz durakta indik, yer yüzüne çıktık falan; Madrid'de ilk gördüğümüz şey şu oldu: "Bilmemne (burda bi isim var) Turco Döner Kebab" Düşün yani. Madrid'in Kızılay-Karanfil çıkışıyla eş olduğu bir andı bizim için. Hehehe. Gittik tabi hevesli gibi, kesin Türk'tür Türk'e sorarız diye, esmer bi adam çıktı, Türk falan da değilmiş öyle yalandan esmerleşmiş Kebapçı açmış adamsendecinin oğlu; tarif etti gittik hostele yerleştik.

Hostelin içine kadar anlatacağımı sanıyorsan sende bi tuhaflık olduğunu düşünürüm sevgili okur zira yani hostelin nesini anlatıcam lan. Deli mi ne. -hayır gerçekten sinirleniyorum da yani artık-


Elimde henüz fotolar olmadığı için (olanlar internetten) Madrid'de ilk gün şunu yaptık arkasından bunu yaptık diye kronolojik anlatamayacağım sanırım ama tek tek incelemelerimi aktarmak istiyorum buraya dair:
  • Bir kere insanıyla köpeğiyle, Madrid bir harika canlar! Evet köpeğiyle diyorum çünkü Madrid'de oturma izni alan herkese küçük bir süs köpeği vermişler. Süs köpeği de ne acayip di mi süs biberi der gibi ama değil. Neyse çok saçma oldu. Eline köpeğini alan (köpekler küçük olduğu için birçoğu eline alıyor hayvanı) sokağa çıkıyor.
  • Madrid'de hiçbir şekilde şişman insan bulamadık sevgili okur, inanır mısın, yani öyle tatil gelmeden 10 ay öncesinden zayıflamaya başlayan, ne bileyim birbirlerinin duvarında Afrikan Mango paylaşan kızlar erkekler yok. Herkes gerçekten çok fit. Kızlar da erkekler de bildiğin bakımlı, sağlıklı, zayıf, güzel, yakışıklı. Bambaşka bir alem. Ankara'yı hatırlayınca insan kendini çok gebeş hissediyor -evet gebeş-. Tabi bu zayıflığın nedenini de bulmamız uzun sürmedi -sadettin teksoy haber müziği girsin reji-: Madrid'de kimse bişey yemiyor! Evet abartmak için falan söylemiyorum, ya da tamam birazcık abartmak için söylüyor olabilirim, en büyük yemek porsiyonu avcumun içi kadar bişey resmen! Eğer yemek alışkanlığın farklıysa -yani sen de bizim gibi, öküzler gibi yemek yemeye alışmışsan- kesinlikle aç kalıyorsun; ki biz de uzun süre aç kaldık. Hadi dedik, başka şeyler yiyelim, sonuçta bir sandviç neyin yapıyorlardır; onun da hepsi domuz etli, aşırı yağlı, dünyanın en sağlıksız şeyleri. Hal böyle olunca sokaklara düştük ve gerçekten güzelce doyabileceğimiz bi yer aradık; ve bulduk da: Cerveceria 100 Montaditos! Yani bira ve 100 sandviç. Menüdeki 100 sandviçten damak tadına uygun olanını seçiyorsun, yanına da bira istiyorsun, en fazla 5 avuro ödeyip -ne var bee- kalkıyorsun. İşte bu C100M'nin şehirdeki bütün şubelerini tek tek keşfettik, hepsinin köpeği olduk geldik. Çünkü gerçekten başka yerde yemek yenmiyor.
  • Madrid'de önüne gelen sanatçı oluyor arkadaşım, yüzyıllardır süregelen geleneği sürdürüyorlar resmen... Her köşe başında mimarinin allahı, her sokak arasında heykelin tillahı, böyle böyle her şeyin fotoğrafını çektik, ama yani bi yerden sonra o kadar sıkılıyorsun ki bu durumdan, çünkü bütün şehir tamamen mimari. Bir tane "düz" bina göremezsin. Hani düz binadan kastım, mesela, nasıl bi örnek verebilirim... ANKARANIN TAMAMI mesela.
  • Şehrin ana caddesi olan Gran Via'dan bir sokağa saptığımızda kendimizi bir anda hayat kadınlarının dibinde bulduk. Buradaki herkes hayat kadınlığı gailesini o kadar yerinde, o kadar efendi gibi, kendi halinde yapıyor ki... Hiç sana bulaşmıyor, haliyle öyle güvenlik sorunu falan teşkil etmiyorlar. Mini eteği, fileli çorabı çekmiş, diyor ki "Bak" diyor "bende bu var, işine geliyorsa". Daha fazlası değil. Bu hayat kadınları konusuna üçüncü volüm olan Barselona'da da bahsedeceğim sakın unutma...
  • Madrid'in her yanı sanat eseri (böyle bi şarkı mı vardı?) olunca haliyle insanlarda da mimarlık fakültesine büyük bir önem var. Muhtemelen Madrid Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ne girmek için insanlar birbirini yiyor.
  • Kralın şehrine kadar gidip kralın sarayını gezmemek olmazdı... Sana şu kadar söyleyeyim, kral gerçekten çok t*şşaklı adam. Yani, ulan, o adamınki de ev, bizimki de ev işte! Zenginliğe bak amk, adam sarayda yaşıyor lan resmen, oha ya! Bak ta o zaman da şaşırmıştım, hala daha şaşırıyorum, o derece etkilemiş beni gerisini sen düşün okur. Bu arada sarayı bildiğin ortaçağ askerleri koruyor; böyle demir zırhlı, beyaz taytlı, tüylü şapkalı, atlı askerler. Bizim de burda bi kapıcı Ali amca var işte sağolsun... BU NE BİÇİM HAYAT CARLOS! ZENGİN SENİ! -carlos kralın adı bu arada-
  • Santiago Bernabeu yerine Vicente Calderón'a gittiğimizi de söyleme ihtiyacı hissediyorum zira "ne gitçem yeaa pis kapitalistlerin stadına".
Beeyle beyle uzayıp gidiyor liste, daha da uzatmayacağım her şeyi anlatıp ama eğer sen de bir gün Madrid'e gidecek olursan şunlara bakmadan geçme: Gran Via, Sol Meydanı, Opera, Retiro Parkı, Plaza Mayor, Museo del Prado, Museo de Reina Sofia, Kraliyet Sarayı, Atocha tren garı ve tabi ki efendi gibi karın doyurmak için Cerveceria 100 Montaditos! -evet bana para verdiler iyice reklamını yapayım diye hehe-

Bir üçüncü volüm olan Barselona notlarında görüşmek üzre, sağlıcakla kal kulaklarını kımçırdığımının.

Daçe.
Okumaya devam →
26 Haziran 2012 Salı

Endülüs Yolları - Birinci Volüm

5 tane ömer üründül tadında yorum
 easyjet dediler dolmuş çıktı. (temsili)

"Ole! Ole! Ole!" diye bağırıyordu çılgın kalabalık ve içlerinden yalnızca pek azını tanıyordum. Tamam, itiraf etmek gerekirse hiçbirini tanımıyordum ama zaten yarısı buradaki arkadaşlarıma, diğer yarısı da birbirine benziyordu. Evet, aziz dostlar, Madrid-Barajas havaalanındaki bu deli dolu sevgi seli Türkiye'den gelen iki turist, ben ve cancaazım için neşeyle raks ediyordu...

Böyle olması normal, ama gerekli değildi; ne de olsa ikimiz de bu kadar büyük bir ilgiye alışkın olmayan mütevazi insanlardık. Yine de bize, birinci ligde oynayan küçük bir İspanyol takımına transfer olmuş az ünlü ama çok yetenekli zenci futbolcu muamelesi yapılmasından hoşnut kalmadığımızı söyleyemem.

Barajas havaalanından itibaren inanılmaz eğlenceli, müthiş hatıralar kazandık ama onlara gelmeden önce dilerseniz Madrid'e kadar olan heyecan, adrenalin ve aksiyon dolu yol haritamızdan bahsedeceğim...

İlk başta Ankara'dan İstanbul'a, oradan İsviçre-Basel'e (çünkü en ucuz şekilde Avrupa'ya çıkmak Basel'den oluyor, kıpss), oradan da Madrid'e uçtuk. Tabii hayatı boyunca uçağı yalnızca bir kez, onda da Adıyaman'a gitmek için kullanmış birine (o uçak da tamamen Allah'a emanetti, böyle pervaneli falan, bak gene benim tüyler diken) aynı gün içinde üst üste 3 uçak deneyimi biraz ağır oldu...

Buradan İstanbul'a efendi gibi Pegasus'la gittiğimiz için pek öyle anlatacağım, hakkında şakalar yapıp ekmeğini yiyebileceğim hikayeler çıkmadı; ama gel gelelim ne zaman ki biz İsviçre uçağına bindik, işte o zaman gariplikler başlamaya başladı. Başlamaya başlamak. En ilk garipliğimiz, EasyJet'in ta kendisiydi sevgili okur. EasyJet, tıpkı aynı profildeki diğer ucuz havayolu şirketleri (RyanAir, WizzAir, vs) gibi tam bir dolmuş mantığıyla çalışıyor. Biletinizi isterseniz altı ay, isterseniz bir gün önceden alın, uçağa biniş zamanı geldiğinde herkes istediği yere oturuyor. İSTEDİĞİ YERE. Haliyle biz EasyJet İsviçre uçağının kalkacağı yere gittiğimizde gördüğümüz manzara Güvenpark'tan halliceydi: Ne kadar İsviçre vatandaşı varsa (elli kişi filan) "Ucuz uçak beyler, dalın!" diye uçağa geçilecek kapının önünde itiş kakış, tamamen medeniyetten uzak bir kalabalık oluşturuyordu. Biz önce bi şaşırdık tabi, inanamadık, hatta ben bir ara çıkıp "Ya" dedim bunlara doğru, "Ya siz Avrupalısınız" dedim, "Onu da geçtim, İsviçrelisiniz, zenginsiniz, tarafsızsınız" dedim, arada iyice gazı alsınlar diye de "Alpler" dedim, "Heidi" dedim; tabi kimse Türkçe bilmediği için yüzüme mal mal baktı adamsendecinin evlatları. Manzarayı değiştiremeyeceğimi anladığımda biz de aralarına ite kaka karıştık, sonunda kapılar açıldı, "GÖÖÖÖM!!", "SKERLER EN ÖN BENİM!", "DAL DAL DAL DAL!!" ve benzeri okul gezisine katılan liseli nidaları eşliğinde elli atmış İsviç (çünkü İsviçreliye İsviç denir) ve biz iki şaşkın Türk uçağa doluştuk.



Uçaktaki ekibin tamamen fransızca konuşmasından uzun uzun bahsedecek değilim ama bana bir şey sordular mı cevabım çok netti: "Merci!" Başka bişey hatırlamıyorum çünkü fransızcaya dair. Basel'e kadar uyudum farz edip hızlıca ilerleyelim. 'skip to the next level'

Basel'de indiğimizde bizi devasa bir heyecan almıştı zira bir sonraki uçuşa yalnızca yirmi dakika vardı. Yetişebileceğimize ilişkin ihtimaller her geçen dakikayla daha da azalıyor, durduk yere geriliyorduk. Cancaaza dönüp "Buraya kadarmış, beni burda bırakın ben sizi yavaşlatıyorum :(" demeyi ve oracıkta uzanıp kaderime terk edilmeyi bile düşündüm ama muhtemelen İsviç polisler tarafından önce nezarete sonra da sınır dışına atılmak işten olmazdı. İsviçre'ye giriş yapıp, Basel-Mulhouse havaalanı içinde nereye gideceğini bilemeyen iki sincap gibi koşturduk. En sonunda karşımıza çıkan bir yetkiliye uçak biletimizi, Madrid'e gitmemiz gerektiğini ve uçağın on beş-yirmi dakika içinde kalkacağını söyledik. "OK I'm on it!" diyerek, o da nasıl dünden hazır bekliyormuş, tam bir görev adamı, kendisini takip etmemizi söyledi. Dahası, isimlerimizi gören İsviç yetkili birden bire bozuk bir Türkçe'yle "Türk müsünüz?" dedi, meğer allahın isviçi sandığım adam Hasan'ın önde gideniymiş. Neyse bu bize bayaa yardım etti, en son kemeri çıkardığımız yere kadar eşlik edip orada bıraktı. Evet, orası benim için "kemeri çıkardığımız yer". Neyse orada da ben hızlı hızlı kemeri çıkarmaya çalışıyordum, cancaaz da durumumuzu anlatmaya çalışıyordu ki; yine isimlerimizi, bavulun üzerindeki ANKARA - TURKEY yazısını gören İsviç polis memuru, "La Türk müsünüz? Niye Türkçe konuşmuyonuz! :)))" diyerek bizi beş dakika içinde ikinci dumrumuza uğrattı. Durumu ona da açıklayıp bir an önce Madrid uçağımıza koştuk, koşarken de free-shoptan İsviç çikolataları aldık, uçağımıza yerleştik. Heyecan, şaşkınlık ve sonradan gelen rahatlamayla karışık duygular içinde Endülüs topraklarının yolunu tuttuk...

Dünyanın en kötü İngilizcesiyle hizmet sunan EasyJet İspanya ekibine de değinip bu volümü burda bitirmek istiyorum: İngilizceleri gerçekten ÇOK kötü.

Şimdilik görüşmek üzere can okur, yakında topyekun Madrid'i anlatacağım ikinci volümde görüşmek üzre. Yanaklarını mıncırdığımının.

Daçe.
Okumaya devam →
11 Haziran 2012 Pazartesi

Endülüs'te Bir Adamsendeci

1 tane ömer üründül tadında yorum

Sevgili okur, ben bi süre dükkanı bırakıp çıkıyorum. Endülüs'lere yolum var. Yaklaşık iki hafta sonra, döndüğümde, das fantastiş el fantastiko İspanya notlarımla karşında olacağım.

Finallerim filan bitti, sağlığım yerinde, annem babam da çok iyiler selamları var, havalar da sıcak öyle böyle değil, bu arada petrol hala Türkiye'de var ama çıkarttırmıyorlar; hani yeri gelmişken hayatımdan kısa bir kompayleyşın yaparsak..

Muhtemelen Almanya'nın Euro 2012'yi alacağı törene yetişirim. Bol bol öpüyorum. Sağlıcak içinde boğularak can ver can okur.

Daçe.
Okumaya devam →
24 Mayıs 2012 Perşembe

Kozmetiğin Büyülü Dünyasına Yolculuk - Saç Boyası

6 tane ömer üründül tadında yorum
Ne oldum değil, neaber demeli sevgili okur. Neaber?

Olum kaç gündür bi blogum olduğunu tamamen unuttum lan niye hiç söylemiyosunuz pisler? İnsan bi der aaa bak burda ne varmış blog mu varmış ne varmış burda aman da aman. Hayır gerçekten de içimde bir sıkıntı, bir boşluk, bir mallık hissi var ama blogu unutmuş olabileceğim aklıma gelmezdi. Ki zaten aklıma gelse unutmazdım o da var. O zaman iyakşamlar.


Şimdi o kadar gün ayılar gibi yazı yazmayıp da şimdi gelecek ve "şenlik menlik ehehe ne biçimdi yyaa bedük filan di mi" diyecek değilim rahat olun. Bugün bambaşka konularımız var.

Hiç uzatmadan dalızlamak istiyorum. Bugün burada, kadınlar üzerinden, kadınlarımız, annelerimiz, sevgililerimiz, canlarımız bebeklerimiz, bütün dünya kadınlarımız üzerinden hayvanca ekmek yenen adamsendeci ve kapitalist bir mecraya; saç boyalarına gideceğiz.

Saç boyasının neyine gideceğiz amk bu da iyice bizi skiyo diye düşünmeyin; hayır zaten normalde de böyle bişeyi kimse için düşünmeyin zira durduk yere ağız bozmanın alemi yok çünkü DAĞITIRLAR LAN O AĞZI!!!1 Evet ne diyordum. Burda tabii saç boyalarının kimyasal kompozisyonlarından ya da şimdi sürülürse 6 ay sonra açığa çıkacak yan etkisinden bahsetmeyeceğim, aslında hiçbirimizin hayatını etkilemiyor gibi görünen, fakat bütün toplumları içten içe mahvedip bitiren bir noktaya parmak atacağım: Saç Boyası Adları.

Şimdi efendim özellikle belli bir güruha bok atmak amacıyla söylemiyorum, dünyadaki bütün kadınları toplasan şuraya, oha ne biçim oldu lan hepsi geldi yalnız bi dakka, ne diyordum, dünyadaki bütün kadınların bilincinde ya da bilinçaltının derinliklerinde yaşayan ve düzenli beslenmesi gereken ego hayvanının üzerinden sağlanan rantlara, oha amk nası cümle oldu, öss'de cümlede anlam diye ver işte bunu çözsün salaklar, ehehe, ya yemin ediyorum cümlenin başını unuttum. Direktman görsellere geçiyorum ki daha net anlatayım erövizyon izleyen göz çipilini yediminin.




Bak bak bak görüyo musun, biraz gözlerini kısıp bak yukarıya, adamsendeciliğin vücut bulmuş halini görüyor musun? Ne diyor; sırasıyla yazıyorum: "Elegan Kahve" - "Gizemli Kahve" - "Kışkırtıcı Kahve". Haydaaa. Bak birincisi diyor ki, "Ben elegan bir kahveyim sense tam bir orspuçucuğu hayvansın." Yemin ediyorum hayatımın hiçbir zamanı şu kapaktakinden başka elegan kahve göremeyeceğim galiba. Eleganı batsın. Ortadakine, yine hangi işgüzar isim koyduysa, "Gizemli Kahve" yazmışlar. Oğlum. Laan. LAN! Bir kahverengi ne kadar gizemli olabilir aklım çıkacak ya. Bakınca şey mi diycez, "Allah allah, bu renk... bu renk... Bi esprisi var ama bak bulamıyorum da... Böyle, açık b.k rengi gibi ama değil gibi de... Hay allah..." filan mı diycez. Bana bu rengi gösterseler direktoman Kahverengi derim. Kahverenginin gizemlisi olmaz çünkü. Lütfen. Sonuncuya değinmek bile istemiyorum çünkü değinirsem kışkırıcam. Durduk yere akşam akşam kışkırmak istemiyorum. Sen de kışkıracak gibiysen çok bakma sevgili okur.


Şu üç kadının saçları gerçekten de orda yazdığı gibiyse, bunlar bir araya gelince Avengers olurlar, Fantastik Üçlü olurlar yemin ediyorum. Yakıcı Viyole, Çarpıcı Bakır, Kızıl Cazibe... Allah allaaah. Oğlum, kadının kalbine giden yolu keşfetmişsin iyi güzel de, yani biraz ayıp değil mi iyice salak yerine koyuyorsun? Mal. MAAL. Tenhada filan karşıma çıkmasını istemem bu üçlünün, yakıcısıyla çarpıcısıyla mı uğraşıcam lan. Benim gözümde sağdaki ve soldaki düz kızıl, ortadaki de yine kahverengi. Hiç de bir özellikleri yok ha. Hatta aksine, ortadaki biraz viledanın ucundaki paspasa benziyor.

Adamsendeciliği sezdikçe sinirleniyorum, o yüzden çabuk bitiricem. En son, favori ismim, Şehvetli Siyah'ı da ver edip huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Saç boyasıyla sevişen insanlar var bence. Bu isimlerin başka açıklaması olamaz. İyakşamlar. Erövizyona bakiyim bizim çocuk naptı dur.

edit: ne biçim de son anda finale kaldık ehehe mehehe. görüşürüz can okur can bonomo okur.

Daçe.
Okumaya devam →
7 Mayıs 2012 Pazartesi

Şenlik Tipleri

6 tane ömer üründül tadında yorum
Herkesin şenlik eğlencesinden anladığı şey ne kadar da farklı. Beni iki yıl aradan sonra ilk kez heyecanlandıran şenlik programından bahsederken, "Olm Bedük geliyomuş lan!" dediğimde, "Bedük kim lan?" cevabını veren oldu. Önce bi şaşırdım, sonra gittim elini sıkıp yanaklarından öptüm filan. Akabinde hızla uzaklaştım.

Kimisine "İkinci gün Metallica, üçüncü gün Lady Gaga geliyomuş" desen, "Immhh" der. Öyle bi yüzünü ekşitir, dudaklarını gerer, elmacıkları çıkık çıkık olur, bi böyle sevimsizleşir. O "Immhh" resmen meymenetsizliğin somutlaşmışıdır. Ete kemiğe bürünmüşüdür. İstersen git o adama "Olm Metallica sahnede Lady Gaga'yla grup seks yaparken bi yandan da helikopterden 50 Cent atlayacakmış, sonra da helikopter fizik çimlerine düşücekmiş!" filan de, o "Immhh" gelir yine. "Yani ne biliyim abi, bu sene bana hitap etmiyo" olur.

Böyle böyle doğuştan şenliği sevmeyen adamlar var. Kim gelirse gelsin bi burun kıvıranlar.

Bi de tam bunlara zıt, her şenliği mutlaka beğenen, "Kızzıaam süper yeaaa tam benlik olcak!" diyen tipler oluyor her sene. O insana da ha Mor ve Ötesi gelmiş, ha Ferdi Tayfur gelmiş hiç fark etmez. O yine bi yolunu bulup coşacak, durduramazsın. Hayvan gibi her gün bir şişe şarabı tek başına bitirecek, her gün arkadaşlarının uyarılarına triple cevap verecek, ama her akşam sonunda kusacak insanlar var. Tam senlik oluyo canım sen devam et.

Şenliğe sınav koyan, teknik gezi ayarlayan, "Nası olsa şenlik haftası bunlar derse gelmez, ben en iyisi bi yoklama alıyım" diyen, "Dönem içinde belki az yorulmuşlardır, şenlikte de ben bu mallara ödevi dayayayım" gibi hayın ve de ahraz düşüncelere sahip olan hocalar var ya. Hah işte onlarla diğer tarafta görüşücez. Diğer taraf dediğim, hani benim ilerde rektör tanıdığım olacak, hepsinin ayağını kaydırıcam. Mis.

Tabi, şenliğe denk gelen sınavı gözü kapalı erteleyen hoca da candır, bu da not düşülsün.

Sınavdan yeni çıkmış öğrencinin coşkulu gerginliğini napıcaz ya? Her an herkese patlayacak gibi. Yanlışlıkla ağzını açıp "Üç" filan desen, "SINAV HAKKINDA KONUŞMUYORUZ ŞŞŞŞT TAMAM." diye göz dağı veren de aynı öğrenci. Sınavdan çıkmışım amk, sınavdan konuşmayayım da neyden konuşayım, Şili'nin dış siyasetinden mi konuşayım orda, MönşenGladbah'ın gelecek sezon ligde ne yapacağından mı konuşayım, ne konuşayım?

Çok kişiyle aynı anda mesajlaşıyoken, bi on dakika boyunca kimseden cevap gelmiyo ya. Ölümün soğuk nefesini orda hissetmiyosan hiçbi zaman da hissetmezsin diye düşünüyorum.

Şenlikten sonra bir yazıyla daha beraber olacağımızı temenni eder, şimdilik sağlıcak içinde boğulmanı tavsiye ederim.

Daçe.
Okumaya devam →
26 Nisan 2012 Perşembe

Macun Tübü Savaşları

3 tane ömer üründül tadında yorum
Jövö'nün ortam entelliğine olan katkısının yüzde atmışlara kadar gerilediği böyle bir dönemde, blog istatistiklerini yerlerden toplayarak geldim yemin ediyorum. Arkadaş, piüeeeee. Bu ne. BU-NE. Nç nç nç ne kadar ayıp bişey ya, ne kadar ayıp. Buradan anlıyoruz ki iki ay yazı yazmasak blogun adını unutacaksınız. Hiiiii. Nç nç nç.

Yeterince trip attıysam gel de bir makas alayım can okur. Neaber ya ne yaptın? Ya ben sana trip attım da aslında gayet haklısın. Ben bile adamsendeci gibi kendi bloguma girmiyorum kaç gündür. "Ne gircem yeaa yeni yazı mı var." Vicdanımın sesi, kalp gözüm, orta kulağım. Hepsi aynı adamsendecinin -ben- mitozlanmışı.


Gece 12'de, 2012 Türkiye'sinin göbeğinde, medeniyetler beşiği Güvenpark'ta, "Orda kal, portakal" diye meyve satmaya çalışan seyyar manav var. Ya ben daha ne diyebilirim.



Bizim evde çok acayip bi inatlaşma konusu var sevgili okur: Dibi gelen diş macunu. Şimdi diyelim diş macunu tübünün dibi gelmiş, artık bitti bitecek, bi gözü çöpe bakıyor. Sonraki ilk birkaç gün, o tüp, evin diğer fertleri tarafından biraz daha macun çıkartmaya zorlanıyor. Ne bileyim işte her bir yanı sıkılıyor tübün, şurada kalmıştır burada sıkışmıştır şeklinde dimalarla, evde üç kişi, tübe giriliyor. Diyelim o tüp iyice zorlandı sıkıldı mıncıklandı, ve haliyle tübün son hali evlerden uzak bi tipe büründü. Ama duuur, daha bu ne ki. Aortları çöktürülen macun tübünün bu halinden tatmin olmayan biz emperyalist ev güçleri, sonraki iki üç gün daha tübün kanını emmeye devam ediyoruz. Şöyle de acayip bi olay var; bütün bunlar olurken aslında önceden alınmış ve hiç açılmamış bir tam dolu macun tübü, bu tipi skilen tübün hemen yanında hazır bekletiliyor. O dolu tüp, bütün kibriyle orada dik bir vaziyette tecavüzü izliyor. Tam bir insanlık dramı sayın seyirciler. Neyse. Tabi ben de bu duruma iyice ifrit, iyice ahraz olmaya başlıyorum, o sömürülen tüp artık bitirilsin de yenisine geçelim istiyorum. Fakat ben bunu istedikçe ev halkının eski tübe olan umudu artarak devam ediyor, "Vardır onun içinde daha vardır" deniyor. Ben de yeni tübe geçmek istemiyorum ki hani laf söz çıkmasın "Aa hemen pes etti maal" diye. Haliye içten içe de olsa, inanılmaz bir inada biniyor iş. Sonuç olarak "kendisinden yararlanılan" tübün eski halinden eser kalmıyor. Tübün dili olsa da konuşsa, acılarını anlatabilse bir bir. Ama yok. O sesini çıkartmadıkça biz de ondan yararlanmaya devam edeceğiz. Yeni alınan, hiç açılmamış, yepisyeni tüp de ordan bütün kalenderliğiyle bakacak ona. Gerçekten çok büyük günah. Ne pis insanmışız biz şu an insanlığımdan tiksindim. İyakşamlar.

Yolun darlığından ötürü karşılıklı gelen iki jipin birbirine yol verdiğine şahit oldum geçen gün ve sadece birkaç metre uzağımdaydı. Zenginliğe hiç bu kadar yaklaşmamıştım bebiş okur.

O diil de, bakın ben burda yapsam "Bok gibi tespit + ironi hiç olmamış", elin oğlu söyleyince "UU BEYBİ İRONİYE BAAK!!" falan oluyor. Şu nedir ya yalvarırım biri açıklasın: "Yakıyor elimi ne zaman uzatsam / yatağın soğuk tarafı..." Allah kahretsin böyle kadersizliği kısmetsizliği ya.

Hayır ayrıca yatağın değil yastığın soğuk tarafı olur, tespit yapmış da nereye yapmış acaba. Allahallaa. Nç nç nç.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)