08 Şubat 2010 Pazartesi

Evde Aduket Denemesi

google'da "aduket" yazıp, çıkan ilk görseli almak da biraz tembellik oldu ama. siz evinizde denemeyin. yoksa ryu myu tanımıyorum çok fazla. sadık yarim subzero benim.

● Bazen düşünüyorum da, tüm blog yazarları ve okurları bir araya gelsek, yani dünya üzerinde böyle bi event olsa ve biz toplaşsak, o kadar insan, bence Japonya toprakları kadar edebiliriz. Cennet vatan Japonya. Nagasaki'den Hiroşima'ya uzanan, güzelliklerle dolu bir coğrafya.

● Bundan birkaç ay önce, dolmuştayım yine, başka nerde olacağıdım ya, önümde iki adam konuşuyo. Daha doğrusu tartışıyo. Tartıştıkları şey, "Dünya üzerindeki tüm insan evladını Japon adasına ver etsek, tüm adayı kaplar mı?" Biri diyor ki, "Bence sıkış tepiş anca sığar 7 milyar insan oraya"; diğeri de sırf bütün bunları dinleyen ve kendilerine sinir olan bana gıcıklık olsun, muhabbet uzasın diye karşı çıkıyor falan. Gerçi bunu yazmış olduğumu hatırladım sanki hayâl-meyâl, ama böyle de "tartışacak konu yok, kıçımızı avuçlayalım bari" diyen insanlar var. Emin olun sevgili okurlar, onların da barınacak sıcak bir yuvaya, kafalarını okşayacak şefkatli ellere ihtiyaçları var. Gelin buna bir dur.

● Benim annem çok acayip bi kadın. Yani tabi herkesin annesi kendine acayip ama, benim annem, nasıl desem, benim annem... Benim annem yooğk, böhühü!... Şaka tabi. Annem var da, bi daha kendisine ilginç demiyim dedim, ama başka türlü de bağlayamıycam anlatıcağım şeye. Hani bazı kadınlar için "hükümet gibi, devlet gibi kadın" ifadesi kullanılır ya. İşte benim annem de Starbucks gibi. Valla. Şimdi normalde öğleden sonra çay içiyoruz, bazen kahve yapıyor falan, buna alışkınım da; bu akşam bir elinde sıcak çikolata, bir elinde kurabiyelerle geldi. Yemin ediyorum bir an için kendimi Starbucks'ta sandım. Sonra geçti o an ama. Neyse.

● Dünyanın en sevimsiz, en bedbaht ikinci şeyi nedir deseler, bir dakika düşünmem, cevabı yapıştırırım stokk! diye. Bence anne veya babanın akrabası olarak eve gelen, ama seninle pek alakası olmayan bi misafir, böyle çok samimi olmadığın falan. Onun o misafirliği boyunca geçen süre senin için, daha doğrusu benim için çok sevimsiz. Hele bir de bu samimi olunmayan, ama sevimli de olunmayan misafirin kafasında laflar hazırlamış olması, odama gelip tek tek saydırması, "sevecenlik" adı altında bana triplerde bulunması, kendisine aduket çekmem için en büyük nedenlerden biri. Haa en büyüğü nedir dersen, o da bünyede hoşnutsuzluk yaratan bu misafirin, yıllardır sigara içilmeyen evimizde pis pis sigara içmesi, sigaranın o pis kokusunu benim odama kadar ulaştırmasıdır. Nitekim onu da yaptı. Aduketi koydum alın çatına, gitti.

● Bunu da anlattım mı hatırlamıyorum ama ben bi keresinde, laptop'ı ilk aldığım sıralarda, İstanbul'a gidiyorum otobüsle. Açtım hevesli gibi leptapı, fm oynamaya başladım. Fm'yi de bilen biliyordur ama, bilmeyen için kısa bir izahta bulunmak gerekirse, bir tür futbol oyunu. Taktiği veriyorsun, onlar oynuyor. Hehe. Bu cümleler de çocukken yanıma gelip "Ne oynuyosun?" diyen babama verdiğim cevaplarla aynı. Neyse. İşte maç var, maç yapıyorum falan o an. Heyecanlı da bi maç, hatırlamıyorum şimdi tam. Bi yandan maça bakıyorum ekrana, bi yandan da yanımdaki adamın gizliden gizliye maçı kestiğini fark ediyorum. Neyse işte zaman geçiyor, hala sıfır-sıfır devam ediyor maç. Zaman geçtikçe de adam daha belirgin şekilde izlemeye başlıyor. Bi de belli ki işgüzar, konuşkan ve sevimsiz bi adam. Belli yani. Sonra bi ara benim takım gol yedi tamam mı. Bu yanımda adamdan "Ahhha!" diye gülme sesi geldi. Gayet "normal" bi şekilde, "ağzını burnunu kırarım valla" düşüncesi var aklımda, döndüm, adam gayet hiçbişey olmamış gibi bana bakıp sırıtıyo. Bi bana bakıyo, bi maça bakıyo, gözleri dönüyo böyle. Ama nası sevinmiş benim gol yediğime. Şerefsizin oğlu. Burhan Altıntop gibi bi tipti zaten, bana bi yandan sırıtarak şey yapıyo, "Nası koydular çocuğu ahahahaha!" ifadesi veriyo kaşıyla gözüyle. Sonra o moralle ikinci golü de yedim, baktım adam mutluluktan uçuyo, kendini parmaklıycak artık. Sinir küpü olmuş ama hâla çok bell etmeyen bi şekilde, ani ve şık bir hareketle kapattım bilgisayarı, koydum kafayı uyudum. Bu olayın üzerinden bir yıl falan geçti herhalde, şimdi ne yapıyor acaba. Her ne yapıyorsa Allah belasını versin. Pis herif.

● Görüşmek üzere. Son maddeyi yazarken yine gerildim bak biraz. Neyse. Öpiyim bence, iyi gelir. Esenlikler dilerim.

Daçe.

06 Şubat 2010 Cumartesi

Çamur Adam

az daha böyle bi insanın koordinatörü olduğu dersten kalıyordum, inanabiliyor musun sevgili okur? ama adamın alttaki konularla pek alakası yok.

● Bugünlerde çok fazla yazmak istiyor deli gönül. Bi de bloglar da tatil nedeniyle kendi içinde coşmuş durumda. Bir haftada Grönland'ın yüzölçümü kadar yazı yazan mı istersin, farklı konseptte altıncı blogunu açan mı istersin, yoksa elinin ayarı olmayıp uzun uzun maddeli yazan mı istersin. Bi daha istersin yazarsam süper olucak... İstersin. Oh mis.
● Birkaç gündür çevremde birçok insan feysbuk arayüzünün değiştiğini söylüyo tek tek, herhalde en son benimki kalıcak değişmeden. Mark Zuckerberg üzerimde heyecan arttırma denemesi mi yapıyor nedir. Öyleyse eğer heyecanım artıyor Mark, hadi değiştir şunu artık, HATİLAN!!
● Hayır ondan sonra kendimi şey gibi hissediyorum. Bak anlatıyım ney gibi... Hani mahalle maçlarında illa ki çok yetenekli, doğuştan forvet, her attığı gol olan insanlar olur ya. Hani herkesi gözü kapalı çalımlar, maçın en çok bağıranıdır da genellikle. Hayatında ilk kez uzaktan şut çeken ama kaleyi bulamayan defans oyuncusunu teselli eder "Güzel, güzel." yalanıyla. Bildin dimi. Öylesinden iki tane "en iyi oynayan" çocuk aldım-verdim yaparlardı ya hani. İşte o aldım-verdim de aynı bu feysbukta benim arayüzümün değişmemesi kadar heyecanlı olurdu, zira genellikle kötü oynadığım için sonlara kalırdım, hiç takıma "ilk alınan" olmadım mesela. Çok fena bi hadise. Tabi o günler bana çok şey öğretti, acıyı öğretti, gururu öğretti, hayatı öğretti. O günden sonra yıllarca, günde 6 saat antrenman yaptım. Herkes çıktıktan sonra takımdan ayrı düz koşu yaptım, frikik çalıştım. İşte sonra bugünlere geldik ve... ulan aslında değişen çok da bişey olmadı, hala çok iyi oynamıyorum. Ehehe.
● Kötü değil, laf söyletmem, ama çok iyi oynayamamaktan da hiç bu kadar haz almamıştım. Ama itiraf edeyim, o doğuştan forvetin "Güzel güzel" dediği defans oyuncusu bendim. Hep bendim yani. Ne kadar o zamanlar "Defansın bel kemiğiyim beeeööön öööööaaağğğ!" diye havalar atsam da, bir boka yaramıyor defans olmak. Aldım-verdimde ilk sıralar için: (bkz: orta saha olmak).

"Bakü Macerası" sahne arkası #1: Diren, Sinan ve ben msndeyiz. Gece saat 10 buçuk falan. Sanıyorum ki temmuz memmuz aylardan. Yaklaşık olarak şöyle bir konuşma geçiyor...
(22:35) daçe: o değil de elemanlar bakü'de uzun süre kalıcak sanırsam
(22:35) Sinvegur: ya yok ben götürücem bunları bi yere haberiniz olsun s*kerler bakü'yü
(22:36) Mr.D: götür götür rahat ol
(22:36) daçe: havalimanı da g*te geldi demek ki, nerden götürücen
(22:36) Sinvegur: ne bileyim bi yolunu buluruz
(22:36) Mr.D: olm otostopla azerbaycana geldk lan hayal gücüne bak
(22:37) Mr.D: gerekirse uçmayı öğreniriz
(22:37) daçe: aa evet lan burdan da otostopla devam etmezi lazım aslında
(22:37) Mr.D: abi o değil de şey geldi aklıma
(22:37) daçe: sonçta blogun ilk mantığı otostop değil miydi
(22:37) Sinvegur: artık iş çığrından çıktı her şey olabilir...
(..gülüşmeler)
...ve kötü emelli bu üç insan konu hakkında günlerce konuştu.

● Öyle işte. Sarılıp öperim.

(edit: o resimdeki çamura bulanmış insan bayaa bildiğin bizim okulda calculus 119 dersi koordinatörü. resimdekine benziyor falan diil. bayaa o.)

Daçe.

05 Şubat 2010 Cuma

Bakü Macerası No.4

sözde haydar aliyev havalimanı. şş çaktırma.

Efendim hikâye kaldığı yerden devam ediyor; her ne kadar beklediğim ilgiyi görmemiş olsa da, inatla, sürünerek devam ediyor. Ya da öyle gibime geliyor.

Previously on "Bakü"...
Evet Bakü'deydik en son, Sinan ve Diren'le bizi otostopla Azeri diyarına kadar getiren adamı bulmak için Bakü sokaklarına düşmüştük. Adamı şans eseri bulmuştuk, fakat kendisi bizi görünce apar topar kaçmıştı. Peşinden kovaladığımız taksiyle, Haydar Aliyev Havalimanı'a varmıştık falan...


1. bölüm -> http://direnkknerid.blogspot.com/2010/02/baku-maceras-no1.html
2. bölüm -> http://dacederki.blogspot.com/2010/02/baku-maceras-no2.html
3. bölüm -> http://sinvegur.blogspot.com/2010/02/baku.html

ve Bakü macerasında 4. bölüm...

"öndeki araç haydar aliyev havalimanının girişi önünde acı bir çığlık sesiyle duruyor. bense trafiği allak bullak eden bu kovalamacada nihayet bir sona gelindiği için mutluyum. apar topar taksiden iniyoruz. odtülü hocamın öndeki araçtan canhıraş bi şekilde inip havalimanına girişmesini görüyoruz ve arkasından koşmaya başlıyoruz. o sırada birkaç adım atamadan, taksicinin bağırmasını duyuyoruz: "manat! manat!" diye. "manat ne la?" filan derken, diren "parasını vermemiz lazım lan adamın" diyor. "siz koşun abi, adam kaçıyor, ben parayı verip yetişirim size" diyor diren. birkaç adım daha koşuyoruz biz sinanla, ama o da nesi. yine durmak zorunda kalıyoruz, zira bu sefer daha demin bütün bakü'yü ortalama 90 kilometre hızla dolaştığımız için araba tutan sinan "bööOAAĞĞK" diye, çok affedersin sevgili okur, istifra etmeye başlıyor. ilk kez mayıstaki şenliklerde "kusma çabalarına" tanık olduğum sinan'ın, bu kez harbi harbi yediği kahvaltılıklarını sayıyorum. ne pis anlattım lan. neyse.

bir süre daha sinan'ın kusmasının bitmesini beklemeye başlıyorum, hadi diyorum. "yok abi" diyor, "benim bi çeşme filan bulmam lazööÖOAĞK!" derken bi daha kusuyor. "ulan hayskiym ya" diye küfrediyorum. gülüyor. kusuyor yine. o sırada diren koşar adımlarla geliyor arkadan. bu kez sinan "siz gidin, ben sonra yetişirim size" diyor. bu sırada biz direnle birlikte, sinan'ı oracıkta bütün pisliğiyle bırakıp havalimanı girişine doğru koşmaya başlıyoruz. (hayatında havalimanına girmemiş biri olarak, evet uçağa binmedim lan, havalimanı sahnelerini nasıl anlatacağımı ben de merak ediyorum.)

girişteki metal dedektöründen geçiyoruz, derken ağzına s.çtığımın dedektörü ötmeye başlıyor. allah ne verdiyse çıkartıyoruz kenara, bi daha geçiyoruz. yine ötüyor. bu kez güvenlik görevlilerinin ifadeleri de değişiyor, kaşlar çatılıyor. "aabi valla bişeyimiz yok" diyorum, "valla abi acelemiz var lütfen" diye destekliyor diren. bi tanesi "yoq gardaş bi saqin olun xele, nedir derdiniz?" diyecek oluyor o pislik emo azericesiyle. o an diren "ya skicem ne bok var lan, ne ötüyo hala?" diye iyice sinirleniyor. diğer güvenlik görevlisiyse iki adım uzaktan, elini beline atarak geliyor. acele hareketlerle önce birbirimize bakıyor, sonra içerilere, içerdeki büyük kalabalığa bakıyoruz odtülü adamı en azından gözle takip edebilmek için. birkaç saniyelik bakınmanın ardından görüyoruz. koşar adımlarla bir ona bir buna çarpa çarpa kaçıyor. "aabi" diyor diren güvenlik görevlisine, "şu adamı yakalamamız lazım". o sırada direne dönüp "ulan, acaba?..." ifadesi veriyorum ki, o anda diren dedektörden geçip havalimanında içeri doğru koşmaya başlıyor. diren'e ve arkasından koşan iki güvenlik görevlisine olan şaşkınlığım geçmeden ben de koşuyorum içeri doğru. tabi, dedektörlerin alarmı deliler gibi ötüyor. direnin ardından koşup kapıdan uzaklaştıkça alarm sesi de kalabalıkta kaybolmaya başlıyor. neye doğru gittiğimizi bilmeyerek, ömrümde az gördüğüm o denli bir kalabalığın içinde direnin peşinden koşuyorum. güvenlik görevlileri de arkada kalıyor. yetişiyorum direne, birlikte koşuyoruz...

sözde azeri güvenlik görevlisi. biraz agresif bir 'bala'.

derken ilerde altı-yedi adet izbandut azeri güvenlikçi önümüzü kesiyor. ressmen barikat kurmuş adamlar. uzaktan "sizin derdiniz ne lan?" diye çıkışıyor üniforması tek farklı renkte olanı. belli ki kabilenin reisi bu. zaten diğer çakı gibi adamların yanında, bu kel ve göbekli olanı pek öyle yeni yetmelere benzemiyor. birkaç dakikalık derdimizi anlatmanın ardından "pati, pati" sesleriyle sinan geliyor koşarak. "abi öldüm ya, içimdeki bütün organları boşalttım" diyor. sinan'ın da bizimle olduğunu anlayan adamlar iyice geriliyor, reis tipli şişko azeri bu kez "NE AYAQSINIZ OĞLUM, GELİN LAN BURAYA!" diye sert bi şekilde yanına çağırıp, çok şık bir ani hareketle bileklerimizi kelepçeliyor. "aaa ananıskiym burda ölmek istemiyoruum laan aöhöhöhü.." diye duygusallaşıyorum kelepçeyi bileğimde görünce. diren "lan oğlum napıcaz laan?" diye kuşkulu ve hafif dolu gözlerle bana bakıyor. ben sinana bakıyorum. sinan kelepçeye bakıyor. yine kusmaya başlıyor. o sırada son kez arkasından baktığımız odtülü azeri hocamsa birkaç saniye içinde gözden kayboluyor. derken bu altı-yedi izbandut güvenlik görevlisi ve bir adet ayıboğan reis bizi bir ufak odaya alıyor. burası mini bir sorgu-sual odası. "aha" diyorum kısık sesle diren ve sinana bakıp, "şimdi ayvayı* yedik." ...

*Orası hikâyenin orijinalinde "ayva" değildi tabi başka bişeydi ama, şimdi elim gitmedi onu küfürlü yayınlamaya. Ayıp denen bişey var ve hiç sevmem... Beşinci ve son bölümse şu istikâmette olacak, yine birkaç gün içinde erişebilirsiniz: http://direnkknerid.blogspot.com/

Daçe.

bunun midyumu var mı?

bugün hayatımın pleysteyşınını oynadım resmen, böyle saatlerce, türk lirasılarca. ama alttaki hiçbir paragrafın ne bu giriş cümlesiyle, ne de birbirleriyle alakaları var. sadece karakter eşlem'i açıp paragraf başlarına siyah noktacık koymaya üşendim o kadar. efenim buyursunlar...

orta sondan beri görüşmediğimiz bi arkadaşım feysbukta bana şehir dışındaki yaşantısını anlatıyo, bi de ayrıntılı falan böyle. ortaokulda bile çok samimi olmadığımız bu insan, ara ara da laf sokuyo bana. ama nası desem, böyle, o kadar ince sokuyo ki, kızamıyorum da, çok zekice bi laf sokuş.. hayır anlattığı şeylere de tezcanlı gibi, özlemiş gibi heyecanlı heyecanlı cevap veremiyorum da, içimden gelmiyo. o yine de ne cevap verirsem veriyim anlatıcağını anlatıyo, sokucaksa lafını sokuyo hiç belli etmeden, sonra yine bişeyler anlatıyo. "ilgilenmiyorum üzgünüm, evet ortaokulda belki sevimli bi insandım, sıcakkanlıydım falan ama bu köprünün altından çok sular aktı. ben eski ben değilim. dediklerin zerre kadar ilgilendirmiyor beni anlıyor musun, İL-Gİ-LEN-DİR-Mİ-YOR!" diyemiyorum işte. bu arada demin "sıcakkanlı diilim artık" derken şaka yapıyodum. valla. ama ilgilendirmeme kısmı doğru. demek ki ona karşı yitirmişim yani kan sıcaklığımı, o da olabilir... yalnız arkasından bu kadar atıp tuttum, allah bilir beş ay sonra kanka falan oluruz. değişik. şu an hala da bişeyler anlatıyo feysbuk chat şeysinden, "pıt! pıt!" diye ses geliyo sürekli. bi dur kar'şim, allaşkına iki dakika dur nan. hayır bak o da diil, yarın bi gün bunları da okuycaksın, ayıp olucak. evet böyle bi insan oldum ben.

geçen gün bi alışveriş merkezinde, mağazalardan birindeyim. kuzenim kıyafet deniyo kabinlerde, ben de artık mağazanın her bir metrekaresini ayrı ayrı incelemişliğin verdiği sıkıntıyla ayakta kollarım bağlı, hareketsiz duruyorum. kadının biri geldi ordan, elinde bi etek mi bişey var, bana diyo ki "bunun midyumu var mı?". he var. o an diycektim ki var da o senin kıçına olmaz, ekstra larç lazım sana. diyemedim. "yok ben bakmıyorum hehe" dedim de, yakamı bıraktı. pis kadın.

şimdi mim diye salak bi hadise var bu blog alemlerinde. bloggerlar büyük olasılıkla hâkim konuya ama anlatıyım ben yine. bu mim şöyle bişey ki, ben gidiyorum bi bloga diyorum ki, "hafız sen bana kendin hakkında on tane şey söyle", ya da işte "en sevdiğin beş şair ve şiiri", ya da ne biliyim "hiç sevmediğin dokuz özelliğin?" falan. sonra bu blogger da bunları yazıyo kendi blogunda, beni ne ilgilendiricekse, sonra diyo ki en son "bu mimi ben de şu şu bloggera gönderiyorum, o da yazsın. haydi bakalım" falan. böyle spam mail zinciri gibi dönüyo bloglar arasında. böylece elalemin kendisi hakkında hiç sevmediği dokuz özelliğini öğreniyoruz, lazımmış gibi. arkadaş ne kadar salak bişey bu ya. yani kaç zamandır görüyorum da orda burda bloglarda, ses etmiyim diyorum, aman bana da bulaşmasınlar diyorum, ama şimdi bi mim gelirse bana hiç kusura bakmasın kimse, elimin tersiyle ignor ederim bu isteği. haa, kendisi hakkında sekiz-on madde istendi diye heyecanla yazanlara da baltalı ilah'lık yapayım, yemin ediyorum zerre kadar ilgilendirmiyor biz okurları sizin neleri sevdiğiniz, sevmediğiniz. valla. bak çok dolmuşum demek ki, ne kadar ciddi bi madde oldu.

bence bir ciciş kelimesi ile ortamı yumuşatabilir, eski haline döndürebilir, hatta tıpkı ilk yıkamadaki gibi bembeyaz bırakabilirim sanıyorum. yani düşün, bir ciciş nelere kadir işte. yıllardır aradığımız kelimeyi de bulduğumuzu hissediyorum. bence artık tamam gibiyiz toplum olarak. uçalım artık.

o diil de gerçekten insan bu kadar yıl yaşayınca, yani evet henüz yirmi yıl falan oldu ama, hiç az diil yirmi yıl, bu kadar yaşayınca artık bi aksiyon, bi atraksiyon istiyor toplumda. bi farklılık, bi yenilik. ne biliyim, ben uçalım istiyorum artık mesela. ülke olarak aya çıkalım falan. bakmak lazım, oraları da görmek lazım. cennet vatan edirne'den kars'a demek değil ki, ay da çok güzel bi yer. orda da çok güzel kraterler var, beyaz toprağı var killi killi, bi de birkaç ay önce su mu bulunmuştu ne olmuştu. yoksa o mars mıydı. neyse hepsi aynı benim için, gidilir görülür. su varsa, çeşme yapılır falan. zor değil. yetmiş milyonun uzaya gitmesi zor değil. inanırsak olur bence.

neden bu kez küçük harflerle yazdım merak ediyor musunuz? cevabını postun sonuna sakladım. ama bir hınzır gibi hemen sona gitmeyin. gelin, tek tek, beraberce okumaya devam edelim.

ya da bitireyim en iyisi evet. hem uzamasın, hem de uykum geldi iyice. uykumun geldiğini de bu postu yazarken, üst taraflarda blogla ilgili "kazanç sağlayın" linkini "kıvanç sağlayın" diye okuduğumdan anladım. sanırım bu aralar kıvanç tatlıtuğ isim olarak bilinçaltıma yerleşti, oturuyo böyle. elinde sigara, tam bir işgüzar devlet memuru gibi dönerli sandalyede oturuyo. dönerli sandalye de nası oluyosa. neyse. küçük harflerle yazmamın sebebi de tamamen üşengeçlik. bi de son olarak, günler geçtikçe özlemimin katlanarak arttığı cancaazıma ithaf etsem nasıl olur acaba bu yazıyı. insanın hoşuna gidiyor böyle ithaf falan biliyorum, benim de çok hoşuma gidiyo ama tabi sırf hoşa gitsin diye diil, içimden geldiği için aynı zamanda benim ithafım. geçen diren blogun 100. yazısında benden bahsetmiş diye nasıl içim bi beeyle beyle oldu. herkesi öperim, cancaazımı daha bi ayrı öperim.

daçe.

03 Şubat 2010 Çarşamba

Üçyüz Beşyüz!

● Daha önce hiç takip edildiğin hissine kapılmış mıydın okur? Kapılmadın, nerden kapılıcan. Sonuçta bi yabancı dizi tadında sürmüyor ki hayatımız diymi ama? Hani sen elinde çok gizli bilgiler ve bir miktar nakit içeren siyah çanta taşıycaksın, arkadan da eski model bi arabayla yavaş yavaş, sinsi gibi FBI'dan iki ortak ajan seni takip edicek falan. Yok böyle bişey. Ama ben bugün ciddi ciddi takip edildiğimi düşündüm bir ara. Çok fena bişey. Şimdi bugün çok güzel kar yağıyodu tamam mı, dedim evden çıkıyım, dün de çıkmadım, ben böyle bi insanım çünkü bi gün çıkmadıysam öbür gün hiç affetmem, neyse, çıktım dolmuşa bindim. Az kişi var, 3-5 kişiyiz dolmuşta. Bi de yol yirmi-yirmibeş dakika sürünce, haliyle dolmuşla bütünleşiyosun, herkesi inceliyosun tek tek sıkıntıdan falan. Bi amca var yanımda, sürekli tıslıyo yılan gibi, boğazını falan temizliyo. Bir-iki tane "kadın anam" denicek teyzelerden var, baş örtülü, elde torbalar falan. Bi tane en önde oturan bi kız var, tahminen benden küçük. Büyük de olabilir aslında, zira ben hiç yaş tahmini yapabilen bi insan diilim. Büyük diyorum, küçük çıkıyo; küçük diyorum teyze çıkıyo falan. Teyzedir belki de. Neyse. Kızılay'a geldik, indik hepimiz falan. Sonra ben ordan Balgat dolmuşuna aktarma yapıcaktım, aktarma derken, sanki üçüncü birini aktarıcak gibi oldum ama bizzat kendimi aktarıcaktım, neyse, Balgat dolmuşunu uzaktan kestirdim gözüme, oraya gidiyorum. Önümden de, demin dolmuşta en önde oturan kız-teyze gidiyo. Tam hizamdan böyle, ama bi 5-10 metre önümden. Sağa gidiyorum, sağdan yürüyo; sola gidiyorum sola geçiyo falan. Değişik. Sonra bi baktım ki Kızılay'da yapılıcak o kadar milyonlarca şey arasından, gerçi Kızılay'da o kadar da yapılıcak bişey yok ama, Balgat dolmuşuna binmeyi tercih etti bu kız-teyze. Önümden bindi. Sonra ben bindim. Sonra bu beni ikinci dolmuşta da gördü mü.. (gördü mü ne ya, güne gidip kısır yiyen teyzelerin dedikodu nazım biçimini sarf ettim resmen) İşte o ana kadar beni önden önden takip ettiğini düşündüğüm bu kız-teyze beni görür görmez beni bir panik hali aldı. Bi an sanki ben onu takip ediyormuşum gibi bir his uyandı bende. Yani Kızılay'da yapılıcak bi sürü şey varken Balgat dolmuşuna binmişim falan. Neyse. Hayır, hayatta en sevmediğim şey de yanlış anlaşılmak biliyo musun sevgili okur. O ikinci dolmuşta göz göze geldiğimiz anda, "Sen beni mi takip ediyosun pis sapık!" ve akabinde "Hayır, b-ben.. şşey.. Yok işim vardı benim.. Hoff.." diye gelişen anlık göz diyalogundan bi süre sonra kız-teyze müsait bi yerde indi de rahatladım. Allahım, birinin benim onu takip ettiğimi düşünmesi düşüncesi ne pismiş arkadaş. Birinin beni önden takip ediyor olmasından daha kötü. Allahtan müsait bi yer diye bi yer var şu dünyada. Bence insanoğlu 21. yüzyılda bu kadar gelişmişse, her şeyi müsait bi yere borçlu. Become a fan of müsait bi yer.
● 300. yazı oldu, ben de bu kadar uzun bi maddeden başka bişey yazmıyım dedim. Yalnız 250. yazıdaki gibi bunun için de video falan hazırlayamam, hiiiç kusuruma bakmayın. Yakında birinci yılını kutlıycam blogun, bi hafta sonra falan, onda da hiçbişey yapmıycam. Bence ben bi üç yıllık yaratıcılığımı 250'de konuşturmuştum. Lütfen ama. Öperim.

Daçe.

02 Şubat 2010 Salı

Bakü Macerası No.2

Efendim pek sevgili Diren kendi blogunda yapmış girizgâhını ama, bi de ben açıklamazsam ölürüm. Sonra kokarım bulunana kadar falan. O yüzden şöyle kısaca bir açıklıyım diyorum... Sevgili okur şimdi biz bu Diren ve Sinan insanıyla ne zamandır ortak bi blog işine girelim diyoduk, birbirimize gazı verdikçe veriyoduk, bitmek bilmeyen bunaltıcı yaz akşamları msnde bir araya gelip "Şöyle olsun konusu. Böyle olsun konsepti." falan diyoduk. Günlerce, haftalarca konuştuk nasıl bir ortak blog açabiliriz diye; en sonunda açamadık, kaldı. Ama işte fikirlerden birisi de "hikaye kurgulama blogu" idi, hepimiz bi hikayeyi sırayla devam ettiricektik falan. Neyse. Toplamda 5 adet hikaye yazdık sırayla, şimdi de diyoruz ki madem ortak blog yalan oldu, o halde sırayla bloglarda yayınlayalım. O yüzden ben de şimdi "Bakü Macerası"nın ikinci bölümünü ver ediyorum. Haydi bakalım...


"efendim, bir sabah vakti başka şehirde gözünüzü açmaktan daha güzel bir heyecan yoktur. yani bize sorsalar, var mıdır diye? yoktur deriz. sinan vardır diyebilir ama. onun heyecan anlayışı biraz garip. geçen geldi bana diyor ki, hadi balığa gidelim. kendisine odtü'de olduğumuzu ve saatin sabah 05:35 olduğunu hatırlattıktan sonra bu isteğinden vazgeçti tabi. öyle de bi insan işte. neyse, ne diyordum..

..fazla rahat olmayan bi yataktayım. kendi yatağım değil bu. deli gönül bir yandan uyumak isterken, bir yandan da neler olup bittiğini anlamak için uyanmaya çalışıyor. uyumakla uyanmak arasındaki ince çizgideyim, gözlerim kapalı. güneş sol gözümün içini içini oyarken, gölgede kalan sağ gözüm halinden memnun. hafif bir esinti var yalnız, onu hissediyorum. denizin dibinden yüzeye doğru istemsizce çıkan vücut gibi, ben de uyanmaya doğru istemsizce yol alıyorum..

1-2 dakka sonra açıyorum gözümü. daha önce olmadığım bi odadayım. yataktan doğrulduğumda diğer iki yatakta danalar gibi uyumakta olan sinan ve diren'i görüyorum. saate bakıyorum, akrep 5'e dayanmış. bir anlık afallıyorum, saat 5'te güneş bu kadar yakar mı lan diyorum. kafam yavaş yavaş oturmaya başlıyor. sinan ve diren'le birlikte odtü'den otostop çektiğimizi, en sonunda bakü'ye kadar geldiğimizi hatırlıyorum. evet evet, bu pansiyona gelişimizi ve bu odayı kiraladığımızı da hatırlıyorum hayal meyal.

çok acayip bi duygu lan, diyorum. daha bikaç gün önce skik ankara'daydık, şimdi azerbaycan'a geldik lan falan diye konuşuyorum. kendi kendime tabi. bakıyorum, sinan kıpırdanıyor. bana dönüp, ne konuşuyosun lan kendi kendine deli, diyip o nüktedan sırıtmasını sunuyor. yavaş yavaş yataktan doğruluyor. o sırada diren de uyanmaya başlamış, bişeyler sayıklıyor benim gibi. temel matematik hesabıyla (5+2) saatin 7 olduğunu bulup, "hadi lan giyinelim de çıkalım" diyorum. içimdeki 'ilk kez bakü'de güne başlıyor olmak' adlı heyecan doruk noktasında olduğu için bir an önce şehri gezmek istiyorum.

giyinip aşağı iniyoruz. pansiyonun giriş katındaki tonton bi teyze, bize kendi azeri şivesiyle kahvaltının hazır olduğunu söylüyor. kahvaltıya oturuyoruz.

masada herkes yolculuk şöyle geçti böyle geçti diyip duruyor. bense çoğunu uyuyarak geçirdiğim için çok hatırlamıyorum. yine de hayatım boyunca yaptığım en keyifli yolculuklardan biri olduğunu biliyorum. diren, sinan ve azeri şöför eşliğinde çok eğlendiğimi falan dile getiriyorum. derken o sırada diren aklına gelen dehşet verici sorucu soruyor: "iyi güzel de abi, bizi buraya kadar getiren otostop yaptığımız hocam nerde?". bizler "aa evet lan hakkaten unuttuk adamı keh keh" falan diyoruz. herhalde teyze biliyordur diye, ona soruyoruz. teyzeden gelen "siz dün gece buraya 3 kişi geldiniz ya çocuklar, hatırlamıyo musunuz?" cevabı üzerine kuşkuya düşüyoruz. bizi buraya kadar getiren adam acaba nerede falan diye. sinan "o adamı bulmamız lazım abi" diyor, "evet" diyorum, "şehir gezmesini sktret şimdi". derken bu şekilde bakü sokaklarında, saat sabah 8 sularında "adam arama" operasyonumuz başlıyor. nasıl bulacağımız ise meçhul..."

Evet sevgili okur beyleyken beyle. Üçüncü bölümü Sinan yazmıştı, ona da birkaç gün içinde şuradan ulaşabilirsiniz -> http://sinvegur.blogspot.com/

Öperiz.

Daçe.

01 Şubat 2010 Pazartesi

2 Kere 3 Boyut = Öeh!

iki resim arasında fark aramayın. onlar aynı. toplayınca 6 boyut da etmiyor. ne diye gider bi insan iki defa dimi.

● Gözlerinden öperim sevgili okur; ama inan bana, bundan hoşlanmazsın.
● Uzun zamandır böyle maddeli maddeli, hatta Diren'in tabiriyle "uzun uzun" yazdığımdan makyavelli, tek bi konu üzerine uzunca bi yazı yazmayı unutmuşum yemin ediyorum. Sanırım bu kez gerçekten maddelerle, ee Melodi'nin tabiriyle, "seviş halinde"yim.
● İsimlerle başladık, reklamla devam edeyim. Bundan tam bir yıl önce, daha doğrusu tam bir yıl olmasa da o civarda bir zaman önce, bu blog falan daha piyasada yokken, ben böyle henüz feysbukta not yazıyoken, sevgili Diren insanı kendi adını taşıyan bi blog açtı. Benim de yaklaşık 1 yıl olucak tabi, zamanı geldiğinde kutlayacağız, hatta bu gelicek olan zaman önümüzdeki hafta olsa gerek, her neyse, 1 yıla yakın süredir pek çok postta bahsettiğim Diren'e bu postta da tebriklerimi iletiyorum, "biloğunun" devamını diliyorum.
Daha kendi yıldönümünden habersiz olan bu komikli-şakalı insana ulaşmak için tek-tık -> direnk | knerid blog.
● Isındık mı?
● Bence ısındık.
Avatar'ı ikinci kez izlemek kadar da büyük bi rezillik yok herhalde dünya-ahret nezdinde. İlk izleme için bişey demiyorum, ilk izleme çok güzel çünkü. Bi sonraki sahnede n'oolucağını bilmiyosun, ne diyceklerini bilmiyosun, 3 boyutla falan yeni yeni kaynaşıyosun, tabiri caizse tam bir "mal" gibi bakıyosun öyle filme. Ama bu çok güzel bişey. Bilmemek hissi. Filmi de bu yüzden seviyosun falan. Neyse. Ama ben şimdi bi yanlışlık yaptım, ikinci kez gideyim dedim bi de kuzenlerimle, amcamla falan. Bu akrabasal ama sevimli grupta da bi ben daha önceden izlemiş olduğum için ve diğerleri de Avatar Avatar diye tutturduğu için, bi de ben biraz sanırım otizm eğiliminde olduğum için dedim ki, "İyi tamam hadi gidek." Ben sanıyorum ki o ilk izlemenin verdiği heyecanı, çok güzelliği falan yine yaşıycam. Yok. Öyle olmadı. Film resmen 3 saat sürüyor arkadaş, bunu ikinci izlemede anladım ben. İlk izlemede, neden bilmiyorum, film hemen bi çırpıda bitivermişti. Neden biliyorum da. Neyse, dediğim gibi iki kere gitmek isteyen varsa hiç tavsiye etmiyorum. Yanlış bi karar. Haa üçüncüye gidicek olan varsa da Allah belasını vermesin diyorum, ne diyim.
"Avatar'ın kesin oyunu da çıkar" diyoduk, çıkmış. Bir hevesli gibi hemen gittim aldım. Her ne kadar dünkü ikinci izlememden sonra bir ömür boyu mavi yaratık görmek istemiyor olsam da, oyunu görünce resmen bütün fikrimi anında değiştirdim. Bir karaktersiz gibi, salise şaşmadı.
● O diil de beni hala feysbuktan bulan ilkokul arkadaşım var. Sen nası ilginç bi insanın sevgili arkadaşım? Değişik misin sen? Yıl olmuş 2010, sen daha yeni buluyorsun beni. Haa bul tabi, ona bişey dediğim yok da yani, ne bileyim, bence biraz zamanda sorun var gibi. Zira feysbukun kullanım amacının, üç-dört ay önce ekleyen son ilkokul arkadaşımla tamamen sona erdiğini düşünmüştüm.
● Bu kez biraz kısa yaziyim diyorum. Aklıma bişey gelmiyor, biraz da ondan tabi. Eheh.
● Ciciş. Garip.
● Bugün gözlüğümü bi optikçiye götüriyim de düzelsin dedim. Benim gözlüklerim, evet gözlük kullanıyorum evet böhühüh, neyse, gözlüklerim bir aydır yamulmuştu, dedim gidiyim de optikçi yapar bunu. Gittim, gençten bi tezgah görevlisi, "Buyrun" dedi. Dedim "Beyle beyle, yapar mısınız siz bunu?" Diyo ki bana "Yannız siz bunu bizden almadıysanız kırılma riski var yani, yaparız ama." Resmen ağız burun yapıyo bana. Dedim o ağzını burnunu optik yaparım senin. Öyle demedim tabi. Daha cool bi şekilde "Ya sen yap canını yidiğim, kırmazsın sen, aslansın sen." dedim. Verdim gazı, verdim gazı. Baktım kırıcak çünkü. Hayvan. Babanın gözlüğü dimi sanki. Neyse. Ben şimdi verdim buna gözlüğü, bekliyorum ki böyle baya teknik aletler kullanıcak, işte dengesine bakıcak falan bişeyler. Bildiğin eliyle, hatta bildiğin şiddet kullanarak yapmaya çalıştı. Ben de izliyorum böyle şaşkın gözlerle. Ama sonunda yaptı tabi o ayrı. Eliyle de olsa, F=20 N kuvvet de uygulamış olsa, o gözlük düzeldi. "Vay" dedim "senin eline sağlık." Koşar adımlarla uzaklaştım.
● Bi de ben bugün dünyanın en marjinal apaçisini gördüm. Emo değil ama kesinlikle, apaçi. Ankara'nın da her bir yerini apaçiler sardı sevgili okur, bilmiyorum senin oralar da öyle mi. Bence bu son akımdan en çok Nike ile Adidas kazanıyor, aramızda kalsın da.
● Yakında ben de kutlıcam lan blogun birinci yılını! Hava atmayın ordan, burda da çok az kaldı bak. Yine çok kısa yazamadım. Öperim.

Daçe.

28 Ocak 2010 Perşembe

Rica

Ben istiyorum ki birileri çıkıp yalnızca bayramlarda ve yaz tatillerinde görüştüğümüz eniştemin son zamanlarda ortaya çıkan "ilginç mail forwardlama" hevesini baltalasın, ama aynı zamanda istiyorum ki, o kişi ben olmayayım. Yani ayıp bi kere, ben yeğenim, o enişte. Ben yapamam. Ama birinin de yapması lazım. Valla her gün, "SÜPPEEEERRRR!!!", "DENİZALTINDAKİ BALIKLAR ÇOK İLGİNİÇÇÇ!!", "AY'IN BU HALİNİ GÖRMEDİNİZxdxD..." başlıklarıyla falan bi de, böylesine bilimsel temalı mailler.

Enişte, beni duyuyor musun bilmiyorum buradan ama, n'oolur artık böyle şeyler gönderme. Hayır, ilgimi çekmediğinden değil de, ne bileyim, yani koskoca karizmatik yaşını başını almış adamsın, bence gerçekten biraz tuhaf. Haa benim babam da kuzenlerime böyle mail gönderiyor mu ki acaba? Önceki nesil çok acayip. Hatta 'çoğacayip'. Evet. Lütfen.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Bademcikli Kafayla

'muammer güler'le alkol alıyorum'. burda tahminen tam "arkadaşlarımız..." anında.

● Selamlar sevgili okur. Şimdi böyle selam melam diye başladık ama bu seferki biraz zor olucak, zira kablosuz klavyem kafayı yedi. Evet; altın kaplama, trilyonluk kablosuz klavyem var bu arada. Ama işte ne kadar harfler altın kaplama, kenarlar zümrüt işleme, efendime söyliyim, Caps Lock, Enter falan böyle pırlanta oymalı da olsa, şu an bazı harfleri yazmamakta çok kararlı. Öyle böyle diil. Şimdi esasen bu ilk madde biraz uzun oldu ya, daha baştan sıkmış gibi olmıyım ben hemen ikinci maddede durumu biraz açıklayayım.
● Evet yine ben. Şimdi bu benim F1'den F12'ye kadar olan tuşları yakutla kaplı naçizane biricik klavyem bugün böyle bi, nası desem, böyle resmen bi şerefsizlik, bi şımarıklık yapıyo. Kafasına göre harfleri koymuyo falan. Ağzına yüzüne vurucam ama işte sonuçta krom-nikel kaplama olduğu için kıyamıyorum. Hani bi yerde bronz çerçeveli falan bişey sonuçta. Yani demem o ki bu yazıda eksik bulduğunuz harfleri aklınızdan tamamlayınız sevgili okur.
● Yalnız böyle bi klavye olsa yerinden kalkmaz yemin ediyorum. Daktilo gibi.
● Çocuk ne salak bişey dimi can okur? Mesela sen akşamüzeri dışarı çıkmışsın, arkadaşlarını görüceksin belki, kafa dağıtıcaksın falan; o sırada yağan iki gram kar yüzünden kartopu oynamaya çıkan çocukları görüyosun. Daracık sokakta ordan oraya koşuyolar, olan azıcık karı birbirlerine atıyolar falan. Hani aralarından geçip yoluna devam etmek istiyosun ama şimdi bu çocuk denen şey o kadar salak bişey ki, düz salak yani, kesin avucunda şekil bile veremediği karı bütün şuursuzluğuyla, bütün bilinçsizliğiyle arkadaşı olan diğer çocuğa attığını sanıcak, ama o kartopu kesin sen aradan geçerken sana gelicek falan. Çok fena.. Çocuk dediğin biraz şuur kaybı.
● Geçen gün bi arkadaş formspringden şey sormuş, gerçi isim vermeden sormuş ve ben de şimdi kendisinden "arkadaş" diye bahsedince sanki kendimi bir an için herkesi arkadaşı zanneden Muammer Güler falan sandım, "Arkadaşlarımız soruşturmaya devam ediyor. Arkadaşlarımız hallediyor." falan, neyse, demiş ki dolmuş şakalarına, komikliklerine n'ooldu?.. Bir ara çok sıkılmıştım dolmuştan çıkan komiklik malzemesinden, bahsetmeyim demiştim, sonra dün ne olduysa "Haa" dedim, "Bak çok komik bişey geldi aklıma, bunu yaziyim." falan ama sonra unuttum. Resmen haftalar sonra ilk dolmuş komikliği ile burda olmuş olucaktım. Tüh bak. Hayıf hayıf hayıf.
● O kadar elmas vidalarla sıkılmış klavyem şimdi gayet güzel yazmaya başladı. Sanırım arada laf söylemek gerekiyo bunun gibisine.
● Kombiden sürekli "çıtır çıtır" diye sesler geliyo yandıkça. Sürekli ama. Sanırım şöminesi olmayan, sadece kombisi olan, kendi halinde mesut çekirdek aileler için özel olarak üretilmiş bizimkisi. Ha bi sonraki modelinde eğer sadece sesi değil de aynı zamada ateş görüntüsünü de verebilirlerse çok süper olur. Böyle iki üç odun falan. Mahsusçuktan yanıcak. Valla kendi halinde yaşayan orta gelirli mesut çekirdek aileyi düşünen birileri varsa, onlar da kombicilerdir. Kimse kusura bakmasın.
● Şimdi Haiti'de deprem oldu, her yer yıkıldı falan ya. Ben açıkçası Haitili olmayı şu dakikadan sonra hiç istemezdim. Yani o depreme maruz kalsam bile, ne bileyim, bu başımdan geçmiş olsa ama ben yaşıyor olsam bile gerçekten bırakabildiğim kadar yakın zamanda Haitililiği bırakıp kaçardım. Başka herhangi bir ülkeli olurdum ama eminim Haitili olmazdım. Düşünsene, bundan sonraki 10 yıl boyunca Haiti'nin Show Tv'sinde Ali Kırca çıkıcak, "Cennet ülkemizde, 2010 yılında bugün ne olmuştu hatırladınız mı? Evet. Depremin açtığı yaralar hâlâ kapanmadı. Tıpkı Küçük Elif'in başına gelenler gibi.." falan diye bi haber okuycak. Amaan. Valla tiksindim bak. Haiti'de küçük Elif mi olur bi kere arkadaş? Nasıl bir Ali Kırca'sın sen? Nasıl bir şevkle hala o kaşları, o bıyığı boyayıp, ekran karşısına geçip "depremin açtığı ama bir türlü kapanamayan yaralar"dan bahsediyorsun? Haiti'desin lan sen. Allah bilir Korcan Karar'a da bağlanırsın, o da ağzını yaya yaya "Ali Kırcaaa, o zaman Elif tam 1 buçuk aylıktıııı, şimdi ilkokul 3. sınıftaaaa. Merhaba demek ister misin Elif?" falan diycek. Gerçekten şu an bu ikilinin ağzını burnunu güzelce bir kırasım geldi. Sanırım kafalarına çinko-karbon pilli klavyemi atsam baya güzel olucak..
● Bi keresinde bu Ali Kırca, Kuzey Irak'ta sınırdan muhabirlik etmek isteyen Korcan Karar'a bağlanmıştı, hatırlıyorum. Sınırı bi nehir gibi bişey oluşturuyo tamam mı. Yani şimdi coğrafyam çok iyi değil, ordan ne geçiyo bilmiyorum. Ama yani nehrin bi tarafı biziz, diğer tarafı Talabaniler falan böyle ailecek. Hiç unutmam Korcan Karar hayatının en saçma muhabirliğini o zaman yapmıştı. Şimdi bu Korcan, Türkiye tarafında tamam mı ilk başta. Diyo işte "Şu an Türkiye'deyiz Ali Kırca..." falan. Sonra paçaları kıvırdı. Ayakkabıyı da yanlış hatırlamıyosam çıkarıp eline aldı. Bi elde mikrofon. 2 metre genişliğindeki dereyi geçti böyle çıplak ayaklarıyla. Öbür tarafta çıktı karaya, kameraya dönüp şunu söyledi; "Ve şimdi de Irak'tayız. Evet Ali Kırca, sınırda durum böyle." Yalnız o an çok saçma gelmişti ama şimdi niye anlatamadım ben bunu. Valla oturup ağlarım. Neyse.
● Abartmadan gideyim. Kendinize çok iyi bakınız efendim. Yine geleceğim.

Daçe.

21 Ocak 2010 Perşembe

Balon.

○ Gördü karşıdan çocuk, geldi; diyo ki dibimize kadar girip, "Abi bi tane al!". Ama böyle yalvarırcasına, dilenircesine sormuyo; nası desem, hani benim aslında o sattığı şeyden çok önceden almam lazımmış gibi, söz vermişim de almamışım, şimdi kesin almam gerekiyomuş gibi söylüyo. "Abi bi tane al!" diyo. Al dediği de balon. Kırmızı, kalp şeklinde balon; bi tek o kadarını seçebildim gece gece. Büyük ihtimalle üzerinde "Seni seviyorum" falan yazıyo. Ama balon yani. Nasıl deseem. Balon. Öyle işte. Gecenin bir vakti insanlar kız arkadaşlarına balon alıyor mu sahiden de bilmiyorum ama, cancaazıma o saatte bi balon alıp hediye etmek çok tuhaf geldi. Balon yani en nihayetinde. Hani şey var ya.. Balon. Lunapark mı oğlum burası? Lunaparka da lünepark diyen insan var ve hala aramızda bizden biri gibi yaşamına devam ediyor, dikkat etmek lazım. Neyse. Yalnız şu üst satırda oğlum dediğim de, aynı zamanda bana abi diyen, belki benden büyük. O derece. Bak bi de tarif ediyim nasıl bişey olduğunu, gözünde canlanmazsa, hatta gözlerinin önünde ufak ufak parçacıklardan tekrar oluşur gibi olmazsa ben de sarı saçlı değilim. Bak şimdi. Benden biraz daha kısa. Yani 1.65 falan ama çok da kısa değil. Tabi ben de 1.67 imişim gibi oldu. Neyse. Kavruk tenli. Hatta bildiğin yanmış yani çocuk. Böylee, tam "Ben tekin değilim." ten rengi. Üzerinde kot ceket, altta yine kot pantolon. Ayakta yanlış hatırlamıyosam kösele, uzun ama sivri olmayan burun ayakkabı. Kaşlar birbirine çok yakın. Ağız sürekli başka yöne kayıyo falan. Canlanır gibi oldu mu gözünde? Olmadı mı? Valla darılırım. Ha tabi nedir yani? En nihayetinde balon. Yani nasıl diyorsunuuz.. Balon.

○ Eğer seninle aynı okuldaysak ve ikinci dönem bir defa çıkıcak olan OdtülüKartallar dergisini almazsan sevgili okur, yemin ediyorum, bak yemin ettim dikkat ettiysen, ee yemin ederim ki, napsak ki dur bakiyim, eee... balon! Evet yemin ederim balon. İki gözüm bir de kulağım önüme aksın ki bi daha 'sevgili okur-can yazar' ilişkisi olmaz aramızda. Valla. Almazsan çok üzülürüm yani o derece. Beşiktaşlı bi insan olmasan bile al, bul, bişey yap. Yemin ettim bak. Allah adı verdim. Balon dedim lan daha ne diyim!

○ İkizlik ne acayip bişey dimi? Bi arkadaşım var mesela bölümden, aynı zamanda adaşım olur, bunun bi ikizi var. Doğumgününe çağırdı ben gidemedim falan bugün, hatta yeri gelmişken kutlayayım burdan, neyse, düşündüm sonra adam resmen kardeşiyle aynı gün doğmuş. Ressmen yani. Allah bilir şu yaşa kadar hiçbir doğumgünleri ayrı geçmemiştir, zira bunların böyle çevreleri falan da aynı. Değişik. Bi de mesela ikisini de tanıyosun diyelim, gidiceksin kutlamaya, iki tane ayrı hediye alman lazım. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor ki adamların. Hayır noolur sanki ayrı ayrı yerlerde kutlasanız? Noolur, noolur? Ha ama yanlış anlaşılmasın doğumgününe gidemediğim ondan değil bak. Valla lan. Ama o ortak çevreye de yazık. Bilmiyorum bence ayrı yerlerde, farklı gün ve saatlerde kutlasınlar kardeşim. Efendi gibi. Ooh. Yemin ediyorum şu ülkenin ekonomisi bozuksa, sırf vatandaşın cebinden iki kat iki kat çıkan, ikizlere hediye harcamasından bozuk. Valla. Hayır en olmadı şeyden, balondan. Evet burda da geçsin, balon!

○ "Layk manyaa" nedir bilir misin? Son günlerde edinmiş olduğum hastalık. Feysbukta ne yapsam sevilsin, ne paylaşsam yorumlarla şenlendirilsin istiyorum. Şenlendirici. A-aa. Neyse. Bu layk manyaklığı finallerde yazdığım ve genelin hislerine tercüman olan statüsler yazmamla başladı. Yazdıktan 10 saniye sonra ilk layk'ı görmem, beni elbette zevkten zevke gark etti ama bunun her şeyin daha başlangıcı olduğundan haberdar değildim.. Gelen layk'ın gazıyla birkaç dakika daha feysbukta oyalanırken ard arda gelen iki layk daha, beni çok haz almış bi feysbuk kullanıcı yapmaya yetiyordu. Bir mutluluk, bir hevesle twitter'a falan daldım, formspring'de bir iki soru yanıtladım, tekrar feysbuka bi geleyim dedim; abbaaaaooooo! "Abbao" yani. Daha kibar olarak; vay anasını. Mahmut dedim, benim gördüğümü sen de görüyo musun? Mahmut da kimse artık. Bir anda kareye bıyıklı bi Yiğit Özgür tipi girdi, elde sigara falan. Görüyorum diyip gitti. Neyse. Efendim bir layk gelmiş, bir yorum gelmiş, haddi hesabı yok yani. Sonra buu, takip eden 2-3 statüste daha oldu, işte birkaç videoda falan. Allah dedim. Şimdi mesela hiçbir layk gelmezse statüse, kendimden geçiyorum. Fakat aynı zamanda bu layk manyaklığını yenebileceğime inanıyorum. "Ben Berkay ve ben bir like bağımlısıyım." Ama bunu balona nasıl bağlasak bilemedim.

○ Bir balondan nerelere geldik sevgili okur. Yalnız fark ettiysen, hayatta her şey bir yerlerden balonla bağlantılı. İlginç. Belki de o gece bize balon "itelemeye" çalışan çocuk çok asil bişey yapıyodu, belki hayatın anlamının balon olduğunu bizlerden çok önce bulmuştu. Bilemiyorum, bir balon bir insan, iki balon iki insan diyorum size. Öperim.


Daçe.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Türkçesinin Sıçrayış Olması

flashforward yapımcılarından ciddiyetsiz olanı. tahminen tam "xD xD" anında. ama şu gözlüklerle değil flashforward, "çocuklar duymasın" bile çekme kardeşim. birol güven gibi, peee.

● Arriba arribaa!
Ankara Guadalajaralılar Derneği diye bi oluşum olsa bi dakka düşünmem, gider üye olurum. Sabahtan giderim, Ankaralı diğer Guadalajaralılarla sohbet ederim, dertlerini dinlerim, acılarına ve sevinçlerine ortak olurum belki. Portakallı oraletimi içerim falan fena mı. Ama bu Meksikalıların muhabbeti bi yerden sonra hiç çekilmiyo. Gerçekten. Yani şimdi Guadalajara'dan New Mexico'ya, Verácruz'dan Chihuahua'ya bir tane Meksikalı çıkmaz ki ben onunla bir rakı sofrasına oturayım, sabahlara kadar muhabbet edeyim, yanında iki peynir yiyeyim falan. Yok. Çıkmaz.
● Çocukken benim dışımda Berkay olmaz sanıyordum. Ne biliyim, çevremde Berkay mı vardı da. Büyüdükçe, yani bi 7-8 yaşlarında falan, Berkay diye başka bi çocukla tanıştım. Terbiyesiz gibi. Çok ilginç geldi o an. Sonraları anladım ki aslında insanların isimleri kendilerine özel bişey değil. Herkeste herkesin ismi var. Ben de madem alemdeki tek Berkay olamayacağım, bari tek Daçe olayım dedim, ama o da akrabalar arasında pek kolay olmuyo. Napıcağımı bilemiyorum, tek olmak zor bişey bence isim olarak. "Dilberay" gördüm mesela Kızılay'da yürürken bi afişte; böyle nası desem, gazino afişi tamam mı, orta yaşlı bi kadın var, kumral falan. Adı Dilberay. Şimdi sorarım sevgili okur, sen istemez misin adın Dilberay olsun? Bence istersin. Bi tek sende olucak sonuçta. Ha bana sorarsan ben istemem. Evet böyle ikiyüzlü bi insanım.
● Demin kuzenimin, demin de ne çirkin kelime, neyse, kuzenimin okulun dönemsonu konserinde sahne alacağını öğrendim. "Vay be!" dedim, bi sevindim, gururlandım falan. Ama sonra düşündüm ve kuzenimin sahne üzerinde yer alacak herhangi bir şeyle uğraşmadığını fark ettim. Yani insan bi gitar çalar, bi bateri çalar, ne bileyim iki turntable'ın başında durur falan. Sahneye çıkınca ne yapacak çok merak ediyorum.
● Düşünüyorum da, hiçbir özelliğim yokken bir anda kendimi okulda dönemsonu eğlencesi sahnesinde bulsaydım napardım.. Herhalde önce kalabalıkla uzun süre hiç ses çıkarmadan bakışır, sonra en iyisi bişeyler anlatmaya karar verir, son olarak da anlattıklarım rağbet görmeyince yaka paça indirilir, indirilme sırasında da "Siss kimi indiriyosunusslan kimi indiriyosunnsenn? ARGHH!! Senn kime vuruyossunss laan?! Aghh!" diye bağırıp çağırırdım. Düşününce, olan bana olacak gibi. En iyisi sahnelerden bir süre uzak kalayım.
● Dünya üzerinde hala tüketiliyor olmasına şaşırdığım bişey varsa, o da mavi neon ışıktır. En dandik Uzakdoğu filmlerinde bile kullanılmıyor artık, bizde hala nasıl rağbet görüyor anlamış değilim. Kampüs içindeki balıkçı büfesinde gördüm arkadaş. Tabi bu mavi neon tüketiminde dolmuşçuların payını da unutmamak lazım. Respek' nigga.
● Eskilerin gerçekten de "hırdavat" gibi bir kelime bulmuş ve bu yetmezmiş gibi bunu hayatın çeşitli yer ve zamanlarında kullanmış oldukları gerçeği seni de biraz üzmüyor mu? Gerçi niye üzsün dimi, o da var.
● Feysbuktan evlilik tarihini öğrenen arkadaşım var. Yazıyor orda mesela, 2015 falan. Yani evet tamam kızların evliliğe olan bu özel ilgisini anlıyorum, işte gelinliği giymek, hayatının erkeğiyle bir ömür boyu hastalıkta ve sağlıkta beraber olmaya yemin etmek falan, evet güzel şeyler bunlar düşündüğün zaman. Ama yani, daha yaş kaç arkadaş? Sen gerçekten inanıyor musun beş sene sonra evlenmiş olacağına? Bence uzun süre evde oturursun yani, daha o çocuk askere gidicek, iş bulucak falan ne bileyim bi ton hadise. Bi de ilginç gibi, 2015'te evlenceğini öğrenen arkadaşım herkesten önce bunu like'lamış. Nasıl coşkulu bi insan o şimdi var ya.
● Flashforward'a başladım okur. Bilindiği gibi şöyle bir diyalog üzerine yapımına başlanmış ve kısa süre içinde beni de follower etmiş dizi bu:
-(ciddi yapımcı) Lost'tan payını alamayanlara illaki ulaşmamız lazım Jeff!
-(yılışık ve gayriciddi diğer yapımcı) İyi de hacı, nası yapças? Kesin izlemeleri lazım xDxD

Evet şimdilik henüz birkaç bölüm izledim ve aramız gayet iyi. Gerçi Heroes'un ilk sezonuyla kapışır, şimdilik bu kadar diyebiliyorum. 3'teyim zira daha.
● Şimdi bir yazı daha yazacağım ama o bloga değil. Daha önce hiç yazmış olmadığım bi yere. Süpriz.
● Ankaralı bir Guadalajaralı olarak "Adios!" diyorum. Kendinize iyi bakın.

Daçe.