31 Aralık 2009 Perşembe

Jingle Jingle Bells

5 tane ömer üründül tadında yorum
Şimdi sokakta çevirip sorsalar, deseler ki "Daçe, yeni yıldan beklentin nedir? Nasıl bir yıl olmasını istersin?" deseler; hiç de durmam, yapıştırırım cevabı. Derim ki, "Kaşlı gözlü, döşü kıllı bir yıl isterim. Ne çok açık, ne de çok esmer; çikolata gibin olsun inşallaa amin."

Bol komikli, şakalı, güldürmeli, güldürürken düşündürmeli, ya da ne bileyim çok da düşündürmemeli, isteğe göre az alkollü, az da ayıklı, en çok sevdiğin insan güruhuyla geçirilmeli, kankalarla yeniden buluşulmalı ve bilimum güzel şeyli bir 2010 yılı diliyorum. In other words, mutlu yıllar!

:)

Daçe.
Okumaya devam →
29 Aralık 2009 Salı

Spider-Man'i Ben Yazsaydım

2 tane ömer üründül tadında yorum
Acaba zamanında radyoaktif örümcek Peter Parker'ı ısırmasaydı da radyoaktif Peter Parker normal bi örümceği ısırsaydı aynı hikaye örümcek için de çıkar mıydı? Bence çıkabilirdi.
...


Kanırs Hoca önceki gün dersine girdiği öğrencilerden müze gezisi için izin dilekçesi istemiş, velisinin izni olmayanları götürmeyeceğini, zaten gidilecek minibüs sayısının çok az olduğunu belirtmişti. O gün bu gezi duyurusundan hemen sonra tüm son sınıfları bir heyecan sarmış; koridorlarda "Olm biyolojici müzeye götürüyomuş lan yarın, ders yok yeaani eahehaho", "Yaa varr ya bu Kanırs çok kıyak herif ben seviyorum aslında, yani biraz sert falan ama babacan yaa" gibi dedikodular dönmeye başlamıştı.. Ve bu duyuru herkes gibi Peter Parker'ın da kulağına gitti elbette. O da her ders bitiminde "Anaaa.. Gidelim lan şamata olur. Hehehe!" gibi geyiklerden kendini alamıyor, gidilecek müzeden bahsedildikçe içi kıpır kıpır oluyordu. Belki de okulda böyle "müze gezisi", "tiyatro gezisi", "Anıtkabir gezisi" falan gibi şeylere en çok heveslenen oydu. Zira böyle "sıradışı" ortamlar iki aydır yazmakta olduğu Mary Jane'e açılma fırsatından başka bir şey değildi. Birtakım yatcaz-kakcaz hesaplarından sonra gün sonunda yatıldı, ertesi güne kalkıldı...

Peter Parker ve arkadaşları, Kanırs hoca sayesinde ilk kez müze görecekti. Hayatında bir kere bile müzeye gitmemiş, yalnızca birkaç kez Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin yanından yaya olarak geçmiş olan Peter, müzede ne göreceğinden çok, Mary Jane'in karşısına hangi pantolonla çıkacağını düşünüyordu. Hatta giyinme aşamasında en sevdiği pantolonunu bulamamış, "Mey halaaaa!! Benim pantolu yıkadın mı yine yaaa off! Hala hep böyle yapıyosun hep hep!!!" diye ergen atarıyla üzerine giyiverdiği "kötü pantol"la, geziye yetişmek için hızla evden çıkmıştı.

...

Minibüslere binildi, Peter'ın Mary Jane'in yanına oturma düşüncesi kısa sürede gerçekleşti ve şarkılar, kahkahalar ve bir dolu şamata eşliğinde müzeye gitmek üzere yola çıkıldı.. Yol boyunca minibüsün en ark.., ulan ne minibüsü ya servis demek lazım aslında, öhm, servisin en arkasına konuşlanan sınıfın hayta erkekleri camlardan dışardaki insanlara birtakım el hareketleri ve küfürler ediyor, bununla da pek bir eğleniyorlardı; ama o sırada Peter da Mary'ye dönmüş, "ben bu kızı nasıl bağlarım"ın derdinde kafasında hesaplar yapıyordu. Yine bir sürü komiklikler şakalar eşliğinde müzeye varıldı, araçlardan inildi. Müzenin kapısında Kanırs hoca öğrencilerini taşkınlık yapmamaları konusunda uyardı. Beş dakikalık kısa bir bekleyişin ardından (çünkü bir okul müze gezisi yapıyorsa illa ki başka bir okul da içerde gezisini bitirmekte olur ve sen onları beklersin dışarda, bu böyledir) taşkınlığın zirveye çıkmış haliyle müzeye abanıldı..

Genişçe bir girişi ve uzun ince bir holü geçtikten sonra bunun kat be kat daha büyüğü bir salona girdiler. Görülecek bütün hayvanat, eklembacaklı, eklembacaksız, yarısı eklemli yarısı bacaklı yaratığın arasında tüyleri "ürperik" vaziyette geçiyorlardı. Peter daha önce örümceklere dair dönemödevi yapmış olduğu için az-çok onlar hakkında fikir sahibiydi ve haliyle Mary Jane'i de örümcek bilgisiyle tavlayabilmek için müzedeki en zehirli örümcek türünün bulunduğu kafese yöneldi. Adeta "Buralar hep bizimmişti." edasıyla kafesin yanında duruyor, herkes müzedeki garip garip hayvanlara şaşırırken o soğukkanlılığını ve "ben biliyorum"culuğunu korumak istiyordu. Biraz sonra Mary Jane de Peter'ın yanına geldi ve artık Peter için tüm bildiklerini ortaya koyma vakti gelmişti.. Son kez cümlelerini gözden geçirdi, "Yaa bu örümcekler de işte böyle hehe"yi "Seni seviyorum ben aslında ehe"ye bağlamanın birkaç defa daha pratiğini yaptı ve artık hazırdı. Derin nefes aldı Peter... ve tam konuşmaya başlayacakken...

İşte ne olduysa o anda oldu ve tavandan aşağı doğru sarkmakta olan bir örümcek, Peter'ın konuşmak üzere açtığı ağzına giriverdi. Peter anında bağırıp tükürmeye çalıştıysa da o kekremsi tat ağzından uzun süre çıkmayacaktı, ama bundan da önemlisi başta Mary bebiş olmak üzere herkese rezil olduğunu düşünüyordu.. Allah öyle Murphy'nin belasını versindi...

...

hikayenin devamında peter'ın yere tükürdüğü örümceğin, aslında normal insan tükürüğünü radyoaktif(li) sanması ve psikolojik olarak buna odaklandıkça kendi kendine insan-örümcek'e dönüşmesi anlatılıyor. daha sonra bu insan-örümcek kendine bir kostüm ve bir isim bulup şehirdeki suçları durdurmak için ant içiyor falan. keşke bari sonunu bu kadar sikko bitirmeseydim ama napiyim lan kafa kalmadı valla peter diye diye. neyse. öpüyorum.
Okumaya devam →
28 Aralık 2009 Pazartesi

Ne Güzelsin St. Petersburg

5 tane ömer üründül tadında yorum
güya: kar tanesi düşmemiş st. petersburg sokaklarından bir görünüm.

● Selamlar sevgiler herkese. Nasılsınız? :)
Piyango bileti satan karton şapkalı adamdan ben biraz tırsarım sevgili okur. Neden dersen, özel bi sebebi yok, bilmiyorum belki de çocukken karton şapkam olmadığından kıskanıyor da olabilirim. Belki de özeniyorumdur onlarca yüzlerce bileti umarsızca horizontâl ve vertikâl eksenlerde sallamaya. Ya da belki de içten içe seviyorum ben o adamı ama anlamıyorum. Evet, görüldüğü üzere hastalıklı bir halim var.
● Haa ama ben aslında çok az şeyden öyle tırsarım, Behlül'ün ani imaj değişikliğinden tırstığım kadar.
● Yalnız fakat fark ettiysen dizide herkes öyle ya da böyle bi şekilde imaj değiştirirken, Adnan Bey aynı kalmakta ölümüne ısrar ediyor. Hayır orta yaşlı adamsın, antropoz mantropoz olur insan biraz. Ayıp denen bişey var ve belli ki haberin yok.
"8.40 kahvalti?" diye mesaj attığım insanın "Isparta'dayim yetisemem." diye cevap vermesi bir ukalalık, bir kendini beğenmişlik, ne bileyim bir "egom var benim"cilik değil de nedir? Şaka bi yana ben bunları yazarken o insanın yanımda kafasını sıraya dayamış uyuyor olması ve benim arada yalnızca bir metre varken hakkında gıybet yapmam falan.. Ayıp ve ilginçli.
"Senenin ilk karı" kadar da güzel bişey yok bence dünya ahret nezdinde. Gerçi tabi ahreti bilmiyorum büyük konuşmiyim ama; düşünsene, soğuk bir kış günü St. Petersburg sokaklarında yürüyorsun, kafanda bi milyon dert var belki, hastasın bi de burnun akıyo falan böyle. İşte tam o anda Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgasının sebep olduğu "senenin ilk kar tanesi" burnuna düşüyo ya, o anda unutuyosun bütün dertlerini hastalığını falan bi an için. Haa gerçi Balkanlar'dan St. Petersburg'a soğuk hava gelir mi onu bilemem. Ama bu yıl daha kar düşmedi ona biraz hayıflanıyorum ben.
● Cereyan yapsın diye amfinin camlarını ve kapılarını karşılıklı açan bi kalkülüs hocam var. Aralığın 28'inden ve St.Petersburg sokaklarından bashediyoruz burda, manyak mı ne.
● Artık aradığımda telefonu "Daçe der ki?" diye açan muzip bi amcam var. Öyle amcaya can kurban değil de nedir?
● Kalkülüs amfisinde Hint aksanıyla İngilizce konuşan Türk bi hocam var. Bi de yine aynı amfide Hint aksanıyla İngilizce konuşan Hintli bi çocuk var. Şimdi bu çocuk bi soru sorduğunda ve hemen akabinde hoca yanıt verdiğinde, sevgili okur, kendimi ressmen Bollywood'da buluyorum. Arkaplanda birden çalmaya başlayan Hint tınılarıyla amfinin sağından ve solundan kızlı-erkekli dansçılar giricek, biz herkes hep bir ağızdan "Kashamar Ak Hindistan (Ne Güzelsin Hindistan)" türküsünü/şarkısını söyliycez falan sanıyorum. Öyle bir kalkülüs dersi işte.
● Keşke günlük hayatta "Evliyalar diyarı Siirt" der gibi "Matadorlar diyarı Vayadolid" ya da "Şarapçılar diyarı Marsilya" gibi kalıpları da kullanabilsek, dilediğimizce haykırabilsek. "Şarapçı" da tam olmadı sanki ama zaten aramızda Marsilyalı okur yoktur diye tahmin ediyorum.
● Ve işte bütüün bu postu bir kalkülüs ve bir kimya dersinde yazmış olduğumu söylesem de gerçek açığa çıksa.. Oh be rahatladım. Ama benim defterin arkasını bi görsen, resmen bloga çevirdim iki ders saatinde.
● Hadi öperim ben, gideyim artık. Kendinize çok iyi bakın.

edit: başlığı yazmamdan hemen sonra kendiliğinden oluşan kelime oyununu çözen ilk beş okura rubik kübü hediye. yalnız o diil de okurlardan bana bi rubik kübü alan olsa nası sevinirdim. yüzsüzlük yapayım biraz.

Daçe.
Okumaya devam →

Geliyor...

1 tane ömer üründül tadında yorum
Pazar günü çok sevgili Diren insanı aylar sonra ilk kez yazı yazmış olmanın verdiği haklı gururla bana çatıp, "Olm lan ne zamandır yazmıyosun" demişti. "Olur mu lan daha bikaç gün önce yazdım" dedim kendisine ama şimdi gelip baktım da, son postun üzerinde kapital harflerle çarşamba yazıyo. Ki bu da Diren insanını haklı yapar.

Bugün kimya ve kalkülüs derslerinde sıkılan Daçe insanı olarak defterin arkasına biir sürü yazı yazdım. Bloga koyucam sözde. Ama eve bir geldim ki, internetler gitmiş. Şu anda da aylardır wireless'ına şifre koyAmayan can komşumdan giriyorum internete ama her an gidebilir o da. "Sinyal Gücü: Ölüp ölüp diriliyor" yazıyo zira köşede.

Eğer benim kendi internetim gelirse bloga koyucam direk o yazıları, şimdi biraz üşeniyorum. Olmadı yine komşumun ellerinden öpücek bu yazı işi. Her halükârda ilerleyen saatlerde görüşmek üzre. Şimdilik iyi bakın kendinize. :)
Okumaya devam →
23 Aralık 2009 Çarşamba

"Serkan Abi"li Gün

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar. Şimdi şöyle ki..
● Arkadaş ortamında, böyle az da teknolojik bi ortamsa, az biraz da bir yerden internet bulunmuşsa hemen feysbuka girilir ya. Öyle bi arkadaş ortamından işte zerre hazzetmiyorum, edemiyorum. Zira, mesela, benden önce feysbuka giren insan görüyor ki sağ alt köşede kırmızı kırmızı "86!!!" gibi hayvani bi sayı yazıyor, bi de yetmezmiş gibi onlarca event ve grup davetiyesi geliyor falan.. Hayır şimdi mesela ben açıyorum feysbuku, 5-10 tane notif ya gelmiş ya gelmemiş. Acaba ben mi tezcanlı gibi notification yanar yanmaz merak ediyorum da bakıyorum, yoksa o adam mı biraz cool olduğu için üç-beş gün hiç bakmayabiliyor ne gelmiş diye? Ben işte bunu anladığım zaman feysbukumu da kapatırım herhal. Ermişlik mertebesi. Hele de feysbukta.
● Bugün bir Serkan Altuniğne geçti okuldan, senin haberin var mı okur? Tahminimce var. Ya da yok. Ya da bilemedim şimdi niye tahmin ediyosam. Neyse. Kendisiyle, söyleşinin akabinde aynı "can" ortamda olma fırsatı yakaladım ve hatta İstanbul'a dönüş vaktine kadar topluluktan da insanlarla beraber, bol komikli, bol şakalı zaman geçirdim. İmza falan aldım. Bi de anladım ki benim bünyem ünlü/az ünlü görünce çok farklı bir biyolojik sürece giriyo, acayip acayip şeyler dönüyo içerde. Heyecanla yavşaklığın ama aynı zamanda temkinliliğin karıştığı, cıvıl cıvıl, kımıl kımıl birtakım şeyler salgılanıyo falan. Sanırım tıp dilindeki adı... Eee... "Salya" evet.
● Sen bi de bana "Serkan Altuniğne kim?" dersen o zaman çok pis bozuşurum. Ben kendi kendime bozuşurum gerçi yani, hayat sana güzel valla.
● Bi insanın iki kaşının aslında iki değil de bir kaş olmasından daha kötü bişey varsa, o da bir başka insanın Çinli arkadaşı olması ama bu Çinli'nin Türkçe bilmemesidir. Zira 'edvenz' ingilizce kuru hiçbir işe yaramıyor. En azından bende yani. Kendisi çatır çatır ingilizce konuşuyo çünkü.
● Ya bi dakka şimdi elin Çinlisi beni anlamayacak nası olsa, yeri gelmişken biraz bok atayım, hiç de öyle çatır çatır falan konuşmuyo. Hatta benden 'biraz daha iyi' konuşuyo hepsi o. Yalnız o diil de, insan aylardır görmediği Çinli arkadaşıyla küresel insanlık sorunlarını konuşur mu arkadaş ya! İşte ben diyorum ki "Çinde ekonomi böyle böyle", o diyor ki "Amerika, Afganistan, Taliban maliban" bişeyler. Allahım. Normal arkadaşlarla yaptığım geyiği bir Çinliyle neden yapamıyordum?! Düşündüm biraz ve aslında nedeni çok basitti: İngilizce derslerinde yok paragraf okumaydı, yok essay yazmaydı falan derken tabi haliyle kafa da siyasi, ekonomik ya da sosyal birtakım problemlere gidiveriyor. Ben halbuki istiyorum ki dizilerdeki şakalardan yapayım, Çak! yapayım, ne bileyim bi Knock! Knock! yapayım falan. Yok. Lanet olsun ama yok.
● Dünyanın en 'kaynatmaya meyilli' insanları nerde deseler, derim ki dolmuştadır arkadaşım.. Ben böyle her kafadan bi ses çıkaran, böyle şuursuzca konuşmaya başlayabilen insan topluluğu daha görmedim. Ulan trafikte güzel güzel ilerlerken yan tarafta iki araç arasında ufacık bi kaza oldu, sen onnca zamandır dut yemiş bülbül gibi oturan insan bi konuşmaya başla, bi yorum yapmaya kalkış; Allahım, bi an hiç susmıycaklar sandım. Hayır bi de kazayla ilgili o kadar saçma şeyleri yorumladılar ki, bi an gerçekten herkesin kaskodan olduğunu düşündüm ciddi ciddi. Manyak mılar ne.
● Yazının başında feysbuku kapatma düşüncesi geçmiş aklımdan ama, şimdi bi daha düşündüm de pek akıl kârı bi iş değil gibi. Çıldırırım valla.
● Biraz kısa olucak ama bu kadar şimdilik. Gideyim. Kendinize iyi bakın.

-bi de konuyla ilgili bi karikatürünü 'buluyum' dedim serkan abinin, eheh evet abinin, ama bi tane alakalı karikatür bulamadım lan. of. neyse-

Daçe.
Okumaya devam →
19 Aralık 2009 Cumartesi

E=mc²'yi Sokakta Uygulamak

4 tane ömer üründül tadında yorum
● Bazen düşünüyorum da blog diye bişey hiç olmasa demek ki ben delirirmişim. Öyleymiş yani demek ki. İkiyüzseksenbilmemkaçıncı postta anladım bunu.
● Hal-hatır sualleriyle başlayalım.. Neler yaptınız geçtiğimiz hafta boyunca? Sınavınız mınavınız, önemli bir işiniz gücünüz var mıydı? Geldi mi başınıza ilginç bişey? Gelmedi dimi? Off. Sorularına cevap alamayacağını bilen bir blog yazarının kısacık hüznüne şahit oldunuz.
● Arkadaş bu kalkülüs denen şey ne pis bişey öyle ya. Fizik falan yine güzel. Kimya, çizim, ingilizce.. Bunlar hep güzel şeyler, eğlecenli şeyler. Ama kalkülüs öyle değil. Kalkülüste bi yerde koptun mu, imkânı yok o konuyu öğrenemiyosun; bi de o konuyu öğrenemediğin yetmemiş gibi, sonraki konulara da bi türlü yetişemiyosun. O yüzden sen sen ol sevgili okur, benim gibi daha sene başından kaçırma kalkülüsü. Ben kaçırdım ordan biliyorum. Şimdi integration by parts konusundan yakalamaya çalışıyorum mesela, çabam var, ama ne bileyim, sanki o hınzır şey bana çoktan tur bindirmiş gibi hissediyorum. Evet kalkülüs tam bir hınzır.
● Çizimde de, mühendis olcak arkadaşlarım bilirler, nerden tutarsan ordan öğreniyosun bütün sene başından beri işlenen şeyi. Ama olan ilk midtörme oldu o ayrı.
● Bundan tam bir ay önce, kimyanın ilk midtörmüne getirmemiz gereken hesap makinasını getirmemiş ve sınavın başlamasına üç dakika elli iki saniye kala falan, o civarda yani, bulmuştum birinden. Ama hiç tanımadığım birinden. Sonra o hiç tanımadığım biri ne yazık ki sınav sonrasında kayıplara karıştı, veremedim, elimde kaldı. Bugün de ikinci midtörm vardı, nası olsa veririm diye getirdim. Sonuçta makina bir aydır bendeydi ve artık sorumluluk duygusu pis bi canavara dönüşüyodu içimde. Gördüm de o hiç tanımadığım kişiyi sınavdan önce. Ama sınav çıkışında aradım her yeri, hiçbir yerde yok kendisi. Esrarengiz gibi. Sonuç olarak şu an hesap makinası hala bende ve önümde yine beklemem gereken koca bir ay var. Allaam kuvvet ver.
● Şimdi tekrar okudum da, demin yazdığım madde gereksiz uzun olmuş ama şu an o kadar üşeniyorum ki yeniden yazmaya. Affola.
● Yalnız her 'affola' yazışımda aklıma Afrika asıllı ama Afrikalı olmayan insanlar geliyor. İlginç gibi midir nedir. Benim için bunun yegâne örneğiyse öyle Barack Obama falan değil, bildiğin Mansur Ark'tır. Ne yapıyor şimdi acaba.
● Eskiden herkesin birbirine buz gibi soğuk şakalar yaptığı, soğuk esprili gündelik sözler söylediği bi dönem vardı. Eskiden dediğim, benim eskidenim yani, 90'lar falan. Mansur Ark diyince tabi akıl gidigidiveriyor 90'lara. Ne pis dönemdi. Genelde bu soğuk espriler de ingilizceyle türkçenin kombine edilmesinden kaynaklanıyordu. Olmaz olsundu, geçti bitti sanki. Toplum olarak gelişiyoruz bence.
● Yenice dökülmüş asfaltın sıcaklığını ayağıyla kontrol eden mahalle teyzesi gördüm geçtiğimiz hafta. Manyak gibi bakıyo sıcak mı diil mi diye. Sıcak olsa yapışıp kalıcak o ayak oraya ama teyze işin eğlencesinde. Adrenalin yapıyo kendince. Ben ömrümde böylesine meraklı mahalle insanı daha görmemiştim.
● Hani insanın eve çok aç, aç bilaç, hatta ölürcesine aç gelmesi, ama yemek saati olmadığı için ortalıkta hazır bişeyin pek olmaması, aynı insanın ilerleyen saniyelerde buzdolabına yönelmesi, fakat dolapta ilgisini çeken hiçbir şey olmaması, sonra o insanın ölmesi falan... Evet yani bence bu zincirin sonunda ölüm olmalı. Yoksa insan, Allah korusun, akıl sağlığını geçici bi süre için kaybedebiliyor. Gidiyim de bişiyler yiyim lan.
● Bugün ben çok kısa bir süreliğine de olsa uzay-zaman düzlemini büküp birazcık geçmişe gitmeyi başardım. Evet yaptım bunu. Ama öyle çok geçmişe gitmedim, çok azcık geçmişe gittim. Hatta sanırım bi 10 dakika öncesine falan gittim. Evet tamam anladık bi yere bağlıycam konuyu ama bağlayamıyorum. İşte benim böyle konuları bağlayamadığım zamanlarda gerçekleşen fiil apışıp kalmak oluyor. Her neyse. Sokağın başından eve doğru yürüyorum. Yerde bi tane mandalina kabuğu parçasına rastladım. Hemen Şerlok Holms edasıyla "Vay anasını, birisi mandalina yemiş olmalı!" kararına vardım. Birkaç adım sonra bir başka kabuk parçası daha gördüm. Biraz sonra bi tane daha, bi tane daha derken, 10 dakika önce onu yiye yiye giden adamın hızında kabukları takip ettiğimde, bir süre sonra giderek hızlanıp koşmaya başladığımda çok çok kısa süreliğine o adamı gördüm. Resmen bir an için ışık hızına ulaşmış, 10 dakika öncesine gitmiştim ve insanoğlunun bir meyvayı ne kadar hunharca katletebildiğine şahit olmuştum. Sonra birden adamla göz göze geldik, bana ağzından mandalinanın sularını akıta akıta baktı, tam üzerime saldıracakken tekrar 'şimdi'ye döndüm. Korkudan nefesim kesilmişti ve ben de o sırada çoktan eve varmıştım. 10 dakikada neler oluyor işte. Tuhaf.
● Kendinize iyi bakın.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Aralık 2009 Cuma

Sağlı Sollu Girişsek?

2 tane ömer üründül tadında yorum
Normalde herkes bilir ki çok sıkı dolmuş yolcusuyumdur ben. İki senedir o mavi mavi araçların biriyle gider, biriyle gelirim, böyle de hızlı yaşarım hayatı. Şimdi tabi burda "birinden iner, ötekine binerim" diycektim ama aranızda bazı art niyetli ve bir o kadar da şakabaz arkadaşlar var, biliyorum. Neyse. Şimdi ben tabi "Şurdan bi kişi!", "Kavşağı geçene kadar bi çökelim!", "Parasını veremeyen üzerini alamayan?" gibi sade-ve-sadece dolmuşa has şeylere, diğer deyişle "dolmuş kültürüne" pek bi alışık olduğum için, başka bir toplu taşıma aracına binmeyi öyle çok düşünmüyordum bile.

Ama gel gör ki sevgili okur, günler geçti devran döndü, evet biraz masalsı gidebiliriz, bugün sırf dolmuş beklemeye üşendiğimden otobüse bindim. Yaptım bunu. Durakta resmen beni çağıran, "Daçeeeee, geelseneeee" diyen ve hiç alakası olmadığı halde beş dakikadan fazla benim ona gitmemi bekleyen otobüs gözüme oldukça cazip geliyordu. O anda her şey yavaş çekimde gerçekleşir oldu; ben önce ağır hareketlerle boş olan dolmuş durağını süzdüm, ardından döndüm bir de "Geeeeel, geeeeeel" (yavaş çekimde olduğu için uzuyo tabi o "gel" orda) diyerek beni bekleyen otobüse baktım. Ve dolmuş durağına karşı son bir vicdan azabıyla 198 sefer sayılı (!) ODTÜ-Kızılay otobüsüne bindim.. Fakat binmez olaydım.. (ha evet tabi ağır çekim biteli oluyor biraz)

Otobüs dediğimiz şey biraz sinsi bişeymiş tamam mı, ben bunu bugün öğrendim (tamam evet bunu tabi ki bugün öğrenmedim ama yazının biraz şey olması lazım anladın mı. şş çaktırma). Dış görünüş ve çıkardığı sesler itibariyle adeta bir uzay gemisini andıran ve üzerinde bir tek "belediye otobüsü, huzur ve komforun tek adresi" yazılı bir reklam afişi eksik olan mavi-beyaz belediye otobüsleri, ne yazık ki öyle dışarıdan görülüp heveslenildiği gibi değilmiş. Malesef yani. Üzülerek tecrübe ettim..

ODTÜ'deki ilk duraktan biniyor olmam sebebiyle bir hayli boştu içerisi. Yani en azından dışarıdan öyle görünüyordu. Fakat otobüse ilk adımımı attığımda gördüm ki, her yer yenice dolmuş, bana ayakta durmak kalmış. Neyse, dedim. Alttan aldım. Sonuçta elbette dolmuşun yerini tutamayabilirdi, zira bir dolmuş ilk kalkış yerinde yolcusunu ayakta taşımaya kıyamazdı. "Neyse napçan, yeni nesil böyle" dedim kendi kendime, bastım kartımı, durması kolay ve rahat olur diye ortadaki büyük boşluğa geçtim. Bilmiyordum ki o büyük boşluk, yolculuğun ilerleyen safhalarında sadece benim kendime yetecek kadar oksijenimi barındırabildiğim birkaç iğne deliği kadar kalacaktı.. Evet tabi ki bunu kestiremezdim bir dolmuş insanı olarak, ve bu kötü kader daha ikinci ve üçüncü duraklarda kendini göstermeye başladı (bilhassa kkm'nin orda ebem s.kildi afedersiniz).

Durduğumuz duraklardan birbiri üzerine milyonlarca insan binme gayretindeydi otobüse ve pek çoğu da nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde bunu başarıyordu. Yaklaşık üç dakika boyunca (yüzseksen saniye düşün) durduğumuz bir duraktan binen insanlar hala nasıl oluyor da otobüse binebiliyorlar, aklım almıyordu; olan biteni hayretler içinde izliyordum. Sanırsın ki Hindistan-Pakistan seferini yapan kötü bir yolcu otobüsüydük (gerçi hindistan-pakistan seferli otobüs niye olsun di mi). Bir süre sonra kaptandan, yani biz dolmuşta kaptan diyorduk orda ne deniyor bilmem, yolcuların "sağlı-sollu" arkaya doğru ilerlemesine yönelik "emir kipinde" bir cümle otobüste birtakım gülüşmelere sebep olmuştu. "İlerleyememekten" sinir küpü olmuş insanlardan şöföre sağlı-sollu bi güzel girişmek isteyenler olduysa da amaçlarına ulaşamadılar..

Bahçeli-Kızılay arası akşam saatlerinde felç olan trafiği ilk kez bu kadar net yaşıyordum, zira dolmuşta olsak şimdiye alt geçitten kaymak gibi geçip, ya da kaymaktan altgeçit gibi geçip, ya da bilemedim neyse işte, oniki dakika farkla Kızılay'a ulaşmış oluyorduk. Otobüsün ise yolları bilmiyor gibi hep üstten üstten gitmesi, alt geçitlere girmek yerine tıkalı trafikte iki metrede bir "debriyaj+fren+debriyaj+gaz+azcıkfren+debriyaj" kombinasyonunu yapması, çıldırtırcasına mantıkdışıydı. Nefessizlik ile birlikte şimdi bir adet de "dur-kalk" sendromu başlamıştı. Aklımın derinliklerinden belediyeye ve belediye otobüslerine küfürler yağıyordu.. Sonradan fark ettim ki durmamız gereken tüm duraklar trafiğin tıkalı olduğu kısımdaydı. Şans ne güzel bişiydi öyle (!)

Neyse fazla uzatmıyım (oha daha nasıl uzatmıyım, essay yazılmış resmen), ayda yılda bi defa otobüse binen Daçe insanı bugün bir kez daha bu gereksiz ve yavan kaçan davranışını umarsızca tekrar etti. Hem de sırf dolmuş gelmediği için. Evet, bu olaydan sonra Daçe kendini çok kınadı ve birkaç ay daha mesai bitimi vakitlerinde belediye otobüsüne binmeyeceğinin sözlerini verdi. Yani neymiş? 'Viva mavi dolmuş'muş!

edit: belediye otobüsünün düz vitesi ve haliyle de debriyajı olmadığını söyleyen arkadaşım; tamam "yazını okudum:))" mesajı vermek istiyor olabilirsin, ama niye şimdi sabah sabah şey yapıyosun ki? allaam ya.

Daçe.
Okumaya devam →
16 Aralık 2009 Çarşamba

Berlis Bebek

0 tane ömer üründül tadında yorum
Anında yapmışlar. Anında buldum.
Okumaya devam →
14 Aralık 2009 Pazartesi

Sinyor Berlis

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Fotoğraftaki Ankaragüçlü azgın taraftar gibi çıkan insanı tanıdınız değil mi? Tabi üst tarafta koskoca Berlusconi yazınca tanırsınız. Çünkü ben şahsen zorlandım tanımakta kendisini. Olayı yenice duydum, hemen açtım internetten izledim. BBC'den izledim tabi screenshottan da belli olduğu gibi. Aşağısı kurtarmaz çünkü. Böyle de pis bi yönüm var. Edvenzidim ya ben, illa açıp yabancı kaynaklardan alıcam haberi. Haberde geçen o "in spite of the fact that" kalıbını duyucam, rahatlıycam. Böylesine pis bi yön işte benimkisi. Neyse. Berlis'e geçmiş olsun diyorum, en içten dileklerimle Allah'tan rahmet, sevenlerine başs.. Yok. Pardon. Onun da sırası gelicek dimi. Ulan var ya, günahım kadar anca seviyorumdur Berlis'i de. Bi de sırf Berlis demek için seviyorum. Onun dışında ağzı burnu dağılmış falan, benim için sorun değil. Zaten hemen açtım feysbuku, dayak atan abimizin hayranı oldum. Eline sağlık. Valla rahatladım ha. Oh.
● Bak şimdi arkadaşım yaklaş iyice. Yaklaş yaklaş. Heh, bak. Massimo Tartaglia diye ismin var, Berlis'i dövmüşsün, bi de diyosun ki ismim espri konusu olmasın. Olucak şey değil bence. Yok hayır yani kusura bakma ama ben o "tartaglamak" esprisini yapmazsam ölürüm. Yüzeysel bi insanım çünkü. Böyleyim.
● Berlis demişken, söylemeden geçemeyeceğim. Ben bu İtalya'nın kabak gibi çizme şeklinde olmasına çok özeniyorum. Biraz da gıcık oluyorum, kıskanıyorum alttan alta. Niye derseniz, benim güzel ülkem harita üzerinde hiçbişeye benzemiyo da ondan. Ne güzel, adamlardan her yerde "Çizme şöyle", "Çizme böyle" diye bahsediyolar. Çünkü resmen çizme yani. Kimse kalkıp diyemez ki azıcık sanki yamuk gibi. Değil! Yamuk falan değil. Sensin azıcık yamuk, ama İtalya'nın harita üzerindeki şeklinde hiç hata yok. Di Perfecto! Burdan İtalya'da televizyonları başında bizleri izleyen gurbetçilerimize selam gönderiyorum. Varsa tabi.
● Eğer 15.-17. yüzyıllar arasında, Karayiplerde yaşayan yerli halktan bir vatandaş olsaydım, mesela bir Çukuhungu olsaydım, o sömürgecilik akımlarında o kadar ülke arasından, gelecekse İtalya'nın gelip sömürmesini isterdim. Tabi şimdi burda Çukuhungular'ın toprak bütünlüğüne de saygı duyuyorum ama ne bileyim, yüzyıllar boyunca bir Çukuhungu olarak kalmak falan, sanki bana biraz utançvericiymiş gibi geldi. Hadi sen Çukuhungu'sun, en azından bırak da oğlun İtalyan olsun. Tamam belki ilerde gey olma ihtimali biraz fazla olucak ama, Çukuhungu kalmasından iyidir diye düşünüyorum. Burdan yeryüzündeki son Çukuhungu'ya da, eğer kaldıysa şu güne kadar, ona da selam gönderiyorum.
● O diil de Çukuhungu diye bir halk yok sanırım. Ama olsa ne güzel olurmuş. Çok 'can' bir adı var çünkü.
● Ülkeler coğrafyasından bugünlük bu kadar. Bu ünitede neler öğrendik? Çukuhungular çok sevecen bir halk, fakat Berlis yönetimindeki İtalyan ordusu tarafından asimile edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Berlis uçkurunun peşinden daha az koşsa keşke. Ama napalım di mi, o da öyle sapıkçana bir insan. Feysbukta videoları çıkıyo, kadın polisi taciz ediyo, ne biliyim gülüyosun sonuçta. Ha ben gülüyorum açıkçası. Şimdi sizleri yeniden dağ gibi Berlis'in suratının çatına çatına yediği minyatür Milano heykelinin sebep olduğu tatsızlıkla başbaşa bırakıyorum. "O An" gibi.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Aralık 2009 Cumartesi

Mayalar Mayalar

4 tane ömer üründül tadında yorum
//"hello africa, tell me how u doin'?"

//dünya üzerindeki tüm insanlığın sonunu ikibinoniki'ye dayandıran obsesif maya imparatorluğu'ndan geriye bi tane insan kaldı dedilerdi de inanmamıştım, ta ki geçen gün ismi lazım olmayan, mavi bir toplu taşıma aracında kendi gözlerimle görene dek. ressmen yeryüzündeki son maya'yı gördüm diyorum size! son mohikan gibi. geçtiğimiz yüzyıllar, hatta binyıllar (bilemedin onbinyıllar) boyunca ne şekilde hayatta kaldı, ya da kim/kimler tarafından bu zamana kadar yaşatıldı hiç bilmiyorum ama böyle bir maya var! var yani. o kadar. yalnız yaşadığı yere, türkiye'ye iyi ayak uydurmuş bu maya. türkçe'yi çok akıcı konuşabiliyor mesela. en çok buna şaşırdım. demek ki uzun yıllardır türkiye'de. neyse. nerden onun yaşayan tek ve son maya olduğunu anladın derseniz, şurdan sevgili okurlar:
"euheuhe ooolum lan hepimiz 2012'de ölücez lan ehahah"
"yaa 2012'ye gittiniz mi? lan süpper filmdi yeeeeaa!" "olum mayaların takvimi var ya, 2012'de bitiyomuş lan! neacayib!" "geçen yine bi gün hattuşaştayız" (taa meksikadan hattuşaş'a nasıl geldiyse yazık, garip)
bu ve benzeri şuursuz, sonu gelmeyen 2012 muhabbetini bir mayadan başkası yapamazdı diye düşünüyorum. sanıyorum hala yaşamasının da tek amacı 2012 yılını görmek. gözü açık gitmek istemiyor olabilir. yazık lan. maya falan ama, o da insan sonuçta. garip bişiy. düşünsene, şimdi kimbilir nerde, latin amerika aksanlı türkçesiyle maya maya geziyo. allah güç kuvvet versin.
ulu maya camii. cemaat şu anda içeride olsa gerek.

//iki işi bir arada yapamadığımı, cep telefonu ve laptopumu aynı anda kontrol edemediğimde anladım. tek yapmam gereken birinde enter'a basmak, diğerinde mesaj taslağı yazmaktı (sonraki nesillere çok değerli bilgiler bırakabilmek için taslaklar'a mesaj kaydeden insan kim deseler, düşünür gibi yapıp, benim derim. benim çünkü yani.), onu da yapamadım. bazen beynimde işler nasıl ilerliyor diye merak etmiyor değilim. en iyisi bi gün kameramı mikrofonumu alıp gideyim beynime. esnaf arkadaşının dükkanına çay içmeye giden yancı arkadaş gibi.

//yalnız o diil de, mesela okulda kırgız, kazak, azeri, alman-gibi, rus-gibi, iranlı, hatta ziyadesiyle angolalı ve çinli arkadaşlarımız falan oluyo da.. allah korusun, bi tane essah mayalı çıksa ne yaparız lan acaba. mayalı da denir mi bilemedim ama. maya mı denir acaba. neyse ne canım, hiçbir mayanın şu saatte benim blogu okuyup "ulan ne pis atıp tutmuşsun arkamızdan!" demesini beklemiyorum. hem orda gece falandır şimdi belki. 6 saat yok muydu aramızda.

//bu kadar hakkaten atıp tutuyorum diye mayaların bir an kemiklerinin sızlayacağını düşünmedim diil ama, bence onlar çoktan petrol olmuştur. fosil bile değil yani, direk petrol. eheh. dur ben biraz daha petrol yaziyim. petrol. petrol. ehehe.

//çocukken beni etkileyen kliplerden bi tanesi de, şüphesiz, craig david'in 7 days şarkısının klibiydi. hani haftanın her günü aynı şeyler oluyo, ama bi süre sonra sevgili craig bütün olayı çözüyo, ona göre hareket ediyo falan.. tabi izlememiş insana nası anlatıyım dimi. zor. yani geçen stan'li yazıda mtv memtivi dedim de bu geldi aklıma. craig'e selamlar.

//büyük harf müyük harf dikkat etmedim ama, not defterinden yazıyorum bu kez, ondan.

//odtü'de bazen otostop çektiğim vakitlerde almayan araçlar oluyo ya.. yani sen tabi tahmin edebiliyosundur, ilk denemede araç durdurmuşluğum çok nadir bişiy. genelde geçip gidiyolar hep. heh işte ben o geçip giden araçları görünce istiyorum ki, benim bi batmobile'im olsun. arabam falan olsun değil, bayaa bildiğin simsiyah saldırgan bi batmobile'ım olsun. iki füze müze bişey atiyim adamın arkasından. çok sinir oluyorum çünkü. neyse.

//gidiyim mi. bence gidiyim. gittim hatta. hop! (kaybolma efekti gibigibi)

daçe.
Okumaya devam →
9 Aralık 2009 Çarşamba

Delgado Bi İmza!

6 tane ömer üründül tadında yorum
Spor mağazaları, spor yapmakla çok alakası olmayan ama takip etmeyi seven biri için, yani benim için, adeta bir oyun parkı, bir funfair, ne bileyim bir play-doh üretim merkezi gibidir. Spor mağazasına girdiğim vakit, hele de o mağaza az biraz büyükse kendimi kaybedebilirim. Devasa boyutlardaki sporcu fotoğrafları, yanyana duran rengârenk kulüp formaları, yanarlı dönerli spor ayakkabılar, vee en önemlisi de... TOPLAR! Evet can okur, yanlış okumadın, toplar. Zaten o kadar caps lock açık ve bastırarak yazdım, yanlış okuman mümkün değil. Ne zaman spor mağazasına girsem, ilk iş toplara koşuyorum, bi 15 saniye kadar oynayıp hevesimi aldıktan sonra da, başka işim yoksa mağazayı terk ediyorum. Haa bazen topu alıp da terk edebiliyorum. Satın almıyorum ama. Alıp kaçıyorum. Çocuk gibi. Hatta zamanı gelmişken itiraf da edeyim, o kameralarınıza takılan, Cepa'da bi mağazadan zamanında tenis topu aşıran sarı saçlı çocuk benim. Sonra o tenis topu Cepa'dan okula yürüyene kadar bilimum deformasyona uğradı. Çok dandik top yapmışsınız hacı, kusura bakmayın. Ha o kamera kayıtlarını da 24 saat içinde masamda istiyorum, yoksa fena olur.
amaçsızca yapılan, ama daçe kişisinin çok ilgisini çeken delgado kartoneti. daçe bir süre delgado ile vakit geçirdikten ve delgado'nun kendisiyle ilgilenmeyeceğini anladıktan sonra toplarla oynamak üzere tekrar arka tarafa yöneldi.

Geçen bi arkadaş, hatta kendisi Radyo Topluluğu'ndan Caner olur, deşifre edeyim, dedi ki adımın anlamını sordum TDK'ya, beyle beyle. Tabii meraklı ve işi gücü olmayan bi insan olarak hemen heveslendim, ben de sordum adımın anlamını. TDK da sağolsun, "Sağlam ve güçlü kişi" yazıverdi hemen. Anında yani. Daha ben belki de "berkay" yazmamışım. İşte o an sevgili okur, o an bir gaz olmuşum. Fiyüüü-füh yani. Gerçi ismim "sağlam ve güçlü kişi"den biraz daha farklı anlama geliyor ama, olsun, Dil Kurumumun canı sağolsun. Onlar öyle sevmiş beni. Canlarım. (fiyüüfüh de başarısız bi ıslık çalma efekti sanırım)

"Adamım, bu küçük işlere ben bakarım, yakarım" diye şarkı vardı, neden yazıldığını bir türlü anlamadığım. Ha bi de Tuğçe Ayşecan Tatari diye bi kız vardı, o kız nası oyuncu oldu onu da anlamadım. Bunlar sanata dair ufak soru işaretleridir bende.

Bi gün gerçekten fotojenik bi fotoğrafım olucak ve ben o gün büyük ihtimalle ne kadar avatar/profil resmi varsa değiştireceğim.

Geçen gün ilk kez "Nasıl geçerik"in hesabı yapılırken madem mühendisliği binasında, ben de ilk kez "acaba ben nasıl geçerim?" diye düşündüm bir. Herkes bayaa kasıyodu çünkü, bi sürü hesap yapıyodu. Lisedeki gibi lan aynı. "Hoca 100-100 verse" denmiyo bi tek. Baktım herkes geçiyo kalıyo, bişeyler yapıyo; dedim ben de bi bakim ne durumdayım. Bir-iki düşündüm ama, baktım yani hep böyle karamsar şeyler geçiyo aklımdan, dedim kalsın. Kalsın, ben gidiyorum dedim. Medeniyetten uzak maden binasından hızlı adımlarla çıktım. O diil de, şimdi madenci okurum Baldudak kızmasın ama, olm o kadar uzak ki kosskoca turkcell çekmiyo lan!

Twitter'da hani bi sürü ünlü falan var ya. Bunlar hep birbirini takip ediyo fark ettin mi? Yani sanki o adamın twitter kullanan ünsüz arkadaşı yokmuş gibi. Bi ünlünün, hele de böyle sevilen bi ünlünün twitter'ına girdiğin zaman, mazallah, İstanbul'un gece hayatına yüzde seksen-seksenbeş ulaşıyosun yani. Sosyetik miyiz neyiz.

Öğrenci insan bütüüün o toplumda korunup kollanabiliyo da, kendi okulunda kendi hocaları tarafından mağdur ediliyo. Hayat çok tuhaf, valla bak.

Şimdi yarın gidicem bayiiye, bayii derken, Güvenpark'ta bi tane büfe var yani ondan bahsediyorum, diycem ki "Abi Uykusuz?". Diycek ki, "Daha çıkmadı cınım yaa." Tabi burda Uykusuz'un bir gün geç gelmesinden ziyade, büfeci abinin "cınım" diye hitap etmesi de pek tabii ilginç. Buggs Bunny derdi "cınım" diye. Sen hiç merak ettin mi okur, acaba bu Buggs'ın orijinalinde "cınım" yerine ne diyorlar diye? Ben de şimdi merak ettim de, nerden bulucan dimi. O da var.

O diil de kalkülüs yaklaşıyor, tehlikeninfarkındasınızmı? Eheh şaka lan şaka. Kolay olması kuvvetle muhtemel. Asıl kazığı finale saklıyolar çünkü. Hehe. Çözdüm bütün olayı iki dakikada ha. Zeki miyim neyim. Ehöhö.

Gizli özneli gibi gizli noktalı yazı oldu biraz. Noktaları koymaya pek üşendim şimdi gece gece. Siz aklınızdan koyuverin. Haydi gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
6 Aralık 2009 Pazar

Stan'deki Çocuğun Saçları

8 tane ömer üründül tadında yorum
● Bak şimdi bak.
● Allahım, "50. izleyicim biraz lanetli galiba:((" derken, 53 olmuşuz. Nası sevindim nası sevindim. Çılgın attım resmen evin içinde. Bi enerji geldi böyle. Bi de derler ki "enerji yoktan var edilemez". Al, nooldu?
● Toplu taşıma araçlarından birinde, evet allah belamı versin dolmuşta tamam evet, paramı öne uzatmasını rica edeceğim kadının, o naif, o güzel kadının, bir anda bir parmağını burnuna götürmesi, o da yetmemiş gibi ordan fena şeyler çıkarması filan.. İğrenç midir nedir, pis kadın. Paramı da gittim kendim verdim şöföre. Mide var bende.
● Plakalara karar veren kurum hangisidir diye sorsam, milyonların okuduğu bi blog olmadığımız için pek cevap veren de çıkmaz gibime geliyo. Ama çok merak ediyorum kim karar veriyo plakalar hakkında. Hani bazı 3 harfli kombinasyonlarda edepsiz edepsiz kelimeler çıkıyo da o kelimeleri yasaklıyolar ya. Ha mesela, ona itirazım yok. Ama mesela düşünsene sevgili karar mercii, sen yolda "06 BOK ..." görsen bi gülmez misin? Bence eğer neşeli bi anındaysan katıla katıla da gülersin. Birtakım kelimelerin yanında bu tip şirin, bu tip gülümsetici şeylere izin verilmeli diye düşünüyorum.
Bişey itiraf ediyim mi sana sevgili okur. Ben küçük ve masum bi çocukken, gerçi hala da masumumdur allah seni inandırsın, MTV'de sürekli dönen "Eminem ft. Dido - Stan" şarkısının klibinde Stan'in kardeşinin, kafasına kolonya dökmesi ve ertesi gün o saçların sapsarı olmasına acayip özenmiştim. Ha o zamanlar saçım sarı değil miydi, sarıydı tabi; ama ne biliyim, çocukluk işte. Allah bilir o döktüğü şey de kolonya değildi de, neyse.
● Çirkin kızın taa liseden itibaren sırf çirkin diye kendini siyasi şeylere vermesine çok üzülüyorum ben bazen. Sonra geçiyo ama.
● Bugünden, camına yanar döner yılbaşı süslerinden, o rengârenk, o turunculu yeşilli kırmızılı ışıklardan asan daire gördüm. Yılbaşı gecesi o daireye gidip, kapıyı açan teyzenin ellerinden öpmek istiyorum ben. Teyze olacağını da nerden biliyosun diye sorucaksınız, tahminimce genç biri olsa böyle bişeye girişmezdi şimdiden. Yaşlı, belli yani. Hayata dair tek sevinci yaklaşan bayram ve yılbaşları olmuş kadının. Yazık. 'We wish you a merry christmas, teyzecim' diyorum. Edvenz idim ya ben.
● Bence artık senaryo yazılmasın dedikçe milyon tane yeni film çıkıyo. Ben anlamıyorum ki neresinde saklayacak bu insanoğlu bu kadar filmi? Yarın öbürsü gün çekilecek hiçbir film kalmadığında ne yapacağız çok merak ediyorum..
● Elinde iki mandalina ve bir adet elmayla odanın kapısında beliren babadan biraz tırsıyorum ben. Ha, o baba başka zaman çok şahane. Ama eldeki o meyve tabağı çok korkutucu.
● Bu mizah dergilerinde, yazar çizer her neyse o adam, o hafta bitmesi gereken köşeyi bitiremiyo, sonra da "Eski işlerimi koyuyorum bu hafta. Özür." diyo ya. Ben çok gıcık oluyorum işte o adama o anda. Diyorum ki "Behey gâfil!" diyorum. "Şu hayatta yegâne para kapın her hafta iki farklı espri bulmak" diyorum, "Onu da yap lan bi zahmet" diyorum. Diyorum diyorum da, hiç sallıyo mu hiç. Ünlü işte nolucak.
● Uzun zamandır mizah dergileri, bloglar ve ingilizce reading-pack'inden başka bişey (şair burda kitaba sesleniyor) okumayan insanın, aylaaar aylar sonra eline aldığı kitaba başladığında çektiği "satır atlayamama çilesi"dir beni üzen, mum gibi eriten şey. Mesela başlıyosun okumaya, bi satır okuyosun, o satır bitiyo, alt satıra geçiyosun, daha doğrusu geçtiğini sanıyosun ama aslında demin okuduğun satıra bi daha başlıyosun, sonra "lan ben napıyorum?!" demeye başlarken o satır bitiyo, alt satıra geçmek istiyosun, ama konsantrasyon kaybından dolayı üçüncü kez aynı satıra giriş yapıyosun ya.. İşte ben bunu yazarken biraz yoruluyorum.
● Valla iyi boşlamışım bir haftadır blogu ha. Özür. Ara ara giren yersiz postlarla bi yere varamayız. Gerçi varıyomuşuz herhalde ki, 49'dan 53'e ulaşmış izleyiciler. Hehe. Sevinç.
● Hadi gideyim ben sen de buraya kadar okuyup bitirdiysen sevgili okur. Öpüyorum, ve soğuktan uzak, güzel bir hafta diliyorum sana. Sıkı giyin haa, hiç şakası yok.

-bi ara yazılara başlık bulabilme pratiği yapmam lazım-

Daçe.
Okumaya devam →
3 Aralık 2009 Perşembe

Yersiz Oldu Ama

1 tane ömer üründül tadında yorum
Üç adet 8.40'ım var haftada, bi tanesi yarın. Sabah 6.30'da çalan saatle uyanmak, on beş dakika sonra canlı kanlı insan sesiyle (oğlum kalk artık hadi geç kalıcan!) kalkmak.. Off. Şimdi de feci uykum var.

Cumartesi sınav var yine fizikten. Ben anlamıyorum ki bi kere olduk zaten sınav, bence herkese 100-100 verip bu dönemi bitirmeliler. Ha yok eğer devam edicekse, en azından hakkıyla yapsınlar şu işi. İlk fizik midterm'ünü kurtarmak için geriye yalnızca bir adet midterm kalması hoş bişey değil. Umarım sonraki nesiller gelene kadar, fizik departmanı hatasını anlar..

Blogda pazartesiden beri yazı yok diyolar. Doğrudur efendim, yalanlayacak değilim. Ama işte, yok efendim daçe inekliyor, yok efendim yurt dışına kaçtı, vay efendim google hesabını unuttu da girip yazamıyor falan; bunlar güzel şeyler değil. Fırsat olmadı yazıcak, fırsat. Haberin var mı senin?

Şu satırları yazarken Galatasaray gol attı. Fakat aynı satıra devam ederken hakem golü saymadı. Böyle de canlı anlatım yaparım.

Neyse ne diyordum.

Tahminimce önemli bişey demiyordum.. Kafada şımarık bir sıkıntı var ama, henüz anlamış değilim. Bişeyler yazayım dedim, fakat okumaya değer bişey de çıkmıyor gibi. Daha enerjik ve sinerjik hâlimle yeniden burada olacağım. Haftasonunu falan bekleyiniz.. Öperim.

-cancaaza bir selam edeyim, belki daha iyi uyurum. muc'kah!-
Okumaya devam →
30 Kasım 2009 Pazartesi

Bayram Raporu (Gibi Oldu)

4 tane ömer üründül tadında yorum
Dün, MasterCard reklamındaki gibi, kankalarla yeniden buluştuk (sırt çantalarımızla falan) ve giderek sıkıcılaşan bayram tatili, yerlerde gezen keyif alma seviyemi birden 180 derece çeviri-çeviriverdi. Gerçi El Clasico'yu, o kadar heveslenmeme rağmen izleyemedik ama ilerleyen saatlerde teknolojinin verdiği imkanlarla canlı kanlı oynama şansı elde ettik. Evet, ps3'ten bahsediyorum.

Dün akşam resmen çarşı iznine çıkmış askerler gibiydik. Bir yandan "kankalarla" olmanın verdiği şımarıklık, bir yandan taşını toprağını 'yidiim' Ankara'nın sınırsız(!) aktivite seçeneği sunması, bir yandan da aynı saatte başlayan iki güzel maç; bizi bu duruma itiyordu. Kaldı ki benim yenice 3 numara olan saçlarım, bulunduğumuz hâli biraz özetler gibiydi.. Sırasıyla "bira + mısır + kokoreç + çay + pes2010" kombinasyonunu gerçekleştirirken, boynumuzda bir tek "Berkay Daçe, Adana" yazan metalik şeylerden eksikti.. Fazla maskülen gibi görünen bir akşamı geride bırakırken en kısa zamanda görüşmek üzere sözleştik; fakat bu en kısa sürenin yine aylar sonra olacağının farkındaydık..

Bugün, bayramın ikinci ve son günü (mehmet ali birand tadında giriş).. Az sonra evden 'uçar' adımlarla (ve belki bi de bereyle) çıkıp; canını yidiim Ankara'nın afrodizyak etkili, çilek kokan, sevecen terminaline gideceğim. Dün akşamla birlikte ivmeli yükselişe geçen keyfimi bugün herhalde zirvede bırakıp, bitireceğim bayramı..

Haa tabi diyceksin ki sevgili okur, "Banane!". Haklısın tabi. Ama sadece biraz empatiyle her şey hallolur diye düşünüyorum. Her şeyin başı empati. Haydi o zaman, beşinci ve son kez, iyi bayramlar diliyorum..

"Bayramı mı kalmış yaa" da diyceksin sen şimdi.. Ciğerini biliyorum.

Öperim.
Okumaya devam →
29 Kasım 2009 Pazar

Bayramımın İlk Günü

2 tane ömer üründül tadında yorum
Öncelikle belirteyim, resmi şurdan direk çaldım. Çaldım yani. Çünkü çok güzel bi resim. Film afişi gibi falan. Hayır bi de o blogdaki en son postun resmi. Arşivden falan da çalmadım. Direk, gördüğüm gibi "Save As" dedim. Pişman değilim.

Herkes için bugün bayramın üçüncü günü normalde. Ama benim için bayram bugün başlıyo. Çünkü çok güzel şeyler olucak bugün. Yarın da öyle. Ondan sonra herkesle aynı anda bitiriyorum bayramı zaten. İki günlük. Az ama öz. Nasıl?

First of all, bugün Radyo ODTÜ'deki son teknik yayınım olacak. Kültür Pazarı bünyesinde birtakım programların teknik kısmında olacağım. 15-18 arası dinleyin, bekleriz efendim. Haa son teknik yayın demişken, açıklık getirsem mi iyice; anonsa falan çıkmıyorum ne yazık ki. Bildiğin ayrılıyorum. Kendi adıma başlardan itibaren heyecanverici ve 'farklı' bir dönemi geride bırakıyorum. Popstar Barış'ın deyişiyle; "Bu gece sooooğn.."

Radyoda işim biter bitmez, ayda yılda bir-iki defa görüştüğüm ve her seferinde bi sonraki buluşmaya aylar olacağını düşünerek üzüldüğüm dostlarımla buluşucam. Kendilerini ve muhabbetlerini pek özlediğimi burdan belirteyim.

Biz böyle bikaç kişi olarak Lig Tv'si olmayan bi yer bulursak inşallah, El Clasico izlicez.. Fotodaki arkadaşları aynı sahada bir kez daha, bu kez bir de "fierce rival" olarak görmek çok heyecanlı olucak. Sabırsızlıkla bekliyoruz.

Son olarak bugün bi de Beşiktaş yenerse şahane olur. Yönetim istifa tabi, o ayrı.

Herkese yeniden iyi bayramlar diliyorum. Sarılıp öpüyorum, şekerimi alıyorum.
-edit: hoşgeldin 50.-

Daçe.
Okumaya devam →
28 Kasım 2009 Cumartesi

Kutlama Mahiyetinde

3 tane ömer üründül tadında yorum
Her bayram telefona bi ton mesaj geliyo da, o bi tonun çoğusu çöpe gidiyo senin haberin var mı gönderen insan? Öyle ellibeş bin mesaj bedava hakkın olup, rehberdeki bütün isimleri alıcı kısmına girip, bi de utanmaz gibi çoğul hitaplı bi mesaj yazınca sen şimdi benim bayramımı kutlamış oluyosun dimi? Yok. Hiçbişey olmuyosun bence. Kusura bakma yani bu böyle. Hayır tamam seni de anlıyorum, kolaya kaçmak istiyosun ama; bayram arkadaşım bu. Yani ha mesaj atmamışsın, ha bi milyon kişiye aynı anda atmışsın. Olmaz öyle.

Biraz atarlı bi girişin ardından daha orta yollu devam ediyorum.. Zira ben de istemez miyim öyle mesajlar atayım insanlara; caps lock açık yazayım mesela, "BAYRAMINIZI" diyeyim, "EN ICTEN DILEKLERIMLE" diyeyim, tabi o sırada samimiyetten uzak bayram mesajım bi de operatörün Türkçe karakter kısıtlamasına takılıp iyice soğusun, "KUTLAR" diyip virgül koyayım, 'daha bitmedi devam etçek, daha kim bilir neler yazıcam' manasında, "TUM SEVDIKLERINIZLE" diye büyük bir yalanla devam edeyim, "SAGLIK, MUTLULUK, HUZUR" ve burda bilimum iç gıdıklayıcı, kalp okşayıcı şey yazayım, "ILE GECMESINI TEMENNI EDERIM." Böyle noktamı da koyayım, 'artık burda bitti mesajın özütü' manasında. Ama aslında bitirici darbemi, finishing punch'ımı, fatality combo'mu en sona saklıyayım... "BERKAY DAÇE."

Dünyadaki en korkutucu şeylerden biri sonunda ad soyad yazan bi bayram mesajı çünkü. Kepslak falan. Bağırıyo yani bi de düşün. Manyak gibi. Ben öyle mesajlara çok bakamıyorum çıplak gözle. Çünkü orda ressmen kendi bünyesine fazla gelmiş bi fors var. O fazlalığı bizimle paylaşıyo. Bürokrat havasında. Halbuki 90'lı yani. Hadi 70'li, 76'lı bunu yapar da; sen yapma 90'lı. Sen daha 90'lısın çünkü. Adı üstünde yani. Daha göreceğin nice bayramlar var ya. Senin aklın alıyo mu olum her bayram ad soyadlı mesaj?

Neyse.

Haydi gittim ben. Hepinize iyi bayramlar. İkinci günden de bayram kutlanmazmış gibime geldi ama.. Hatibakalım.

SAGLIK, MUTLULUK FALAN. BERKAY DAÇE.

-koyun resmi koyup kutlamak benim de işime gelirdi elbette-
Okumaya devam →
26 Kasım 2009 Perşembe

Arife Postu

8 tane ömer üründül tadında yorum
● Birtakım şeyler söyleyip gideceğim.. Ok, anlaştık.
● Geçen gün bi tane sürücü adayını araç sollarken gördüm. Son hızda hem de. Dedim ki o an içimden, "Sen" dedim, "aday falan değilsin, sana daha da aday diyenin ben ağzını burnunu karışlarım." dedim. Her şeyden habersiz, son hızda, geçti gitti.
Göz görmemesi çok fena okur ya. Bazen acayip zor durumda bırakıyo. Hele bi de okul gibi sosyal bi ortamda hiç şans tanımıyo hiç.. Geçen bi arkadaşa, böyle uzaktan falan, "Hakan, Allah belanı versin lan!" diyodum, hani bi de böyle gülerek falan, şaka yollu; son anda o arkadaşın aslında arkadaşım olmadığını fark ettim, tabi o sırada "Hakan" lafı ağzımdan çıkmıştı bi kere. Çocuk gerçi haliyle Hakan falan olmadığı için bakmadı bile, ben de o kalabalıkta hiç tanımadığım birine sırıtarak Hakan dediğimle kaldım. Çok pis tabi. Hemen hızlı adımlarla olay yerinden kaçıkaçıverdim.
Bizim okulda bitmez tükenmez bi otostop geleneği var. Gerçi seviyorum da, niye bitsin. İşte neyse, ben bunu okul sınırlarının dışında, hatta bildiğin Dikmen Caddesi'nde uygulamaya çalıştım geçen. Haliyle tutmadı. Böyle bi yirmi araç falan insafsızca, duyarsızca geçti gitti önümden. Sonuçta her şey yine dolmuş durdurarak bitti.
● Dolmuş demekten de bıktım ama, dolmuşta "welcome" yazıyo lan!
● Telefonumun içi o kadar pis o kadar pis ki, kendi kendine yeni bi sim kartı oluşmuş içerde. Aldım inceledim falan. Attım sonra.
● Haa tabi şimdi deseler ki, "Teknolojik bağlamda en çok üşendiğin durum nedir" deseler, yani bilemedim şimdi ama buna yakın bişey deseler, gözüm kapalı cevap veririm. Derim ki, arkadaşla sim kartı değiştirmek. Daha da gereksiz yere uğraştırıcı bişey bilmiyorum ben. Haa ama tabi her şey teknolojik bağlamda. Her bağlamda bakmam ben öyle.
"Sen kimin oğlusun?"dan daha güzel bişey varsa, o da "Babana selam söyle"dir. İlkinde cevap zorunluluğu varken, ikincisinde her şey senin insiyatifinde. Ne güzel dimi.
● Bugün Aşti'ye bi yolum düştü. Yolum düştü derken, tabi psikopat gibi geçerken uğradım değil, cancaazımı yolcu ettim falan. Dönüşte Ankaray'a binicem, Kızılay'a gidicem işte. Tam turnikelere geldiğimde adamın biri yanaştı, al dedi genç dedi çocuklarını da al dedi.. Ha yok o başkaydı.. Al dedi genç dedi, bu kartın daha 45 dakkası dolmadı, doya doya kullan dedi, elindeki Ego kartını bana verdi. O an ama nası mutlu oldum, nası mutlu oldum; şimdi istesem de anlatamam. Öyle bi mutlu oldum. Böyle de can insanlar var. Sağolasıca, iyi bayramlar geçiresice.
● O diil de bu Amerikalılar falan hakkaten çok iyi İngilizce konuşuyo ya. Valla. Geçen bi şarkıda "..inspite of the fact that..." duydum, oha dedim. Adam şarkı değil, resmen essay yazmış.
● Trafik ışıklarına ampul diyen insana da can diyeceğim ama, ampul de denmez ki arkadaş. "Ampulde inicem" diyo. Değişik mi ne.
Bence insan ömrü en fazla 90 yıl olmalı. Neden dersen, 90'dan sonra bi yaş yok da ondan derim. Mesela görüyorum çevremde falan, "93 yaşındayım" diyo teyze. Halbuki yani aslında 3 sene önce bitirmiş tüm planını programını. Kaç yaşındasın denince 93 demesin de 90+3 desin bence. 98'se 90+8 desin. Uzatma dakikaları gibi. Yani ne bileyim sevgili okur allasen söyle bi, 98 diye yaş mı olur? Ayıp, valla ayıp.
● Bugün ilk kez "yolcu uğurlamanın verdiği burukluk"u bizzat hissettim. Hakkaten de çok fena şeymiş. Bildiğin "burukluk" yani. Kelimenin hakkını vermiş resmen.
● Başta belirttiğim gibi, birtakım şeylerimi söylediğime göre ben artık gideyim yavaştan. Herkese şahikulade bayramlar diliyorum; büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin yanaklarından, 90'lı arkadaşlarımın da gıdılarından öpüyorum. Haydi görüşmek üzere.

-blogun yaratıcılıktan en uzak ikinci başlığını koydum. birinciyi bulana bayram şekeri.-

Daçe.
Okumaya devam →
19 Kasım 2009 Perşembe

Bi Defter Aliim

5 tane ömer üründül tadında yorum
Eylülün başı, okul başlamadan önce:
Bu sene 1. sınıf olduk artık, hazırlık bitti. Ona göre düzenli ders çalışiim falan. Güzel güzel defter tutiim. Ödevlerimi aksatmiim, derslere katıliim falan. 3.50 ortalama yapmakta bişey yok yani nedir..

İlk gün:
Olm bugün daha ilk gün lan, ders falan olmaz diye daha defterlerimi almadım ben. Lise gibi değil tabi, eheh. Neyse bugünlük arkadaştan aliim bi kağıt da, ona yaziim. "Şşt Sercan, abi bi kaat vercen mi be.. Eyvallah.."

İlk hafta, cuma:
İyi lan aslında konular kolay gibi. Fonksiyon var, atom matom dedik, sonraa işte vektörler var fizikte. Hıhı. Kolay kolay, hep bildiğimiz şeyler ya. Off. Ne güzel. Bi de hepsi İngilizce ya, çok acayip. Hehe. Neyse, defterlerimi aliim ben haftasonu. Notları da geçiririm temize hem.

İkinci hafta, cuma:
Hmm iyi ya, sınıfla da kaynaşıyoruz yavaştan. Dur bakiim neydi şu çocuğun adı... "Ya şşt Sercan, neydi şu iki öndeki uzun boylu çocuğun adı ya? Heh tamam tamam, Ali.. ALİİ! Abi bi sayfa versene ya. Sağolasın. Berkay ben."

Bir ay sonra:
"Ya siz kitapların hepsini aldınız mı? Ben daha kimyayı alamadım. Bi de defter aliim bugün çarşıya falan gidersek."

Bir ay, bir hafta sonra:
Lan dur bakiim evde kareli defter olucaktı sanki.. Hmm.. Heh işte bu olur ya, yarınlık bunu götüriim de, çıkışta kırtasiyeden kesin bi defter aliim.

Bir ay, bir hafta, iki gün sonra:
Olm ne saçma oldu elimdeki yegâne defteri kaybetmem.. Off.. Bugün de kırtasiyeye falan hiç gidesim yok ha. Neyse abi nolcak ya, bugünlük eve gidiim ben. Hem kitaptan çalışırım zati. Hıhı.

Bir ay, bir hafta, üç gün sonra, sabah:
Lan resmen evde kareli defter yok ya. Olucak iş mi bu!? Neyse şu çizgili defteri götüriim bugün, ehehe, komik oldu ha. Bakalım resiteyşında çizgili defter nası olucak..

Bir ay, iki hafta:
Ya o diil de sınavlar yaklaşıyodur Allah bilir.. Ya ben niye böyle sorumsuz başladım ki, ben de öğreniim ne zaman hangi sınav var falan.

Ertesi gün:
Bu haftasonu fizik var demek.. İyi ya kolay olur heralde. Konular kolay sonuçta. Yaparım dimi lan? Tabi tabi kesin yaparım. Çarşamba başlarım çalışmaya, üç gün çalışırım işte. Oha lan, 3.50 ortalama çok kolay olucak. Hehe.

Aynı hafta, cuma:
Lan ya.. Off. Yani aslında hiç çalışmasam da olur ha. Zaten çalışamadım ki bu hafta, yok toplantıydı, yok yayındı falan. Bu akşam eve gidiim de bi güzel çalışiim.. Acaba nerde giriyoruz sınava..

Ertesi cuma:
Ya ben çok pis hastayım ya, çalışamıyorum ki yani. Hayır bi düzenli defterim olsa kesin çalışırım, en azından hasta yatağımda yattığım yerden çalışırım, ama yok. Neyse napalım. Zaten kolay olur herhalde kalkülüs ya. Gerçi fizikten körv yemek hoş değil ama..

Sonraki hafta:
Ya amaan, çok afedersin, skerm fiziği kalkülüsü falan. Banane abi. Her insanın hayatında böyle bi ders dönemi vardır yani. Hem 3.50 çok fazla lan zaten, bizim makinacı arkadaş yapamadıydı.. Hıhı.

Fizikten, kalkülüsten ve kimyadan sonraki hafta:
İyi ya kimyadan biraz kurtardık en azından. İyi iyi, demek ki bi de düzenli defter tutuyo olsam şahane olcak. Haftaya ne var? İngilizce. Ooh, yatış..

Bu hafta, evet evet bildiğin bu hafta, pazartesi:
İngilizce'de neye çalışıcam abi zaten, lisıninge mi çalışıcam? Ehiehe. Öbür hafta da bayram. İyi, iki hafta oldu yatış..

Ve bugün:
İngilizce'de yaparız ya bişeyler. O kadar 'edvenz' olduk geçen sene, boru mu abi. O zaman napalım biliyo musun? Bayramdan hemen önce ben iki-üç defter aliim artık, bayramdan itibaren düzenli defter olayına kesin başliim. Evet evet yapiim bunu. Bi de kimya kitabı aliim lan artık, ayıp olmasın. Resmen iki ay oldu. Neyse. Gidiim de az feysbuka bakiim. Düzenli deftere geçeceğim için o kadar mutluyum ki. O yee beybi.

...

Sonuç olarak ben bi defter aliim işte. İyakşamlar size.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Kasım 2009 Çarşamba

Diiicey Haaarun

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar can okur, nası gidiyor?
● Hava soğuk olmasa, sınavlardan daha güzel notlar alsak, bi de mesela ders programı daha iyi olsa gayet iyi gidicek dediğini duyar gibiyim. İtiraf et hadi, öyle diyosun dimi?
● Demin dünyanın en rezil ikinci kişisini mi gördüm, olayına mı şahit oldum, bişey oldu. Dedim ben bunu yaziyim bi. Sonra unuttum ne yazıcağımı. Böyle de rezil bi insanım.
"Aynadaki yüzünün karşılığı beniim!.." diye şarkı var, çok korkunç değil mi? Hayır, bi de soruyo ardından, "gördün mü?" diye. Aynada bi başkasının suratını görücem de, bi de onla muhabbet edicem.. Dilim düşer yere yapışır korkudan, o dilsizlikle şarkıyı tersten söylerim yemin ediyorum.
● Bakkala, markete yollanan çocukların cebine koyarlar ya tam veya yaklaşık parayı. Ha işte o çocuk büyüyünce de, mesela 35 yaşına gelince de aynı davranışı sergiliyo, markete falan giderken cebine hazırlıyo 10-20 lira neyse, öyle çıkıyo evinden. Ben bunu gördüm.
İki seferdir denk geliyorum, hayırdır inşallah: Şimdi bu bizim Ankara'da Megasite diye bi radyo kanalı var, elbette bilenler vardır. Bilmiyorum belki de yoktur. Bu kanal şimdi biraz, ayıptır söylemesi, yani darılmasınlar bana şimdi ama, kolpanın önde gideni bi kanal tamam mı. Nerde saçmasapan Ankara havaları var, onu çalıyolar. Sonraa, işte efendim nerde meslek lisesinden zorla mezun olmuş yan sanayii adam var, onların her birinin bu kanalda ayrı gereksiz bi programı var falan. Meslek lisesinden zorla mezun olan okur varsa kendisi tenzihli. Genellikle de dinleyici kitlesi olarak dolmuşçular, taksiciler ve Ankaragüçlüler var. Ha bu kitleyi özellikle mi seçmişler bilmiyorum. Neyse. Yani sonuç olarak tamam dimi, kafanızda oluşturabildim mi Megasite'nin nasıl bi radyo kanalı olduğunu? İki gecedir, son iki gecedir değil de, yakın zamanda herhangi bi iki gecedir geç vakitte eve gitmek üzre dolmuşa binmem icap etti. Zaten neyle gidicem dimi, tabi dolmuşla gidicem. Ulan o kadar çok dolmuşa biniyorum ki, yakında "fahri yolcu" ünvanı alıcam, gidiş geliş bedava olucak. Neyse. Demek ki bir de hemen hemen aynı saatlerde binmişim ki, iki seferde de radyoda Megasite açık, iki seferdir Dj Harun'la Beşte Beş diye bi program var. Ama yani, yok aslında böyle bi program. Ben böyle bi program görmedim. O kadar saçma ki, tarif edemiyorum lan. Aklımda sadece, şarkıların başında, sonunda ya da ortasında bi yerlerde kafaya göre girilen "Diiiicey Haaaruuunn!!!" cingılı kalmış. Önce bi Harun'a bakıyorum.. Sonra kendime bakıyorum.. "Beheyy gidi!" diyorum; "Harun'a bak sen" falan. Sonra geçiyo gidiyo tabi. Harun'a selamlar.
● Sabahın sekiz buçuğunda elektrik çarpması kadar güzel bi uyandırma şekli yok. Bu sabah fizik labında elektriğimi aldım; bi kendime geldim, güne olan bakışaçım değişti bi. Dünya varmış dedim. Saçlarım kısa da Allahtan, komik bi durum olmadı. Ama kampüs elektriği yemiş bünyem ve gerekli fizik labı kitabımla derse tam olarak hazırdım. Mis.
Arda Turan'ın domuz gribi olduğunu öğrendim bugün. Tamam dedim, artık domuz gribi de düştü gözümden. Arda da geçirdiyse ohoo yani, iyice yalama oldu.
● O diil de Arda'nın şimdi bağırsakları da bozulucak falan. Geçirdim ya da geçireyazdım, öyle bişey oldu, ordan biliyorum. Hadi ben iki gün evde yatabilen insanım, adam ne yapsın? 20-30 bin kişinin önünde karnını tuta tuta oynayamazsın ki. Yazık aslında böyle düşününce. Ya da ben biraz manyağım, böyle de düşününce.
● Son olarak, her dolmuşta önden ya da arkadan gelen parayı illa ki bekleten, düzene koyup sayan, onndan sonra öne ya da arkaya ileten adam var ya. İşte bence o adam önceki hayatında da, şimdiki hayatında da fazlaca işgüzar bi adam. Hatta korkarım, sonraki hayatında da böyle olucak.
● Blogun sidebarında karşıma çıkan 50. izleyiciye selamlar, ama tabi aslında ordaki 50 kişiye tek tek selamlar. Sevdim "50"yi.
● Gideyazıyorum.
● Çok öpüyorum. Mucukaah!

-öyle herkesi öpmüyorum tabi. bugün benden istek yazı isteyen cancaazımı öpüyorum, size noluyo ki-
-tamam lan sizi de öpüyorum tamam. hastalığım da geçti gibi zaten. mucukah yok size ama, muc falan var, klasik.-

Daçe.
Okumaya devam →
16 Kasım 2009 Pazartesi

Saatçi Şakir

2 tane ömer üründül tadında yorum
Günlerdir yağan yağmur, dört tarafı toprakla çevrili okulumu dev bir bataklığa çevirmiş; yazın bile zor yürünen bozuk yolları grileşmiş su birikintileriyle doldurmuştu. Şansıma, bir haftadır aralıksız yağan yağmur, bi günlüğüne yerini çok da açık olmayan ama kuru bir havaya bırakmış, benim de o gün çok alakasız bi iş için Kızılay'ı boydan boya dolaşmam lazım olmuştu. Yalnız "lazım olmuştu" da oraya hiç olmamıştı. Neyseymişti.. Aynı bölümden olduğumuzu bildiğim, ama yeni yeni samimi olmaya başladığım bi arkadaş da, denk geldi, görüştük falan, Kızılay'a gitmesi gerektiğini söyledi. Çamurlu su birikintilerine basmamaya çalışarak, bir sağa bir sola seke seke, en sonunda dolmuş duraklarına vardık; gerektiğinde İstanbul'daki şehiriçi vapurlar kadar yolcu alabilen dolmuşa binmek üzere adımımızı attık. Buz gibi Ankara soğuğunun leş gibi kalorifer sıcağıyla buluştuğu dolmuş eşiğinde nereye oturacağımızı kestirmeden önce, paraları vermek üzere dolmuşçuya doğru yöneldik. Dolmuşçu, fabrika ayarları gereği sinirli bi insan olduğundan, "Ayaağdakilerbiootralım!" ayarını vermeyi ihmâl etmiyordu. Paramızı verdikten sonra arka safların dolduğunu acı bir şekilde gördük, ki o ara benim bi gözlerim dolmadı değil, kısmetimize düşen en öne, yani para trafiğinin bokunun çıkartıldığı o kaknem yere oturmak zorunda kaldık..

Yaklaşık beş dakika süren aralıksız para alışverişinden sonra sağ omzumda benden ayrı küçük bi ülke oluşmuştu. Öyle ki, ülkenin küçük küçük insanları omzumun en çıkık yerinin etrafında toplanmış, yöresel kıyafetleriyle bağımsızlık kutlaması yapıyorlardı. O derece. Biraz gereksiz bi derece oldu gerçi ama, neyse. Dolmuşun kendi içerisindeki bu törensel "para verdim, üstünü aldım, şurdan bi kişi, yirmiden iki miydi" işlerinden hemen sonra arkadaşla muhabbet açmaya ancak fırsat bulabildik.. Çok fazla ortak yönümüz yoktu ve olsa bile arada yeni tanışmış olmanın verdiği bi soğukluk vardı. Bu 'az sıcak-az da gerin' durumda hâliyle konular da çok uzun ömürlü olamıyor, bişey hakkında iki dakika konuştuysak ardından beş dakika karşılıklı sessizlik oluyordu.

Önceki haftanın derbi maçı, sürekli değişkenlik gösteren havalar, neredeyse her gün yaşanan "quiz gelicek mi?" heyecanı ya da bölümümüzün konum itibariyle medeniyete ne denli uzak olduğu gibi başta kulağa hoş gibi gelen, ama yavanlığın dibine vuran sohbet ilerlerken, birden anlamadığım bir şekilde nasıl olduysa, konu, İzmir Caddesi'ndeki Saatçi Şakir'e geldi. Tanıdıkça daha da 'can' olacağını bildiğim yanımdaki bu adamla dünya üzerindeki bütün konuları bitirmişiz gibi, Saatçi Şakir'in yeteneklerinden bahseder olduk bir anda. O açmıştı aslında bu konuyu, Kızılay'daki işi de elindeki bozuk saati "çok yetenekli, becerikli adam" dediği Saatçi Şakir'e götürmekti. Durmadan tanıyıp-etmediğimiz adamdan, elin saatçisinden konuşup duruyordu ve her dakika daha da hevesli anlatmasını dehşet ve panik içinde izliyordum. "Aabi var ya adam accayip yaşlı, bi de çok güven veriyo insana yaa." diyordu, ve dedikçe de gözlerinin içi parlıyordu. Takip eden birkaç dakika boyunca, Şakir dediği adamın tamir için en çok 50 lira aldığından, halbuki aynı saati büyük AVM'lerden birindeki tamirciye götürdüğünde 300 lira istediklerinden falan bahsetti. Bir yandan ilgileniyormuş gibi yapıp aslında konuyla alakasız olmak, bir yandan da aslında yanımda oturan insanla daha samimi olmanın bu muhabbete gerçek anlamda katılmaktan geçtiğini bilmek giderek daha büyük acı veriyordu. "Hmm.", "Evet.", "Oha." gibi kısa ifadelerle onu takip ettiğimi belirtmeye çalışıyor, ama ondaki bu Saatçi Şakir merakına bir türlü yetişemiyordum..

Neden sonra kendimi, elimde Saatçi Şakir'in kartıyla Kızılay'da yalnız ve amaçsızca yürürken buldum. Bu "çok yetenekli" abimize içten içten saygı duymaya başlamış ve arkadaşımın anlattıklarından epey etkilenmiş olmalıydım ki, "Benim bozuk saatim var mı lan, getirsek de yapsa.." düşüncelerine dalmıştım. Anlattığından çıkardığım kadarıyla bu adam Heroes'daki Sylar gibi bişeydi. Ama pek tabii, Sylar da İzmir Caddesi'ndeki pasajlardan birinde dükkân sahibi olacak kadar "Türk" değildi. Sonra bir ara Sylar'ın ne kadar "Türk" olabileceğini düşünmeye daldım. Birbiri ardına saçma düşüncelerle evime giden dolmuşa ulaştım, paramı falan uzattım, yasladım kafamı cama.. Aklımda o süper yetenekli yaşlıdan eser kalmamıştı. Belki bir yerlerde ölüp kalmıştı, belki hâlâ birilerinin saatiyle uğraşıyordu. Tek bildiğim ertesi gün olan sınavdı ve kendisini bir saniye daha düşünmek istemiyordum. "Ne Şakir'miş lan." dedim bir ara. Soğuk ve puslu Ankara havasını solurken bir nebze, uyuyakaldım.. Rüyamdaysa elbette Şakir'i değil de, Sylar'ı gördüm.. Nur içinde yatsındı.. Sahi, Sylar ölmüş müydü?..

('paragraftan kurtulamamak' hakkaten ne pis şeymiş lan.)

Daçe.
Okumaya devam →
13 Kasım 2009 Cuma

Yeni Gibi Bizim Oralar

3 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamınaleykümvealeykümselam. (gırtlaktan)
● Herkes kitabını getirdiyse derse başlıyoruz.
● Kuran kursu gibi başladım resmen posta. Hakkaten olsa ya mesela Kuran kursunda falan, "Kitabını getirmeyenleri görüyorum?" - "Hocam ben arkadaştan bakayım bu hafta." falan. Değişik. Bilmiyorum belki de oluyodur tabi, hayatımda Kuran kursuna gitmişliğim mi var? Yok. "Hocam ben Bookstore'da bulamadım ya Olgunlar'dan alıcam." falan. Olabilir ne bileyim.
● Çarpılmazsam devam edeceğim.
● Bizim ev biraz, ayıptır söylemesi, yeni gibi bi yerleşim yerinde tamam mı. Tam yeni de sayılmaz ama yeni gibi yani. O yüzden de daha böyle, kısmen kısmen geliyo medeniyet bizim o tarafa. Mesela bi gün bakıyorum, sokağın başına banka açılıyo; bi bakıyorum, büyükçe bi pastane yapılıyo; öbürsü gün ne bileyim işte süpermarket falan konuşlanıyo. Böyle aktif bi yerleşim yerimiz var bizim. Yeni gibi. Benim de içime doğmuyo tabi yeni açılan yerler, dolmuştan inince gözlemliyorum değişiklikleri. "Aaa," diyorum "burda cami yoktu" falan. Ben öyle dolmuştan inince bütün mahalleyi baştan sona bi gözlemlerim. Bi aşağı bakarım, bi yukarı bakarım. Çünkü evet, bi de böyle bişey var bizim mahallede, her mahallede yok mesela, "aşağı" var, "yukarı" var falan. Bizim mahalle biraz eğimli çünkü. Bi de ayıptır söylemesi, hafif yeni gibi. Tam değil gerçi ama. Biraz yeni yani. Seviyorum mahallemi.
● Ben işte yeni bişey açılınca çok seviniyorum. "Aaa," diyorum "Ziraat Bankası açılmış yaşasın!". Bir emekli mantığında "İyi lan maaşımı çekerim." dediğimden falan değil de, yani mesela yeni gibi ya şimdi bizim oralar ayıptır söylemesi, ilk kez gelicek bi misafir oluyo, ona tarif ederken çok rahatlıyorum. Onlar olmadan önce Google Earth gibi anlatıyodum, koordinat falan kasıyodum; şimdi diyorum ki "Ziraat'ten" diyorum "aşağı in sen." Sevincim buna benim.
● Ha bi de mesela bizim mahallede, ne kadar çok anlattım lan mahalleyi, neyse, bizim mahallede bi ihtiyar heyeti var, ben kendimi bildim bileli var yani. Kontenjanı falan sabit. Hani, birisi ölünce hemen yerine yeni bi yaşlı geliyo. Çünkü bizim mahallede böyle bi düzen de var. Yaşlı mı lazım? Hoop birisi yaşlanmış oluyo zaten. Ha ihtiyar heyetinden kastım kelli felli yönetim birimi değil elbette. Bunlar bayaa namaz vakitlerinde "Caminn onnde bulsyorss ok?:))" diye mesajlar çekip buluşan, namazdan önce ya da sonraysa adeta bir sır gibi kaybolan insanlar.
● Oturduğum yer itibariyle, bindiğim dolmuşta bazen en sona falan kalıyorum. İşte öyle zamanlarda dolmuşçuyla göz göze gelmemeye çok dikkat ediyorum. Çünkü mazallah, Allah korusun, göz göze gelince "Sen nerde inicen genç?" diye soruyo. Size denk gelmesin inşallah da, bana denk geliyo ara ara, elim ayağıma dolaşıyo resmen. Başka bişey sorsa o kadar sevinicem ki. Mesela dese ki, "Buralara bi Ziraat açılmış genç, bana bi diyiver nerde o?" dese, sırtıma alır götürürüm onu Ziraat'e. Ama özellikle sinsi gibi "Sen nerde inicen genç?" cümlesi beni benden alıyo, psikolojik olarak Kızılay'a geri bırakıyo. Dolmuşa bindiğim yere yani. O derece zorsunuyorum, o denli kafam bozuluyo. Hayır, anlamıyo ki dolmuşçu ben zaten paramı eksiksiz vermişim, dolmuşun güzergâhının da dışına çıkmayı falan teklif etmemişim, iniceğim yer yol üzerinde yani, belli. Olmasa zaten niye o dolmuşa biniyim dimi? Diyorum ki "Kaptan, ben az ilerde inicem işte, üç-dört yol ağzı sonra." Hayır zaten götürücek, yani desem ki yolun en sonunda incem, oraya da götürücek, ama niye soruyo hâlâ anlamıyorum. Bazen de mesela en son 4-5 kişi falan kalıyoruz, yine soruyo. Tek tek o dört-beş kişiye nerde iniceeni soruyo. Bazen dolmuşçuların kafasının bizimkinden çok farklı çalıştığını düşünüyorum. Tuhaf mıdır nedir.
● Bi de bizim oralar eskiden hep dutlukmuş. Şimdi değil. Şimdi yeni yeni yapılanıyo tekrar çünkü. Ayıptır söylemesi, biraz yeni gibi de bizim oralar.
Bizim Oralar konulu bi kompozisyon yarışması olsa, aha da bunla katılırım. Öyle tırt yarışma da kim düzenliycek gerçi dimi. Neyse. Hepinizi öpüyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Kasım 2009 Perşembe

Albacoron ve Biraz Bira

5 tane ömer üründül tadında yorum
Şu masada saatlerce geyik yaptığım adamın bundan beş sene sonra en alakasız konumda olacağına o kadar eminim ki..

..Dar alana balık istifi olarak konulan, gece sonunda bırakılacak ekstra üç-beş lira için fazladan iki garson daha döndüren diğer masalar arasında bizimki o kadar 'ballı' yerdeydi ki. Önceden yalnızca birkaç kez gelmiş olmamıza rağmen "Abicim" ayakları yapıp tanıdığını belli etmeye çalışan dazlak garson, geldiğimizde oturabileceğimiz en iyi masayı vermişti. Geleli iki saat kadar olmuştu ve masaya gelip giden 50'likler sayesinde zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorduk. Ne kadar içtiğimi hatırlamıyordum ama kafam 'güzel' denecek gibiydi. Tahminen onun da öyleydi. Öyle olmasa iki saattir farklı açılardan dönen muhabbet bir yerde biterdi. Ama devam ediyorduk umarsızca. Kâh arkaplanda çalan, saçma sayılabilecek nitelikteki Türkçe pop şarkılarına kulak veriyordum, kâh LCD'de dönen alakasız reklamlara bakıyordum. Bir elim dünyanın en yağlı patlamış mısırına giderken, son birkaç dakikadır ağırlaşmış muhabbeti tekrar canlandırmak için Sinan'a dönüp "Ya olm Real Madrid nası yenildi Albacoron'a!" dedim. Alkolün etkisiyle kolpalaşmış ortamın bir gereği olarak "ehhe-ekikeh-ehehh" diye gülmeyi de unutmadım. Aynı şekilde karşılık verdi. "Yalnız Albacoron değil o takımın adı." dedi. "Ya işte her ne boksa, neticede pis yenildi." diye üsteledim. Son gelen 50'likten biraz rahatsız olmuş olmalı ki, sohbet iyice sarpa sarmaya başladı. İlk baştaki enerji ve konuşkanlık, yavaş yavaş yerini sessizlik bloklarına bırakıyordu. Bunda, arkaplanda çalan müziğin temposunun düşmesi de etkiliydi. İki saattir anırarak konuşan iki genç adam için böyle bir son kaçınılmazdı elbette.

..Neden sonra "Çok acayip lan." dedi. Dakikalar süren sessizlikte tüm dikkatimi ve yaşam enerjimi televizyona vermişken, sağ çaprazımdan gelen bu cümleyle önce bir irkildim. Gözümü tvden çekmeden "Ha? Ne?" diye sordum. "Yani," dedi "sen şimdi mezun olunca petrol mühendisi olucaksın, allah bilir nerelerde petrol arıycaksın." Konuşmanın nereye gittiğini az-çok tahmin edebiliyordum. Birasından bir yudum daha alıp devam etti. "Ben mesela bambaşka bişey yapıcam okul bitince. Ne bileyim, Deniz mesela, adam politika, kamu mamu yardırıcak, öbürü makina mühendisi olucak, diğeri gıda okuyo falan. Yani başlarda bana bu bölümlere ayrılmamız zevkine gibi, şakasına gibi gelmişti ama resmen meslek sahibi olucaz lan." Sinan'ın bu sözleri, beni gelecek hakkında düşünmeye, hayaller kurmaya itiyordu. Hakikaten de hepimiz otuz yaşına gelicektik, hepimizin birbirinden alakasız zaman ve yerlerde, birbirinden alakasız işleri olucaktı.. Söylediklerine arka çıkan, birbirinin aynısı cümleleri kurdum peşpeşe ve yine gelecek hayallerine dalmaya devam ederek muhabbeti yavaş yavaş sessizliğe bıraktım...

..Uyandığımda yanımda soğumuş yarım bardak kahvem, tepemde dokunduğu yeri gelip geçen ışığım, önümdeyse ertesi güne bitirilmesi gereken bir ton proje ve yazılması gereken boş raporları vardı. 10 yıl kadar önce üniversite öğrencisiyken Sinan'la gittiğimiz o yeri ve konuştuğumuz konuları bir rüya olarak tekrar görmüştüm yirmi dakikalık uykumda. Önümdekilere baktım biraz, üniversiteyi düşündüm tekrar. Sinan haklıydı o akşam.. O masada ne kadar bira tüketilmişse tüketilsin, söylediği şey hâlâ çok mantıklıydı.. "Çok acayip"ti hâlâ, ve ben hâlâ alışamamıştım...
Okumaya devam →
10 Kasım 2009 Salı

Curve Altında 20.000 Fersah

5 tane ömer üründül tadında yorum
Öncelikle, ailenizin araştırmacı blogger'ı sizin için araştırdı:
Fersah, eskilerin ölçü birimlerinden, yaklaşık 4 saatlik uzaklık birimi. Tabi yürüyerek mi 4 saat, uçakla mı 4 saat onu bilememişler. Eskiler tabi sonuçta, o kadar da olsun.

Efendim nerden baksanız bir saat oluyor ilk fizik midterm'ümün sonucunu öğreneli, fakat hâlâ etkisi geçmiş değil. Şu anda baş ve boyun bölgelerinde şiddeti her geçen saniye artan bir karıncalanma hâkim. Sanırım az sonra omurilik soğanımı da kaybedeceğim. Ben de dedim bari soğancığım da hazır benimleyken, yazma yeteneğimi henüz kaybetmemişken, bir şeyler yazayım.

Şimdi öncelikle curve denen şeyi açıklayarak başlamam en güzeli olucak. Curve dediğimiz, esasen tabi körv dediğimiz, biraz sinsi bişey. Böyle fizikti, kalkülüstü falan, bu tip sınavlarda belirli bir not dilimini tutturan çoğunluk bu curve denen baraj notunu oluşturuyo. Niye onlar oluşturuyo da biz oluşturamıyoruz; çünkü onlar çoğunluk. Çoğunluk dediğin şey, nerden baksan bi on bin yıldır lafını dinletir arkadaş. 21. yüzyılda da, ülkemin en şahane denilen okulunda da durum böyle.

Tabi bu sene de "Lan! Dur! Şşt! Hop!" demeye kalmadan sınavlar başladı ve sene başından beri "Yarın defter alıcam" diyen ve henüz bir tane farklı defter almamış olan Daçe için ilk fizik sınavında curve altında kalmak kaçınılmaz oldu. Hayır, notumu zaten bilen biliyor da, tekrar tekrar afişe etmek istemiyorum.

Zamanında birbirine "Boyun devrilsin körvün altında kalsın ehehehehe." şakalarını fazlaca yapmış olacağız ki, benim gibi curve altında kalan binlerce can daha var. Onların da benim gibi umutları, hayalleri var; onlar da şu an omurilik soğanlarını kaybetmek üzereler. Ama mutlular. Yüzleri gülüyor. Diyorlar ki, "İkinci midterm'de curve'e kesin basıcaz." falan. Ayrıca ben inanıyorum ki bu insanlarla, yani curve altında kalan diğer masum yüreklerle el ele tutuşup rektörün karşısına çıksak, bizim için yeni bir curve açılabilir. O denli de kalabalığız.

Haa bi de elektroniği, bilgisayarı kazanan adamla, benim gibi petrolü kazanan adamı aynı kefede değerlendiren adama ise ben zaten hiiiçbişey demiyorum. Ona başkaları başka şeyler diyebilir. Hatta derler ki, "Adam adam!" derler, "Körv mörv güzel uyguluyosun, ama adam olamamışsın." derler.

Eeeöhm.. Bu kadar curve muhabbeti yeter. Kalkülüsten ve kimyadan umutluyum, curve'ü sollar da geçerim. Lâkin fizik... Fizikle bilâhare yalnız görüşeceğim. Şimdi mümkünse beni ilk curve-altı'mla başbaşa bırakın. Haydi.

Curve 1 - 0 Daçe.
Okumaya devam →
6 Kasım 2009 Cuma

İskoç Fos Çıktı

3 tane ömer üründül tadında yorum
● Yine ben. Zaten başkasını da beklemezdiniz dimi. Ama bi gün süpriz yapıcam size. Bi gün bu blogda dansöz falan oynatıcam. Sonra "şaka şaka" diyip yine ben çıkıcam. Bazen böyle şeyler düşünmüyor değilim açıkçası.
"Yeminler etseen bir kez dahaa, sen yolunaa, ben yoluumaa." diye şarkı vardı, öyle yıllar hatırlarım. Tahminen sen de hatırlarsın okur. Ama bence ikimiz de, tabi sen aslında bi kişi değilsin, çok kişisin sen, her neyse ne diyorum, bence ikimiz de o yılları unutsak iyi olur. Şimdi ben de gereksiz gibi niye hatırlattıysam. Neyse kapatalım bu konuyu.
● Geçen gün ilk kez bi dolmuşçuya teşekkür ettim. Ama öyle yavan bi teşekkür değil. İçten, samimi, canayakın bi teşekkür. Yani yıllar yılı dolmuş kullanırım, gerçi şunun şurası 2 yıldır dolmuş kullanırım, ilk kez teşekkürü hak eden bi şöför denk geldi. Mesela başka şöförlere "eyvallah abi.", "sağol kaptan.", "mersi canım." dersin, gerçi mersi canım dersen o dolmuştan hayatta çıkamazsın bi daha, neyse, ama hiçbiri "teşekkürler"in yerini tutmaz, tutamaz. Tabi bu teşekküre layık ne yaptı diye sorucaksınız, anlatayım onu da kısaca. Eve varıncana(?) "Yol ağzı" dedim her zamanki gibi. Aman tanrım. Hemmen kafada bir takım sinüs kosinüs hesapları yaptı, bir takım denklemler çözdü falan, milimetrik olarak o yolun ağzında indirdi. Milim şaşırmadı yani. Kimse kusura bakmasın ama ben öyle bi zekâya kayıtsız kalamam. Teşekkürümü ettim, indim ve huzurla evimin yolunu tuttum.
● Hayır o değil de, sen hem 1. vitesten 3. vitese nasıl geçerimin hesabını yap, o sırada önüne bi yaya çıksın, hemen tekrar vites düşür, iki hakaret cümlesi kur kafada, sonra tekrar vites yükselt, o sırada arkadan para gelsin, o para da cins gibi "50 milyondan iki kişi" olsun, onun üzerini hesapla, paraları diz, arkaya ver, o sırada yolculardan biri "sağda incem" desin, bi yandan sağ dikiz aynasına bak, bi yandan vites düşür, iki hakaret cümlesi daha kur kafada.. Bilemiyorum ama bence normal zekâlı bi insanın altından kalkacağı iş değil. Benim bu yaptığım hesap da akıllı işi değil zaten. Hadi gidelim burdan.
● Geçen gün bi arkadaş "Aaabi adananın içinde kuyruk yağı varmış, o tadı hep ordan geliyomuş." diyo. Bana diyo bunu.
● Böyle havaları seviyorum ben. Yani mesela biraz yağmursuz olsa, birazcık açık olsa, biraz da 5-10 derece daha sıcak olsa var ya, tadından yenmez yani. Şimdi mesela soğuk falan yapıyo, iyi hoş. Ben de yapma demiyorum zaten, soğunu da yapıcaksın tabi, yağmurunu da yağdırıcaksın, genç adamsın sonuçta. Ama ne bileyim, sanki biraz kantarın topuzuyla alakalı bi durum. Ama bence yapma lan. Yapma yapma vazgeçtim.
● Demin "mutfağa gideyim de bi su kaynatıyım, içine de poşet ıhlamır atarım" dedim. Ihlamır diyorum ben evet. Neyse. Mutfağa bi gittim, çaydanlık zaten saatlerdir harıl harıl yanıyo. "İyi" dedim, "yanıyo ne güzel". Ama tabi içinde su kalmamış saatlerdir kaynaya kaynaya. Dedim "önce bi su doldurayım içine". Attım elimi, elim yapışayazdı. Yapışmaya saliseler kala çektim o elimi. Benim elim biraz kıymetli çünkü. Dedim ki "az ıslayayım suyla da, sapı soğusun biraz". Bu ıslama olayı tabi benim beklediğim şekilde sonuçlanmadı. Attığım su da kaynadı anında, havaya karıştı. Neyse dakikalar sonra çaydanlığın sapını biraz olsun soğutabildim. Hemmen dedim ki "şu" dedim "çaydanlığı sarı bezin üzerine koyim de, soğusun altı falan". Tabi bu hamle de benim beklediğim şekilde sonuçlanmadı. Çaydanlığı sarı beze koymamla çaydanlığın sinsi sinsi "tssss" sesini çıkarması bir oldu. Hemen kaldırıp altına baktım ve sarı bezin artık eskisi kadar sarı olmadığını gördüm. Dövme yaptırmışım gibi, ama kendime değil de, skoçbrayt'a. Kapkahverengi yuvarlak bi iz çıkmıştı skoç'ta. Dedim "sen skoç adamsın, hiç yakışıyo mu". Cevap veremedi tabi. "Abi haklısın, özür dilerim" dedi. "Tamam hadi seni affettim diyelim" dedim, "sen böyle siyah siyah ne boka yarıycaksın?" Ben öyle üzerine gidince bi ağlamaklı oldu skoç, bi ağlamaklı oldu. Sanırsın ki William Wallace onun atası değil de benim atam. Neyse. Oldu bi kere sonuçta. Bi daha skoç'a o kadar güvenmeyeceğimi söyledim, o da buruk bi şekilde başıyla onayladı. Ayrıldık.
● Tabi kendisiyle 20 dakika sonra tekrar buluştuk. Bu kez çaydanlık soğumuştu ve taze taze su kaynatmak artık kaçınılmazdı. Şu an kendisi içerde, ocağın üzerinde, ve hâlâ kaynıyo. Bence yine bi süre ben onu tutamıycam.
● Bence bi yerde bırakmak gerek bu yazıyı da. Gideyim de poşet ıhlamır içeyim. Oh, mis.

Daçe.
Okumaya devam →
4 Kasım 2009 Çarşamba

Takım Tamam, Go Go Go!

2 tane ömer üründül tadında yorum
Neaber okur? Ben biraz hasta oldum. Tabi yaklaşık bir ay dayandım, direndim ama sonunda olacağı buydu. Direnmenin getirdiği tek güzellik, hastalığın ertelenmesi oldu. Ama yok yani, bak bana, yine hastayım sonuç olarak. Bişey değişmedi.
Bir ara "Odtü'de herkesler hasta, benim de olmam an meselesi" diyodum blogda, hatırlarım. Sonra o herkes iyileşmişti. Şimdi bir başka takım herkes hasta olmaya başladı. Ben de ikinci takımdayım görüldüğü üzere. İyice Devler Ligi'ne döndü iş.
O diil de ben asıl yarın falan bekliyorum büyük vurgunu. Bugün henüz sadece biraz boğazım ağrıdı, bir ara da 38 derece ateşi gördüm, o kadar. Asıl iş yarın bence. Marduk bekler gibi bekliyorum, bakalım.

Neyse, benim hasta olmam sizi zerre kadar ilgilendirmiyo biliyorum. Hiç demiyosunuz ki, "Olm bak bu çocuğun yazılarını okuyoruz, kimi zaman da kikir kikir gülüyoruz falan ama ya o da diğer insanlar gibiyse? Ya hastalanırsa yarın bir gün?". Demeyin zaten. "İki dua edeyim lan hayrına." demeyin. Ben böyle ilaçları alayım, efendime söyliyim, öksüreyim ciğerim çıksın, kimi zaman ateşleneyim falan. Hiiiç.

Yok lan ben de hızımı alamadım. Cansın sen okur, valla cansın. Biliyorum en iyi dileklerini gönderiyosun her okuduğunda. Arada iki elham bir kulhü de gönder diycem ama sanırım o ölülere gidiyodu dimi. "Bizdaaaölmedik!".

Haa tabi şimdi bi de bu yazıyı okuyup da, yarın öbür gün okulda görünce uzak falan durmayın benden ha. Valla pis dalarım. Hastayım diye uzaklaşan insanın ağzını burnunu kırarım, eline veririm. Bence o daha uzun süreli bi hasar yani.

Başbakanın da "Ben domuz gribi aşısı olmuycam!" demesi ne garip, o diil de. Hayır, resmen çocuk gibi "olmuycam" falan. Sade o değil tabi, böyle insanlar var çevremde "aşı olmuycam olmuycam!" diye gezen. Olmazsan olma tabi ama, bence önce bi diksiyon kursuna git dimi. Sonra aşı oluyor musun olmuyor musun artık ne istiyosan onu yap.

Her blogda "hastalık" temalı bi yazı olması, burda olmaması, yani önceden olmamasıymıştı da sonradan yazmıştımdı falan, off ben de bi dilbilgisi kursuna gideyim lan. İki gündür 7'de kalkan, o da yetmiyor gibi bugün grip başlangıcı belirtiler gösteren bi insanın; şu saat şu dakika (12 pm oldu olucak) cümle kuramyor olması ne acı.

Şimdi doğrudan yatmaya gidiyorum ve hepinizi öpüyorum. Evet, şu halimle öpüyorum. Utanmıyorum da. Ne utancam. İkinci takımdaki takım arkadaşlarıma başarılar diliyorum bi de tabi. Haydi, kendinize iyi bakınız efendim. Sıkı sıkı giyinin valla.

-bu arada yazılarının hastası olduğum insan alpay erdem'e, okulla ilgili bir konu için mail atmış olmam, bir günü aşkın süredir kendisinden cevap gelmemesi falan, ne bileyim, biraz üzülüyor gibi insan. ama umudumu yitirmedim, cevap yazıcak bence. sonuçta twitter'da görüyoruz ki, "az ünlü" insanın benden farklı olarak yapıcak çok da bi işi yok. paso twitter.-
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)