16 Kasım 2009 Pazartesi

Saatçi Şakir

2 tane ömer üründül tadında yorum
Günlerdir yağan yağmur, dört tarafı toprakla çevrili okulumu dev bir bataklığa çevirmiş; yazın bile zor yürünen bozuk yolları grileşmiş su birikintileriyle doldurmuştu. Şansıma, bir haftadır aralıksız yağan yağmur, bi günlüğüne yerini çok da açık olmayan ama kuru bir havaya bırakmış, benim de o gün çok alakasız bi iş için Kızılay'ı boydan boya dolaşmam lazım olmuştu. Yalnız "lazım olmuştu" da oraya hiç olmamıştı. Neyseymişti.. Aynı bölümden olduğumuzu bildiğim, ama yeni yeni samimi olmaya başladığım bi arkadaş da, denk geldi, görüştük falan, Kızılay'a gitmesi gerektiğini söyledi. Çamurlu su birikintilerine basmamaya çalışarak, bir sağa bir sola seke seke, en sonunda dolmuş duraklarına vardık; gerektiğinde İstanbul'daki şehiriçi vapurlar kadar yolcu alabilen dolmuşa binmek üzere adımımızı attık. Buz gibi Ankara soğuğunun leş gibi kalorifer sıcağıyla buluştuğu dolmuş eşiğinde nereye oturacağımızı kestirmeden önce, paraları vermek üzere dolmuşçuya doğru yöneldik. Dolmuşçu, fabrika ayarları gereği sinirli bi insan olduğundan, "Ayaağdakilerbiootralım!" ayarını vermeyi ihmâl etmiyordu. Paramızı verdikten sonra arka safların dolduğunu acı bir şekilde gördük, ki o ara benim bi gözlerim dolmadı değil, kısmetimize düşen en öne, yani para trafiğinin bokunun çıkartıldığı o kaknem yere oturmak zorunda kaldık..

Yaklaşık beş dakika süren aralıksız para alışverişinden sonra sağ omzumda benden ayrı küçük bi ülke oluşmuştu. Öyle ki, ülkenin küçük küçük insanları omzumun en çıkık yerinin etrafında toplanmış, yöresel kıyafetleriyle bağımsızlık kutlaması yapıyorlardı. O derece. Biraz gereksiz bi derece oldu gerçi ama, neyse. Dolmuşun kendi içerisindeki bu törensel "para verdim, üstünü aldım, şurdan bi kişi, yirmiden iki miydi" işlerinden hemen sonra arkadaşla muhabbet açmaya ancak fırsat bulabildik.. Çok fazla ortak yönümüz yoktu ve olsa bile arada yeni tanışmış olmanın verdiği bi soğukluk vardı. Bu 'az sıcak-az da gerin' durumda hâliyle konular da çok uzun ömürlü olamıyor, bişey hakkında iki dakika konuştuysak ardından beş dakika karşılıklı sessizlik oluyordu.

Önceki haftanın derbi maçı, sürekli değişkenlik gösteren havalar, neredeyse her gün yaşanan "quiz gelicek mi?" heyecanı ya da bölümümüzün konum itibariyle medeniyete ne denli uzak olduğu gibi başta kulağa hoş gibi gelen, ama yavanlığın dibine vuran sohbet ilerlerken, birden anlamadığım bir şekilde nasıl olduysa, konu, İzmir Caddesi'ndeki Saatçi Şakir'e geldi. Tanıdıkça daha da 'can' olacağını bildiğim yanımdaki bu adamla dünya üzerindeki bütün konuları bitirmişiz gibi, Saatçi Şakir'in yeteneklerinden bahseder olduk bir anda. O açmıştı aslında bu konuyu, Kızılay'daki işi de elindeki bozuk saati "çok yetenekli, becerikli adam" dediği Saatçi Şakir'e götürmekti. Durmadan tanıyıp-etmediğimiz adamdan, elin saatçisinden konuşup duruyordu ve her dakika daha da hevesli anlatmasını dehşet ve panik içinde izliyordum. "Aabi var ya adam accayip yaşlı, bi de çok güven veriyo insana yaa." diyordu, ve dedikçe de gözlerinin içi parlıyordu. Takip eden birkaç dakika boyunca, Şakir dediği adamın tamir için en çok 50 lira aldığından, halbuki aynı saati büyük AVM'lerden birindeki tamirciye götürdüğünde 300 lira istediklerinden falan bahsetti. Bir yandan ilgileniyormuş gibi yapıp aslında konuyla alakasız olmak, bir yandan da aslında yanımda oturan insanla daha samimi olmanın bu muhabbete gerçek anlamda katılmaktan geçtiğini bilmek giderek daha büyük acı veriyordu. "Hmm.", "Evet.", "Oha." gibi kısa ifadelerle onu takip ettiğimi belirtmeye çalışıyor, ama ondaki bu Saatçi Şakir merakına bir türlü yetişemiyordum..

Neden sonra kendimi, elimde Saatçi Şakir'in kartıyla Kızılay'da yalnız ve amaçsızca yürürken buldum. Bu "çok yetenekli" abimize içten içten saygı duymaya başlamış ve arkadaşımın anlattıklarından epey etkilenmiş olmalıydım ki, "Benim bozuk saatim var mı lan, getirsek de yapsa.." düşüncelerine dalmıştım. Anlattığından çıkardığım kadarıyla bu adam Heroes'daki Sylar gibi bişeydi. Ama pek tabii, Sylar da İzmir Caddesi'ndeki pasajlardan birinde dükkân sahibi olacak kadar "Türk" değildi. Sonra bir ara Sylar'ın ne kadar "Türk" olabileceğini düşünmeye daldım. Birbiri ardına saçma düşüncelerle evime giden dolmuşa ulaştım, paramı falan uzattım, yasladım kafamı cama.. Aklımda o süper yetenekli yaşlıdan eser kalmamıştı. Belki bir yerlerde ölüp kalmıştı, belki hâlâ birilerinin saatiyle uğraşıyordu. Tek bildiğim ertesi gün olan sınavdı ve kendisini bir saniye daha düşünmek istemiyordum. "Ne Şakir'miş lan." dedim bir ara. Soğuk ve puslu Ankara havasını solurken bir nebze, uyuyakaldım.. Rüyamdaysa elbette Şakir'i değil de, Sylar'ı gördüm.. Nur içinde yatsındı.. Sahi, Sylar ölmüş müydü?..

('paragraftan kurtulamamak' hakkaten ne pis şeymiş lan.)

Daçe.

2 kat daha fazla Ömer Üründül

  1. pınar says:

    saatçi şakir falan hikaye.. sınıf arkadaşım arefi öneriyorum; saatleri durduran, dokunmadan ileri-geri alan, pili bitmiş saatleri enerjisiyle sarjeden telekinezik insandır kendisi, candır :D

  2. Daçe şu önce paramı vereyim sonra arka sıraya geçeyim sorumluluğu var ya,hem paranı birilerine uzattırmak istememe insanlığı hem de birilerinin paralarını uzatmaktan kaçınma çakallığı bir arada..Çook yaptığım bişey dostum güzel noktaya oturtmuşsun.

    Parayı verip uyuz dolmuşçu üstünü verene kadar birileri göz diktiğin koltuğa oturunca gözlerinden akan yaşlar düşer kapıdan yeni giren nefes nefese insanların ayakkabıları üstüne..

    Hislerimin yeminli tercümanı seni;
    saygılar

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)