18 Eylül 2010 Cumartesi

Bir İnönü Macerası

2 tane ömer üründül tadında yorum
Bu hikâyedeki kişi ve olaylar tamamen gerçektir. Uyduruyorsam adam değilim. Ayrıca bu hikâye yaklaşık 1 yıldır blogda yayınlanmayı beklemekte, birtakım nedenler yüzünden ancak bugün yayına girebilmektedir. Komiktir, ilginçtir, kıymetlidir...

...

Günler, hatta haftalar öncesinden konuşulmuş ve kesin olarak planlanmış bir İstanbul gezisi için zaman geçtikçe daha da heyecanlanıyordum. Bu heyecanın sebebi, tam bir yıldır görüşmediğim ve özlediğim Beşiktaşlı arkadaşım Ulaş'ı görmekten çok, ilk kez İnönü'ye gidecek ve Beşiktaş'ı ilk kez o televizyondan bile büyülü gelen yerde izleyecek olmamdı. Bunun yanında yıllardır odamın duvarlarını süsleyen Manchester United'ı da canlı canlı izlemek de heyecanı yeterince artırıyordu... Yolculuk günü yaklaştıkça Ulaş'la msn konuşmalarımız artıyor, aylardır hiç mesajlaşmadığım bu adamla aramdaki mesaj trafiği her geçen akşam daha da sıkışıyordu.

En son bundan bir yıl önce ÖSS'ye hazırlanırken samimi gibi olduğumuz, yani tam da samimi olmadığımız ama samimi gibi olduğumuz bu adamla, arada tek tük ve kısacık "slm", "nbr", "grsrz" gibi msn yazışmaları dışında bir kere bile görüşmemiştik ve şimdi Beşiktaş-Manchester Utd maçı öncesi kanka olmuştuk. Atılan mesajlar günün ortalarında "Selam ulas naber abi? Gidiyoruz dimi bi problem yok?" ile başlayıp, gün sonunda "Auhauhuaha xDxD ne adamsin lan!!1! hadi iyi geceler yattim ben gorusurz:))" diye enseye şaplak sırta parmak bi şekilde bitiyordu. Manchester maçına gitmemizin ilk somut adımları da ilerleyen günlerde, Ulaş'ın "Mehmet abi" dediği kelli felli sakallı büyük insandan bilet ve yolculuk paralarını vermemizle gerçekleşiyordu..


ÇarşıAnkara ile birlikte bir otobüs gideceğimizi söyleyen Ulaş, ertesi gün Dost'un önünde beni Mehmet abiyle birlikte bekliyor olacağını, yanımda gerekli paranın hazır olması gerektiğini söyledi. Belli ki kendisi önceden vermişti parasını. Bir heves bir heyecanla gittim Dost'un önüne, Ulaş ve Mehmet abiyle buluştum, üç medeni insan gibi öpüştük falan. "Şöyle veriyim ehe ehe." diye parayı çıkarıp verdim Mehmet abi dediği adama. Fakat herkesin acelesi varmış gibi bir anda "Tamam ben seni 'ulaş artı bir' diye yazıyorum şimdi gitmem gerek. Görüşürüz otobüste." diyerek koşar adımlarla uzaklaştı. Parayı alıp kaçan Mehmet abinin arkasından uzun süre baktım, içimi panik kapladı, dedim "Şimdi s.çtık." O panikle Ulaş'a dönüp "Olm nası güvenicez lan adama, kaçtı gitti!" dedim, Ulaş çok umursamadı. Beni teselli etmek yerine "Yalnız fark ettiysen Berkay yazmadı da, Ulaş artı bir yazdı. Parayı da verdin. Şimdi ben babamla bile giderim ehehehehe" gibi yavan ve hiç komik olmayan bi espri yaptı. Şerefsiz Ulaş. Tabi aslında bi anlamda da yakın olduğumuz için böyle bir şey yapmayacağını biliyordum ve Mehmet abiye de güvenmek istiyordum.. Parayı vermiştim, Mehmet abiye güvenememiştim, belki de "Geldik gençler ehe ehe" diyip bizi Bolu'da indiricekti.. Allahtan ki yolculuk günü toplanılıcak yere gittiğimde, geziye katılacak olan kalabalıktan Ulaş'ı ve Mehmet abiyi seçebilmiştim. O sabah onları görünce tamamen rahatladı içim..


Saat sabahın sekiz buçuğu falandı, haliyle erkenden kalkmış ve henüz ayılamamış yaklaşık elli kişinin ağzını bıçak açmıyordu. Ankara'daki meşhur buz pateni Belpa'nın önündeki heyecanlı ve kıpır kıpır kalabalıkta yerimi aldım. Kısa süre gelecek olanları bekleyip otobüslere bindik. İki otobüs dolusu Beşiktaşlı, İstanbul'a doğru yola koyulmuştu ve artık onları hiçkimse tutamazdı.. Alex Ferguson bile.

Yalnız Alex Ferguson demişken, sabah mahmurluğuyla bizim otobüsün koridorunda bir oraya bir buraya gidip gelen bir Jaap Stam gördüğümü sandım, uyku sersemliğiyle pis heyecan yaptım, gözlerimi ovuşturduğumda kendisinin Juan Sebastian Veron olduğunu gördüğümde boşa heyecan yaptığımı anladım.. Ulaş'la kısa bir "cam kenarı - koridor" kavgasından sonra esprilere, şakalara, yani günlerdir aramızda telefon yoluyla cereyan eden kanka muhabbetine başladık ve uzun süre susmadık. Yol boyunca ara ara diğer Beşiktaşlılardan tezahürat ve marş sesleri yükseliyor, kısa süre için onlara katılıyor, tezahürat bitince sohbete kaldığımız yerden devam ediyorduk. Bu tezahürat söyleyerek gitmek de, bilmiyorum çocukluktan gelen bi alışkanlık mı, çünkü ilkokulda da pikniklere falan giderken hep şarkılı türkülü giderdik, o geldi aklıma. Neyse.

Bir süre uyuduk. Böyle komple uyuduk ama, takımcana. Ulaş, ben, Mehmet abi, Sebastian Veron falan, herkes. Takım ruhu böyle bişey demek ki, herkes aynı anda uyuyo aynı anda uyanıyo falan. İlginç. Uyandıktan kısa süre sonra da ilk mola yerimize geldik. Önceden belli olan bi yerden daha ziyade, "Aha şurda duralım kaptan." diyip indiğimiz bi yerdi. Hemen alışveriş canlısı taraftarlar gibi markete girdik, hemen hemen her türlü üründen birer tane aldık. Hatta biz Ulaş'la bir ara hasır Meksika şapkalarından da alalım dedik, televizyona çıkarız falan diye. Sonra düşündük ki, resmen rezalet. İnsan televizyona çıkar da Meksika şapkasıyla mı çıkar? Evet vazgeçtik zaten. Yine tezahüratlar eşliğinde otobüse bindik, Mehmet abinin en yakın arkadaşı olan yine bir başka abi kişilik otobüsün ekranından DVD film açtı, onu izleyerek tekrar yola çıktık.. Uyuduk..


Giderken bir taraflarımızı devirip yata yata gittik. Uyandığımda İstanbul'a gelmiştik çoktan, bunu İstanbul'a çok hâkim olduğumdan değil, içinde olduğumuz trafik yoğunluğundan anlamıştım. Uyumakta olan Ulaş'ı dürttüm, "Olm bak bak nerdeyiz ehehehe" diye sanki ben getirmişim gibi gururlandım. Uyandı, etrafına baktı. "Saat kaç oldu?" dedi. O an sorması gereken son şey saatti. "İstanbul'a mı geldik?", "Manchester'a kaç atarız?" ya da "Holosko oynıycak mıymış?" gibi bişey beklerken özellikle. "5'e geliyo" dedim. "Ne trafik var arkadaş" diyerek trafiği süzdü, süzerken de o an şahane bi Porsche spor araba yanımıza geldi. Trafik olduğu için bizim nerden baksan 10 yıllık otobüsümüzle aynı hızda gitmeye çalışan Porsche, kısa sürede tüm otobüsün ilgisini çekti, ve beş dakika içinde Porsche'yi kullanan hakkında çeşitli dedikodular ortaya atıldı. Neyse ki trafik açıldı da kendisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmadım. Zaten trafik açıldıktan biraz sonra da otobüs Beşiktaş'a inen genişçe caddede sağa çekti, kaptan maçtan sonra da bizi burdan alacağını söyledi, biz elli küsür Beşiktaşlı, saatler sonraki Manchester maçı için böylece İstanbul'a varmış olduk.

"Nerde yiyek, ne yiyek?" gibi konuşmalardan sonra en son Ulaş'la, kalabalık nereye gidiyorsa oraya gitmeye karar verdik. Mehmet abi ve Veron dışında kimseyi tanımıyor olduğumuz için muhabbetlere de çok giremiyorduk çünkü bu adamlar yıllardır birlikte maça gelip gidiyorlardı. Sessizce yemekler yendi, Beşiktaş semti civar sokaklarında gezildi, üzerimizde Beşiktaş'ı desteklediğimize dair bişeyler olsun diye atkılar bileklikler alındı falan. Mehmet abiden biletlerimizi aldık, kalabalıktan ayrılıp en sonunda stadyuma, İnönü'ye gitmeye karar verdik.


Yirmi dakika kadar dışarda bekleyip girdikten sonra, çok erken saatte stada geldiğimiz için pek çok yer boştu. İki Yeni Açık diye tabir edilen kale arkası biletimizle bomboş olan kale arkasında bir oraya bir buraya oturmaya başladık. "Acaba nerden daha rahat görünür?" falan hesapları yaparken o sırada "Lan acaba bu biletler numaralı mı ki? Hani biri gelip 'Burası benim koltuğum gençler' der mi ki?" diye gereksiz bir panik yaptıktan sonra böyle bir şeyin olmayacağını, buranın tiyatro olmadığını, herkesin nereyi bulursa orda oturacağını uygun bir dille anlattım Ulaş'a. Oturduk, dev karşılaşmayı beklemeye başladık. Derken hava giderek karardı, koltuklar bir bir dolmaya başladı. İnönü'nün büyüsü yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.. Maçın başlamasına yarım saat kala her yer dolarken yanımızdaki tek boş koltuğa da sevimli orta yaşlı bir abimiz geldi, oturdu. Artık bu abi de geldiğine göre maç başlayabilirdi. Yalnız bu sevimli abinin gözleri biraz fazla dönüyor, art niyetten çok, olanca iyi niyetiyle bir şekilde bizimle sohbet açmak istiyordu. Başardı da. Dünyanın en gereksiz sorularını sordu, aldığı birbirinden tatminkâr cevaplarla yenilerine geçti falan derken oyuncular çıkıyordu sahaya.


İlk olarak konuk ekip olan Manchester çıkıyordu. 2,25 metreden ileriyi göremeyen 2,25'er gözlerime taktım gözlüğü, odamın duvarlarında yıllardır 2 boyutlu duran adamları izledim. Isınıyorlardı falan. Maçtan önce Rooney'nin basında çıkan "Turkey=Hindi" şakası maçta Rooney'nin ıslıklanmasına neden olmuş, bu kalabalık ve coşkulu ortamda biz de kendimizden geçerek Rooney'ye hakaretler etmeye başlamıştık. Sanki Rooney bizi duyacak, "Berkay'la Ulaş değil mi lan o? Çıkışta görüşürüz ulan kaçmayın olum bi yere!" falan diye atarlanıcaktı. Bu olmayacağı için biz azıttıkça azıttık, Rooney'nin herhangi bir manevi varlığını bırakmadık. Her neyse. Sonra bizimkiler çıkmaya başladı sahaya. İbrahim Üzülmez, Ernst, Hakan, Ferrari.. Ressmen TV'de her hafta gördüğümüz adamlarla aramızda 30 metre vardı. Şen ve coşkulu taraftar olarak bağırıyor, ıslık çalıyor, taraftarla birlikte İbrahim Üzülmez'i tribüne çağırıyorduk. İbrahim de geliyordu yalnız evet. Orda bir sevinmedim değil. Maç başlayana kadar ısınma hareketleri yapan kısa boylu kara kuru arkadaşı sorduğumda, Ulaş onun Tabata olduğunu söyledi. Bu tvde bile görmediğim, sadece 8 milyon dolar ettiğini bildiğim adamı gördükten 5-10 dakika sonra da maç başladı...

Maçı da anlatarak sizleri sıkacak değilim, güzel bir oyunla yılların Manchester'ına tek golle yenildik biliyorsunuz. Dönüşte de yine bir şeyler yedikten sonra otobüse bindik, saatlerdir bağırıp çağırıyor, zıplıyor, yerinde duramıyor olmanın verdiği enerji azalmışlığıyla Avrupa yakası çıkışında köprüde son kez Boğaz'a baktım, ve gecenin karanlığına daha fazla dayanamayıp kafayı koyduğum gibi uyudum. Hem yenilmiş, hem de yorulmuş taraftar dönüşte bağırmıyordu tabii. Hem zaten ben uyuyordum, haliyle tüm takım uyuyordu. Dediğim gibi, bu otobüste takım ruhu üst seviyedeydi...


Ankara'da, yine Belpa'da gözümü açtım. Sanki önceki gün ilk kez İnönü görmüş, yeni sezonun Beşiktaş'ını izlemiş, hatta hayran olunan diğer takım Manchester United'ı da ilk kez çıplak gözle görmüş Daçe gitmiş, yerini "Az sonra dolmuşa binicem bakiyim bozuk çıkıyo mu yeaa?" diye küçük hesaplar yapan klâsik Ankara insanına bırakmıştı. Uzun süredir yaptığım en güzel şeylerden biri olan Beşiktaş-Manchester maçına gitmem de hayatım boyunca unutmayacağım çok şahane anılara sahip olmamı sağlamıştı.. Yine sabahın körü uyku mahmurluğuyla Ulaş'la, Mehmet abiyle ve Stam görünümlü Veron'la vedalaştık, hızlı ve coşkulu adımlarla evimin yolunu tuttum..

(o stadda yanımızda bizle sohbet etmek isteyen abiyi soracaksanız; onunla sonradan çok muhabbet ettik, çok samimi olduk. bi daha maça gidersek kendisine haber vermemiz gerektiğini ve bizi çok sevdiğini söyledi. adını ya da ona ulaşabileceğimiz bi telefon numarası vermeden de ortalardan kayboldu. ilginçti evet...)

Daçe.

2 kat daha fazla Ömer Üründül

  1. littleiv says:

    ben bu yazının varlığından 1 senedir haberdarım ama yayınlamamaıştın. okumak bugüne nasipmiş :) güzel yine. ben de bjk liverpool maçına gitmiştim inönü'de. o da güzeldi :)

  2. Daçe says:

    nasıl haberdarsın bro anlamadım, söylemiş miydim daha önce yoksa? yoksa hesabıma mı giriyorsun :P :D

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)