10 Temmuz 2018 Salı

Bir Deneme: Ziyan Hezeyan Ziyanlığı

0 tane ömer üründül tadında yorum

Selam. Benim adım Ziyan Hezeyan. Anne babamın altıncı erkek çocuğuyum, diğer beşi hiç doğmamış. Kız çocuklar sayılmaz bizim memlekette ki Allahtan hiç kızları da olmamış. Teknik olarak tek çocuk da diyebilirsiniz.
Burası Uygarlığın doğusu; adı bile anılmadan ölebilir çoğusu. Yani özgeçmişime yazmadığım en önemli özelliğim yirmi sekiz yaşıma kadar hayatta kalmış olmam diyebiliriz.
Benim evim bu şehrin sokakları ve caddeleri. Ve dahası, kullandım yıllarca elime geçen tüm maddeleri. Böyle böyle kimyayı ve fiziği öğrendim ve adaletin yasalarını ve termodinamiğin. İnsanlığı da öğrendim, ardından insanlıktan çıkmayı da. Şirinlik zanaatını ve giderek barbarlaşan içimdeki küçük sakin çocuğu susturmayı.
Ve çok daha dahasını.
Sekiz yaşımda ilk sigaramı içtiğimde, annemin çamaşırları yıkayıp ters yüz etmesi gibi içim dışıma çıkacak zannettim. Şimdi konuya yerkürenin en büyük tütün fabrikasında bir kalite kontrol uzmanı kadar hakimim, içindeki benzine kadar alıyorum tadını zıkkımların. Bu şehrin bitki örtüsü izmaritlerden oluşuyor; yarısından fazlasına bizzat katkı yaptığım izmaritlerden.
Egzoz ve çöp kokan şehrimin sokaklarında doğanın ya da aşkın kanunları geçerli değil.
Aslında bakarsanız, devletin kanunları da bu şehrin sokaklarında geçerli değil.
Burası, kayıp şehir Atlantis. Asma bahçeli Babil. Matrix’teki Zion. Orta çağdaki Kudüs. Vaat edilen cennet. Hamamböcekleri ve fareler için, çok tanrılı tüm dinler için, onurunu kaybeden fahişeler ve gözlerini kaybeden gaziler için. Sıradan hayalleri olan, televizyon bağımlısı orta sınıf ailelerin ve kapitalizm tebaası takım elbiseli beyaz zencilerin ya da laboratuvar ürünü bilgisayar bağımlısı Taylan ismindeki basketbol tutkunu geri zekalı çocukların cenneti değil. Onlara olsa olsa burası kaynayan bir kazan, giderek ısınan bir fanus, sonuna kadar harlanmış bir fırın, günahlarının acısını çektiklerini düşündükleri bir anti dünya olabilir.
Onlar ne düşünürse düşünsün. Burası cennet.
Benim cennetim.
Bu, arkadaşım Hülâgü. Yedi yaşında paspal bir köpek. Bütün gün uyumak, boşluğa doğru havlamak ve kaldırımdaki tozları süpürmek dışında hayatta pek bir misyonu bulunmuyor. Ha tabii, bir de bana arkadaşlık etmek dışında.
Hülâgü ile tanıştığımız sabah üzerimde Chanel bir battaniye, battaniyenin altında Donna Karan pijama takımım ve başımın altında Gucci yastık kılıfı geçirilmiş kaz tüyü yastığımla halk kütüphanesinin mermer merdivenli girişinde uyukluyordum. Ya da… Siz zenginler nasıl diyor, gözlerimi dinlendiriyordum. Hava, önceki birkaç haftada dinen fırtınalar ve yolları boylu boyunca kaplayan beyaz örtünün çoktan erimiş olduğu düşünüldüğünde, Doğa Ana tarafından tescillenmiş bir harika gibiydi. Dünyaya benden önce veda etmeye karar veren İngiliz bir evsiz, adını hatırlamadığım için herhangi bir isim takmak istemiyorum, öldüğünde üzerinden aldığım battaniye beni ısıtmaya yetiyordu. Tabii biraz da şarap. Üç mahalle ötedeki tekelden birkaç somun ekmekle birlikte Dolce&Gabanna montumun içinde aşırdığım ve durumu tekelcinin çakmasıyla yüz metreyi dokuz elli sekizin altında koşup paçayı kurtardığım harika Toskana şarabım… Dünya rekorumu kutlarken bir yandan şarabı kafaya dikmiş, bir yandan da bayatlamış ekmekleri hayali hindi jambon ve üzerinde hayali çedar peyniri eritilmiş hayali soğan halkalarıyla birlikte mideye indirmiştim. Ve bütün bunları yine hayalimdeki Sen Nehrine karşı yapmıştım (doğrusunu isterseniz çocuk parkının hemen arkasındaki fıskiyenin patlayan su hattının yarattığı küçük akıntıya bakıyordum ama inanın, Sen Nehri kadar görkemliydi!).
Dostlarım sizi temin ederim o an keyfimi hiç kimse kaçıramazdı.
Tahminimi boşa çıkaran ıslak, tüylü ve leş gibi kokan şeyin adını Hülâgü koymaya o akşam karar verdim. Tıpkı çağlar önce orta doğu medeniyetinin en önemli kütüphanesini ateşe veren Moğol kökenli adaşı gibi, kocaman kıçı ve pervasız heyecanıyla neredeyse elimdeki Şibumi’yi harlayacaktı. Üşümemek için merdivenlerin tuğla duvarla buluştuğu dip köşede yaktığım ateş sönmek üzereyken, onunla paylaştığım hayali jambonlu ekmeği gördüğünde biraz fazla heyecanlanmış olacak ki canhıraş bir şekilde üzerime atladı ve neredeyse elimdeki kitabı, hayata gözlerini yummaya başlayan cılız ateşe bırakıveriyordum. Hatta kolumu bir Foucault sarkacı gibi başımın üzerinden arkaya doğru savurduğum an arka kapağın uç kısmı isle kaplanmıştı. Hoş, çok da yeni bir baskı sayılmazdı ve ne ben Şibumi’nin ilk okuyucusuydum ne de Trevanian bu romanı benim için yazmıştı. Ancak onu, her gün sıcacık kollarıyla beni yaşamaya mahkûm eden bu kütüphaneden ödünç almıştım ve yarısı yanmış bir kitabı geri kabul edecek hiçbir görevli olmayacağı gibi, mütevazı otelimdeki misafirliğim de anında bitirilebilirdi.
“Salak, iğrenç, pislik hayvan!” diye bağırdım.
Kafasını ekmekten ayırmadan, “Hov!” ile karşılık verdi. Bu sanıyorum bana ilk kez “Seni seviyorum” deyişiydi. Bu “hov”u sonraki yıllarda bol bol duyacaktım.
***
Hülâgü ile hikayemizin tuhaflıklar ekseninde önce boy verip sonra açıklara son sürat kulaç atması arasında yaklaşık altı yıl geçti.
Tam olarak, Hülâgü ile bir banka soymaya karar verdiğimiz zaman.
Aylardan temmuz ya da ağustos olmalıydı.
Kayıp şehir Atlantis’te birbirini kovalayan günleri ve ayları takip etmek, bir evsiz için oldukça zordur. Fakat yazın tam ortasında olduğumuzu anlayamayacak kadar da uzaylı değildim. Asfalttan yayılan buhar, gökdelen camlarından yansıyan güneş ışınlarıyla birlikte Atlantis’imin sokaklarını kahve çekirdeği gibi kavuruyor; o vicdansız güneş tüm insanlığa lanet okumuş bir tanrının son numarasıymışçasına, beynimin kıvrımlarını peynir misali eritiyordu.
Yani kısacası, sonunda kimsenin ölmediği ölüm gibi bir şey oluyordu.
Bilim adamları buna… Özür dilerim. Bilim insanları buna “küresel ısınma”; politikacılar küresel ısınmaya “yalan”, bizimkiler de yalana “Bravo!” diyordu. Gezegenin günden güne ısınması, hatta bir alev topuna dönüp yanması, otuz, bilemediniz kırk yıl daha yaşayacak devlet büyükleri ve onlara kör kütük âşık cahil kitleler için belli ki problem teşkil etmiyordu. Ama bu problemi akyuvarlarına kadar hisseden iki gizli tanık vardı: bir evsiz ve bir köpek.
O gün Hülâgü’yle parkta çimlere uzanmış, olmayan bulutları bir şeylere benzetmeye çalışırken, gözlerim görünmez aynamda kendimden başka kimseyi görecek ve övgüler dizecek değilken, yahut ben insanlığa karşı bu kadar karamsar ve kendime karşı böylesine kibirli iken, sevgili okur, yakıcı, sivri ve paslı bir ok, kalbimi ve beynimi aynı anda vurmuştu.
O gün ilk kez onunla göz göze geldik.
O gün ilk kez milli ve dini bayramların gerekliliğine inanmaya başladım.
O gün ilk kez Atlantis’in tüm şehirleri ve aklım ve kalbim ve alelade el yordamıyla yaratılmış yamuk yumuk bir Kapadokya çinisi olan naçiz sıfatım, aynı anda büyük sarsıntılar, akıl almaz kasıntılar geçirmeye başladı.
Ben dostlarım, hayatımda ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordum.
Bana yıllar süren bir zelzele gibi gelen o birkaç saniyelik bakışma bittiğinde ve adeta incecik bir dal üzerinde yenice açmaya başlamış gonca gül zarifliğindeki başını önüne çevirdiğinde, taş taş üstünde kalmamıştı. Hülâgü’nün Moğol adaşının ve onun Süper-Moğol dedesi Cengiz Han’ın seferlerinden bile daha büyük bir kıyımdı bu. İsmini bilmediğim, cismine ise bakmaya kıyamadığım o gonca gül hanım efendi zat-ı âlileri, en hafif tabiriyle, beynimin soğancığı dahil tüm zerrelerimi soykırıma uğratmıştı. Eğer tanışsalardı, Çavuşesku ya da Hitler’in ondan öğreneceği daha çok şey olurdu.
Bu satırları size aktarırken bile hâlâ elim titriyorsa dostlarım, gonca gül hanım efendi zat-ı âlilerinin en ağır insanlık suçu ile yargılanması gerekiyor.
Ancak kim, hangi makam ve mevki, nasıl bir mahkeme böylesi bir organizmayı, dünya dışı bir varlığı zindanlara atmaya, hapislerde çürütmeye razı olabilir? İlahi adaletin mevcut bulunmadığı bir evrende, ben kim bilir hangi olmayan sevabıma karşılık böyle zulümkâr bir güzellikle karşılaşma şerefine nail olmuş olabilirim?
Soru işaretleri aklımda müthiş hızlarla yol alıp, kafa tasımın duvarlarına süpersonik patlamalarla çarptığı için, hiçbirini birkaç saliseden fazla duyamıyordum. Aslında yalnız kendimi değil, dünyayı da duyamıyordum. Kulaklarım yüksek basınçla çınlıyor, kulak zarlarım yırtılacak gibi acıyordu. Hülâgü, park, diğer insanlar, evsizlik, küresel ısınma, Atlantis’in yitik çocukları, açlık… Hiçbirini hissetmez, görmez, duymaz olmuştum.
Şimdi bana sırtını dönmüş oturan afeti devran gonca gül hanım efendi zat-ı âlilerine bakakalmıştım. Kadıncağızın sırtıyla bakışıyordum; sırtının bundan haberi yoktu. Kendime gelmem bir asır sürecek gibiydi ama bu pek umrumda olacağa benzemiyordu.
Tuhaf hisler birbiri ardına geldi. Vücudum daha önce hiç bilmediğim yeteneklerini canlı bir televizyon şovu gibi ardı ardına sunuyordu. Bir yandan aynı yere bakakalmışken, diğer yandan sağ elimden başlayarak koluma kadar tırmanan bir karıncalanma, bir serinlik hissettim. Bu, yalan yanlış kulaktan dolma tıp bilgilerim beni yanıltmıyorsa, hiç de iyiye işaret değildi. Kalp krizi geçiriyor olmalıydım. Ama panikleyecek hâlim yoktu. Gözlerimi, bakışlarımı bir saniye bile başka tarafa çevirecek lüksüm yoktu. En fazla, sol elimle yakamda tek iplikle sallantıda duran düğmeyi çözmeyi akıl ettim. Biraz daha rahatlamıştım şimdi. Ama eğer bugün burada bu parkta öleceksem, bu güzeller güzeli yaz günü hülyasından kalbime saplanan, damarlarımı zehirden kaskatı kesen ateşli okların hatırına, varsındı ölseydim.
Azıcık daha ayılmaya başladığımda ve istemeyerek de olsa iyice ıslaklık hissi uyandıran sağ koluma baktığımda, Hülâgü’yü gördüm. Kolumu boydan boya yalıyor, ısırmadan kemiriyordu. Belli ki ya öldüğümü düşünmüş ya da ilgisiz bıraktığım için şımarıp oyun istemeye başlamıştı. Lanet bok çuvalı hayvan! Ben de burada gerçekten kalp krizi geçiriyoruz sanıyorum!
Hülâgü’yü kışkışladım, kolumu üstüme sildim ve uzaklaşması için parkın girişinden buraya kadar sürükleyerek getirdiğim uzun sopadan birkaç dalı kırıp, atabildiğim kadar uzağa savurdum. Tabi bizimki hemen dalların peşinden “Hav, hov!” sesleriyle yuvarlanarak gitti.
Yalnızdım. Sessizdim. Issızdım.
Az önce bana ne olmuştu? Az önce Atlantis’te, gezegende, evrende ve diğer tüm paralel evrenlerde NE OLMUŞTU?
Uzun yakarışlar ve dualardan sonra rüyasında ilk kez Tanrıyla konuşan bir sofu gibi dehşete düşmüştüm. Beni bu hislere gark eden o gerçek üstü gerçekliği tekrar görebilmek için oturduğu istikamete çevirdim gözlerimi. Ama… Nasıl olur? Eyvah! Gonca gül hanım efendi zat-ı âlileri yoktu! Gitmişti!
Telaşlandım, ensemden soğuk terlerin boşaldığını hissettim. Ayağa fırladım bir anda. Sağa sola bakıyor, divane gibi gözlerimle etrafı tarıyordum. Yetmedi. Oturduğu yere doğru koştum. Bir iki kez sendeledim hatta koşarken, parkta oturan çiftler ve çocuklarını getirmiş aileler tedirgin oldu herhalde, hissetmiştim. Bana sert fakat kaçamak bakışlar atarak çocuklarını kendilerine doğru çekiyorlardı. İlgilenmiyordum. Daha önce hiç Mecnun görmemiş olmaları benim kabahatim değildi. Benim de daha önce hiç Mecnun görmemiş olmam benim kabahatim değildi; ama şimdi bu fazla gerçekçi bir masalın Mecnun’u bizatihi ben deniz olmuştum efendim!
Yoktu, yoktu, yoktu. Hiçbir yerde yoktu. Yahu bu kız sahiden melek olup uçmuş muydu? Toz olup düşmüş müydü? Kuantuma gönül verip enerjiye mi dönüşmüştü?
Parkın, en azından benim bildiğim, iki girişi vardı. Önce olduğum yere en yakın girişine koştum. Hülâgü de neler olup bittiğine çok kafa yormadan, herhalde onunla oynadığımı düşünerek peşimden koşuyordu zıplaya zıplaya. Ah be çocuk ne zıplıyorsun? Kutlanacak bir şeyimiz yok, ama herhalde yasını tutacağımız bir güzellik tanrıçası var!
Parkın, şehrin ana arterlerinden birine bağlanan, sağlı sollu mavi çamlar ve kavak ağaçlarıyla çizilmiş, daracık bir girişi vardı. O patika yol boyunca koştum. Her seferinde kavakların ve çamların aralarından artlarına bakmayı veya üç beş adımda bir kendi arkama bakmayı ihmal etmiyordum. Böyle bir şey insanın başına bir kere gelirdi, işimi şansa bırakamazdım. O an tüm yer ve gök tanrılarından kartal olup uçmayı diledim. Hatta birkaç kez bunu dilerken aynı anda zıpladığımı da hatırlıyorum. Mamafih; uçamadım. Dünyada iki kanuna, etten kemikten bir insan olarak, karşı koyamazsın. Bir: Yer çekimi etki ederken uçamazsın. İki: Seni suçlayan bir kadına kendini anlatamazsın. Gelgelelim bir gökdelenin tepesinden atlamadığımıza göre ikincisinin konumuzla pek ilgisi yok.
Hayata karşı umut ve yaşama sevinci dolmam ile bu ikisinin yine aynı hayat tarafından elimden alınması arasında geçen süre göz açıp kapamaktan biraz daha kısaydı.
Çöküverdim.
Gölgelik bir yere, sıra sıra hatmi çiçeklerinin ekildiği bir ağaç dibine çöküp kalakaldım. Hülâgü de benimle birlikte çökmüştü; ellerini yere koydu, başını da onların üstüne. Yalnız onun bu durgunluğu daha çok, az önce benimle birlikte tüm parkı ve parka çıkan tüm cadde ve sokakları boylu boyunca deli gibi koşmuş olmasından kaynaklı bir yorgunluk belirtisiydi. İçimde kopan tufanlardan, fırtınalardan haberi yoktu. Ben de nefes nefeseydim. Ellerim bu kez gerçekten karıncalanıyordu (fakat yine de emin olmak için Hülâgü’ye baktım). Bu nasıl bir şeydi, Allah’ım bu nasıl bir sınav? Yoksa sınav değil, bir dalga geçme biçimi mi? Eğer bu gerçekten bir şakaysa, üzgünüm ama mizah anlayışın vasat şişko Youtuberlardan (aslında buraya stand-up’çı yazmıştım ama günümüzde onların yerini Youtuberların aldığını üzülerek görüyorum) bile daha kötü! Ama lütfen Allah’ım, lütfen bunun bana bir şaka olmadığını söyle! Bir şimşek çak, bir yıldırım düşür tam önüme!
Ne fayda…
En az İsviçreli bir ustanın elinden çıkmış pırlanta kadar kristaldi gökyüzü, bir tutam dahi bulutsuz. Uzun uzun yorgun gözlerle gökyüzüne bakıp işaret beklemiştim.
Aksine, beklediğim işaret gökten değil, yerden geldi.
Siyah güneş gözlüklü, kravat ve gömleğine kadar (hatta bir tanesi kafa derisine kadar) simsiyah takım elbiseli dört tane izbandut önümde bitiverdi. Hiçbir şey demediler. Ben de bir şey demedim. Önce Hülâgü’yü sırtladı bir tanesi. Salak köpekçik ne olduğunu anlayamadan başını bana çevirdi, diğer üç adamdan ikisi kollarımdan tutup ayağa kaldırdı, diğeri karnıma muhteşem bir yumruk ve yere inmeye çalışan suratıma okkalı bir tokat geçirdi.
İşte o zaman belli belirsiz bir “Hov!” daha duydum. Sesler de görüntüler de birden flulaştı ve yok oldu. Ayıldığımı hatırladığımda ölüm kadar soğuk bir odada, demir bir sandalyedeydim.
Anadan üryan olarak.
***
Annemi gördüm.
Sapsarı saçları beline kadar düşen, yüzüne baktığınızda içinizin dopamin ve serotoninle tıka basa dolacağı, ağzını açtığında sözleri şarkı gelen kadını, otuzunda doğurduğu otuz santimlik prematüresini ilk üç ay kaybetme korkusu taşıyan, nice uykusuz geçirdiği peş peşe günler ve gecelerde sessizce kahrolan, on yaşına getirdiğinde ise Azrail’in parmaklarını şıklatmasıyla, kırk yaşında, belki de kırk yaşındaki en güzel kadın olarak bu dünyaya aniden veda etmek zorunda kalan meleğimi gördüm.
Başında yazma vardı, mavi, beyaz fırfırlı. Mavisi öyle koyu bir mavi değil, griye çalan, çok açık buz mavisi. Beyazı kar beyaz ama. Ayak bileğine kadar upuzun elbisenin içinde, çocukken maruz bırakıldığımız çakma Disney prenseslerinin aksine, gerçek bir prenses gibiydi. Türk işi Prenses Diana. Dünyadaki misafirliği Leydi Diana’dan dört yıl daha uzun sürdü yalnızca; ancak alın yazıları aynı makus olayla son buluyordu: Trafik kazası. Benim biricik, dünya güzeli annemin ölümü Leydi’ninki kadar şaibeli olmadı tabii. Basit bir çiftçi eşiydi annem. Gidişinin ardından günlerce, aylarca yazıp çizecek gazeteler veya ölümü hakkında soruşturma başlatacak istihbarat örgütleri de yoktu. Yalnız doğuştan kederli bir adam olan babamı ve o yaşlarda ölümü de en az yaşamın kendisi kadar anlamlandıramayan beni gözü yaşlı bırakmıştı. Güzeller güzeli annemin canını alan Azrail, o gün uzun yol tır şoförüydü.
Sizi eleme boğduysam özür dilerim, amacım bu değildi. Şimdi en baştan alalım.
Annemi gördüm.
Başında yazma vardı, mavi, beyaz fırfırlı. Mavisi öyle koyu bir mavi değil, griye çalan, çok açık buz mavisi. Beyazı kar beyaz ama. Ayak bileğine kadar upuzun elbisenin içinde gerçek bir prenses gibiydi. Tek tük ağaçları olan, şöyle uzaktan bir baksanız ömrünüze en az beş yıl, hadi benden beş daha, on yıl katacak bir manzarada, alabildiğine yemyeşil çayırın orta yerindeki yaşlı söğüdün altında elinde piknik sepetiyle duruyor annem. Gülümsüyor yine. Annem hep gülümsüyor. Annemi hiçbir zaman sinirli ya da üzgün görmedim ben. Belki de tüm anneler çocuklarına yalnızca gülümsediği yüzlerini göstermek için muhteşem bir çaba harcıyor, bundan. Eğiliyor, gözüne bir şey kestirmiş upuzun çimenliğin içinde belli. Uzanıyor incecik kolu, otların arasından bir çiçek yoluyor. Bir papatya. Atıyor saçlarını arkaya, takıyor papatyasını sağ kulağına.
“Yakıştı mı,” diye soruyor.
Başımla onaylıyorum.
Sepeti yere bırakıyor. Yaklaşıp, kafamı kendine bastırıyor. Sanki içi açılsa bağrından, beni içine kapatacak, kalbinin etrafına hapsedecek. İki yıl sonra kendi kullandığı traktörün ters istikametten gelen tırla feci şekilde çarpışacağını bilmiyor henüz. Ben, burada sekiz yaşındayım.
İnsanın kendisini uzaktan izlemesi ne tuhaf! Film izliyorum sanki ama cast ajansı işine epey iyi çalışmış; benim ve annemin ve babamın ve köyün hemen girişinde, dağa bakan yamacındaki çimenliğin bire bir aynısını bulup oynatmışlar! Vallahi helal olsun.

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)