Selam. Benim adım Ziyan Hezeyan.
Anne babamın altıncı erkek çocuğuyum, diğer beşi hiç doğmamış. Kız çocuklar
sayılmaz bizim memlekette ki Allahtan hiç kızları da olmamış. Teknik olarak tek
çocuk da diyebilirsiniz.
Burası Uygarlığın doğusu; adı
bile anılmadan ölebilir çoğusu. Yani özgeçmişime yazmadığım en önemli özelliğim
yirmi sekiz yaşıma kadar hayatta kalmış olmam diyebiliriz.
Benim evim bu şehrin sokakları ve
caddeleri. Ve dahası, kullandım yıllarca elime geçen tüm maddeleri. Böyle böyle
kimyayı ve fiziği öğrendim ve adaletin yasalarını ve termodinamiğin. İnsanlığı
da öğrendim, ardından insanlıktan çıkmayı da. Şirinlik zanaatını ve giderek
barbarlaşan içimdeki küçük sakin çocuğu susturmayı.
Ve çok daha dahasını.
Sekiz yaşımda ilk sigaramı
içtiğimde, annemin çamaşırları yıkayıp ters yüz etmesi gibi içim dışıma çıkacak
zannettim. Şimdi konuya yerkürenin en büyük tütün fabrikasında bir kalite kontrol
uzmanı kadar hakimim, içindeki benzine kadar alıyorum tadını zıkkımların. Bu
şehrin bitki örtüsü izmaritlerden oluşuyor; yarısından fazlasına bizzat katkı
yaptığım izmaritlerden.
Egzoz ve çöp kokan şehrimin
sokaklarında doğanın ya da aşkın kanunları geçerli değil.
Aslında bakarsanız, devletin kanunları
da bu şehrin sokaklarında geçerli değil.
Burası, kayıp şehir Atlantis. Asma
bahçeli Babil. Matrix’teki Zion. Orta çağdaki Kudüs. Vaat edilen cennet. Hamamböcekleri
ve fareler için, çok tanrılı tüm dinler için, onurunu kaybeden fahişeler ve
gözlerini kaybeden gaziler için. Sıradan hayalleri olan, televizyon bağımlısı
orta sınıf ailelerin ve kapitalizm tebaası takım elbiseli beyaz zencilerin ya
da laboratuvar ürünü bilgisayar bağımlısı Taylan ismindeki basketbol tutkunu
geri zekalı çocukların cenneti değil. Onlara olsa olsa burası kaynayan bir
kazan, giderek ısınan bir fanus, sonuna kadar harlanmış bir fırın, günahlarının
acısını çektiklerini düşündükleri bir anti dünya olabilir.
Onlar ne düşünürse düşünsün.
Burası cennet.
Benim cennetim.
Bu, arkadaşım Hülâgü. Yedi
yaşında paspal bir köpek. Bütün gün uyumak, boşluğa doğru havlamak ve kaldırımdaki
tozları süpürmek dışında hayatta pek bir misyonu bulunmuyor. Ha tabii, bir de
bana arkadaşlık etmek dışında.
Hülâgü ile tanıştığımız sabah
üzerimde Chanel bir battaniye, battaniyenin altında Donna Karan pijama takımım
ve başımın altında Gucci yastık kılıfı geçirilmiş kaz tüyü yastığımla halk
kütüphanesinin mermer merdivenli girişinde uyukluyordum. Ya da… Siz zenginler
nasıl diyor, gözlerimi dinlendiriyordum. Hava, önceki birkaç haftada dinen
fırtınalar ve yolları boylu boyunca kaplayan beyaz örtünün çoktan erimiş olduğu
düşünüldüğünde, Doğa Ana tarafından tescillenmiş bir harika gibiydi. Dünyaya
benden önce veda etmeye karar veren İngiliz bir evsiz, adını hatırlamadığım
için herhangi bir isim takmak istemiyorum, öldüğünde üzerinden aldığım
battaniye beni ısıtmaya yetiyordu. Tabii biraz da şarap. Üç mahalle ötedeki
tekelden birkaç somun ekmekle birlikte Dolce&Gabanna montumun içinde
aşırdığım ve durumu tekelcinin çakmasıyla yüz metreyi dokuz elli sekizin altında
koşup paçayı kurtardığım harika Toskana şarabım… Dünya rekorumu kutlarken bir
yandan şarabı kafaya dikmiş, bir yandan da bayatlamış ekmekleri hayali hindi
jambon ve üzerinde hayali çedar peyniri eritilmiş hayali soğan halkalarıyla
birlikte mideye indirmiştim. Ve bütün bunları yine hayalimdeki Sen Nehrine
karşı yapmıştım (doğrusunu isterseniz çocuk parkının hemen arkasındaki
fıskiyenin patlayan su hattının yarattığı küçük akıntıya bakıyordum ama inanın,
Sen Nehri kadar görkemliydi!).
Dostlarım sizi temin ederim o an
keyfimi hiç kimse kaçıramazdı.
Tahminimi boşa çıkaran ıslak,
tüylü ve leş gibi kokan şeyin adını Hülâgü koymaya o akşam karar verdim. Tıpkı
çağlar önce orta doğu medeniyetinin en önemli kütüphanesini ateşe veren Moğol kökenli
adaşı gibi, kocaman kıçı ve pervasız heyecanıyla neredeyse elimdeki Şibumi’yi
harlayacaktı. Üşümemek için merdivenlerin tuğla duvarla buluştuğu dip köşede
yaktığım ateş sönmek üzereyken, onunla paylaştığım hayali jambonlu ekmeği
gördüğünde biraz fazla heyecanlanmış olacak ki canhıraş bir şekilde üzerime
atladı ve neredeyse elimdeki kitabı, hayata gözlerini yummaya başlayan cılız
ateşe bırakıveriyordum. Hatta kolumu bir Foucault sarkacı gibi başımın
üzerinden arkaya doğru savurduğum an arka kapağın uç kısmı isle kaplanmıştı.
Hoş, çok da yeni bir baskı sayılmazdı ve ne ben Şibumi’nin ilk okuyucusuydum ne
de Trevanian bu romanı benim için yazmıştı. Ancak onu, her gün sıcacık
kollarıyla beni yaşamaya mahkûm eden bu kütüphaneden ödünç almıştım ve yarısı
yanmış bir kitabı geri kabul edecek hiçbir görevli olmayacağı gibi, mütevazı
otelimdeki misafirliğim de anında bitirilebilirdi.
“Salak, iğrenç, pislik hayvan!”
diye bağırdım.
Kafasını ekmekten ayırmadan,
“Hov!” ile karşılık verdi. Bu sanıyorum bana ilk kez “Seni seviyorum”
deyişiydi. Bu “hov”u sonraki yıllarda bol bol duyacaktım.
***
Hülâgü ile hikayemizin
tuhaflıklar ekseninde önce boy verip sonra açıklara son sürat kulaç atması
arasında yaklaşık altı yıl geçti.
Tam olarak, Hülâgü ile bir banka
soymaya karar verdiğimiz zaman.
Aylardan temmuz ya da ağustos
olmalıydı.
Kayıp şehir Atlantis’te birbirini
kovalayan günleri ve ayları takip etmek, bir evsiz için oldukça zordur. Fakat
yazın tam ortasında olduğumuzu anlayamayacak kadar da uzaylı değildim.
Asfalttan yayılan buhar, gökdelen camlarından yansıyan güneş ışınlarıyla
birlikte Atlantis’imin sokaklarını kahve çekirdeği gibi kavuruyor; o vicdansız güneş
tüm insanlığa lanet okumuş bir tanrının son numarasıymışçasına, beynimin
kıvrımlarını peynir misali eritiyordu.
Yani kısacası, sonunda kimsenin
ölmediği ölüm gibi bir şey oluyordu.
Bilim adamları buna… Özür
dilerim. Bilim insanları buna “küresel
ısınma”; politikacılar küresel ısınmaya “yalan”, bizimkiler de yalana “Bravo!”
diyordu. Gezegenin günden güne ısınması, hatta bir alev topuna dönüp yanması,
otuz, bilemediniz kırk yıl daha yaşayacak devlet büyükleri ve onlara kör kütük
âşık cahil kitleler için belli ki problem teşkil etmiyordu. Ama bu problemi
akyuvarlarına kadar hisseden iki gizli tanık vardı: bir evsiz ve bir köpek.
O gün Hülâgü’yle parkta çimlere
uzanmış, olmayan bulutları bir şeylere benzetmeye çalışırken, gözlerim görünmez
aynamda kendimden başka kimseyi görecek ve övgüler dizecek değilken, yahut ben
insanlığa karşı bu kadar karamsar ve kendime karşı böylesine kibirli iken, sevgili
okur, yakıcı, sivri ve paslı bir ok, kalbimi ve beynimi aynı anda vurmuştu.
O gün ilk kez onunla göz göze geldik.
O gün ilk kez milli ve dini
bayramların gerekliliğine inanmaya başladım.
O gün ilk kez Atlantis’in tüm
şehirleri ve aklım ve kalbim ve alelade el yordamıyla yaratılmış yamuk yumuk
bir Kapadokya çinisi olan naçiz sıfatım, aynı anda büyük sarsıntılar, akıl
almaz kasıntılar geçirmeye başladı.
Ben dostlarım, hayatımda ilk kez
böyle bir şeyle karşılaşıyordum.
Bana yıllar süren bir zelzele
gibi gelen o birkaç saniyelik bakışma bittiğinde ve adeta incecik bir dal
üzerinde yenice açmaya başlamış gonca gül zarifliğindeki başını önüne
çevirdiğinde, taş taş üstünde kalmamıştı. Hülâgü’nün Moğol adaşının ve onun Süper-Moğol
dedesi Cengiz Han’ın seferlerinden bile daha büyük bir kıyımdı bu. İsmini
bilmediğim, cismine ise bakmaya kıyamadığım o gonca gül hanım efendi zat-ı
âlileri, en hafif tabiriyle, beynimin soğancığı dahil tüm zerrelerimi soykırıma
uğratmıştı. Eğer tanışsalardı, Çavuşesku ya da Hitler’in ondan öğreneceği daha
çok şey olurdu.
Bu satırları size aktarırken bile
hâlâ elim titriyorsa dostlarım, gonca gül hanım efendi zat-ı âlilerinin en ağır
insanlık suçu ile yargılanması gerekiyor.
Ancak kim, hangi makam ve mevki,
nasıl bir mahkeme böylesi bir organizmayı, dünya dışı bir varlığı zindanlara
atmaya, hapislerde çürütmeye razı olabilir? İlahi adaletin mevcut bulunmadığı
bir evrende, ben kim bilir hangi olmayan sevabıma karşılık böyle zulümkâr bir
güzellikle karşılaşma şerefine nail olmuş olabilirim?
Soru işaretleri aklımda müthiş hızlarla
yol alıp, kafa tasımın duvarlarına süpersonik patlamalarla çarptığı için,
hiçbirini birkaç saliseden fazla duyamıyordum. Aslında yalnız kendimi değil,
dünyayı da duyamıyordum. Kulaklarım yüksek basınçla çınlıyor, kulak zarlarım
yırtılacak gibi acıyordu. Hülâgü, park, diğer insanlar, evsizlik, küresel ısınma,
Atlantis’in yitik çocukları, açlık… Hiçbirini hissetmez, görmez, duymaz
olmuştum.
Şimdi bana sırtını dönmüş oturan
afeti devran gonca gül hanım efendi zat-ı âlilerine bakakalmıştım. Kadıncağızın
sırtıyla bakışıyordum; sırtının bundan haberi yoktu. Kendime gelmem bir asır
sürecek gibiydi ama bu pek umrumda olacağa benzemiyordu.
Tuhaf hisler birbiri ardına geldi.
Vücudum daha önce hiç bilmediğim yeteneklerini canlı bir televizyon şovu gibi
ardı ardına sunuyordu. Bir yandan aynı yere bakakalmışken, diğer yandan sağ elimden
başlayarak koluma kadar tırmanan bir karıncalanma, bir serinlik hissettim. Bu,
yalan yanlış kulaktan dolma tıp bilgilerim beni yanıltmıyorsa, hiç de iyiye
işaret değildi. Kalp krizi geçiriyor olmalıydım. Ama panikleyecek hâlim yoktu.
Gözlerimi, bakışlarımı bir saniye bile başka tarafa çevirecek lüksüm yoktu. En
fazla, sol elimle yakamda tek iplikle sallantıda duran düğmeyi çözmeyi akıl
ettim. Biraz daha rahatlamıştım şimdi. Ama eğer bugün burada bu parkta
öleceksem, bu güzeller güzeli yaz günü hülyasından kalbime saplanan,
damarlarımı zehirden kaskatı kesen ateşli okların hatırına, varsındı ölseydim.
Azıcık daha ayılmaya başladığımda
ve istemeyerek de olsa iyice ıslaklık hissi uyandıran sağ koluma baktığımda,
Hülâgü’yü gördüm. Kolumu boydan boya yalıyor, ısırmadan kemiriyordu. Belli ki
ya öldüğümü düşünmüş ya da ilgisiz bıraktığım için şımarıp oyun istemeye
başlamıştı. Lanet bok çuvalı hayvan! Ben de burada gerçekten kalp krizi geçiriyoruz
sanıyorum!
Hülâgü’yü kışkışladım, kolumu
üstüme sildim ve uzaklaşması için parkın girişinden buraya kadar sürükleyerek
getirdiğim uzun sopadan birkaç dalı kırıp, atabildiğim kadar uzağa savurdum.
Tabi bizimki hemen dalların peşinden “Hav, hov!” sesleriyle yuvarlanarak gitti.
Yalnızdım. Sessizdim. Issızdım.
Az önce bana ne olmuştu? Az önce
Atlantis’te, gezegende, evrende ve diğer tüm paralel evrenlerde NE OLMUŞTU?
Uzun yakarışlar ve dualardan
sonra rüyasında ilk kez Tanrıyla konuşan bir sofu gibi dehşete düşmüştüm. Beni
bu hislere gark eden o gerçek üstü gerçekliği tekrar görebilmek için oturduğu
istikamete çevirdim gözlerimi. Ama… Nasıl olur? Eyvah! Gonca gül hanım efendi
zat-ı âlileri yoktu! Gitmişti!
Telaşlandım, ensemden soğuk
terlerin boşaldığını hissettim. Ayağa fırladım bir anda. Sağa sola bakıyor,
divane gibi gözlerimle etrafı tarıyordum. Yetmedi. Oturduğu yere doğru koştum.
Bir iki kez sendeledim hatta koşarken, parkta oturan çiftler ve çocuklarını
getirmiş aileler tedirgin oldu herhalde, hissetmiştim. Bana sert fakat kaçamak
bakışlar atarak çocuklarını kendilerine doğru çekiyorlardı. İlgilenmiyordum.
Daha önce hiç Mecnun görmemiş olmaları benim kabahatim değildi. Benim de daha
önce hiç Mecnun görmemiş olmam benim kabahatim değildi; ama şimdi bu fazla gerçekçi
bir masalın Mecnun’u bizatihi ben deniz olmuştum efendim!
Yoktu, yoktu, yoktu. Hiçbir yerde
yoktu. Yahu bu kız sahiden melek olup uçmuş muydu? Toz olup düşmüş müydü?
Kuantuma gönül verip enerjiye mi dönüşmüştü?
Parkın, en azından benim
bildiğim, iki girişi vardı. Önce olduğum yere en yakın girişine koştum. Hülâgü
de neler olup bittiğine çok kafa yormadan, herhalde onunla oynadığımı düşünerek
peşimden koşuyordu zıplaya zıplaya. Ah be çocuk ne zıplıyorsun? Kutlanacak bir
şeyimiz yok, ama herhalde yasını tutacağımız bir güzellik tanrıçası var!
Parkın, şehrin ana arterlerinden
birine bağlanan, sağlı sollu mavi çamlar ve kavak ağaçlarıyla çizilmiş, daracık
bir girişi vardı. O patika yol boyunca koştum. Her seferinde kavakların ve
çamların aralarından artlarına bakmayı veya üç beş adımda bir kendi arkama
bakmayı ihmal etmiyordum. Böyle bir şey insanın başına bir kere gelirdi, işimi
şansa bırakamazdım. O an tüm yer ve gök tanrılarından kartal olup uçmayı
diledim. Hatta birkaç kez bunu dilerken aynı anda zıpladığımı da hatırlıyorum.
Mamafih; uçamadım. Dünyada iki kanuna, etten kemikten bir insan olarak, karşı
koyamazsın. Bir: Yer çekimi etki ederken uçamazsın. İki: Seni suçlayan bir
kadına kendini anlatamazsın. Gelgelelim bir gökdelenin tepesinden
atlamadığımıza göre ikincisinin konumuzla pek ilgisi yok.
Hayata karşı umut ve yaşama
sevinci dolmam ile bu ikisinin yine aynı hayat tarafından elimden alınması
arasında geçen süre göz açıp kapamaktan biraz daha kısaydı.
Çöküverdim.
Gölgelik bir yere, sıra sıra hatmi
çiçeklerinin ekildiği bir ağaç dibine çöküp kalakaldım. Hülâgü de benimle
birlikte çökmüştü; ellerini yere koydu, başını da onların üstüne. Yalnız onun
bu durgunluğu daha çok, az önce benimle birlikte tüm parkı ve parka çıkan tüm
cadde ve sokakları boylu boyunca deli gibi koşmuş olmasından kaynaklı bir
yorgunluk belirtisiydi. İçimde kopan tufanlardan, fırtınalardan haberi yoktu.
Ben de nefes nefeseydim. Ellerim bu kez gerçekten karıncalanıyordu (fakat yine
de emin olmak için Hülâgü’ye baktım). Bu nasıl bir şeydi, Allah’ım bu nasıl bir
sınav? Yoksa sınav değil, bir dalga geçme biçimi mi? Eğer bu gerçekten bir
şakaysa, üzgünüm ama mizah anlayışın vasat şişko Youtuberlardan (aslında buraya
stand-up’çı yazmıştım ama günümüzde onların yerini Youtuberların aldığını üzülerek
görüyorum) bile daha kötü! Ama lütfen Allah’ım, lütfen bunun bana bir şaka
olmadığını söyle! Bir şimşek çak, bir yıldırım düşür tam önüme!
Ne fayda…
En az İsviçreli bir ustanın
elinden çıkmış pırlanta kadar kristaldi gökyüzü, bir tutam dahi bulutsuz. Uzun
uzun yorgun gözlerle gökyüzüne bakıp işaret beklemiştim.
Aksine, beklediğim işaret gökten
değil, yerden geldi.
Siyah güneş gözlüklü, kravat ve
gömleğine kadar (hatta bir tanesi kafa derisine kadar) simsiyah takım elbiseli
dört tane izbandut önümde bitiverdi. Hiçbir şey demediler. Ben de bir şey
demedim. Önce Hülâgü’yü sırtladı bir tanesi. Salak köpekçik ne olduğunu
anlayamadan başını bana çevirdi, diğer üç adamdan ikisi kollarımdan tutup ayağa
kaldırdı, diğeri karnıma muhteşem bir yumruk ve yere inmeye çalışan suratıma
okkalı bir tokat geçirdi.
İşte o zaman belli belirsiz bir
“Hov!” daha duydum. Sesler de görüntüler de birden flulaştı ve yok oldu.
Ayıldığımı hatırladığımda ölüm kadar soğuk bir odada, demir bir sandalyedeydim.
Anadan üryan olarak.
***
Annemi gördüm.
Sapsarı saçları beline kadar düşen,
yüzüne baktığınızda içinizin dopamin ve serotoninle tıka basa dolacağı, ağzını
açtığında sözleri şarkı gelen kadını, otuzunda doğurduğu otuz santimlik prematüresini
ilk üç ay kaybetme korkusu taşıyan, nice uykusuz geçirdiği peş peşe günler ve
gecelerde sessizce kahrolan, on yaşına getirdiğinde ise Azrail’in parmaklarını
şıklatmasıyla, kırk yaşında, belki de kırk yaşındaki en güzel kadın olarak bu
dünyaya aniden veda etmek zorunda kalan meleğimi gördüm.
Başında yazma vardı, mavi, beyaz
fırfırlı. Mavisi öyle koyu bir mavi değil, griye çalan, çok açık buz mavisi.
Beyazı kar beyaz ama. Ayak bileğine kadar upuzun elbisenin içinde, çocukken
maruz bırakıldığımız çakma Disney prenseslerinin aksine, gerçek bir prenses
gibiydi. Türk işi Prenses Diana. Dünyadaki misafirliği Leydi Diana’dan dört yıl
daha uzun sürdü yalnızca; ancak alın yazıları aynı makus olayla son buluyordu:
Trafik kazası. Benim biricik, dünya güzeli annemin ölümü Leydi’ninki kadar
şaibeli olmadı tabii. Basit bir çiftçi eşiydi annem. Gidişinin ardından
günlerce, aylarca yazıp çizecek gazeteler veya ölümü hakkında soruşturma
başlatacak istihbarat örgütleri de yoktu. Yalnız doğuştan kederli bir adam olan
babamı ve o yaşlarda ölümü de en az yaşamın kendisi kadar anlamlandıramayan
beni gözü yaşlı bırakmıştı. Güzeller güzeli annemin canını alan Azrail, o gün
uzun yol tır şoförüydü.
Sizi eleme boğduysam özür
dilerim, amacım bu değildi. Şimdi en baştan alalım.
Annemi gördüm.
Başında yazma vardı, mavi, beyaz
fırfırlı. Mavisi öyle koyu bir mavi değil, griye çalan, çok açık buz mavisi.
Beyazı kar beyaz ama. Ayak bileğine kadar upuzun elbisenin içinde gerçek bir
prenses gibiydi. Tek tük ağaçları olan, şöyle uzaktan bir baksanız ömrünüze en
az beş yıl, hadi benden beş daha, on yıl katacak bir manzarada, alabildiğine
yemyeşil çayırın orta yerindeki yaşlı söğüdün altında elinde piknik sepetiyle
duruyor annem. Gülümsüyor yine. Annem hep gülümsüyor. Annemi hiçbir zaman
sinirli ya da üzgün görmedim ben. Belki de tüm anneler çocuklarına yalnızca
gülümsediği yüzlerini göstermek için muhteşem bir çaba harcıyor, bundan. Eğiliyor,
gözüne bir şey kestirmiş upuzun çimenliğin içinde belli. Uzanıyor incecik kolu,
otların arasından bir çiçek yoluyor. Bir papatya. Atıyor saçlarını arkaya,
takıyor papatyasını sağ kulağına.
“Yakıştı mı,” diye soruyor.
Başımla onaylıyorum.
Sepeti yere bırakıyor. Yaklaşıp,
kafamı kendine bastırıyor. Sanki içi açılsa bağrından, beni içine kapatacak,
kalbinin etrafına hapsedecek. İki yıl sonra kendi kullandığı traktörün ters
istikametten gelen tırla feci şekilde çarpışacağını bilmiyor henüz. Ben, burada
sekiz yaşındayım.
İnsanın kendisini uzaktan
izlemesi ne tuhaf! Film izliyorum sanki ama cast ajansı işine epey iyi çalışmış;
benim ve annemin ve babamın ve köyün hemen girişinde, dağa bakan yamacındaki
çimenliğin bire bir aynısını bulup oynatmışlar! Vallahi helal olsun.

Yorum Gönder