19 Nisan 2012 Perşembe

Bronx Yollarında Hayat Gailesi

3 tane ömer üründül tadında yorum
Takıyorum cd'yi, akıyor stresli, cefakâr müzik. Emektar bir Encore albümü... Mikrofondaki beyaz adam biz siyahlardan bahsederken ne kadar da haklı! Yine de bazı anlar ağzının üstüne şöyle iyi bir vurmak istemiyor değilim.
Bu keyif çok fazla sürmüyor tabi, hemen, arkadan tiz bir yakarış: "Şoför bey biz sizin dinlediğiniz şeyi dinlemek zorunda mıyız?" Haklı, ama şoförlüğümün bir gereği olarak teybi kısmadan önce dikiz aynasından kadına pis pis bakıp atar yapıyorum. Nçk nçk nçk... Bu korku bütün bir yolculuk boyunca hepsine yeter.
Central Park - Bronx hattı yoğun bugün. 46'ncı evenü'ye girmem gerekirken, trafik dolayısıyla sapıyorum 52'ye. Allahtan 52'nci evenü boş da oradan akacağız. Evenü evenü üstüne yaratmış buraları rabbim.
Central Park'tan kalkalı altı dakika olmuş, kaçı olduğu önemli değil ama on geçiyor. Tam altı dakikadır söyleyeceğim, söylemiyorum ama; en arkaya oturmuş bir iblis, parasını uzatmamakta kararlı. Hayır 2 dolar'ın neyini uzatmıyorsun arkadaşım sen ya? Ben de burda ekmeğimin peşindeyim nihayetinde. Dikizden bakıyorum iblisinoğluna, hiç oralı değil hayvanat, dışarıyı izliyor. 52'nci evenü'nün neyini izliyorsun ki sen? Benim hayatım 52'nci evenü'yü 53'e bağlayan sokaklarda geçti, ben bilmiyor muyum hiç de izlemeye değer bir şey olmadığını? Yüzüne de takınmışsın gamsız, kalender bir ifade. Bu neyin gamsızlığı ben onu da anlamıyorum ki. Yapacak başka bir şey bırakmadın bana evlat, tam sekiz dakika geçti, bu kez zor kullanmak zorunda kalacağım: "Parasını veremeyen, üzerini alamayan?"
Cılız bir ses: "Şey. Ben 10 dolardan bi kişi uzattım ama?" Dikize bakmadan tahmin etmeye çalışıyorum; zihnimi zinde ve sağlıklı tutmak için son yıllarda bulduğum bir bulmaca. Zayıf, uzun boylu, 16-20 yaş arası, siyah saçlı ama çocukken sarışınmış, kolejli bir kız öğrenci. Kaldırıyorum kafamı bakıyorum; bir tek saç rengi tutmuyor; o da muhtemelen özentilikten. Yoksa eminim, o saçın orijini siyah. Gönderiyorum 8 dolar geri...

Telefonum çalıyor, açıyorum, duraktan Tim. "Ne yaptın Tim'im?" diyorum. "Hiç abi" diyor, "Genelkurmay kavşağına geldin mi? Çevirme var orda çok pis." Kafam şaşırıyor o an. "Ne genelkurmayı lan?" diyorum gülerek, "Washington'da mıyız oğlum, sen hala öğrenemedin buraları ha!" Kendisi on beş senedir dolmuşların yerlisi, iki senedir de New York'un yabancısıdır. Pentagon'da memur olarak işe başladığımızda benden çok şey öğrenmişti kerata. Sonra ani bir kararla bu işe girdik malı mülkü satıp. Neyse. "He doğru yaa pardon abi... Halide Edip ilköğretimin ordaki kavşak var ya, onu diyorum." Gerçekten tam bir gerizekalıdır. "Tamam oldu Tim'im" diyorum, basıyorum No'ya. Her şehirde bir Halide Edip İlköğretim Okulu var mı acaba diye bir düşünce alıyor beni şimdi...

Dolmuş işi çetrefilli iş azizim. Müsait bir yerde'si, şuradan bir kişi'si bitmiyor. Haliyle akşam eve geldiğimde kafam kazan gibi oluyor. Hatta kazan dibi oluyor, sağolsun hanım çokça yapmış üç gündür yiyoruz. Bu benim küçük, Steve. Orta ikiye gidiyor ellerinizden öper. Dedesinin adını verdik, Tanrı biliyor ya en az onun kadar çalışkan. Bu da bizim kız, ortanca bu, okumaya pek niyeti yok ama. Çok zıpır çok, ele avuca sığmıyor. Geçen gün aradı, alo baba, ee?, ben new jersey'deyim. Haydaa. Güler misin ağlar mısın. Biz sabah okumaya diye gönderiyoruz kızı, akşamında atlayıp Jersey'lere gidiyor. Neyse benim sinirler zıplayacak yine. Bu da büyük oğlan, atölyeye verdim bunu da çalışıyor. Maaşı SSK'sı felan var, bize bir yükü olmuyor sağolsun. Zaten elleri para tutsun da yeter o yeter. Gerisi onların bileceği iş.

Evenü'nün sonuna geliyoruz, pek tekin yerler değil, Bronx'un o tehlikeli havasını her daim hissediyorsun. Ama bir bakıma da güzel bir şey tabi, insanı her an her şeye hazırlıyor. Yavaştan kaçayım, bizim durak karşıdan göründü. Şimdi bizim bu Jones'larla Kevin'larla bir kiliseye gider geliriz. Sizi de burda indirsem olur mu? İlerde polis var çünkü ceza yazıyor ilerde indirirsem. Tamam? Hadi çok sağol, hadi sağlıcakla. Hadi. Bay.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Nisan 2012 Perşembe

Hoşdere Dolmuşunda Bir Aristokrat

3 tane ömer üründül tadında yorum
İspanya lig fikstürü gibi sınav takvimi hazırlayan, mitokondrilerimde ürettiğim ATP'leri daha yavruyken öldürüp tüketen ve hiçbir ders çalışma zorunluluğumun olmadığı bu nadir günlerden birinde, bu güzel saatleri erken yatarak hiç ettiren, bu dönem ders aldığım tüm hocalara tek tek teşekkürü bir borç bilirim.

MUTLU MUSUNUZ OLM GÖZÜM AKIYO LAN!!1!

Böyle sevimsizlikleri bir kenara bırakırsak, neaber? Ehehe. Ölürüm de yine neaber'imden eksik kalmam.

Sen hiç bi dolmuşta ödül aldın mı sevgili okur? Ben bugün dolmuşta son zamanların en kibar inme isteği gönderen kişisi ödülünü aldım. İnanılmaz güzel bişey, televizyonun yanına koydum, adım falan yazıyor ha bayaa ödül gibi yani, çocuklar hazırlatmış sağolsun. Hehe. Bugün dolmuş camında bilincimi kısa süre için kaybetmiş uyuklarken, ineceğim yere geldiğimizi anladığımda aniden kalkıp, o bilinçsiz halle, o ne dediğini bilmez, o ağzından salya akmaya ramak kalmış halle, "Hocam" dedim, her zamanki gibi başlamıştım ama beynime ulaşamıyordum. Zaman kazanmaya çalıştım. Tekrar ettim, belki o hızla devamı otomatik olarak gelir diye, "Hocam...." Yine sessizlik. Bilinçsizlik halinden çıkamıyordum, fakat yapacak da bişey yoktu zira saniyeler çatır çatır ilerliyordu. Malın önde gideni olduğum anlaşılmasın diye, cümleyi tamamlayacaksam acele etmeliydim. "Hocam Çağdaş'ta" dedim, çok sade bi cümle kuracaktım sanki, "Çağdaş'ta inmek istiyorum.." diye geliverdi bir anda arkası... Şoför cümleyi duymuş, anlamış, kapıyı açan hidrolik sistemi devreye sokan düğmeye basmıştı. İki, üç saniye geçti, o an anladım ki benim bilinçaltım ne sinsi bir aristokratmış, ne adamsendecinin tahsilli çocuğuymuş, ne büyük bir Mustafa Ceceli'ymiş. Tabi dolmuşta duyulmaya alışık olunmayan bu cümlem üzerine arka sıralardan bir kıkırdaşma bir dürtüşme filan. Bunlar çok çirkin şeyler. İnsan bilinçaltı kapalıyken ne yaptığını bilmiyor arkadaşım, ne gülüyosun ırzpıçıcğı gibi ordan bana. Pislik. Adamsendecinin sığ anadan çocuğu.

Oha küfür gibi oldu.

Yalnız benim bilinçaltım da, beni rezil etmek için pusuda bekliyormuş ha. Bundan sonra hep bilinçli gezicem, sıkıysa ortaya çıksın.

Taklit yeteneği olmayan insanın, arkadaş ortamında çok büyük hevesle başladığı Güneydoğu şiveli başarısız taklidi sırasında ben o insan için ölmüyorsam, ölmem ölmem hiçbir vakit. Öyle bir ruh çekilmesi, bir kanın damarda pıhtılaşması, öyle, öyle şeyler işte şimdi bi de ona örnek bulamıcam.

Bugün yanından geçip gittiğim bi kadın, bi öğrencisine "Bir yeri boş bırakırsanız, dolduran çıkar." diyordu ve ben ancak bu cümleyi çekip duyabildim. Kim bilir konu neydi. Vayanassını, dedim, nice potansiyel atasözleri havaya savruluyor.

O diil de hâlâ evinde, camının önünde tüm yanar döner ışıklarıyla, tüm süslemesiyle yılbaşı ağacı duran insan var. Abi olayı çok yanlış anlamış.

Ben şu olayı anlamıyorum: Mesela trende/uçakta, bir ekonomi bir de biznız bölümleri oluyor hani. Hani biznız ekonomiden daha pahalı oluyo, ona daha çok parası olan biniyo, sınıf ayrımcılığının dibi uygulanıyo filan. Hani ekonomidekilere çay poğaça servisi yalan yanlış yapılırken (çayın 1 lira olması), biznızdakilere her türlü hizmeti (bi tek masaj yok) ücretsiz veriyorlar ya. HAH işte ben bu zihniyetin fikir babasını bulup sormak istiyorum. Arkadaşım ekonomideki adam zaten parası olmadığı için ekonomiye biniyor, biznızdaki adam da adı üstünde yani iş adamı kelli felli böyle, paraya para demiyor yani, ya sen bu adama yiyecek içecek hizmetini bedava veriyorsun da; garibim ekonomiye sokuyorsun çıkartıyorsun kazığı. Allahallaa. Hayır o trenden/uçaktan inilince ikisinin de totalde ödediği para aynı şeye denk geliyor; o zaman niye survivor fakirler-zenginler gibi ayırıyorsun? Ya ben senin alnını karışlarım fahrettin.

Sokakta duyduğum yaşam enerjisini en az bizim bölümün peşpeşe koyduğu sınavlar kadar emen bir kötü espriyi, noktasına dokunmadan yazmak istiyorum:
-La ooolum bunlar böyle ne ayak la harbi?
+(...)
+(ayağına bakarak) Sağ ayak la.
-HOHOAHOHAOHOAHOHAHO
+AHEHEHEAHEHAHE.
(yaklaşık elli saniye boyunca gülüşmeler)

Evet öyle şeyler işte sevgili okur. Ben bu yazıyı şimdi sana reklam yoluyla ver edeyim de bir uyuyayım, deli uyuyayım, ayı uyuyayım. Sevgilerimle.

Daçe.
Okumaya devam →
1 Nisan 2012 Pazar

Kadın Hafızası

6 tane ömer üründül tadında yorum
Hafızası çok güçlü, ama öyle böyle değil bayaa on yıl önce, mesela, şubatın 20'si akşamı pilavın yanında ne yediğini filan hatırlayacak kadar hafızaya sahip insanlara inanılmaz saygı duyuyorum ben. Bu kişiler tabi genellikle kadınlar oluyor, artık bunun geni mi var güdüsü mü var nedir; atıyor beyne, beyin tabi maşallah 32 terabaytlık dahili harddisk, hoop o bilgi karışıyor gidiyor beyinde bir yerlere. Sonra mesela, dört-beş yıl sonra hiç beklemediğin bi anda, "O gün" diyor "hani biz Mango'dayken bi kadın vardı ya" diyor, "hani böyle V yaka kırmızı bi bluz giymişti" filan diyor. Oha. Nası ya. Devam da ediyor. "O kadın hani benim de beğendiğim mavi babetleri almıştı ya" diyor, vay amk diyorsun sen orda kafanda parçalar bir araya gelene kadar bayıltıcı darbeler geliyor; "O babetleri iyi ki ben almamışım çünkü zaten yedi sene önce de hatırlarsan ona çok benzer bi babet almıştım" diyor, "hani aynı gün Karayip Korsanları'nda oynayan bi adam var ya yaşlı, göbekli, Jack'in yancısı, onun başrolde olduğu bi romantik komedi izlemiştik." Ve fataliti: "Hatırladın mı?"






Kilit. Kilitlen. Uzun süre hiçbir şey düşünemeyerek boşluğa bak. Öyle kaaal, kaal, kaal, kal. Dünyevi seslerin tamamı kaybolsun, gözlerin birbirine yaklaşsın, hiçbir şey duyma, görme, hayatta olduğunu hissedemeyene kadar kilitlen. Kafan ısınsın, şakaklarından bir iki baloncuk ter çıksın. Sonra yavaş yavaş kendine gelmeye başla, dış dünyanın sesleri boğuktan giderek netleşsin. Ellerini filan oynatabildiğini fark et. Derin nefes al, gözlerin normale dönsün. Sen beyinsel fonksiyonlarını yeniden aktive ettin de "Hatırlayamadım?" diye cevap verdim diyene kadar bi bakıcaksın, kadın gitmiş. Mango'da babet bakıyo. Şimdi tabi tamamen uydurdum ama bence her halükârda bu çok saygın bi güdü.

Eğer Melik Duyar değilseniz hayat gerçekten çok acımasız. Ha yok eğer Melik Duyar'sanız, aaa hoşgeldiniz ya hocam naaber? Ben sizi 90'larda takip ettim bi süre, posterity kelimesini poster iti filan diye öğretiyodunuz. Vay beee, bloga nerden geldiniz acaba hocam? Ehehe mail atın da bir ara kahve içelim, tüyolar alayım. Teşekkürleeer, sevgilerimle.

Ne diyorduk?

Tuzlu fıstık neden bu kadar seviliyor hiç anlam veremiyorum. Mesela kaju'nun neden sevildiği çok açık, tamamen Türk insanındaki yabancı sempatizanlığından geliyor. Kaju tam bir adamsendeci, içten pazarlıklı bir hayvan kaju. Neden bu kadar kin kustum, çünkü kaju'nun tadı çok güzel. İnsanı bağlıyor. Ama hayvan gibi pahalı. Mesela gittin kuruyemişçiye, diyosun ki biraz çerez alayım yemelik. Tuzlu fıstık alıyorsun, badem alıyorsun, mısır filan belki, işte yanında biraz kuru üzüm, kabak çekirdeği vesaire derken kasaya gittiğinde bi fiyat söylüyolar, ödüyosun. Hah. İşte kaju yemek istersen, sadece kajudan bahsediyorum, yine aynı parayı ödüyorsun. Para başına düşen yemiş miktarı eksponansiyel olarak azalıyor. Ee. Benim yemiş miktarım düştüğü gibi, yemişten alacağım hazda da bi artma oluyor. Çünkü kaju'nun tadı çok güzel. İnsanı bağlıyor. İşte böyle ikilemlerde bıraktığı için kaju tam bir ırıspıçıcığı. Sevgiler kaju.

Bozuklukları koyduğu yere "The Boss" diye çıkartma yapıştırmış dolmuşçu var.

İsviçreli bilimadamlarının yaptığı bir araştırmaya göre, bir yılda tam 1 ayım dolmuşta geçiyormuş. Evet bilimadamları olmasa da istatisyen tatlısı cancaazın yaptığı bi araştırmaya göre. Hatta araştırma da dediğim, bildiğin hesap makinesi işlemi. Neyse mühim olan o değil. Mühim olan günde 2 saatten ayda 56 saat, yılda da 28 günümü dolmuş içerisinde, dolmuş havasını soluyarak, dolmuşta yaşayarak geçiriyor olmam. Ressmen her yıl bir ay dolmuştayım lan. Oha. Bence bu çok acayip bi istastistik oldu.

O zaman iyakşamlar.

Daçe.
Okumaya devam →
22 Mart 2012 Perşembe

Yok Ki

2 tane ömer üründül tadında yorum
Az önce "Sup vardı yeaa sup, yok mu sup bugün?" diye sorduğumda annemin verdiği cevap "Sütlaç var onu ye?" olmuşsa; Doktor Ötker akıllı olsun akıllı!

Neaber bebiş okur? Her gün mail kutumu dolup taşıran binlerce okur maili arasından seçip okuduklarıma bakacak olursak, biraz hasta gibi misin? Çoğunluk öyle yazmış çünkü, "Ölüm döşeğinde, ama yine de okuyorum seni :)))" gibi mailler aldım bu hafta hep. Eksik olmayınız efendim, çok geçmiş olsun.

Ölüm döşeği ne kadar garip bi öbekmiş, düşününce. Döşek'le alakalı sanırım. Hatta daha çok döş'le. Döş ne ya, döş diye kelimemiz var resmen.

sağdaki fotoda, adamın "ben de sevmedim de giyiyoz işte" bakışı. yoksa yazıyla bi alakası yok.

Gün geçmiyor ki bir toplu taşıma aracında komiklik yaşanmasın sevgili okur. Haftanın ilk günü bindiğim ringde, espri yapabilirliğini hiç belli etmeyen sinsi bir ring şoförünün, tam da akabinde bateri çıss'latmalık şakasıyla şenlendik:

Ring her zamanki gibi kalabalık, ring her zamanki gibi coşkulu. Dışarıda hava güzel, içeride de inanılmaz bir dinamizm var. Bir durakta heyoooo! diye 10 kişi iniyor, sonrakinde baooooovvv! diye 20 kişi biniyor filan, böyle her durakta çıslaya pıslaya, dura kalka ilerliyoruz. İşte yine o şekilde baltalar elimizde uzun ip belimizde neşesiyle duraklardan birine doğru geldik, yanaşıyoruz, inecek olanlar hemen kapı diplerinde birikti falan, neyse kapılar açıldı, inenlerin tamamı indi, binen de pek olmadı, yalnız arka kapının önünde bekleyen bi kız son anda inmekten vazgeçti. Öyle duruyo ayakta. Şoför de tabi aynadan bakıyo, orda insan var. İlerleyemiyo da. Bunlar aynadan kesişti böyle uzun süre, sonra telepatiyle anlaşamadıklarını fark edince şoför, kıza, "Hocam inmiyo musunuz?" diye seslendi. Coşkulu kalabalık sus oldu. Arkadan çelimsiz bir "Ee yok ya burda inmicekmişim sonradan fark ettim:))" cevabının ardından; o sinsi gibi başından beri bekleyen, o önceki gün bilgi yarışması izlemiş, o havanın güzelliği ve öğrencilerin coşkusuna kendini kaptırmış şoför kafayı arkaya çevirdi, iyice uzandı, müthiş bir espri patlattığını sanarcasına, "Son kararın mı?" dedi, sonrasında da aşırı güldü. O aşırı gülünce biz de aşırı güldük, biz aşırı güldükçe kız bi üzüldü, kız üzüldükçe adam daha da güldü, filan derken burdan diğer paragrafa nasıl atlayacağımı bilemedim ama olaylar az çok böyle gelişti.

Çok alçak masa-sandalye kombinasyonunda insanın kendini tıpkı lanet olası adi bir pislik gibi, ensesine vurulası bir şamaroğlanı gibi hissetmesi + Çok kalabalık ve coşkulu bir arkadaş grubuna çok yakın bir yerde yalnız oturmak, sonrasında her geçen dakika o grubun daha da çoğalması, hatta ve hatta sırf sen kendini daha da büyük yalnız bir ırıspıçıcığı gibi hisset diye gruba dünya ülkelerinden temsilciler katılması. Bunlar olduğu sürece hayat çok zor.

Ben istiyorum ki, şive, lehçe ve ağız aynı şey olsun, bizden sonraki nice nesiller 'hangisi neydi amk :s' diye düşünerek heba olmasın.

Turkcell seminerinde uzun uzun her şeyi anlatan kişiyi (turkcell'de bayaa t.şaklı bi adamdı galiba da şimdi unuttum tabi) büyük bir dikkatle dinlerken telefonuma bir anda üç mesaj birden gelmesi (üç mesaj birden diye erotik mesaj servisi olurmuş), gelen üç mesajın da Turkcell'den olması... Başta bi korktum tabi, lan dedim, internete bağlı değilim bişey değilim, nerden bildiler lan burda olduğumu filan dedim; sonra baktım, gayet yavan bi şekilde "Aylık mesaj hakkınızdan şu kadar, konuşma dakikalarınızdan bu kadar kalmıştır" yazmışlar. Ben halbuki "Genç adam, bu mesajı okuduğunu kimseye belli etme ama; o seminerde olduğunu ve çok iyi dinlediğini biliyoruz; ve sana on milyon dolar teklif etmek istiyoruz. Çıkışa gel." filan gibi bi mesaj hayal etmiştim. Pee..

O diil de bütün bir film boyunca Gamze Özçelik sandığım, "Vay anasını ya kadın o kadar travma geçirdi demek ki atlatmış ve oyunculuğa dönmüş" filan diye dakikalarca kâh sosyolojik, kâh psikolojik düşünü ve yorumlar yaptığım Patlak Sokaklar'daki Jennifer'ın, film sonunda Gamze Özçelik olmadığını öğrenmem çok acıklı oldu.

Gerçekten çok sıkıldığım ve daha fazla konsantre olamadığım için bişey de öğrenemeyeceğim derslerin hocalarına "Yok ki :)" demek istiyorum. Çünkü bi yerden sonra hakikaten "yok ki :)". Sevgilerimle efendim.


Daçe.
Okumaya devam →
18 Mart 2012 Pazar

Uykusuzluk Uykusu

3 tane ömer üründül tadında yorum
Bir buçuk haftadır uykumu alamıyorum doktor. Şöyle ağzımdan salyalar gelesiye bir uyku uyumayalı uzun zaman oldu. Okulun bunu gerçekleştirmede elbette büyük bir çabası var, sağolsun canını yediğim, her sabah en geç 8 buçukta geliyor baş ucuma, hadi diyor. Beş dakika daha diye yalvarıyorum, sökmüyor, kendimi semt servisinin kirli camlarına yaslanmış ve yasladığım kolumu da donmuş halde buluyorum. Allahım, bu ne acı! Gözlerimin beyazında eylem yapan damarlar hissediyorum. Sol kolum soğuktan uyuşmuş, artık benim bile değil, hissetmiyorum. Yolların her daim biz canı emilen, rutinist düzenin yalnızca kendini kandıracak kadar adrenalinli insanları için girintili çıkıntılı yapılmış olmasından dolayı, kafam acıyor. Her bir kasiste binlerce ölü beyin hücresi... Halbuki ben onları derste kullanacaktım bugün? Neyse, bugün de çarşıda takılacağız artık. Şimdi, son yedi dakikanın uykusuna da talip olmalı. Sabah ile aramızda adeta kız meselesi var. Bu kinin başka türlü açıklaması olamaz...

Gözlerimi yeniden açtığımda kendimi ilk derste buluyorum. Yaşlı profesör seks hayatının yıllar önce bittiğine dair didaktik şiirler yazıyor tahtaya. Sınıfta çıt ses yok. Defterlerin on - on iki tanesine karbon sesi etki ediyor, üç defterin iç sayfaları henüz sınıfın havasını solumamış bile. Bir hesap makinesi önceki gün Menkul Kıymetler'in kaç puanla kapattığını eksponansiyel grafiklerle anlatmaya çalışırken, bir adet mavi silginin o gün o sınıfta kaybolacağına dair üç kelime fısıltı duyuluyor: "Silgiyi atsana bi."

Hava soğuk ya da sıcak değil. Güneşli ya da yağmurlu da değil. Ne karasal, ne sert muson; hava hiçbir iklim özelliğini göstermiyor bugün. Gri, beyaz değil; mavi ile alakası yok. Hava tam uyku havası. Rüzgâr yok, kuş sesi yok, ağaç hışırtısı, çocuk kıkırtısı, suyun şıpırtısı... Yok, yok, yok. Hava düz, net, yüzde yüz uyku havası. Uyumalık. Uyku almalık. Ama uyuyamıyorum, zira hayattan elimi eteğimi çekmemek için dikkatle kullanmam gereken ve en az on beş dakikası bir yerden bir yere gitmekle geçirilecek olan yalnızca elli dakikalık bir öğle aram var. Kahvaltı yüzü görmemiş mide asidimi daha da kızdırmak gibi bir niyetim olmamalı, uyku beklemeli. Kalbimin beni bu zor günümde yalnız bırakmadığını kanıtlar gibi atmasıyla tüm vücuduma atanan kan, hızlı adımlarıma destek oluyor, önümdeki ilk açık büfe restorana giriyorum. Okul, okul değil; Burj El Arab.

Çatalıma gelen ve tavuk etine benzetilen son sarı parçayı da iki dudağım arasından, bir çocuğun dipsiz kuyuya taş atıp sesini duyma umudundaki gibi bir umutla, içeriye bırakıyorum. Gerisiyle dişlerim, dilim ve tükürük bezlerim ilgilenecek, bunu düşünmek için fazla uykuluyum. Pipetin ucundan atmosfere açılan kısmetsiz gaz kabarcığını da mutsuz etmemek için bir hüpürde alıverip, öğleden sonraki dersime yetişme koşusuna başlayacağım. Değil kampüsün diğer ucuna, dünyanın diğer ucuna inşa edilen bölümüme zamanında ulaşmak için öyle çita gibi filan koşmaya ihtiyacım yok, enerjim de yok aslına bakarsan. On dakikalığına Usain Bolt olsam yeter.

Gözlerimi açtığımda saat onu kırk iki geçiyor, işgüzar bir müteahhit tarafından yüksek yüksek tepelere kurulmuş evime ulaşmak için dolmuş motorunun çektiği sıkıntıyla eş değer acı içerisindeyim. Dolmuş tırmandıkça tırmanıyor, motor bağırdıkça bağırıyor, biz on dört yolcu artı bir şoför, hayatlarımızdan birer gün daha eksilmiş olmasını, Hocalı'yı, Bosna'yı anar gibi anıyoruz. Ağıtlar yakılıyor, göz yaşları sel oluyor, ve ben en nihayetinde, yine aynı bozuk asfaltlı yolların da yardımıyla, uyuyamamış olarak eve varıyorum. Bu çok şey demek. Rahat kıyafetler, kurtulunan bozuk paralar, mecbur kalınmadıkça kullanılmayacak profesör sesi ve her şeyden önemlisi, cam kenarı kadar titremeyecek, stabil, kendi halinde yumuşacık yastık demek. Ben şimdi uyuyorum, yarının pazar olmasını saatlerce kutlayacağım bir uyku beni bekliyor olacak. Bütün bir hafta beni uyutmamış tüm derslerimin yoklama alan hocalarına sevgilerimle.

İyi geceler efendim.

Daçe
Okumaya devam →
9 Mart 2012 Cuma

Birkaç Adımda Taksici ile Sohbet Adabı

9 tane ömer üründül tadında yorum
Merhaba okurun dibi! Hayattan daha çok keyif almanı sağlayacak küçük ve pratik önerilerimle karşındayım. Önceden şurada dolmuşlarla, şurada da üniversite amfilerinde kız tavlamakla ilgili bir 10 adım yazısında buluşmuştuk. Bu kez başlıktan da anlayacağın üzre konumuz, kiminin parası kiminin duası, taksinin rengi buğday sarısı diye niteleyebileceğimiz yer yer sevimli kişilik taksiciyle edilecek olası bir sohbetin adabımuaşeresi.

Az önce ne demek istediğimden emin değilim.

Şimdi böyle başlık attım çünkü o kadar doğaçlama yazacağım ki, birkaç adım dediğim şeyin belki 5, belki 10, belki de 100 adıma kadar yolu var. Ben de sizlerle birlikte keşfedeceğim hadibakalım.

1. Taksiye biner binmez konuşmaya başlayın.
-İlk ve en önemli kuraldır. Konuşmaya hemen başlamak ve güler yüzlü olmak şart. Fakat bazı bazı görüyorum; daha bu adımda yanlış yapan oluyor. Öküz gibi, hayvanın oğlu gibi, daha şoförün yüzüne bakmadan gideceği yeri söyleyen insanlar var. Biliyorum içinizde de vardır şimdi. OĞLUM ÇOK AYIP LAN! Öyle dann diye "Şuraya lütfen." denir mi. Bi de bunu böyle tripli tripli, kendine özgüven tavan yapmış şekilde benimseyen var. Hayır bunu yapıyosun, ondan sonra adam azıcık bişey bile dolaştırsa hemen, adeta bir gereksiz duyarlı gibi bik bik bik diye hakkını arama yoluna gidiyorsun. Taksimetrenin iki lira fazla yazmasından başlayıp, kendini hayvan haklarında bulan adam var. Çk. Öyle olmaz.

2. Hâl hatır sorun, samimiyet tohumlarını atın.
-Taksici ile girişeceğiniz iletişimin ilk ayağı ona hâlini hatrını sormak olmalı. İçinizden gelmiyorsa, ben öyle sevimli bi insan değilim, şirretin, gıcığın önde gideniyim diyorsanız, işte sizin için birkaç küçük ipucu: "Merhabalaaar :))))", "Selaaaam!", "Neaber baba naptın yaa? Mehh mehh..." bu ipuçlarından sadece birkaçı. Bunlardan yola çıkarak kendi muhabbete başlama cümlelerinizi yaratabilirsiniz. Samimiyet tohumlarını şimdiden atmakta yarar var zira önünüzde en az 20 dakikalık bir yol olduğunu düşünürsek size bayaa bi giricek. En azından inerken pazarlık payınız olsun.

3. Bu 'az samimi gibi' girişten sonra arayı soğutmayın.
-Evet bu adım çok kritiktir. Yine en çok hata yapılan, sonunda da kaosa sürüklenilen adımlarımızdan biri. Taksiciyle güzel güzel selamlaştınız, gideceğiniz yeri de söylediniz, arada az samimi gibi bağı kuruldu. Dikkat: bu çok ince ve kırılgan bir bağdır. Eğer sadece bu maksimum 45 saniyelik konuşmaya güveniyorsanız, size yine çok pis giricek ben onu şimdiden diyim. Evet güzel bir başlangıçtı, ama şimdi bunu sağlamlaştırmak gerek. Bunu yapmanın da en kritik noktası; hâl hatır muhabbeti (serim) ile bir sonraki konuşma (düğüm) arasında geçecek zamanın optimum olmasıdır. Yani, yeniden konuşmaya başlamak için en az 10, en fazla 60 saniyeniz var. 10 saniyeden önce konuşmaya başlarsanız, bu ona çok itici gelecek; 60 saniye geçtikten sonra başlarsanız o az samimi gibi bağı çoktan yok olmuş olacak. İyi ayarlamak lazım.

4. İkinci konuşmaya yine siz başlayın.
-Futbol, siyaset, ekonomi... Hatta yol üzerindeki seyyar kokoreççi bile. Kısacası her şey konunuz olabilir. Taksicinin önceden algıladığınız sevimsizlik katsayısıyla doğru orantılı olarak edineceğiniz neşeli bir ses tonu ile bu konulardan herhangi birini açıp da anında geri dönüş almamak işten bile değil! Yeter ki ilk adımı siz atın.

5. Ona küçük sürprizler yapın.
Konuşmanın çok sıkıcı bi yere doğru yol aldığından emin olduğunuz anda, iletişiminizi monotonluktan kurtarmak için ona yapabileceğiniz bir sürü sürpriz var. En çok kullanılanı deneyin: "AAABİ ŞURDAN GİRİCEZ çok pardon ya son anda söylemiş gibi oldum ama ehe ehe..." Bu onun aklını alacaktır.

6. Telsizden aniden gelen sesleri özümseyin, kendi arkadaşlarınızmış gibi sevin.
-Çoğu zaman (alkol almadığınız zamanlar hariç) gergin dakikalar yaşayacağınız bu taksi yolculuğu boyunca, gergin diyorum çünkü çok fena giricek, taksinin derinlerinden bir yerden bazı garip garip seslerin geldiğini duyacaksınız. İlk başta uzaylıların dünya ile iletişim kurmak istediğini düşüneceksiniz, normal, ama korkmayın; o sesler taksicinin can dostlarına ait. Bir yerde de tabi gaspçı ya da yankesici olmadığımızdan emin olana kadar bize verilen gözdağıdır o sesler. "Bak biz durakta kaç kişiyiz sen biliyon mu, ona göre." hesabı. Sizden şüphe etmesinde kişisel algılayacak bir durum yok, alınganlık göstermeyin.

7. Sağlığınızı tehlikeye atacak hareketlerden sakının.
-Kavga çıkarmaktan filan değil; taksimetreye bakacam diye boyun, sırt ve göz sağlığınıza zarar vermenizden bahsediyorum. Genelde "hem çaktırmayım, hem de kaç para yazdığına bakayım" gibi bir içgüdünüz oluşabilir, olur o, ama bu güdünüze yenik düşmeyin. Taksimetredeki sayıyı okuycam diye iki dakika içinde hipermetrop gözlerini önce iyileştirip sonra miyoplaştırmış arkadaşlarım var benim, yazık edersiniz.

8. İnerken ona teşekkür edin, bir teşekkür bütün hayatını değiştirebilir.
-Ehehe yok lan öyle bişey şaka yaptım. Yok bi de öpücük kondursaydın adamın yanağına. Deli midir nedir. Demek istediğim, inerken de en azından saygılı sevgili davranın. Çok iyi bir çocuk olursanız taksimetrede yazan paranın beş lira altına bile inebilirsiniz. Tabi onun için de bazı özel cümlelerimiz var ileriki kurlarda öğretiyoruz; mesela bir tanesi "Aabi öğrenci indirimi yapsak, bana ne olur bana, onu söyle sen :))))".

9. İndikten sonra rehavete kapılmayın, yalandan takındığınız gülümsemeyi kaybetmek için iyice uzaklaşmasını bekleyin.
-"Mnakodumunçocuğu ya resmen soydu, bütün cüzdanı emdi hayvanın oğlu" demeden önce belli bir mesafeye erişirseniz iyi olur. O zamana kadar o samimiyetsiz gülümsemenin yüzünüzde olmasını, "Allahım dünyanın en harika taksisinde yolculuk yaptım, çok mutluyum!" düşünceleriyle destekleyin. Zaten şöyle bir 50-100 metreden itibaren ver edersiniz agresyonu, küfürü.

Evet birkaç adım dediğim 9'da kaldı. Sağlık olsun. Mühim olan Daçe Der Ki ekranlarında izleyicilerimizin hayatlarına minik katkılarda bulunmak. Bir sonraki yeni yazıya kadar görüşmek üzre, sağlıcak diliyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
3 Mart 2012 Cumartesi

Bazı Filmler Bağımlı Olmalı

5 tane ömer üründül tadında yorum

Ben var ya Kültür Bakanı olsam, bir: tiyatro ve film afişlerinde Comic Sans yazı tipini kullanan kişileri tespit edip, tek tek zindana attırırdım; iki: "bağımsız film çektim, festival filmi yaptım oleeey :))" diye afedersin kıçım gibi film çeken birtakım kendinbilmez kişileri genital uzuvlarından (çok kibarımdır) tavana asardım. Gerçekten bunu yapardım dostum anlıyor musun ha?

Bugün cancaazla bu senenin if! bağımsız film festivali'ne şöyle bir giriş yapalım dedik. Geçen yıl ilk bağımsız filmimizi izlememiz üzerine büyük aşk beslemeye başladığımız -ve biraz da sağolsun kendimizi entel gibi havalı gibi hissettiren- bu festival, bi dakika bu cümle aldı başını gidiyı. Heh şöyle. Benim blogumda bana artistik yapmak var mı olum, koyacağım bi noktaya bakar!! Neyse kendi cümlesine atarlanan insan olmayayım gece gece.

Bağımsızdır dedik, isyankardır, ele avuca sığmaz dedik, allah bilir nasıl havamıza hava katacak, nasıl entelektüel bir patlama yaşayacağız dedik; gittik "You Hurt My Feelings (Hislerimi İncittin)" filmine bilet aldık.

Ben kısaca şöyle özetleyeyim sevgili okur; bu film 97 dakika olarak görünüyor, fakat benim ömrümden giden zaman yıllarla ölçülür. Öyle diyeyim sen anla.

Allahıııııım, o nasıl bir konusuzluk, o nasıl bir yavan amatörlük. LAN! Amatör film yapabilirsiniz, tamam eyvallah, hatta yeri gelmişken reklam yapayım ben de şu sıralar amatör olarak bi film çekiyorum sevgili okur en kısa zamanda blogda da gösterime sunucam, ehehe, neyse, ama amatörlüğün de bi sınırı, bi eşiği var ya. O eşikten daha amatör olamazsın, olunamaz, olunsa o direk düğün videosu olur, bebek videosu olur; festival filmi OL-MAZ.

Festival dediğin neşeli olur di mi, festival deyince şahsen benim aklıma böyle çiki çiki oynayan mutlu ve sıcak insanlar geliyo.

Filmin 97 dakikasının toplamda nerden baksan rahat bi 50 dakikası youtube'da "sevimli bebek videoları" yazarak aratıp bulacağın ilk 10 sonucun bir kolajı gibiydi. Bu 50 dakika boyunca tamamen 3 yaşındaki bir kız çocuğunun büyümüş de küçülmüş hallerinin ekmeğini yemekle geçti. Kalan 47 dakikanın 30 dakikası filmdeki senaryosuzluğu, o yavan konusuzluğu, diyalogsuz sahnelerle birbirine bağlamakla geçti, ki bu 30 dakikanın 15 dakikasında cancaaz da ben de uyumuşuz. Daha doğrusu benim böyle bi içim geçmeye başladı, ama dedim lan şimdi filmde uyudun olucak, entellik diye filme geldik öküz olup çıkmayalım dedim; ama imkânı yok yani bu kadar durağan bi filmde gözlerini tutamıyosun. Kafeinin köpeği ol istersen, bu film uyutuyor arkadaşım. Filmden çıkınca ben uyuduğumu nasıl çaktırmam diye düşünürken cancaazın da bir ara uyuduğunu itiraf etmesi üzerine aşırı rahatladım tabi.

uyanık kaldığım ender sahnelerden. onda da bi mindfuck.

Konusunu da anladığım kadarıyla anlatayım bak. Demokrasi ve objektivite babında her şeyi yapayım ondan sonra bi de sen yorumla filmi can okur. Şimdi bi adam var böyle sakallı, iki tane çocuğu var (bi tanesi bütün film boyunca yönetmen tarafından ekmeği yenen 3 yaşındaki kız çocuğu, diğeri daha da küçük). Sonradan anlıyoruz ki bu çocuklar adamın değilmiş, adam bakıcılık yapıyormuş. Haa film sanatsal ya, işte festival filmi ayağında ya, bu bilgiyi herhangi bir diyalogla değil de, birinin adama para verdiği sahneyle anlıyorsun. Tamamen senin yorumlayıcılığına kalmış yani. Bu adam kızları karda gezdirmeye çıkıyor, orada bir ara bu 3 yaşındaki bir anda ortalıktan kayboluyor. "Lan" diyorsun "herhalde kız kaybolacak film bunun üzerine kurulu olacak" filan. Kız hemen bulunuyor sonra, konu oraya kaymıyor. Neyse sonra nedendir bilinmez, birtakım iç bunaltıcı diyalogsuz sahneden sonra adam sakallarını kesiyor. "Lan noolucak acaba" filan diyorsun, bakıyorsun adam eline çiçek almış, bi kızın peşinden yürüyor böyle. Kız önden bu arkadan, kız hiç sallamıyor filan. Sonra kızın şu anki sevgilisi çıkıyor ortaya, "Lan" diyorsun "herhalde kavga çıkacak filan biraz aksiyon olacak" öyle de olmuyor; bu iki adam kanka oluveriyor. Şu ana kadar anlattığım şeyler 10 dakikalıkmış gibi dursa da aslında 40 dakika filan sürdü. Sonra ben bir uyumuşum işte içim geçmiş, uyandığımda bu kızın şu anki sevgilisi, filmin başında görünen çocuk bakıcısı olan eski sevgilisine çiçek veriyor. ŞOK! "Lan" diyorsun "nooluyor amk?" Ulan uyuduk uyandık hemen bir ilişki mi kurulmuş ne olmuş, arkayı dönmeye gelmiyor. Sonra bu 3'ü denize filan girip çıkıyor, allah yarabbi, o sahneden hiçbir bok anlamadım zaten. Arada yine bir uyuklama dönemi. En son kızla bu eski sevgilisi yeniden sevgili olmuşlar, evlenicekler hatta, kız gelinlik filan bakıyor. Sonraki sahnede bu yeniden sevgili olduğu adam, kızın eski sevgilisi olan ama benim az önce şu anki sevgilisi diye anlattığım adamla düğün gecesi eğlencelere kaçıyor, yeniden yeni sevgili olan adam düğününü kaçırıyor haliyle. Yemin ederim yazarken gınalık geldi. Kızla yine ayrılıyorlar tabi. Kısacık uyuklama. En sonunda çocuk bakıcısı olan adam elinde tahtadan bir beşikle kızın evine geliyor, kız bi gülümsüyor filan. Bu kadar. Nasıl? Siz de bir s.k anlamadınız di mi?

Düşün, hem konu bir boka benzemiyor, hem sanat filmi, hem müzik bile yok, hem de ara verilmiyor!

Bu film, festival filmleri aşkımızın ıstırabı oldu resmen.

Puan vermek gerekirse 3 verebiliyorum, o da sinema bileti gnçtrkcll sayesinde ucuza geldi diye. Ehehe. Valla çok ciddiyim.

Bu blog vasıtasıyla birtakım bağımsız yönetmenlere, bağımsız senaristlere, bağımsız yapımcılara seslenmek istiyorum: Bakın eğer gerçekten böyle işkencelerle bizi yoracak bi film de siz yapacaksanız, ne olur azıcık bağımlı olun. Bu kadar bağımsızlığın, böyle başınabuyrukluğun kimseye bi faydası yok. Lüzumsuz adamlar sizi. Gidiyim de yarın festivalin şöyle adam gibi bi bağımsızını bulup izleyeyim, öyle her bilmediğine dokunmican demek ki.

Daçe.


*not: sürprizi kaçmasın, bi de beklentiyi yüksek tutmayın diye şimdiye kadar sır gibi sakladığım bir kısa film çektim, hatta çektik, en yakın zamanda vizyona sokucam, çok entüsiyastiğim bu konuda. ehe.
Okumaya devam →
27 Şubat 2012 Pazartesi

Renksiz Göz Aldatmacası

7 tane ömer üründül tadında yorum
ela gözlü olduğuna inandırılan çocuğun o saf gülüşü. halbuse gerçekler çok acı gelecek.

Neaber canım okur yeaa görüşemedik. Böyle de az samimi olunan kişi gibi davranmayıp direk dalayım mı konulara kafadan..

Çok aç olup da buzdolabında dişine göre bişey bulamamanın verdiği can sıkıcı mutsuzluk hâli. Yine de arada bir mutfağa gitme, "Belki bişey vardır da ben görememişimdir lan"cılık, fakat yine canımın dolaptaki hiçbir şeyi çekmemesinden kelli umutsuzlukla açık tutulan çaresiz dolabın kimselere duyuramadığı serin çığlıkları. Allahım bir açlık hâlini nasıl edebileştirdim bi anda ya... Kısaca söylemek gerekirse, allah belasını versin böyle açlığın.

Geçen gün, takım elbisesiyle, ayaküstü, böyle gerine gerine, "Yeaa ben parayı hiç sevmem biliyo musun" diyen bi adam gördüm, nas-ııııl samimiyetsiz, nas-ııııl bir kibirli. Yalancı köpek bi de bunu söylerken jipini (Jeep marka 4x4 araçlardan bahsediyorum) durdurup kenara çekmiş, inmiş, arkadaşıyla dertleşiyordu. JİP evet. Bilinçsiz ve hadsiz hayvan evladı. Kapitalin küçük oğlu seni. Hadi git şimdi yürrrüüüüü! Oh nasıl rahatladım.

Dolmuşta muavin koltuğundaki kişinin inerken de yanındaki kapıyı açıp inmesine inanılmaz saygı duyuyorum. Gerçi böyle deyince sanki hayatta nerde afedersin skimsonik şey var ona saygı duyuyormuşum gibi oldu. Lakin ki öyle değil.

Allah Behzat Ç'de figüranlık yapan adam kadar oyunculuktanbihaberlik vermesin kimseye. Amin.

Dualarım bu kadar kısa ve nettir sevgili okur,, Tanrı'yı niye oyalayayım ki boş yere di mi. Misal ben Tanrı olsam, şimdi yakışıksız bir benzetme oldu tabi ama, mesela yani düşün Tanrı olsam, ilk önce en kısa edilmiş dualara yanıt verirdim. Hatta mümkünse görseli bol yazısı az olanlar favorim olurdu. Uzun duaları da artık boş bi vaktimde değerlendirirdim, ya da "Taam ya neyse şimdi yatiim de bunlara da yarın erken kalkar bakarım" diye kendimi kandırırdım. Bilemiyorum. Duaları son güne bırakmak filan. Ekmeğini yemeye çalıştığım esprilerin hiçbir yere bağlanamayacak olması kuşağında bu hafta...

Bence "ela" diye bi göz rengi yok ya, tamamen, gözlerinin rengi hiçbir ske benzemeyen insanlar üzülmesin diye uydurulmuş bi renk gibi. Ela ne. Sanki, renkli gözlü olmaya çok özenmiş ama olamamış da, bi yandan tam kahverengi de denilmesini istemiyormuş gibi. Allah allaa. Yazık, insanları kandırmayalım artık. Ela diye bir şey yok. Bir de şu şey geyiği var, "Renkli gözlü insanlar evrimini tamamlayamamış ondan öyleymiş biliyo musunnn......." diye, o da mesela tamamen insanın kendini bir kandırmaca içinde bulmak istemesi sadece. Ne gerek var.

Dünya üzerinde Türk tipi övme örneği: Bizim nigga bi' rap yapar, parmaklarını yersin!

Asıl takımının yanında bi de yerel takım tutan kişideki sevimliliğe gel ya. Sabaha kadar ona bütün sırlarını anlatmazsın da naaparsın yani. Popülizmin o kadar da kölesi olmamışlık, kendince bir başkaldırışçılık, elde tutulamama, ne bileyim böyle bir dikkafalılık.

Dikkafalı da küfür gibi.

Pazartesi sendromun olmasın diye gecenin şu saatinde oturup yazdığım bu dev eseri bir çırpıda okuyan göz bebeklerini yediminin. Hadi kendine iyi bak.

Daçe.
Okumaya devam →
16 Şubat 2012 Perşembe

Hastası Olacaksınız: Kendi Parmak İziniz

11 tane ömer üründül tadında yorum
bir parmak kim bilir neler söylemek istiyor. ömer çelakıl'la şifreler... dı-dım dım dı-dım... az sonra... dı-dım dım dı-dım...

Yarım saattir parmak izlerimi inceleyip inceleyip garip bir şekilde mutlu oluyorum inanır mısın. Emniyetten parmak izi taramasının birer çıktısını almıştım geçen hafta sevgili okur, parmak izlerim o kadar güzel ki, oradaki polisler "Müthiş parmak izi var sende delikanlı, bence bir kopyasını al evde dursun" diye elime tutuşturdular. Allahım nasıl mutlu oldum, nasıl deli oldum. O günden beri belirli bir süreyi parmak izi çıktıma ayırıp, her bir parmağımın izini, nasıl kıvrımlı olduklarını, garip garip şekillere girerek aslında bana ne anlatmak istediklerini falan inceliyorum. İnsanın parmak izini incelemesi nasıl bir şey ya. Herkes almalı bence kendi izinin çıktısını. Tombul parmaklarım resmen tek tek poz vermiş. Gerçekten ben şu an bu mutluluğu sözle ifade edemiyorum okur. Özellikle baş parmaklarımın çok samimi bir karakteristiği var, böyle, boynu bükük gibi ama aynı zamanda gururlu gibi. Hani aslında lisenin en hayta sınıfıymış da mezuniyet yıllığı için fotoğraf çekinirken bununla gururlanmışlar gibi. Gerçi sol elimin baş parmağı sağdakine göre daha şişman bir iz bırakmış ama sanırım onu çok bastırmışım ondan olmuş. Ama şu an bu çıktıda öyle sevimli, öyle kardeş gibiler ki. Ben biraz daha parmak izlerime bakıp geliyorum izninle canım okur.

Geldim.

Annemin hala futbolcuların maç içinde tükürmelerini yadırgıyor olması da apayrı bir yazı konusu. Sorsan, hastası Xavi'nin, Iniesta'nın, Messi'nin; hatta bu kadar da değil, Barcelona'yı dedem de bilir olm dersin, öyle değil, Bilbaolu Llorente'den Villarrealli Rossi'ye, Valencialı Pablo Piatti'den Atleticolu Reyes'e çok geniş bir La Liga repertuarı var annemin. Noldu bi açık kaldı ağzın? Ehehe. Yalan değil sevgili okur, El Classico oynanacak olsa iki takıma da ilk 11 çıkartır. Fakat annem, yılların futbol izleyicisi de olsa o tükürmelere alışmış değil. Orta hâlli bir gezegen parası eden Messi bile tükürse, "Hayvan!!" diye damgalanıyor. Ben o sırada tabi Messi için çok üzülüyorum. Çocuk 90 dakika boyunca it gibi koşmuş sağa sola, gerekirse atmamış attırmış, ama bir tükürükle bütün havası sönüyor annemin gözünde. Messi'yi mi teselli edersin, anneme mi açıklama yaparsın... Bu paragraf kendi başına eve çıkmadan önce sonlandırayım sevgili okur. Hayır yapıştı da gitmiyor hayvanınoğlu. GİT LAN.

Adamsendeciye bak ya.

Ben bişeyi çok merak ediyorum. Mesela çok zengin bi insan, hani böyle, Ali Ağaoğlu'nu ele alalım, bu adam bu zenginliğinin farkında mı acaba ya? Bize göre çok çok büyük paralar kazanıyor filan ama o zenginlik hakikaten ona da zenginlik gibi geliyor mu, yoksa alışılıyor mu zenginliğe acaba. Gerçekten çok merak ediyorum. Mesela her sabah ellerini arkada birleştirip camın önüne gidip, şehri tepeden upuzuun seyrettikten sonra, gökdelende filan yaşıyor çünkü bana göre, "Bugün de zenginim yalnız ha. Vay anasını ya. Resmen her gün ayrı zenginim. Dün de ne biçim zengindim di mi? Evet ya. Bi de bugüne bak, yine bi zenginlik hâli. Oha ya. Olm ressmen herkes fakir, ben zenginim ya. Çk çk çk..." diye düşünüyor mu acaba? Zengin bi okur çıkıp cevaplasın istiyorum ama zaten o kadar zengin olsa burda paçoz paçoz internete mi girecek. Kesin o zenginlerin internete filan giren bişeyleri vardır. Robot tarzı. Hizmetçi tarzı. Artık bilemiyorum zengin olmadığım için tabi. Fakirlik başa bela.

Cama doğru gideyim de biraz kendimle konuşayım. Hadi görüşürüz sevgili okur. Ellerinin içinden öpüyorum senin. Sağlıcakla kal.


not: günlerdir yazmıyorum diye cancaazdan özel istek geldi artık, kendisine buradan el sallayıp öpücükler gönderiyorum. (canlı yayın mantığındayım şu an, bateri dıbıtıssss filan yapıyor seyirci alkışlıyor mesela. ehehe.)

Daçe.
Okumaya devam →
7 Şubat 2012 Salı

Diyojen'in Adamsendeciliği

3 tane ömer üründül tadında yorum
yalnız diyojen'i yazının sonuna sakladım. koskoca filozof sonuçta bi ağırlığı olsun.

Az önce Yeni Yazı butonuna basıcam diye Yeni Blog butonuna basmışım, allahallaa dedim, bir yazı yazmak için bu kadar uğraşmıyorduk normalde ama, herhalde blogger'da düzen değişti dedim. Hiç sorgulamadan devam ettim. Çünkü ben hiç sorgulamayan bi insanım. Yepyeni tema seçtim, yepyeni bir isim koydum filan, sonra baktım aaa neyse burdan daha fazla ekmek çıkmayacak gibi.

Ben izlediğim filmlerin hepsini, yani hemen hemen hepsini, öyle ya da böyle beğenen bi insanım ya. Hiç sinemadan çıkınca demiyorum ki, lan aslında şurası da şöyle olabilirmiş, burda yönetmen götüm gibi çekim yapmış, buranın senaryosu havada kalmış senariste kafam girsin filan. Zaten diyecek olsam da böyle çirkin kelimelerle açığa vurmam düşüncelerimi, bugüne bugün 19 Mayıs 2011'in Hürriyet'inde yazısı çıkan adamım. Entelektüel ve başkaldırışsal duruşa sahip bir kişiliğim var. Ehehe yok lan şaka ne duruşu. Bildiğin yazı gönderdim yayınlandı bu kadar basit. Bu bahsi kapayalım kuzum.

Aslında deminki paragrafta biraz kendimi itin afedersin götüne sokmuş gibi oldum, lâkin ki öyle değil. Misal, bi keresinde İlahların Aşkı isimli filmi izleyip, çıktıktan sonra Colin Farrell'ı yerden yere vurmuşluğum, hatta cancaazla vurmuşluğumuz vardı. Colin Farrell mıydı ya o, hani bi tane var ya, o işte. Neyse o değilse de Colin Farrell hakkını helal etsin ama, yani arkadaşım, yılların aktörüsün ya sen, ben mi öğreticem ya sana rol yapmayı. Colin Farrell'ın en kötü oyunculuğunu izledik. Ha bana sorsan Colin Farrell'ın iyi oyunculuğu var mı, o da yok bence. Anca kaşlarını kaldırıp üzülsün o annca.

Fark ettiğin üzere tamamen gecenin 02:36 olmasının verdiği rehavetle, inanılmaz lakayıt yazıyorum. Gerçi Google Chrome bana lakayıt yerine lakayt kelimesini öneriyor da, KROM ÖNCE KENDİNE BAKSIN. Google kelimesinin altını çizen ve sağ tıkladığımda Golcüyle, Golümle gibi skimsonik tavsiyelerde bulunan bir tarayıcı nerden baksan.

Bizim kantinde bi abi var, "Abi bu ne kadar?" diye fiyatını sorduğun her şey için önce "Nerden baksan..." diyip gülüyor. İSTİSNASIZ her şey için diyorum. Hayır bi de gülüyor, tamam gülebilir, insanlık hali, kendi esprimi beğenip ayı gibi gülerim ben de çoğu zaman; ama hem kötü espri yapıp, hem kendin gülüp, hem de bizim gözlerimizin içine "Gülün ya ne güzel espri yaptım xD" ifadesiyle bakamazsın.

Bu çok çok eskiye dayanan hikâyeler nasıl aktarılıyor hiç anlamıyorum. Özellikle iki kişi arasında geçen diyaloglar, sonraki kuşaklara nasıl geçiyor? O iki kişiden birinin büyük adamsendeciliği var. Ya da ortamda bir üçüncü, dördüncü varsa, o zaman tamam, o deyyuslar anlatmıştır derim; ama onda da şöyle bi sıkıntı var; yani sen o diyaloga tanık olan en fazla 4-5 kişiden birisin, sen kalkıp nasıl bunu bütün dünyaya yayabiliyorsun ya? Ben gerçekten bu olaya çok kafa yoruyorum. Bak mesela düşün, sokak filozofu, üstü başı pasak içindeki Diyojen (diyojen'in altını çizip "diyorken" öneren kromun da allah belasını versin pis cahil) ve zamanın Saray züppelerinden biri (oha züppe mi dedim lan ben, züppe ne yaa. piii.) çok dar bir sokakta karşılıklı yürürler. Derken iyice yaklaşırlar birbirlerine, ama yol o kadar dardır ki, aynı anda iki kişinin geçmesi imkansız, birinin yol vermesi gerekir. Diyojen ve Saray züppesi (bak gerçekten bu adama başka bi isim bulamıyorum, üzerime gelme, saat 02:45 oldu zaten), evet bu ikisi, dip dibe gelirler; züppe olan adam büyük bir kibirle kirli ve yırtık kıyafetler içindeki Diyojen'e bakar, der ki, "Ben bir sokak serserisine yol vermem." Hey yavrum. Lafa bak lafa. O ne kibir. Ego içinde yüzüyor adam. Şimdi öyle pasaklı birini ben yolda görsem, lan bu tinercidir derim (haliyle dindar değildir), para mara ister bıçak filan saplar, çekileyim, derim. Saraylıyı görüyo musun sen. Saraylıdaki, afedersin, t şşağa gel. Bunun üzerine Diyojen "Sen kime serseri diyosun olm, bak ben filozofum ha, benim filozof tanıdıklarım da var, arkam sağlam oğlum dövdürürüm lan seni! Dövdürürüm it!!" diye adama girişir. Yok eheh bi dakka. Ama böyle olsa güzel olurmuş itiraf et, mis gibi aksiyon. Neyse. Bunun üzerine Diyojen kenara çekilir ve, "Ben veririm." der... Filozofu görüyo musun bak hiç saraylı filan dinlemedi, nasıl da yapıştırdı cevabı. Resmen ben dedi zekamla burda dedi senin dedi afedersin ağzına sıçtım, hadi git şimdi nereye gidiyosan dedi. Evet bu kısımları uzatmayayım, işte Saraylı öyle göt gibi kaldı, Diyojen de Demet Akalın özgüveniyle yoluna devam etti. Tamam mı buraya kadar. Şimdi çok önemli bişey sorucam, çünkü cevabını bulamazsam deliricem ben. Umarım sen bulursun.

Bu diyalog, komple böyle, günümüze kadar nasıl gelmiş olabilir?
A) Saraylı olan adam kendine yediremedi ve yatağında hıçkıra hıçkıra ağlayarak tüm olayı anlattı.
B) Diyojen o olayın devamında kahveye filan gitti, "Lan olm biliyo musunuz noldu? :)))" diye gururla ortamdakilere anlattı.
C) Bence bu hikayeyi Diyojen'i çok seven biri çok pis uydurdu.
Evet di mi, işte bence de çok ilginç olduğu için biraz da sen kafa yor istedim.

O zaman iyi geceler. Saat 3'e 6 varken sana sağlıcak diliyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
1 Şubat 2012 Çarşamba

Şöyle İyi Bi' Düşemedik

5 tane ömer üründül tadında yorum
 + sen de benimle aynı şeyi mi düşünüyorsun sevgilim?
- aah evet sevgilim her şey öyle romantik ki... :))))
+ onu demiyorum lan yarım saattir düşmeden yürüyoruz, birimizden biri çok pis düşçek biliyosun di mi? bak ben düşersem seni de yanımda çekerim ha.
- allah belanı versin hayvanın oğlu.
(daçederki blog oyuncularından -ben- itici bir canlandırma izlediniz.)

» Yarım saattir ilginç bir girişle başlayayım diye kasıyorum da; kararsızlığım yüzünden 2 kez Yapışkan Tuşlar'ı açtım, yaklaşık 12 farklı cümleyle başlayıp sildim, belki fikrim gelir diye 3 kez feysbuka baktım, 1 yudum Şveps'imden içtim, tahminen 3 kez filan da "Lan noolucak bi kere de böyle DANN! diye başlayayım" dedim. Mamafih öyle de yapacağım.
» Kar ilk yağdığından beri, yani aylardır, bi kere bile buzun üstünde kayıp düşmedim ya sevgili okur, bu beni gerçekten çok üzen bi hal almaya başladı. İlk başta, uzunca bi süre hiç düşmeyince korkutan bi haldeydi, çünkü her yıl en az bir kere düşerim yani ben, hatta mümkünse etrafta insan olduğu zaman, en çok rezillik çıkacağı zaman düşmeye de gayret ederim, ama bu sene henüz böyle her şeyi unutup ölüme koşarcasına düşmemiş olduğum her gün, o büyük düşme gününe daha çok yaklaşıyorum diye seziyordum. Hayır yeri geldi arkadaşlarımla da şakalaştım, yeri geldi dingillik edip buzun üzerinde moonwalk da yapmaya çalıştım, ulan bana mısın demiyorum arkadaş! Sonra tabi ben böyle adamsendeci gibi düşmemeye devam ettikçe de içten içe üzülmeye başladım. Lan dedim acaba ben artık düşmeyecek miyim? Benim bu düşme kabiliyetim yok mu oldu ya Rab dedim, dengem mi oturdu, cayroskop gibi bir hal mı aldım nedir? Ama inanıyorum bi gün böyle mal mal düşünürken düşüvericem orta yere. Evet hadi inşallah.
» O değil de sürekli bi El Classico maçı mı oynanıyo yoksa bana mı öyle geliyor acaba. Sanki yılda şöyle en az 10 kez oynanmasa İspanya halkının içi rahat etmiyor gibi. Hayır cidden, El Classico'nun da bi sınırı var arkadaş. Bırak arada kalitesiz futbol izleyeyim, bırak arada Tavşanlı Linyitspor'a göz gezdireyim ya. Vallahi Messi'nin adrese teslim paslarından, Mesut'un çipil gözlü kaleyi bulan sert şutlarından gına geldi ha. Bırakın arkadaşım benim seyir zevkimle oynamayın artık yeter ya.
» Bu arada bambaşka bişey sorucam sevgili okur, eskiden böyle L'leri büyük yazan kızlar vardı, onlar hala var mı acaba ya? O L'nin niye büyük olduğunu hiçbir zaman anlayamadım ben.
» Dolmuş, otobüs gibi toplu taşımanın ve sosyalliğin had safhada yaşandığı ortamlarda, yol biraz uzun gibiyse ve yanımda da tanıdık kimse yoksa, nadiren mp3çalarımı açıp dinliyorum. Ama ne zaman mp3çalarımı kulağıma taksam, daha doğrusu mp3çalarımın kulaklığını kulağıma taksam, ve mp3çalarımı da son ses açsam o gürültüden kurtulsam, o anda ortamdaki herkesin arkamdan atıp tuttuğunu hissedip rahatsız oluyorum. Böyle paranoyaklıklarım var. Her şey mp3çalarımı dereceli olarak yavaş yavaş kısmamla son buluyor. Bakıyorum insanlar gayet başka başka konulardan konuşuyor, ya da hiç konuşmuyor. Ama o mp3çalarımın sesini açtığım anda yine başlıyor iblisler benim dedikodumu yapmaya. Ağızları ayrılasıca yılanlar. Ayrıca i kalp mp3çalarım.
» Yatıya kalmaya gittiğin eş dost ya da akraba evinde yatma vakti verilen pijama ya da aşortman takımı. O evde Adriana Lima bile gelip kalacak olsa, o kadar yakışmayacak, o kızcağızın üzerinde bile o kadar sakil duracak ki o. Ya işte neydim değil ne oldum lan gece gece şu tipe bak ehehehe diyeceksin sevgili okur.
» Bu arada Rectoa gelmiş de yeni bloguyla ortamlara rüzgâr gibi girmiş, hiç söylemiyosunuz.
» Ben de çok uzatmadan kaçayım çünkü eee çünkü şeyden ötürü çünkü lan tamam hiçbir bahanem yok yazacağım şeyler bitti o yüzden gidiyorum. Sen de böyle arada bir çıkıp bozmazsan sevinirim sevgili okur. O cayroskop esprisini de hala düşünüyosun, pis pis açığımı arıyorsun biliyorum. Hadi dağılalım adamsendeci okurum benim. Hadi iblislikler peşindeki can dostum. Sağlıcakla kalmanı tavsiye ederim zira iti var kopuğu var. İyakşamlar.

Daçe.
Okumaya devam →
26 Ocak 2012 Perşembe

Biz İzmirliler Her Şeye Darı Deriz

14 tane ömer üründül tadında yorum

» Napıyon sevgili okur? Bak sana böyle de güzel İzmir ağzı yaparım. Önceki günlerde yavru vatan İzmir'de olduğumdan mütevellit (evet mütevellit), bu yazıda böyle komple İzmir'den bahsedecek ve yersiz yersiz zamanlarda İzmir ağzı yapacağım.
» Cancaazla gittiğimiz İzmir günleri boyunca hava o kadar güzel, o kadar bebiş gibiydi ki sevgili okur, anlatsam ağzın açık kalır. Ben de anlatmak yerine bir görselle durumu bağlamaya gerek olmadan ortamı şenlendirmek ve aniden bir sonraki maddeye kaçmak istiyorum.

çok yakından bakınca beni de görebilirsin, el sallıyorum bak.

» Evet yavru vatan Kıbrıs falan değil can okur, Kıbrıs'ı henüz görmedim gerçi ama, yavru vatan İzmir. Altına da imzamı atarım. Özellikle Ankara'dan gittiğin zaman çok iyi anlıyosun, yavru gibi bir şehir İzmir. Bebiş gibi. İlik gibi şehir. Oh beybi bi hareketlenme oldu. Kaldığımız 5 günde resmen İzmir'in köpeği olmuşum gördüğün üzere, ama ben daha çok İzmir'in ve bebiş İzmirlilerin tuhaflıklarından bahsedeyim diyorum.
» Abi şimdi her şeyden önce bi yavanlığa değineceğim... Mısıra darı demek nedir ya? Lan ben dedim ki İzmir böyle modern şöyle batılı öyle şahane falan, adamlar aykırı çıktı. Mısır lan mısır, bildiğin, annelerimizin alıp haşladığı, seyyar satıcıların tuzlayıp tuzlayıp sattığı, Kızılay apaçilerinin bardaklar içerisinde ver ettiği güpgüzelim mısır. Sen şimdi kalkıp yılların mısırına nasıl ağzını eğe eğe darı diyebiliyorsun ya? Bununla da sınırlı değil aykırılık. Sahil kenarında çekirdek çitleyelim denize karşı dedik, misler gibi manzara var, Ankara'da nerden bulucaz dedik, neymiş efendim, çekirdek değilmiş çiğdemmiş. Haydaa... Deli misiniz oğlum siz. Binlerce yıllık çekirdek o mendeburlar! Allahallaa. Sonra bak... Bu kadar da değil, keşke bu kadar olsa. Bugün bir leblebiye adamlar nohut diyor. Al. Nohut bambaşka, leblebi bambaşka şeyler hayvanın evladı.. Nasıl sinirleniyorum bak düşündükçe ha. Simite de gevrek diyor yine aynı iblisler. Gururlu gururlu, kendinden emin, "Vaaar gevreeek" diyor. Ama gevrek adı altında sattığı şey hep simit. Ay bayilazağim...
» Bence şöyle olmuş. Bi gün bi İzmirli, artık rüyasında mı gördü naptıysa, uyanmış böyle Ege'ye, Yunan adalarına doğru, kalkmış bütün arkadaş ortamlarında demiş ki, pis lobici, "Bence bundan sonra simite gevrek, mısıra darı diyelim. Leblebi de nohut olsun mesela, gerçekten nohut almak isteyen biri olursa kafası skilmiş olur ehehe. Bu arada o çitlediğimiz çekirdekler var ya, onlar için de 'çiğdem' gibi bişey düşündüm. Uyar mı?" Yoksa başka nası olacak di mi.
marifet gibi bi de böyle kartpostal yapmışlar.

» Onu bunu bırakayım da açık konuşayım; İzmirliler dünyanın en saygılı insanları arkadaşım. Taksicisi bile yol veriyor inanabiliyor musun? Taksicisin ya sen, yol senin babanın, istesen basar gidersin, ama yooook. Ayağını yola koyduğun anda duruyolar. Avrupa ülkesi muhabbetlerinde böyle bi klişe var ama ciddi anlamda doğruymuş. İstanbul böbürlenmesin Avrupalıyız falan diye, adamlar çoktan girmiş Avrupa'ya.
» İzmir'in her yerinde Roman Roman teyzeler var, gül satıp fal bakıyolar. Bi gün, cancaazla yine böyle Kordon'da denize karşı oturuyoruz -ayıptır söylemesi kehhe kehhee mehehe-, bi tane Roman teyze geldi uzaktan, "Bilimadamııııı" diye bağırıyo bana doğru. Diyorum ne alaka, meğer ben o sırada numaralı gözlüğümü taktığım için ve numaralı gözlük takanların hepsi bilimadamı olduğu için öyle bağırıyomuş. Geldi yanımıza, ayaküstü, beş dakika içinde falan bir gül satıp iki de fal baktı. Ben neye uğradığımı şaşırdım tabi. İlk başta ikimiz de kadına para kaptırmamak isterken toplamda on beş türk lirosunu bayılmamız çok güzel oldu. Bence bu kadınları İşletme'de filan ders diye okutmak lazım. Marketing sağlam.
» Bebiş vatan İzmir'de ilk başta Alsancak'ın ara sokaklarında bi otelde kalıyoduk tamam mı. Otel güzeldi, fakat nasıl desem, muhiti biraz garipti. Hani böyle, akşam saat 6-7'den itibaren, yalnızca 2 metre enindeki sokaklar nasıl karanlık ve tenhalaşıyor görüceksin. Sokak köpekleri, ortaya dağılmış çöpler, apaçi tipli "bebe"ler. Ama bir şey vardı ki, otelin muhitini az sevdiysek daha da sevelim diye orda duruyor gibi: Travestiler. Evet. Topuklu ayakkabıyla 1.90 boyunda, benden yaklaşık 20 kilo daha fazla, bacakları ile Roberto Carlos frikiklerini, kıyafetleriyle de Bülent Ersoy zerafetini hatırlatan bu adamlar -adamlar?- yürüyerek geçmemiz gereken 100 metrelik zorlu parkuru sağlı sollu kapatmışlar, arabaların üzerlerine oturup bacak dekoltesi veriyorlar. Biz tabi onlarla temasa geçmemek için adeta bir Hugo gibi DÖRT! DÖRT! ALTI! şeklinde bir sağa bir sola kaçarken, maalesef içlerinden birinin tam yanından geçerken bana "Enişteee" diye laf atmasına engel olamayıp ahretlik gerilim yaşadık. Bağlayabildim mi bilemiyorum artık korkudan nasıl yazdıysam gelişine.
» O diil de, güzel İzmir'in martısı bile bizim burdaki güvercinden farklı bakıyor. Belki tür farkından dolayı da olabilir bilemiyorum tam.
» Bi gün de komple Efes'teydim sevgili okur. Belirtme ihtiyacı hissediyorum çünkü İzmirli olup da daha bir kere Efes'e gitmemiş insan var şu devirde. Neyse. Efes'teki o antik kent, yanlış anlamadıysam İyonlar döneminden kalma, ve anlıyoruz ki, İyonlar taştan kolonun köpeği olmuş. Adım başı bir kolon adım başı bir kolon, bu ne arkadaşım. Yok işte krallar ölmüş kolon yaptırılmış, savaş kazanılmış hadii kolon yapalım olmuş, ne bileyim "şöyle güzel bi yer yap da eğlenek" denmiş, kolon yapılmış. Gerçi böyle söyleyince Efes'te kolondan başka bişey yok gibi oldu ama, yani nasıl desem, en azından yarısı kolon lan. Bi de Efes'te 60 kişilik falan bi Japon kafilesi vardı, onu hiç anlamadım. İzmirlinin kendisi görmemiş daha Efes'i, sen nası kalkıp da geliyosun taa Japonyalardan yaşlı başlı halinle. Arkayı flu yapan fotoğraflar çekip çekip gittiler sevgili okur. Bu da böyle bir anımdır.
» Kordon, Alsancak, Konak, Karşıyaka, Bornova ve hatta Efes falan derken bayaa İzmir hayranı oldum çıktım. Bu yazıyı da burada sonlandırayım zira bu hayranlığımı çekemeyen pis Ankaralılar olucak daha fazla uzatırsam. Haydi sağlıcakla kal, al yanaklarından ve al yuvarlarından öpüyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
17 Ocak 2012 Salı

Eğrisi Doğrusu İle İllüminati Olayları

3 tane ömer üründül tadında yorum
çipil bakan tek gözünü yediminin.

Ben, var ya, İllüminati olsam, yani böyle komple ben olsam, koca bir örgüt aslında 'benimmiş lan' olsa, hiç öyle psikolojik savaşmış, biyolojik silahmış, o tür tuzlu olaylara girmem; onun yerine missler gibi bişey düşündüm sevgili okur: Cam Kırığı Bombası. Evet yanlış duymadın. Bugüne kadar nasıl oldu da düşünülmedi anlayamıyorum, bi insanın akıl sağlığı ve paranoya seviyesi üzerinde cam kırığından daha etkili bi yöntem var mı allaasen. HAARP mı etkili yöntem? Peh. İki tane bulutu çarpıştır tee Amerikalardan, gelsin burda kar yağsın. Olm ocaktayız lan tabi ki kar yağacak, ne haarpı filan. Yemin ediyorum bu İllüminati bilmiyo bu işi ya. Bi kere ben bi ülkeye cam kırığı bombası atsam, binlerce kilometre karelik şehir toprakları küçücük cam kırıkları olsa, ben eminim ki ordaki insanlar artık hayatlarının geri kalanında o eski huzurlu kişiler olamayacak. Hep bir "Olm bak ayaana falan batmasın hep beyne yürüyomuş :(((", hep bir efendime söyleyeyim, "Aman terliksiz gezme çocuğum" gibi iç huzursuzluklar, can sıkışmaları olacak. Sonra da, sonra dediğim tabi bi 10 yıl sonra falan, aklı başında adam kalmadığında o ülkede, hooop akbaba gibi çöker alırım yemin ederim. O diil de bu paragraftaki emperyalizmden ben bile tiksindim ha.

İllüminati gerçekten çok sinsi bi oluşum ya. Kendilerini böyle havalı bişey sanıyolar da, öyle Pink Floyd albüm kapağına ışığın dağılmasını koymak, ya da efendime söyleyeyim Family Guy'da arka planda bir anda piramitli göz çıkması, yok işte baykuşlar eşliğinde pagan ayini yapmak eylemlerinin hangisi havalı şimdi allaşkına. Pis satanistler. Arkaya göz koyup çekmekten ne zevk alıyosunuz ha, mendeburlar. Canını yediğiminin dağ gibi Nikola Tesla'sının ömrünü yemişsiniz zamanında, şimdi o projelerle götümüzden kan örnekleri alıyosunuz di mi iblisler. Hani aydınlanma hani ışıklar geliyo da Lusifer allahını seviyosan bize yardım et de işte yok bütün dünya şeytanın t şşağını yesin falan ya bak gerçekten düşündükçe garip oluyorum. Hatta o kadar garip oluyorum ki şu an doğru düzgün cümle bile kuramıyorum. Lan hakikaten ben ne diyorum ya, kendi yazdığımı anlamadım şu an.

O diil de, sübliminal mesaj diye bişey var ya, hah onun allah belasını versin ya. Keriz gibi yiyoruz her gün bi sürü sübliminali. Şu an benim bilinçaltım hayvan gibi dolu, bir sürü şeytan figürü, tek göz, umutsuzluk mesajları ve David Rockafeller'sın sen bizim canımız düşünceleriyle dolu. Tam ben bilincimi ve bilinçaltımı finallere hazırlıyorken, her gün hayvanlar kadar şey ezberlemem gerektiği için belki de çocukluğuma dair çok güzel anılarımdan birini ikisini shift+delete yapıyorken, senin benim kafamın içini (çünkü bilinçaltı çok bilimsel oldu, kafamın içi daha samimi) böyle şeylerle doldurmaya ne hakkın var arkadaşım? BU DÜNYA SANA DA KALMAZ İLLÜMİN!!

Atarlanarak yazımı bitiriyorum, bir diğer İllüminati incelemesinde daha ayrıntılı atarlanmalarda bulunacağım. Sen öyle bilincini tanımadığın kişilere açma sevgili okur, haydi canının sağlığı.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Ocak 2012 Perşembe

Aynen Devam

7 tane ömer üründül tadında yorum
(üst düzey fotoşop kullanırım. şş çaktırma.)

» Ta-taaaaam!!
» Gönül isterdi ki "AAAAAA HOŞGELDİNİİİİİZZ AY HİÇ BEKLEMİYODUUM:)))))))))" diye samimiyet dışı ve sevimsiz bir kucaklamayla karşılayayım sizi, ucuz bir çikolata, uçucu bir de kolonya ikram edeyim, sizin bilinci daha oturmamış 4 GB beyinli çocuklarınız rengârenk balonları patlatırken ben içten içe üzüleyim falan. Ama yok, tüm bu şarlatanlıkları bir kenara bırakıp, tamamen içten bir selamlama ile yeni Daçe Der Ki'ye alıyorum sizi: Neaber? :) Allahaşkına geç otur yabancı yok.
» Yeni Daçe Der Ki de YTL gibi oldu, ya da aslında bu blogun çakması varmış böyle otobüs firmaları gibi. Neyse. Ne yaptın yaa sevgili okur, hadi anlat, ben yokken hiçbir blogda aradığını bulamadın di mi? Kehehe kehe keh tahmin etmiştim. Hayvanlar gibi de özlemiş olduğunu varsayarak (tümdengelim tümevarım varsayım önerme allahım sen aklımı koru yarabbim bloga yeniden yazı yazınca sevinçten deli oldum) hemen konulara girmek istiyorum. Ayşen hanım pasta aldın mı sen? Ay pasta da al vallahi darılırım.
» Açılışı da final dönemine denk getirdim ki ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketlerinize bir şekilde dahil olayım. Meh mehh.
» En başta sana herkesin en az kanun karşısında olduğu kadar eşit olduğu bir platformdan bahsedicem sevgili okur, can okur canbonomo okur*: Ankara'nın dolmuşları. Ne oldu bi şaşırma geldi gibi. Evet, tam anlamıyla, adaletin damarlara kadar hissedildiği bir atmosfer. Geçen gün okuldan Kızılay'a gidiyorum, böyle yine 50 kişi falanız. Dolmuşun içinde soluyacak ya 3 ya 4 molekül oksijen kalmış o derece. Tabi trafik falan da olunca sıkıntıdan etrafa bakıyorum; bir yanda ders çalışmaktan içi dışına çıkmış, dağınık saç ve kıyafetleriyle düşkün bir öğrenci profili, diğer yanda 2 milyarlık dokunmatik telefonunundan hava download edip güzelce nefesini alan, bakımlı, dersleri sallamayan bir diğer öğrenci profili. Genelkurmay'ın orda kavşak var ya hani (ankaralı olmayan arkadaşlar "nekavşaayaahangikavşak" diye birbirine bakıyor şu an). Oraya gelirken, her zamanki gibi dolmuş şöförünün yönlendirmesiyle ("argadaşlar bi yardımcı olalım gavşaa geçene gadar."), benim de içinde olduğum yaklaşık 15 kişilik grup, bunun kadını erkeği, Asyalısı Avrupalısı, zencisi beyazı, ayfonlusu nokia 3310'lusu, bir tane bile çatlak ses çıkmadan "BLOFF!" diye bi çöküverdi, 2 saniyede mi ne. Şöförün isteğinden yalnızca 2 saniye sonra bi daha baktım, herkes aynı seviyede; o çöken herkes oturanlara karşı aynı rezilliği yaşıyor, bir elinde ayfonu olanı da ayfonu cebine sokmaya zorlayan tutunacak yer bulamama problemi, ortak kaderin derin sessizliği, o bir rica ile eriyen kaskatı gönüller... Şimdi anlatabildim mi sevgili okur? Anlatamadıysam da daha uzatamıycam zira paragraf kendi şahsi blogunu açacak boyuta geldi.
» Bizim okulda dönem sonu geldi diye, son ders çıkıp, "Hadi dönemi değerlendirelim!" diyen, ama akabinde "Bu dönem benim için zordu, işte koşuşturma, hem ders notlarını hazırlama hem aile işleri, efendime söyleyeyim bir ara Amerika'ya gitmiştim hatırlarsınız, çok güzeldi" diyerek kendi hayatında olup biteni anlatan hocalar var. Deli mi ne.
» Aralarda gezin bak karıştır oraları, sidebar'da eğlencelik aplikasyonlar var, iyice özümse yeni dizaynımı sevgili okur. Sırası gelmişken söyleyeyim dedim.
» Yalnız o diil de, yıllarca üzerinden milyonlarca espri yapıp ekmeğini yediğimiz 2012 de geldi ya, ben daha başka bişey istemiyorum. Resmen şu blog açılalı 3 yıl oluyor. O zamanlar sadece bir adet masam, bi de kalemim vardı. (ne idim ne oldum köşemizde bu hafta! şaka şaka.)
» Ne zaman ki bir gün muhtarlığa gidip de ikâmetgâh ilmuhaberi alıcam, o zaman iflâh olmaz bi yaşlı olurum gibime geliyo. Düşünsene ben 70 yaşındayım ama hala mal gibi blog yazıyorum filan. İlmuhaberi koymuşum bilgisayarın yanına filan.
bugün bir los angeleslının şöyle bi svitten haberi varsa ben de hayvanölüsü gibi kokayım ya.

» Bambaşka bişey sorucam. Bütün bu svitlerin kazakların aşofman üstlerinin filan niye üzerinde hep "Athletic", "Olympicss", "L.A. Champions" falan yazıyor ya. Hadi atletiği olimpiği geçtim, her bir svitin üzerinde Los Angeles, Minnesota, Texas yazması nedir arkadaş, nedir ya? Ben hayatımda Los Angeles mı görmüşüm, yok görmeyip de Los Angeles'a gönül mü vermişim, ülkemizdeki bu gereksiz Los Angeles hayranlığı nereden geliyor ha, nereden geliyor? Yavan İstanbul tişörtünden bile fazla Los Angeles'lı New York'lu Oklahoma'lı svitşört var yemin ediyorum. Haa öte yandan bir de öyle yok "Engine", yok "Gasoline", yok işte "Motor" filan yazıyorsunuz (svitinde motor yazan adam gördüm ya). Ne anlıyorsunuz, köpeğiniz oliyim bana da anlatın ya. Motor ne lan allahsız Motor ne ya.
» Eş-dost ortamlarında ne zaman Avrupa konusu açılsa, misal biri Erasmus'la gitti ya da direktoman tatilini geçirdi falan, ilk başta gidilen ülkenin güzellikleri konuşuluyor, gitmeyenler de bildiklerini yarıştırırcasına ver ediyor falan, ama sonra konu dönüp dolaşıp hooooop diye, o güzelim ülkenin aslında ne kadar boktan olduğuna geliyor. "Eaaabi var ya orda sokakları filan bok götürüyomuş.", "Tabi canım zaten Fransızlar aşırı pismiş, hep bok yiyolarmış bi de sidik" gibi yavanlıklar olmayan bir Avrupa gezisi sohbeti ben daha duymadım. ("fransızlar" yerine, tercihen, "ispanyollar", "almanlar", "eaaabi italyanlar hele" filan da gelebiliyor.)
» Telefonla konuştuğun biri telefonun aparlörünü açıp "Bak burda kalabalığız haa ehehehe hoparlöre aldım şimdi seni :)))" diyen karşı taraf, sular seller gibi konuşan insanın dediklerini yutturuyor ya. Ah o aparlörü icat edenin allah belasını versin. Ben en son böyle bir gerginliği Shutter Island'da yaşamıştım oğlum. Konuşacaksak ikimiz konuşalım. Lütfen.
» Şimdi ben sizleri blogun diğer öğeleriyle başbaşa bırakıp kaçıyorum sevgili okur, sen de iyice benimse, yine yorumunu layk'ını esirgeme. Gerekirse "OHAAA bu tasarım için saatlerce gözlerine kan oturmasına değmiş, çok beğendim!!" temalı iltifatlarınla feysbuktan, twitter'dan gel. Haydi adem elmasından öptüğümünün, sağlıcak içinde boğularak can ver.

*illuminati gibi göndermelerim vardır.

Daçe.
Okumaya devam →
5 Aralık 2011 Pazartesi

Not Sure If

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bi' süre kimseyi "yeniyazııı!!" diye sıkızlamayacağım. Ama çok okumak isteyen olursa, blog açık, iki üç yılın dökümü de sidebar'da başlıklar halinde var.
Çok güldük filan evet ama sürekli komikleyecek değiliz. Herkesin pause hakkı var, e blogun da var tabii. Hayat şakadan oluşmuyormuş sevgili okur. Farkına varmak gerek.
Yazılarımı özlediğinizde, ben de yazmayı özlemişim demektir. İletişim kurmanız yeterli, ben her zaman ulaşabileceğiniz, size aynı mesafede olacağım. Feysbuk, twitter, ekşisözlük, cep telefonu çağrısı, cep telefonu mesajı, özel mail kutum ve elbette yüz yüze iletişim gibi seçeneklerimiz mevcut.
Sağlıcakla kal okur, çok mutlu ol, başka bloglar keşfet, sonra benle paylaş falan.
Şimdilik pause'a basıyorum.
Sevgilerimle.
Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)