10 Temmuz 2018 Salı

Bir Deneme: Ziyan Hezeyan Ziyanlığı

0 tane ömer üründül tadında yorum

Selam. Benim adım Ziyan Hezeyan. Anne babamın altıncı erkek çocuğuyum, diğer beşi hiç doğmamış. Kız çocuklar sayılmaz bizim memlekette ki Allahtan hiç kızları da olmamış. Teknik olarak tek çocuk da diyebilirsiniz.
Burası Uygarlığın doğusu; adı bile anılmadan ölebilir çoğusu. Yani özgeçmişime yazmadığım en önemli özelliğim yirmi sekiz yaşıma kadar hayatta kalmış olmam diyebiliriz.
Benim evim bu şehrin sokakları ve caddeleri. Ve dahası, kullandım yıllarca elime geçen tüm maddeleri. Böyle böyle kimyayı ve fiziği öğrendim ve adaletin yasalarını ve termodinamiğin. İnsanlığı da öğrendim, ardından insanlıktan çıkmayı da. Şirinlik zanaatını ve giderek barbarlaşan içimdeki küçük sakin çocuğu susturmayı.
Ve çok daha dahasını.
Sekiz yaşımda ilk sigaramı içtiğimde, annemin çamaşırları yıkayıp ters yüz etmesi gibi içim dışıma çıkacak zannettim. Şimdi konuya yerkürenin en büyük tütün fabrikasında bir kalite kontrol uzmanı kadar hakimim, içindeki benzine kadar alıyorum tadını zıkkımların. Bu şehrin bitki örtüsü izmaritlerden oluşuyor; yarısından fazlasına bizzat katkı yaptığım izmaritlerden.
Egzoz ve çöp kokan şehrimin sokaklarında doğanın ya da aşkın kanunları geçerli değil.
Aslında bakarsanız, devletin kanunları da bu şehrin sokaklarında geçerli değil.
Burası, kayıp şehir Atlantis. Asma bahçeli Babil. Matrix’teki Zion. Orta çağdaki Kudüs. Vaat edilen cennet. Hamamböcekleri ve fareler için, çok tanrılı tüm dinler için, onurunu kaybeden fahişeler ve gözlerini kaybeden gaziler için. Sıradan hayalleri olan, televizyon bağımlısı orta sınıf ailelerin ve kapitalizm tebaası takım elbiseli beyaz zencilerin ya da laboratuvar ürünü bilgisayar bağımlısı Taylan ismindeki basketbol tutkunu geri zekalı çocukların cenneti değil. Onlara olsa olsa burası kaynayan bir kazan, giderek ısınan bir fanus, sonuna kadar harlanmış bir fırın, günahlarının acısını çektiklerini düşündükleri bir anti dünya olabilir.
Onlar ne düşünürse düşünsün. Burası cennet.
Benim cennetim.
Bu, arkadaşım Hülâgü. Yedi yaşında paspal bir köpek. Bütün gün uyumak, boşluğa doğru havlamak ve kaldırımdaki tozları süpürmek dışında hayatta pek bir misyonu bulunmuyor. Ha tabii, bir de bana arkadaşlık etmek dışında.
Hülâgü ile tanıştığımız sabah üzerimde Chanel bir battaniye, battaniyenin altında Donna Karan pijama takımım ve başımın altında Gucci yastık kılıfı geçirilmiş kaz tüyü yastığımla halk kütüphanesinin mermer merdivenli girişinde uyukluyordum. Ya da… Siz zenginler nasıl diyor, gözlerimi dinlendiriyordum. Hava, önceki birkaç haftada dinen fırtınalar ve yolları boylu boyunca kaplayan beyaz örtünün çoktan erimiş olduğu düşünüldüğünde, Doğa Ana tarafından tescillenmiş bir harika gibiydi. Dünyaya benden önce veda etmeye karar veren İngiliz bir evsiz, adını hatırlamadığım için herhangi bir isim takmak istemiyorum, öldüğünde üzerinden aldığım battaniye beni ısıtmaya yetiyordu. Tabii biraz da şarap. Üç mahalle ötedeki tekelden birkaç somun ekmekle birlikte Dolce&Gabanna montumun içinde aşırdığım ve durumu tekelcinin çakmasıyla yüz metreyi dokuz elli sekizin altında koşup paçayı kurtardığım harika Toskana şarabım… Dünya rekorumu kutlarken bir yandan şarabı kafaya dikmiş, bir yandan da bayatlamış ekmekleri hayali hindi jambon ve üzerinde hayali çedar peyniri eritilmiş hayali soğan halkalarıyla birlikte mideye indirmiştim. Ve bütün bunları yine hayalimdeki Sen Nehrine karşı yapmıştım (doğrusunu isterseniz çocuk parkının hemen arkasındaki fıskiyenin patlayan su hattının yarattığı küçük akıntıya bakıyordum ama inanın, Sen Nehri kadar görkemliydi!).
Dostlarım sizi temin ederim o an keyfimi hiç kimse kaçıramazdı.
Tahminimi boşa çıkaran ıslak, tüylü ve leş gibi kokan şeyin adını Hülâgü koymaya o akşam karar verdim. Tıpkı çağlar önce orta doğu medeniyetinin en önemli kütüphanesini ateşe veren Moğol kökenli adaşı gibi, kocaman kıçı ve pervasız heyecanıyla neredeyse elimdeki Şibumi’yi harlayacaktı. Üşümemek için merdivenlerin tuğla duvarla buluştuğu dip köşede yaktığım ateş sönmek üzereyken, onunla paylaştığım hayali jambonlu ekmeği gördüğünde biraz fazla heyecanlanmış olacak ki canhıraş bir şekilde üzerime atladı ve neredeyse elimdeki kitabı, hayata gözlerini yummaya başlayan cılız ateşe bırakıveriyordum. Hatta kolumu bir Foucault sarkacı gibi başımın üzerinden arkaya doğru savurduğum an arka kapağın uç kısmı isle kaplanmıştı. Hoş, çok da yeni bir baskı sayılmazdı ve ne ben Şibumi’nin ilk okuyucusuydum ne de Trevanian bu romanı benim için yazmıştı. Ancak onu, her gün sıcacık kollarıyla beni yaşamaya mahkûm eden bu kütüphaneden ödünç almıştım ve yarısı yanmış bir kitabı geri kabul edecek hiçbir görevli olmayacağı gibi, mütevazı otelimdeki misafirliğim de anında bitirilebilirdi.
“Salak, iğrenç, pislik hayvan!” diye bağırdım.
Kafasını ekmekten ayırmadan, “Hov!” ile karşılık verdi. Bu sanıyorum bana ilk kez “Seni seviyorum” deyişiydi. Bu “hov”u sonraki yıllarda bol bol duyacaktım.
***
Hülâgü ile hikayemizin tuhaflıklar ekseninde önce boy verip sonra açıklara son sürat kulaç atması arasında yaklaşık altı yıl geçti.
Tam olarak, Hülâgü ile bir banka soymaya karar verdiğimiz zaman.
Aylardan temmuz ya da ağustos olmalıydı.
Kayıp şehir Atlantis’te birbirini kovalayan günleri ve ayları takip etmek, bir evsiz için oldukça zordur. Fakat yazın tam ortasında olduğumuzu anlayamayacak kadar da uzaylı değildim. Asfalttan yayılan buhar, gökdelen camlarından yansıyan güneş ışınlarıyla birlikte Atlantis’imin sokaklarını kahve çekirdeği gibi kavuruyor; o vicdansız güneş tüm insanlığa lanet okumuş bir tanrının son numarasıymışçasına, beynimin kıvrımlarını peynir misali eritiyordu.
Yani kısacası, sonunda kimsenin ölmediği ölüm gibi bir şey oluyordu.
Bilim adamları buna… Özür dilerim. Bilim insanları buna “küresel ısınma”; politikacılar küresel ısınmaya “yalan”, bizimkiler de yalana “Bravo!” diyordu. Gezegenin günden güne ısınması, hatta bir alev topuna dönüp yanması, otuz, bilemediniz kırk yıl daha yaşayacak devlet büyükleri ve onlara kör kütük âşık cahil kitleler için belli ki problem teşkil etmiyordu. Ama bu problemi akyuvarlarına kadar hisseden iki gizli tanık vardı: bir evsiz ve bir köpek.
O gün Hülâgü’yle parkta çimlere uzanmış, olmayan bulutları bir şeylere benzetmeye çalışırken, gözlerim görünmez aynamda kendimden başka kimseyi görecek ve övgüler dizecek değilken, yahut ben insanlığa karşı bu kadar karamsar ve kendime karşı böylesine kibirli iken, sevgili okur, yakıcı, sivri ve paslı bir ok, kalbimi ve beynimi aynı anda vurmuştu.
O gün ilk kez onunla göz göze geldik.
O gün ilk kez milli ve dini bayramların gerekliliğine inanmaya başladım.
O gün ilk kez Atlantis’in tüm şehirleri ve aklım ve kalbim ve alelade el yordamıyla yaratılmış yamuk yumuk bir Kapadokya çinisi olan naçiz sıfatım, aynı anda büyük sarsıntılar, akıl almaz kasıntılar geçirmeye başladı.
Ben dostlarım, hayatımda ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordum.
Bana yıllar süren bir zelzele gibi gelen o birkaç saniyelik bakışma bittiğinde ve adeta incecik bir dal üzerinde yenice açmaya başlamış gonca gül zarifliğindeki başını önüne çevirdiğinde, taş taş üstünde kalmamıştı. Hülâgü’nün Moğol adaşının ve onun Süper-Moğol dedesi Cengiz Han’ın seferlerinden bile daha büyük bir kıyımdı bu. İsmini bilmediğim, cismine ise bakmaya kıyamadığım o gonca gül hanım efendi zat-ı âlileri, en hafif tabiriyle, beynimin soğancığı dahil tüm zerrelerimi soykırıma uğratmıştı. Eğer tanışsalardı, Çavuşesku ya da Hitler’in ondan öğreneceği daha çok şey olurdu.
Bu satırları size aktarırken bile hâlâ elim titriyorsa dostlarım, gonca gül hanım efendi zat-ı âlilerinin en ağır insanlık suçu ile yargılanması gerekiyor.
Ancak kim, hangi makam ve mevki, nasıl bir mahkeme böylesi bir organizmayı, dünya dışı bir varlığı zindanlara atmaya, hapislerde çürütmeye razı olabilir? İlahi adaletin mevcut bulunmadığı bir evrende, ben kim bilir hangi olmayan sevabıma karşılık böyle zulümkâr bir güzellikle karşılaşma şerefine nail olmuş olabilirim?
Soru işaretleri aklımda müthiş hızlarla yol alıp, kafa tasımın duvarlarına süpersonik patlamalarla çarptığı için, hiçbirini birkaç saliseden fazla duyamıyordum. Aslında yalnız kendimi değil, dünyayı da duyamıyordum. Kulaklarım yüksek basınçla çınlıyor, kulak zarlarım yırtılacak gibi acıyordu. Hülâgü, park, diğer insanlar, evsizlik, küresel ısınma, Atlantis’in yitik çocukları, açlık… Hiçbirini hissetmez, görmez, duymaz olmuştum.
Şimdi bana sırtını dönmüş oturan afeti devran gonca gül hanım efendi zat-ı âlilerine bakakalmıştım. Kadıncağızın sırtıyla bakışıyordum; sırtının bundan haberi yoktu. Kendime gelmem bir asır sürecek gibiydi ama bu pek umrumda olacağa benzemiyordu.
Tuhaf hisler birbiri ardına geldi. Vücudum daha önce hiç bilmediğim yeteneklerini canlı bir televizyon şovu gibi ardı ardına sunuyordu. Bir yandan aynı yere bakakalmışken, diğer yandan sağ elimden başlayarak koluma kadar tırmanan bir karıncalanma, bir serinlik hissettim. Bu, yalan yanlış kulaktan dolma tıp bilgilerim beni yanıltmıyorsa, hiç de iyiye işaret değildi. Kalp krizi geçiriyor olmalıydım. Ama panikleyecek hâlim yoktu. Gözlerimi, bakışlarımı bir saniye bile başka tarafa çevirecek lüksüm yoktu. En fazla, sol elimle yakamda tek iplikle sallantıda duran düğmeyi çözmeyi akıl ettim. Biraz daha rahatlamıştım şimdi. Ama eğer bugün burada bu parkta öleceksem, bu güzeller güzeli yaz günü hülyasından kalbime saplanan, damarlarımı zehirden kaskatı kesen ateşli okların hatırına, varsındı ölseydim.
Azıcık daha ayılmaya başladığımda ve istemeyerek de olsa iyice ıslaklık hissi uyandıran sağ koluma baktığımda, Hülâgü’yü gördüm. Kolumu boydan boya yalıyor, ısırmadan kemiriyordu. Belli ki ya öldüğümü düşünmüş ya da ilgisiz bıraktığım için şımarıp oyun istemeye başlamıştı. Lanet bok çuvalı hayvan! Ben de burada gerçekten kalp krizi geçiriyoruz sanıyorum!
Hülâgü’yü kışkışladım, kolumu üstüme sildim ve uzaklaşması için parkın girişinden buraya kadar sürükleyerek getirdiğim uzun sopadan birkaç dalı kırıp, atabildiğim kadar uzağa savurdum. Tabi bizimki hemen dalların peşinden “Hav, hov!” sesleriyle yuvarlanarak gitti.
Yalnızdım. Sessizdim. Issızdım.
Az önce bana ne olmuştu? Az önce Atlantis’te, gezegende, evrende ve diğer tüm paralel evrenlerde NE OLMUŞTU?
Uzun yakarışlar ve dualardan sonra rüyasında ilk kez Tanrıyla konuşan bir sofu gibi dehşete düşmüştüm. Beni bu hislere gark eden o gerçek üstü gerçekliği tekrar görebilmek için oturduğu istikamete çevirdim gözlerimi. Ama… Nasıl olur? Eyvah! Gonca gül hanım efendi zat-ı âlileri yoktu! Gitmişti!
Telaşlandım, ensemden soğuk terlerin boşaldığını hissettim. Ayağa fırladım bir anda. Sağa sola bakıyor, divane gibi gözlerimle etrafı tarıyordum. Yetmedi. Oturduğu yere doğru koştum. Bir iki kez sendeledim hatta koşarken, parkta oturan çiftler ve çocuklarını getirmiş aileler tedirgin oldu herhalde, hissetmiştim. Bana sert fakat kaçamak bakışlar atarak çocuklarını kendilerine doğru çekiyorlardı. İlgilenmiyordum. Daha önce hiç Mecnun görmemiş olmaları benim kabahatim değildi. Benim de daha önce hiç Mecnun görmemiş olmam benim kabahatim değildi; ama şimdi bu fazla gerçekçi bir masalın Mecnun’u bizatihi ben deniz olmuştum efendim!
Yoktu, yoktu, yoktu. Hiçbir yerde yoktu. Yahu bu kız sahiden melek olup uçmuş muydu? Toz olup düşmüş müydü? Kuantuma gönül verip enerjiye mi dönüşmüştü?
Parkın, en azından benim bildiğim, iki girişi vardı. Önce olduğum yere en yakın girişine koştum. Hülâgü de neler olup bittiğine çok kafa yormadan, herhalde onunla oynadığımı düşünerek peşimden koşuyordu zıplaya zıplaya. Ah be çocuk ne zıplıyorsun? Kutlanacak bir şeyimiz yok, ama herhalde yasını tutacağımız bir güzellik tanrıçası var!
Parkın, şehrin ana arterlerinden birine bağlanan, sağlı sollu mavi çamlar ve kavak ağaçlarıyla çizilmiş, daracık bir girişi vardı. O patika yol boyunca koştum. Her seferinde kavakların ve çamların aralarından artlarına bakmayı veya üç beş adımda bir kendi arkama bakmayı ihmal etmiyordum. Böyle bir şey insanın başına bir kere gelirdi, işimi şansa bırakamazdım. O an tüm yer ve gök tanrılarından kartal olup uçmayı diledim. Hatta birkaç kez bunu dilerken aynı anda zıpladığımı da hatırlıyorum. Mamafih; uçamadım. Dünyada iki kanuna, etten kemikten bir insan olarak, karşı koyamazsın. Bir: Yer çekimi etki ederken uçamazsın. İki: Seni suçlayan bir kadına kendini anlatamazsın. Gelgelelim bir gökdelenin tepesinden atlamadığımıza göre ikincisinin konumuzla pek ilgisi yok.
Hayata karşı umut ve yaşama sevinci dolmam ile bu ikisinin yine aynı hayat tarafından elimden alınması arasında geçen süre göz açıp kapamaktan biraz daha kısaydı.
Çöküverdim.
Gölgelik bir yere, sıra sıra hatmi çiçeklerinin ekildiği bir ağaç dibine çöküp kalakaldım. Hülâgü de benimle birlikte çökmüştü; ellerini yere koydu, başını da onların üstüne. Yalnız onun bu durgunluğu daha çok, az önce benimle birlikte tüm parkı ve parka çıkan tüm cadde ve sokakları boylu boyunca deli gibi koşmuş olmasından kaynaklı bir yorgunluk belirtisiydi. İçimde kopan tufanlardan, fırtınalardan haberi yoktu. Ben de nefes nefeseydim. Ellerim bu kez gerçekten karıncalanıyordu (fakat yine de emin olmak için Hülâgü’ye baktım). Bu nasıl bir şeydi, Allah’ım bu nasıl bir sınav? Yoksa sınav değil, bir dalga geçme biçimi mi? Eğer bu gerçekten bir şakaysa, üzgünüm ama mizah anlayışın vasat şişko Youtuberlardan (aslında buraya stand-up’çı yazmıştım ama günümüzde onların yerini Youtuberların aldığını üzülerek görüyorum) bile daha kötü! Ama lütfen Allah’ım, lütfen bunun bana bir şaka olmadığını söyle! Bir şimşek çak, bir yıldırım düşür tam önüme!
Ne fayda…
En az İsviçreli bir ustanın elinden çıkmış pırlanta kadar kristaldi gökyüzü, bir tutam dahi bulutsuz. Uzun uzun yorgun gözlerle gökyüzüne bakıp işaret beklemiştim.
Aksine, beklediğim işaret gökten değil, yerden geldi.
Siyah güneş gözlüklü, kravat ve gömleğine kadar (hatta bir tanesi kafa derisine kadar) simsiyah takım elbiseli dört tane izbandut önümde bitiverdi. Hiçbir şey demediler. Ben de bir şey demedim. Önce Hülâgü’yü sırtladı bir tanesi. Salak köpekçik ne olduğunu anlayamadan başını bana çevirdi, diğer üç adamdan ikisi kollarımdan tutup ayağa kaldırdı, diğeri karnıma muhteşem bir yumruk ve yere inmeye çalışan suratıma okkalı bir tokat geçirdi.
İşte o zaman belli belirsiz bir “Hov!” daha duydum. Sesler de görüntüler de birden flulaştı ve yok oldu. Ayıldığımı hatırladığımda ölüm kadar soğuk bir odada, demir bir sandalyedeydim.
Anadan üryan olarak.
***
Annemi gördüm.
Sapsarı saçları beline kadar düşen, yüzüne baktığınızda içinizin dopamin ve serotoninle tıka basa dolacağı, ağzını açtığında sözleri şarkı gelen kadını, otuzunda doğurduğu otuz santimlik prematüresini ilk üç ay kaybetme korkusu taşıyan, nice uykusuz geçirdiği peş peşe günler ve gecelerde sessizce kahrolan, on yaşına getirdiğinde ise Azrail’in parmaklarını şıklatmasıyla, kırk yaşında, belki de kırk yaşındaki en güzel kadın olarak bu dünyaya aniden veda etmek zorunda kalan meleğimi gördüm.
Başında yazma vardı, mavi, beyaz fırfırlı. Mavisi öyle koyu bir mavi değil, griye çalan, çok açık buz mavisi. Beyazı kar beyaz ama. Ayak bileğine kadar upuzun elbisenin içinde, çocukken maruz bırakıldığımız çakma Disney prenseslerinin aksine, gerçek bir prenses gibiydi. Türk işi Prenses Diana. Dünyadaki misafirliği Leydi Diana’dan dört yıl daha uzun sürdü yalnızca; ancak alın yazıları aynı makus olayla son buluyordu: Trafik kazası. Benim biricik, dünya güzeli annemin ölümü Leydi’ninki kadar şaibeli olmadı tabii. Basit bir çiftçi eşiydi annem. Gidişinin ardından günlerce, aylarca yazıp çizecek gazeteler veya ölümü hakkında soruşturma başlatacak istihbarat örgütleri de yoktu. Yalnız doğuştan kederli bir adam olan babamı ve o yaşlarda ölümü de en az yaşamın kendisi kadar anlamlandıramayan beni gözü yaşlı bırakmıştı. Güzeller güzeli annemin canını alan Azrail, o gün uzun yol tır şoförüydü.
Sizi eleme boğduysam özür dilerim, amacım bu değildi. Şimdi en baştan alalım.
Annemi gördüm.
Başında yazma vardı, mavi, beyaz fırfırlı. Mavisi öyle koyu bir mavi değil, griye çalan, çok açık buz mavisi. Beyazı kar beyaz ama. Ayak bileğine kadar upuzun elbisenin içinde gerçek bir prenses gibiydi. Tek tük ağaçları olan, şöyle uzaktan bir baksanız ömrünüze en az beş yıl, hadi benden beş daha, on yıl katacak bir manzarada, alabildiğine yemyeşil çayırın orta yerindeki yaşlı söğüdün altında elinde piknik sepetiyle duruyor annem. Gülümsüyor yine. Annem hep gülümsüyor. Annemi hiçbir zaman sinirli ya da üzgün görmedim ben. Belki de tüm anneler çocuklarına yalnızca gülümsediği yüzlerini göstermek için muhteşem bir çaba harcıyor, bundan. Eğiliyor, gözüne bir şey kestirmiş upuzun çimenliğin içinde belli. Uzanıyor incecik kolu, otların arasından bir çiçek yoluyor. Bir papatya. Atıyor saçlarını arkaya, takıyor papatyasını sağ kulağına.
“Yakıştı mı,” diye soruyor.
Başımla onaylıyorum.
Sepeti yere bırakıyor. Yaklaşıp, kafamı kendine bastırıyor. Sanki içi açılsa bağrından, beni içine kapatacak, kalbinin etrafına hapsedecek. İki yıl sonra kendi kullandığı traktörün ters istikametten gelen tırla feci şekilde çarpışacağını bilmiyor henüz. Ben, burada sekiz yaşındayım.
İnsanın kendisini uzaktan izlemesi ne tuhaf! Film izliyorum sanki ama cast ajansı işine epey iyi çalışmış; benim ve annemin ve babamın ve köyün hemen girişinde, dağa bakan yamacındaki çimenliğin bire bir aynısını bulup oynatmışlar! Vallahi helal olsun.

Okumaya devam →
19 Nisan 2016 Salı

Gökdelenin Tepesinden İnsan Manzaraları

4 tane ömer üründül tadında yorum
Merhaba sevgili okur, neaber?

Sana bu blogun sahnesinden seslenmeyeli neredeyse 2 koca yıl oldu. Ondan önceki araları saymıyorum bile. Fakat biliyorsun ya, bloglar bitti, blogculuk öldü, bu işi hâlâ özenle sürdürenlerse, bunu adeta bir baba mesleği gibi, nesli tükenmekte olan bir nalbur ya da bir taş ustası gibi sabırla yapmaya devam ettiler/ediyorlar. Ben tabii, sen de az çok takip etmişsindir, diğer sosyal medya mecralarına ve deformasyonu tırnak aralarımdaki ölü hücrelere kadar hissettiğim mesleğime kaydım.

Kaydım, kaydım da... Yazmayı bıraktım mı? Asla.

Böyle bir şey olabilir mi? Bir insan bir kez yazmaya başlarsa, o dürtüsünü yerin yedi kat altına gömebilir mi?

Değil yedi, yetmiş yedi kat altına gömsem dahi, yeraltı gayzerleri ve fay hatlarından yüzeye kadar gelen, dağı devirecek kadar tazyikli alev suları gibi, beynimi yırtıp bedenimi çiğner de tekrar çıkar yeryüzüne; bu konuda endişen olmasın.

Ha yazma işi devam. Peki bu süreçte ne mi oldu? (Hadi burada hiç haberin yokmuş gibi şaşır)


Kitap çıktı. :)

(En azından pekçoğu) Sana bu blogun ahşap zeminli sahnesinden yazmadığım irili ufaklı, kısalı uzunlu, deniz kokulu, sevgi kokulu, düşüşlerin ve gerisin geri kalkışların, yalnızlıkların ve hayal kırıklıklarının, umudun ve karamsarlığın, ütopyaların ve distopyaların harman olduğu, 102 adet öykü ve denemeden oluşan bir kitap... İsmi, "Gökdelenin Tepesinden İnsan Manzaraları".

2016 yılının ilk çeyreğinde Gece Kitaplığı Yayınları'ndan piyasaya çıkan kitaba şimdilik raflardan değilse de, tüm online kitabevlerinden ulaşabilirsin.

Kitabı sipariş edebileceğin bazı satış noktaları (websiteleri):
- D&R
- Idefix
- Kitapyurdu
- Kitapambarı
- Babil
- BKMKitap
- Kitapzen
- Kitapsahaf
- Okuoku
- Kitapvekitap
- Kitapcadde
ve dahası...

Ayrıca n11.com, gittigidiyor.com gibi alışveriş sitelerinden de ulaşılması olası.

Ha bir de, kitabın Facebook sayfasını da şuraya monteleyeyim.

Şimdilik böylesi bir haberi vermiş olmanın mutluluğuyla seni göz çapaklarından öpüyorum sevgili okur, ve en kısa zamanda bir kargo süresi sonunda elinde, yanında, yatağının başucunda, masanda elinin altında olayım istiyorum.

"Size hikâyeler biriktirdim sevgili okur; satırlarda, cümlelerde yıllar sonra da olsa buluşacağız yeniden. Bu kez öyle bilgisayar ekranından da değil ha, doğrudan, elle tutulur, gözle görülür, baskı makinesinden yeni çıkmış, mis kokulu sayfalarda buluşacağız. Elini ver de başlayalım konuşmaya; ben sana anlatayım ve içelim bu yeniden buluşmaya!"

Daçe.
Okumaya devam →
18 Temmuz 2014 Cuma

Nuran'ı İlk Gördüğüm Gün

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bu hikâyede bahsi geçen kişi ya da kurumların, gerçek kişi ve kurumlarla alakalı olma ihtimali, Como Gölü’ne hipopotam avlamaya gidip, kanatlı bir dağ aslanı tarafından öldürülmeniz ihtimaliyle aynı kesinliktedir.

***

Nuran’ı ilk gördüğüm günü hatırlıyorum da… Aylardan temmuz, günlerden pazartesiydi ve saat o güne kadarki bütün yaz günlerinin en güzel akşam yedisiydi. Saatin yedi olduğunu çok iyi hatırlıyorum çünkü tam yedide, bir saat sonra başlayacak vardiyama yetişmek üzere evden çıkmıştım. Önceki aylardan kalma ilkbahar çiçeklerinin tüm şehirdeki otomobil egzozlarına ve şehrin batısından içine doğru esen endüstri yellerine topyekûn direnebildiği yıllardan birindeydik.

Güzel zamanlardı; gerçekten...

Kadınlar pembe gül desenli babetler üzerine cesurca sergiledikleri bacaklarına yapışan siyah taytlar, üzerine kavisli hatlarının devamındaki sıkı kalçalarını isteksizce kapatan transparan tunikler ve tek omuzlarında beliren renkli sutyen askılarıyla, hafif esintili ve çiçek kokulu yaz günlerimize görsel sponsorluk ediyorlardı. Bu giyim tarzı zamanın genç kızları arasında öylesine çabucak yayılıp moda olmuştu ki, şehrin sokaklarında bundan farklı giyinmiş bir kız görseniz onun ya uzaydan geldiğine ya da bundan çok zaman önce yaşamış birinin hayaletinin dolaştığına kendinizi inandırmak zorunda kalabilirdiniz.

Ter kokulu, hantal banliyö trenleri ağzına kadar yolcu almış olmalıydı şimdiden, ve istasyonların tümü hınca hınç insan cehennemiydi. İş çıkışlarında her gün gibi bugün de araba trafiği yerli yersiz kazalarla ve yalnızca yersiz kavgalarla kilitlenmişti bile belki çoktan. Vapurlar vızır vızır insan taşıyordu; denizin üzerini yüksekçe bir tepeden izleseniz, çevik beyaz orkinoslar kıyılara vuruyor zannederdiniz. Toplu taşıma araçlarının hepsi tıka basa lise öğrencileriyle doluyordu. Birbirine âşık liseliler, birbirine aşkını ilân edemeyen liseliler, kavga eden liseliler, coşkulu kalabalık gruplar oluşturan liseliler, öğretmenlerinin bindiği arabaları değerlendiren liseliler, anne-babalarının boşanma kararını öğrenip depresyona giren liseliler, disipline giden liseliler, disiplinden kaçan liseliler… Liseliler oğlu liseliler. Dünya nüfusu bugün bu kadar dinamikse, liselilerin çoğunluğu oluşturuyor olmasındandır.

Dört saatlik gündüz uykusunun ardından iki saat kadar önce uyanmış, kahvaltı yapmamıştım. Kahvaltı edecek fırsat elbette olurdu ama bu kadar iyi demlenmiş bir çay gün içinde bir daha bulamayacaktım, o yüzden evden çıkmadan, Medeni’nin demlediği ceylan kanı seylan çayından kana kana bir bardak içtim. Çayın kanıma hızlıca karışması önce şekerimi düşürdü, açlığımı iyice fark ettirdi ve başım dönmeye başladı. Sonra bu baş dönmesi öyle sert, öyle keskin olmaya başladı ki; dışarı çıkar çıkmaz yiyecek bir şeyler almaya kendimi ikna ettim.

İlk gördüğüm pastaneye girecektim.

Girmez olaydım; zira yalnızca iki zeytinli poğaça ya da bir Ankara simidi alıp yoluma onu bir daha hatırlamamak üzere devam edeceğim pastane, hayatımın, belki de paralel dünyalarla beraber var olduğum tüm hayatlarımın en görkemli, en ölümcül, en sert, en güçlü tutulmasını yaşadığım, hiçbir zaman unutulmayacak bir mekâna dönüvermişti.

Nuran’ı ilk kez orada, Beşiktaş Pastanesi’nde gördüm. Aylardan temmuz, günlerden pazartesi, saatler yediyi belki bir nebze geçmekteyken, Nuran, bir erkeğin karşısına çıkabilecek en güzel kadın olarak yakınçağın medeniyetler tarihi kitaplarına geçmek üzereydi.


[...]


Okumaya devam →
17 Temmuz 2013 Çarşamba

Fedon Napıyodur Acaba Şimdi.

5 tane ömer üründül tadında yorum
Gregor Samsa bir sabah yatağında dev bir böcek olarak uyandığında ilk olarak saate bakıp, "BU SAATTE UYANILIR MI AMK YA DAHA İFTARA 10 SAAT VAR!!!111bir" diye öfkelendi.

Arap şeyhi olsam, böyle ama çok zengin, petrol zengini olsam, hatta Birleşik Arap Emirliklerinde kendi içinde birleşik, 2+1 kombili bir emirlik alsam (yalnız mis gibi hayal oldu he), ilk iş emirlik çapında parti veririm herhalde. Yani o kadar zengin olmuşum, anamın babamın yanından ayrılıp kendime ait emirliğe çıkmışım, bundan daha güzel bir fırsat olamaz diye düşünüyorum. Giriş de öyle fakir gibi 20 lira + iki bira değil, bayaa bayaa 100 bin dolar + sınırsız içki olur.

Düşün bak 200 milyon turist gelse o sene... Çarp 100 binle... Of bayaa sıfır var da yani nerden baksan zenginliğime zenginlik katıyorum ya ohh beybi I kalp KAPİTALİZM.

Gerçi düşündüm de, Holosko + bir miktar para da olabilir. Çünkü günümüzde Holosko + bir miktar para teklif ederek bağlayamayacağım iş yok gibi. Sektör hiç fark etmez.

Düşünsene kız istemeye bile yanımda Holosko + bir mikt... Aa bu espri yapılmıştı geçen sene çoğpardon :))))

Yalnız harbiden Beşiktaş'ın da yıllardır Holosko'yu adeta bir SEGS İŞÇİSİ olarak görmesi benim çok ağırıma gidiyor. Holosko'nun bile ağırına gitmiyordur o kadar. Alışmıştır çünkü adam. Oysa ben çok içleniyorum. Gerçi adam Slovak doğmuş amk seks işçisi olmayacak da nolacak ahshshdhfas çok ayıp yaptığım ırkçılık ama doğruya doğru çocuklar.

Bizim mahallenin müezzini adeta bir İstanbul beyefendisi, adeta bir İngiliz asilzadesi, adeta bir Fransız centilmeni. Böyle müezzin olmaz. Hatta böyle müezzin olmaz olsun! Şaka şaka o kadar da değil de yani, ezanı öyle bir kibar okuyuşu var ki, hani dersin ki "Ayyyhhh qıyamam sen yorulma ben okiim". Tabi elin cami müezziniyle niye öyle gevşek gevşek konuşuyosun o da var. Sonuçta bir Dolmabahçe Camii müezzini değil. Bizdekinde de hoşgörü bi yere kadar. Özellikle kızgın dönemlerinde sabah ezanları ölüm olabiliyor. "Aha" diyosun yani "müftülük herhalde bi hoparlörü de geldi g*tüme kurdu". Öyle bir hıraş.

Fedon olmaya karar verdim. Nedenlerini yazmayacağım tek tek (alttaki fotoğraf yeterince özetliyor). Zaten bir insan neden Fedon olmak istemesin ki? Bence bu hayatı bir Fedon, bir de İngiltere kraliçesi yaşıyor. (tabi o da abarttı 200 yıldır filan yaşıyor)

mikonos'ta bir çocuk hayranını yedikten hemen sonra fedon.

Yalnız az önce "hıraş" diye kelime kullanmışım siz de yemişiniz anladığım kadarıyla. Öyle her dediğime inanıyor olmanız beni her geçen gün kendi dinimi kurmam konusunda motive etse de, yaptığınız adamsendecilikten öte bir şey değil.

Zaten ne var biliyor musun (you know what), hiçbir şey adamsendecilikten öte olamaz.

O zaman iyakşamlar.

Daçe.
Okumaya devam →
7 Temmuz 2013 Pazar

Vali Mutlu Olmak

3 tane ömer üründül tadında yorum
Yaptığım şey hayvanlıktan başka bir şey değil sevgili okur. Biraz ahrazlık, çok az aymazlık da var. Tabi bir tutam kadar utanmazlık, iki pinçik de adamsendecilik... Evet gördüğün gibi hayvanlıktan başka her şey varmış.

Neyse. Bu çirkin introdükşından sonra müsaadenle birtakım farazî konulara geçmek istiyorum.

Şimdi ben bildiğin gibi mezun oldum. Mezun olmak nası bir duygu sana onu anlatacağım şimdi... İlkokul üç'tesin. Ve hep olduğu gibi, yaz tatilinden döndüğün gün, tatilin son pazarı mesela. O son pazarın da akşamı. Hani, herhangi bişey için başına gelebilecek en kötü zamanlama. Ertesi gün okul var 3 aydan sonra ilk defa. Yatağının üstünde ütülü üniforma, meydana çıkan sırt çantası, yanına iliştirilmiş bir kareli harita metot not defteri, çirkin bir kurşun kalem, uykuya kalan son bir saat... İyice derinlerinde, damarlarında hissettin di mi o pis, o gudubet, o garabet duyguyu? Heh. Çok güzel. İşte tam olarak öyle hissediyorum. Hayatın çok ciddili ve az komikli kısmından hemen önceki yaz mevsimi. Sırf eğlenmek için eğlenmem gerekiyor çünkü diğer türlü aklımı çıldırırım. Pardon öğrenci misiniz? Beraber eğlenmek için eğlenir miyiz bu yaz?

Şaka şaka. Bu yersiz ve de ahlâksız teklifimi çok ciddiye almazsan sevinirim. Noldu, bi an bi sürü tanımadığım adamla tatile çıkıcam sandın di mi? Gideceğimiz otelin açık büfe parasını ben ödicem, sen de hayvanlar gibi yemekleri yicen sandın di mi? Gerçekten sana da hayal kurdurmaya gelmiyor sevgili okur. Azıcık insan ol canını yiyim.

Bir insan başka bir insanın durduk yere canını yememeli. Hatta mümkünse bir insan başka bir insanın pek bir şeyini yememeli. Yalnız böyle sürekli yemekten bahsedersek kafayı yiycem altı saattir açım.

Bazen insan hayatı Vali Mutlu olarak yaşamalı. Bence her insanın en az bir gün için böyle bir hakkı olmalı. Artık parayla mı olur orasını bilemiyorum ama parası neyse verip Vali Mutlu kafasında yaşamak istiyorum. Kahvaltıda ıhlamur kokularıyla uyanmak istiyorum. Her lafa "Gençler!" diye başlamak istiyorum. Gerçi vazgeçtim onu zaten şimdi de yapıyorum. Sonraaa, mesela durup dururken, arkadaşlarla oturup bira içiyoruz atıyorum, diycem ki "Gençler! Rahat rahat takılın yeaa müdahale olmayacak." Anlamayacaklar tabi mal mal bakacaklar, yine ne diyo amk delisi şeklinde kınayacaklar hatta. Sonra çatt! Siz misiniz lan kınayan! On dakikaya kadar müdahale başlayacak. Tokatlarla girişicem, olmadı bira şişesi fırlatıcam, hiç olmadı kafalarına tivit atıcam. Böyle şeyler olsun istiyorum. Bence bayaa eğlenirim.

He mesela bazen de Melih Başgan olmak lazım. Böyle kepslaklı kepslaklı. Melih Başganımı çok seviyorum ya tam bir hınzır, tam bir munzur. Nasıl da biliyor herkesin her şeyini. Acayip şeker. "ODTÜ MEZUNU DEĞİLMİSİN? YARGI DA HESAP VERECEKSİN." Sırf dil bilgisini böyle bilip de bilmezden geldiği için kendisine kocaman bir tecahül-i arif borçluyuz. Ayrıca bence Melih Başganın yatak odasında, belediyenin önündeki fışkiyenin kırılmadan önceki hâlinin vesikalık resmi var. Siyah-beyaz böyle. Melih Başgan çocukken de o resim ordaymış. Hatta onun babası çocukken de. Belki de Melih Başganlar ailecek fışkiyeye inanıyorlardır kim bilir. Fış kiye we trust.

İsmail Türüt olmayı hiç istemezdim mesela. Hatta aklı mantığı yerinde bir insan İsmail Türüt olmayı istemeyi dahi istemeyi istemez. Yani istemeye istemeye İsmail Türüt olmak da var bu hayatta. Yine Allah korumuş. İstemeye istemeye olmayı dahi istemeyi istemeyemezdim. Biraz daha istemeyi istemekle alakalı bişey yazarsam türüt türüt ter edeceğim her yerimden.

Ha bir de ben lise hazırlıkta tam bir Yiğit Bulut'tum. Ahahssdfh bak şimdi hatırladım da, ciddi ciddi 50 kiloydum, kafamda da 3 kilo jöle vardı her sabah. Böyle geriye geriye tarıyodum bi de. Abiiiiiii...... Ben Yiğit Bulut'muşum ya lan! E ben Yiğit Bulut'sam, Yiğit Bulut şeklindeki Yiğit Bulut kim? O da var. Yalnız Allah kimseyi benim lise hazırlıktaki saç stilimle aynı ortamda, mesela bir kafe olur, bar olur, irish pub olur, bir araya getirmesin. Yiğit Bulut'la da getirmesin ama ne bileyim. Benim saçlarım biraz daha kötüydü. Hani gerisini sen düşün...

İvit sınırım bırdın itibırin kimsiyi binzimik istimiyırım iyıkşımlır.

Oh be. Bi ağzımın ortasına vurdum da rahatladım.

Gideyim de gecenin geri kalanını biraz Muammer Güler'in yıllar önce kaybettiği öz boynu olarak geçireyim. Öylesine özgür, öylesine deli dolu, öylesine bir ücra köşede, kim bilir belki yatağın altında... Öperim can okur.

Daçe.



Okumaya devam →
17 Nisan 2013 Çarşamba

476 - Bu Soğuk Gibi (ama tam da değil gibi) Havaları Napıcaz.

4 tane ömer üründül tadında yorum
An geliyor, tam bir dede oluyorum. İnanır mısın sevgili okur, iş bankasının internet bankacılığını böyle iki yıldır filan kullanamıyorum. Yani bu durumda iş bankasının internet bankacılığını (bundan sonra kendisinden "ibib" diye bahsedilecek) hiç kullanmamış oluyorum. Böyle, periyodik olarak ibib'i kullanma ihtiyacım oluyor. Bir para transferi olacak mesela ya da ne bileyim gizli saklı bişeyler yapacağım tabi her şeyi de burda söyleyecek değilim NASI SÖYLİYİM. Giriş yapmaya çabalıyorum, yok, imkansız, hayatta olmuyor. Müşteri numarası giriyorum, parola giriyorum; olmuyor bu kez kimlik numarası giriyorum; o da olmuyor kart numarası; o da değil güvenlik kodu; ABİ ALTI ÜSTÜ GİRİŞ YAPICAM. Yapamıyorum. İki yıldır bir kez bile giriş yapamadım. Sonra, tabi, azıcık akıllı olduğumdan şifremi değiştireyim diyorum. Onu da değiştirmeye bin tane bilgi istiyor tabi. Giriyorum hepsini sabırla. Şifremi değiştiriyorum çok güzel. Artık mis gibi yeni şifrem var. ŞİMDİ İBİB DÜŞÜNSÜN. Yazıyorum yepisyeni şifremi; noluyor; "yanlış şifre" diyor. AAAABİİİİ. Ben bu kadar zor bi olayın verdiği rezillik hissini en son ortaokulda minderde ters takla atmaya çalışırken yaşamıştım. Valla. Böyle tam taklaya eğiliyorum, kıçımı kaldıramıyorum falan. Ya da kaldırıyorum, bu kez boynum eziliyor, böyle GÜMPS!! diye yanlış tarafa düşüyorum filan. Bunlar güzel anılar değil. Ne diyordum. Evet. İbib'i bugün de kullanamadım. Israrla da müşteri temsilcimle filan görüşmek de istemiyorum. Napıcam müşteri temsilcimi arayıp? "Ya ehiehiehi, inanır mısınız ben iki yılı aşkın süredir sırf kerizliğimden ibibinize giremiyorum. Şu ibibiniz konusunda bana ve benim gibilere bi kolaylık filan yapsanız. Mesela ne bileyim, sadece adımı soyadımı yazarak filan girsem. Olmaz mı? Ehiehiehi. Sizin de işiniz zor tabi." Böyle mi diycem? Sonra telefonun diğer ucunda birtakım ipnece gülüşler filan... BEN BUNLARI HAK EDECEK NE YAPTIM HA?!

Ya bu arada demin düşündüm de... Sanırım ben bu olayı biraz büyütüyorum. İbibsiz de yaşarım gibime geliyo. Sonuçta eskiden ibib mi vardı abi. Ben yine normal yaşlı gibi gideyim atm'ye, düz adam gibi, 4 haneli şifremi gireyim, tık diye bakiyeme bakiyem. (ahahah. of çok kötüydü. ahah. ciddi anlamda özürlerimi bir borç bilirim. valla. şş tamam indir o eli. ind- İNDİROELİ!)

O kadar kötü espri yaptım ki ne anlatacağımı hatırlamıyorum şu an.

O değil de bak şimdi aklıma geldi. Müşteri temsilcisinin tam olayı nedir ya? Hayır isminden beni temsil ediyormuş gibi bi izlenim uyandırıyor da; öyle bi durum varsa bilelim. Sonuçta beni kimin nasıl temsil ettiği çok önemli. Çünkü çok önemli bi insanım. Buradan iş bankasındaki müşteri temsilcime seslenmek istiyorum. GÖZÜM ÜZERİNDE GENCADAM.

İvit.


Bankalarla olan tatsız anılarımı burada sonlandırıp yeni konuya geçicem izninle can okur. Buaradaortaokuldediğimanımlisedeolduiyakşamlar. Umarım okuyamamışsınızdır bu cümleyi. Eheh. Eh. Heh. (gulp!)

Bazı zamanlar oluyor, derste mesela, 8.40 ya da 9.40 gibi sevimsiz bir sabah dersinde, uyuklayan arkadaşlarımı görünce amfinin ortasına geçip MÜSLÜÜÜÜMAN UYUUUMA! diye bağırmak istiyorum. Devamı yok ama. Sadece müslümanın uyumaması için atılan bir slogan. Adeta bir öğüt. Bir hatalarından ders çıkarmışçılık. Bir vay ben yandım eller yanmasıncılık. Yine aynı sloganı alarm sesim olarak da kullanabilirim. Mesela saat tam 8'de MÜSLÜÜÜMAN UYUUUUMA! diye bağıran kalın bir mücahit sesiyle uyanmak enfes olmaz mıydı? Tabii hemen ardından kahvaltıda pilav ve sohbet. Karşılıklı alınan feyizler. Koskoca babama, "Kardeş, tuzu çok ibretlik uzattın Allah razı olsun..." filan diyorum. Beni böyle bi ortamda hayâl et sevgili okur. Nasıl? Edemedin di mi? Keheheh ben de edemedim.

Bugün bölüme Shell'den seminere gelen İskoç petrofizikçiye "Hocam şimdi nasıl oluyor yani siz gerçekten koca koca adamlar, hani utanmadan böyle, yaşınıza başınıza bakmadan, öyle eteklerle filan dolanıyonuz mu, napıyonuz?" diye sordum. İskoç ne dese beğenirsin?

(iskoç hiçbir şey demedi çünkü bu soruyu içimden sordum. üstteki paragrafı da piç gibi ortada bırakıp kaçmayı düşünüyorum şu an. hani blogu mlogu kapatıp gidicem o derece. nasıl bir hikâyenin sonunu hiçbir yere tutturamamazlık. iyakşamlar.)

Şimdi Shell mell yazdık ya kesin sosyal medya sorumluları mı artık her kim ilgileniyosa, gelip bulurlar burayı. Hocam, şu an bu satırları okuyorsanız bişey söyliycem... BENCE BENİ İŞE ALIN. Kutuplardan doyasıya, kıyasıya, hayâsızca, akın akın, despotluğun biçareliğine adeta yapışmış bir kelebek narinliğinde iç gerçekliklerimizi beslemek için oluk oluk petrol çıkarmaya ne dersiniz? BEN BUNA VARIM. Ya siz? (varım şeklinde mail bekliyorum, adresim sağ tarafta bi yerlerde yazıyor. kıpskıps.)

MİKAİL UYUMA / HAVALARA SAHİP ÇIK! Hayır bu nedir ama yani artık ayıp bilader. Hayır noluyor biliyor musun. Sabah uyanıyorum. Lan daha kasımdayız mezuniyete çok var o zamana kadar toparlarım siktir et bugün de gitmeyivereyim derse deyip geri yatıyorum. Kümülatif GPA'm 0.05 bile düşerse gelir seni bulurum miko. Anlıyor musun? SENİ BULURUM.

Son olarak söylemek istediğim bir şey varsa o da iyakşamlar.

Daçe.

[günün sorusu: bu soğuk gibi ama tam da değil gibi havaları napıcaz ya cidden. hayır, tişört giyemiyorsun az geliyor, kazak giyemiyorsun fazla geliyor. ayarsızlık. öptüm.]
Okumaya devam →
14 Nisan 2013 Pazar

475 - Geshuzbek İki.

7 tane ömer üründül tadında yorum
Aynı anda debriyaja basarak vites değiştirip, bir yandan "50 liradan bir mi iki mi?" diye sorup, her hâlükâra karşı bir kişi üzeri hazırlayan; o sırada dikiz aynasından yolculara bakıp, ayaktakilere "Hocam bi' oturalım boş yerlere!" diye seslenen; öte yandan potansiyel yolculara korna çalıp akıllarına girmeye çalışarak gün sonunda elde edeceği hasılatı düşünen insan Yetenek-sizsiniz'e çıkmıyorsa, kusura bakmasınlar ama kimse çıkmasın. Evet bu yazının girişini dolmuşçulara ithaf ediyorum. Ormanda on gaplan gücündesiniz! Kaplan da değil bak. Kaplan neymiş, bok yesin. Bu, GAPLAN. Dolmuşçular her gün iş üstündeyken süper kahraman gibi pelerin melerin giyseler, taytlı filan dolaşsalar yeri. Dolmuşmen. Mavi parlak kumaş üzerine sarı-turuncu D harfi. Hayâl et bak; valla oldu.

Gerçi niye elin dolmuşçusunu taytlı maytlı hayâl ediyosun, o da var. Valla sen iyiden iyiye sapık olmuşsun sevgili okur. Ayıbediyosun ha. Bozuşuruz.

Babalık çok enteresan bi' ruh hâline sahip olmayı gerektiriyor sanırım. Baba olunca anlarım şimdi çok anlamıyorum. Ya yok ben baba olunca da anlamam kesin. Off. Hayır ben baba olunca neyi anlamam gerektiğini de unuturum o kadar yıl geçecek aradan... Neyse. Şimdi mesela, ağzından çıkıveriyor, yanlışlıkla, bir anlık boşboğazlıkla (boşboğaz o mu demekti ya), "Hava serinledi mi ne..." diyorsun. HAYDİİİİİİ. "E tabi ayağında çorap yok ondan!", "Sırtına daha kalın bişey giymiyosun ki!", "Ben diyorum da dinleyen kim!" filan. Böyle birbirini körükleyen, uç uca eklenip adeta bir çığ gibi büyüyen eleştiriler. Sonra, çok şanssızsın diyelim, anne giriyor devreye. ALLAAAH. Sıçtın. "Oğlum üşürsün öyle, sana bi çay yapayım, dur içerden hırkanı getireyim, kaloriferin yanına otur battaniye vereyim..." filan. ABİ NOLUYO. Bütün bunlar üç dakika içinde filan oluyo, sen de mal mal sesini çıkaramadan oturuyosun böyle. Çaylar geliyo, çoraplar veriliyo, hırkalar çıkıyo dolaptan, kombinin ayarı yükseltiliyo falan. YA Bİ DURUN. Napıyosunuz. Üşümedim tamam üşümedim, üşüyenin allah belasını versin. Abi... Of. Bak yazarken bi daha yaşadım durumu; bi daha yoruldum. Zihin travması geçirdim ya resmen şurda iki dakikada. Gerçi başka ne travması olur di mi. O da var. Buradan aileme seslenmek istiyorum. KEEP CALM.

Biraz kassam geshuzbek kelimesini de türkçeye kazandırırım bence.

Kulağına kulaklığı taktığın anda, artık hangi ortamdaysan, her kiminleysen, belki sevgilinleysen, söyle kumralım için sızlamaz mı. ABİ. Durduramadım kendimi çok özür dilerim. Evet ne diyodum. Kulağına kulaklığı taktığın anda, nerede olursan ol, bir anda böyle ilkokuldan, mahalleden, üniversitede hoşlandığın kızın yeni kankasının eski hoşlandıklarından, ne bileyim işte böyle friend of friend kontenjanından tanışıp topu topu 3 saniye filan muhabbet etmişliğin olan insanlar arasından... Yani kısacası hayatının bütün alanlarından birer insanı görüyosun; o kulaklığı taktığın an bir anda ortam düğün yerine dönüyor ya. Of. Çok zorlandım. İşte o anın allah belasını versin.

Benim twitter'da birbirine isim vermeden laf atan iki arkadaşım var. İlk başta güzeldi böyle eğleniyodum filan ama bi yerden sonra işin boku çıktı. O kadar asiller ki katiyen isim vermeden konuşuyorlar. O ona yazıyor, o ona yazıyor. Hayır artık o twitlerde verdikleri mesajları toplasam orta asya türk devletlerinin kitabeleriyle yarışır. Öyle bir bilmeceli bulmacalı dolambaçlı sözler. Böyle aslında lafım gediğine otursun ama tam da anlaşılmasın ona yazdığım filan diye düşüne düşüne son bir yıl içinde gözümün önünde zekâ seviyeleri arttı falan. Anlatabiliyor muyum durumun ciddiyetini. İyakşamlar. (hani bi insan bi paragrafı HİÇ Mİ bağlayamaz? sorusuna cevap niteliğinde. bağlayamadık yine.)

Feysbuk ismimin önüne TC koydum, artık rahat uyuyabilirim çünkü vatan emin ellerde. TC koydum çünkü. Başka türlüsü düşünülebilir miydi? OH ALLAHIM İYİ Kİ FEYSBUK ADIMIN ÖNÜNE TC KOYMA AYARI VAR. :))))))

Spor salonlarında adamlarımız ve gadınlarımız ne biçim didiniyorlar. Ama ne biçim didiniyorlar. Böyle bir didinmek yok. Adamlarımız, mesela, bir dambıl kaldırıyor, yok gidiyor bir halteri ağzına sokuyor, işte efendime söyleyeyim bacak kası yapacam derken o adam hâliyle çirkin çirkin selülit kazanıyor. Yetmiyor bir de bütün bunların üstüne protein tuzu yutuyor. Hatta yutmuyor, EMİYOR. Hayatı kas yapabilmekle daha çok kas yapabilmek arasında bir yerlerde çünkü adamın. İki ay içinde de ayaklı bir protein tozu olup çıkıyor. Hayır bir de bunları yaparken leş gibi kokuyor. Hayır bir de bunları yaparken o duvardaki aynalardan koşu bandında ilk seviyelerde koşan ama nedense dünyanın çevresini koşuyormuşçasına yalandan terleyen gadınlarımızı izliyor. Oğlum o aynaların amacı senin gadınlarımıza rahat bakman mı? Ondan sonra, bu adamlarımız ve gadınlarımız, çok didindiler ya, kendilerini spordan sonra lahmacunla falan ödüllendiriyorlar. ABİ Bİ DUR. NAPIYON SEN. Hayır lahmacunu da ye ama hobi olarak ye. Her gün spor yaptın diye lahmacuna girme. Hem kaslı hem göbekli oluyosun sonra. Adamlarımızın ve gadınlarımızın bu konuda dikkat etmesi gerek. Ya sırf lahmacun yerken rahat olmak için spor yapan insan var. SPOR ÖYLE BİŞEY DEĞİL Kİ ARKADAŞ. Valla sinirleniyorum.

Bi de gadınlarımızdan bazıları, görüyorum böyle arada, roberto carlos bacağı yapmış geziyor. Gadın. Öyle yapma. Hatta adam, sen de yapma. 50 santim çaplı bacağı napacaksınız arkadaşlar, sobaya mı takacaksınız napacaksınız yani. Nedir.

O değil de benim gerçekten şu an aşırı esmer olup küçükken sarışın olan arkadaşım var. Demek olabiliyormuş böyle şeyler. Hayat sürprizlerle dolu.

Az önce bi websitesine ulaşmaya çalıştım. Ulaşamadım. Adamlar siteye reklam banner'ı koymaktan içerik eklemeyi unutmuşlar. Bütün site reklam banner'larından oluşuyo böyle. Kapat diyorsun, 10 saniye bekliyosun, o sırada sana doğru gelen canavarlara ok filan atmaya çalışıyosun, 5 saniye daha bekliyosun, başka reklam çıkıyo, 20 saniye sonra kapatılacaktır yazıyo, reklamı geç diyorsun, reklam gidiyor, altında küçük penis, kıllı sırt ve dökülmüş saç gibi sorunlara karşı çözümler çıkıyor, Nuri Alço filan çıkıyor böyle ya da şanslıysanız Tanju Çolak. ABİ NAPIYOSUNUZ YA. Yalvarırım bi durun! İşte böyle böyle her gün nice gencimiz heba oluyor reklamları geçip de sitedeki içeriğe ulaşacam diye. Üzücü bi durum.

Şimdi gidiyorum, geshuzbek ikilemesini ardımda bırakıp yaban ellere kaçıyorum. Bundan sonra blog açık. Gelin kuru pastalardan yiyin, çelenklere bakın filan. Takılın yani. Öpüyorum göz torbalarınızdan.

Daçe.
Okumaya devam →

474 - Geshuzbek.

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bir hayâlim var: Bir gün otobüste, dolmuşta, bir şekilde yer vermediğimiz tüm o teyzeler toplanıp zombi istilası gibi bir şey başlatacaklar ve ağzımız yüzümüz şişman ve kalıplı ama ince sesli teyze olacak. O gün gelene kadar hâlâ şansımız var.

A'ya basacam derken yNLŞLIKLA CAPS LOCK AÇAN İNSANLAR, BİRLEŞİN!

Bazen sokakta çırılçıplak koşup çipetpet çipetpet altılı yedili çipetpet diye bağırasım gelir. Beni öyle hayâl edebiliyor musun sevgili okur? HAYIR BENİ NİYE ÖYLE HAYÂL EDİYOSUN allaallaa deli mi ne. Valla sana da hiç güven olmuyor sevgili okur.

He napıyonuz ya görüşmeyeli bu arada? O muhteşem hayatlarınızda çok radikal değişiklikler oldu mu? Zengin filan oldunuz mu? Zengin olmadıysanız bana hiç gelmeyin. Hele âşık olduysanız HİİİİÇ. Abi âşık adam dert anlatması diye bir şey var ki evlerden ırak. Ha nedir, zengin olmuşsunuzdur, Daçe kardeşinize de bir iki bişey fişeklersiniz, öpüşürüz, olaysız dağılırız. Bu. Bundan başka bi olayınız varsa kabul etmem.

Bu zenci gırtlağı denen şeyi parayla alabiliyor muyuz ya? Alamıyor muyuz? Peki tamam. Parayla mutluluk olmuyor tamam, tamam. TAMAM DEDİM.

Benim telefonu kapatmaya yakın "tam-mam, olduuuu, tam-mam, öpüyorum, ev-vet, oldu, tam-mam, tam-mam..." diye yarım saat daha uzatan arkadaşım vardı. Kıza en son TürkTelekom sponsor oldu da, göğsüne reklam filan aldı, öyle bi fırsata çevirdi. Ama yani. Nasıl desem. Öyle bi fırsata çevirmek yok.

Ha fırsattan istifade ben de göğsüme reklam alacağım ama benim göğsüme niye baksınlar o da var. ERKEGADAMINDÖŞÜKILLIOLUR. Kıl demişken. Kıl dönmesi diye bir gerçek var ki, düşündüğün anda her şey bitiyor. Hayat duruyor kıl dönmesini düşündüğünde. Mesela hayâl et. Brad Pitt'sin sen tamam mı. Ya da atıyorum Victoria Beckham'sın. Artık onu siz aranızda şeyaparsınız sevgili okur. Neyse. Muhteşem ötesi çılgın bi partide boy göstereceksin mesela. Böyle binlerce gazeteci seni çekiyo filan. TAK! diye bi anda kıl dönüyor. Koskoca Brad Pitt'in kıllarından biri. İsyankâr. Mendebur. Müşkülpesent. Hayır sen Brad Pitt'in kılısın ya niye dönüyosun di mi? Ama yok. Kıl dönmesi zenginliğe, yakışıklılığa falan bakmıyor. Bi gün bi uyanmışsın AAA KILIM DÖNMÜŞ. Daha fazla kıl dönmesinden bahsedersem bilgisayar ekranına kusacak insanlar tanıyorum o yüzden iyakşamlar.

Bloga yazmayıp twitter'a yazdığım zamanlar blogumu aldatıyomuşum gibi oluyo. Dünyanın en iğrenç hissi. Ama geldim bebeğim, artık burdayım, hiçbir güç bizi ayıramaz artık tamam. (İKİ AY DAHA HİÇ YAZI YAZMADI.)

Şaka şaka.

Gelin ata binmiş "ya abi niye ata biniyom ben ya hangi devirdeyiz arkadaş at mı kaldı ya, AT MI KALDI!" diye damadın cimri ailesine çıkışmış. Gelin var gelin var tabii.

Arkadaş ben bu iddaa'nın mantığını hiç anlamıyorum ya. Yani sanırım genel olarak futbolu anlamıyorum, hâliyle iddaayı da anlamıyorum. Ama arkadaş ortamlarında hep anlıyomuş gibi yapıyorum. "Spartak Moskova - Rubin Kazan" diyorlar. Ben ne bileyim lan. Spartak Moskova sonuçta iyi takım di mi? Yani adını hep duyarız filan. Rubin Kazan da iyi gibi ama değil gibi. Spartak Moskova kadar güven vermiyor. Bi de ismi pek sakil. Oysa Spartak Moskova öyle mi? Bak bi söyle. Nası ağzını dolduruyo Spartak Moskova. Amınakoyim daha adını zikrettiğimizde kazanması lazım. Hani öyle bi mağrurluk var. Eee Daçe de durur mu, yapıştırıyor Spartak Moskova'ya. Akşam bi bakıyorum, Rubin kazanmış (off pardon çok özür diliyorum. pard-PARDON DEDİM Bİ DUR.). İşte böyle böyle bilyarlarca milyorlarca nakit kaybettim iddaa'da. Ama ısrarla da oynamaya devam ediyorum. Neden? Çünkü tam bir kerizlik heykeliyim. Mişelancelo çakması, maltepe pazarı işi. Vay ben öleyim.

Legendarily bi dönüş olmadığının farkındayım, zaten pek umrumda da değil şu dakika. Bi dönüş olsun yeter. Şimdi böyle bunun reklamını filan yapmaya başlıcam. Daçe is back in town filan diycem. Bunlar güzel şeyler. Ha, blogun yokluğunda yaklaşık yüz tane falan hikâye yazdım, onları da bir ara sunacağım bir şekilde. Artık kitap olur, dergi olur, gazete olur, tuvalet kağıdına bile bassam olur. Bir şekilde... Şimdilik öpüyorum gadalarınızdan niggas, thug life'a devam. Hızlı yaşarken ölmemeye dikkat edin. Kıps.

Daçe.
Okumaya devam →
16 Ekim 2012 Salı

Gençler, Isınıyoruz

5 tane ömer üründül tadında yorum
"Umut yoksa, karamsar olmak için de bir sebep kalmamış demektir."
Aki Kaurismaki

Uzaktan mı yakından mı geliyor anlayamıyorum ama; çok pis rüzgâr var bi yerlerde, sesi gelmeye başladı.
Bi' yeri açık mı bırakmışız, n'olmuş.
Ve bir de, bir allahın kulu gelip çiçeklere su vermemiş.
Elbette yersiz bir şaka ediyorum.
Du'bakalım buralarda yine bir hareketlilik olacak gibi, kim bilir ne zaman.
Da Poet de yoruldu, yazık. Biraz dinlensin.
Serin hava da doldursun buraları iyice.
Ölmedik yani, kısaca.
Onu diyorum.
Bir de laf aramızda (kiminle aramdaysa) bir şeyler yazıyorum zaten, sadece siz görmüyorsunuz.
Evet.
Sağlıcak içindesin, biliyorum.
Göz çapağından öpüyorum.
İyakşamlar.

Daçe.

Okumaya devam →
15 Ağustos 2012 Çarşamba

'Dur Dünya'

3 tane ömer üründül tadında yorum
Ne kadar bir süre bilmiyorum ama bir süre buralarda hiç kimse olmayacak.


"Bir yanım düşünüyordu bir yanım donukken
Bir baktım, yok oldum gittim; yer başımın üstünde
Sonra sesizleşti birdenbire saniyeler,
Bir kaç adım sarhoşluk, çaresizliğe bahaneler..."
Okumaya devam →
26 Haziran 2012 Salı

Endülüs Yolları - Birinci Volüm

5 tane ömer üründül tadında yorum
 easyjet dediler dolmuş çıktı. (temsili)

"Ole! Ole! Ole!" diye bağırıyordu çılgın kalabalık ve içlerinden yalnızca pek azını tanıyordum. Tamam, itiraf etmek gerekirse hiçbirini tanımıyordum ama zaten yarısı buradaki arkadaşlarıma, diğer yarısı da birbirine benziyordu. Evet, aziz dostlar, Madrid-Barajas havaalanındaki bu deli dolu sevgi seli Türkiye'den gelen iki turist, ben ve cancaazım için neşeyle raks ediyordu...

Böyle olması normal, ama gerekli değildi; ne de olsa ikimiz de bu kadar büyük bir ilgiye alışkın olmayan mütevazi insanlardık. Yine de bize, birinci ligde oynayan küçük bir İspanyol takımına transfer olmuş az ünlü ama çok yetenekli zenci futbolcu muamelesi yapılmasından hoşnut kalmadığımızı söyleyemem.

Barajas havaalanından itibaren inanılmaz eğlenceli, müthiş hatıralar kazandık ama onlara gelmeden önce dilerseniz Madrid'e kadar olan heyecan, adrenalin ve aksiyon dolu yol haritamızdan bahsedeceğim...

İlk başta Ankara'dan İstanbul'a, oradan İsviçre-Basel'e (çünkü en ucuz şekilde Avrupa'ya çıkmak Basel'den oluyor, kıpss), oradan da Madrid'e uçtuk. Tabii hayatı boyunca uçağı yalnızca bir kez, onda da Adıyaman'a gitmek için kullanmış birine (o uçak da tamamen Allah'a emanetti, böyle pervaneli falan, bak gene benim tüyler diken) aynı gün içinde üst üste 3 uçak deneyimi biraz ağır oldu...

Buradan İstanbul'a efendi gibi Pegasus'la gittiğimiz için pek öyle anlatacağım, hakkında şakalar yapıp ekmeğini yiyebileceğim hikayeler çıkmadı; ama gel gelelim ne zaman ki biz İsviçre uçağına bindik, işte o zaman gariplikler başlamaya başladı. Başlamaya başlamak. En ilk garipliğimiz, EasyJet'in ta kendisiydi sevgili okur. EasyJet, tıpkı aynı profildeki diğer ucuz havayolu şirketleri (RyanAir, WizzAir, vs) gibi tam bir dolmuş mantığıyla çalışıyor. Biletinizi isterseniz altı ay, isterseniz bir gün önceden alın, uçağa biniş zamanı geldiğinde herkes istediği yere oturuyor. İSTEDİĞİ YERE. Haliyle biz EasyJet İsviçre uçağının kalkacağı yere gittiğimizde gördüğümüz manzara Güvenpark'tan halliceydi: Ne kadar İsviçre vatandaşı varsa (elli kişi filan) "Ucuz uçak beyler, dalın!" diye uçağa geçilecek kapının önünde itiş kakış, tamamen medeniyetten uzak bir kalabalık oluşturuyordu. Biz önce bi şaşırdık tabi, inanamadık, hatta ben bir ara çıkıp "Ya" dedim bunlara doğru, "Ya siz Avrupalısınız" dedim, "Onu da geçtim, İsviçrelisiniz, zenginsiniz, tarafsızsınız" dedim, arada iyice gazı alsınlar diye de "Alpler" dedim, "Heidi" dedim; tabi kimse Türkçe bilmediği için yüzüme mal mal baktı adamsendecinin evlatları. Manzarayı değiştiremeyeceğimi anladığımda biz de aralarına ite kaka karıştık, sonunda kapılar açıldı, "GÖÖÖÖM!!", "SKERLER EN ÖN BENİM!", "DAL DAL DAL DAL!!" ve benzeri okul gezisine katılan liseli nidaları eşliğinde elli atmış İsviç (çünkü İsviçreliye İsviç denir) ve biz iki şaşkın Türk uçağa doluştuk.



Uçaktaki ekibin tamamen fransızca konuşmasından uzun uzun bahsedecek değilim ama bana bir şey sordular mı cevabım çok netti: "Merci!" Başka bişey hatırlamıyorum çünkü fransızcaya dair. Basel'e kadar uyudum farz edip hızlıca ilerleyelim. 'skip to the next level'

Basel'de indiğimizde bizi devasa bir heyecan almıştı zira bir sonraki uçuşa yalnızca yirmi dakika vardı. Yetişebileceğimize ilişkin ihtimaller her geçen dakikayla daha da azalıyor, durduk yere geriliyorduk. Cancaaza dönüp "Buraya kadarmış, beni burda bırakın ben sizi yavaşlatıyorum :(" demeyi ve oracıkta uzanıp kaderime terk edilmeyi bile düşündüm ama muhtemelen İsviç polisler tarafından önce nezarete sonra da sınır dışına atılmak işten olmazdı. İsviçre'ye giriş yapıp, Basel-Mulhouse havaalanı içinde nereye gideceğini bilemeyen iki sincap gibi koşturduk. En sonunda karşımıza çıkan bir yetkiliye uçak biletimizi, Madrid'e gitmemiz gerektiğini ve uçağın on beş-yirmi dakika içinde kalkacağını söyledik. "OK I'm on it!" diyerek, o da nasıl dünden hazır bekliyormuş, tam bir görev adamı, kendisini takip etmemizi söyledi. Dahası, isimlerimizi gören İsviç yetkili birden bire bozuk bir Türkçe'yle "Türk müsünüz?" dedi, meğer allahın isviçi sandığım adam Hasan'ın önde gideniymiş. Neyse bu bize bayaa yardım etti, en son kemeri çıkardığımız yere kadar eşlik edip orada bıraktı. Evet, orası benim için "kemeri çıkardığımız yer". Neyse orada da ben hızlı hızlı kemeri çıkarmaya çalışıyordum, cancaaz da durumumuzu anlatmaya çalışıyordu ki; yine isimlerimizi, bavulun üzerindeki ANKARA - TURKEY yazısını gören İsviç polis memuru, "La Türk müsünüz? Niye Türkçe konuşmuyonuz! :)))" diyerek bizi beş dakika içinde ikinci dumrumuza uğrattı. Durumu ona da açıklayıp bir an önce Madrid uçağımıza koştuk, koşarken de free-shoptan İsviç çikolataları aldık, uçağımıza yerleştik. Heyecan, şaşkınlık ve sonradan gelen rahatlamayla karışık duygular içinde Endülüs topraklarının yolunu tuttuk...

Dünyanın en kötü İngilizcesiyle hizmet sunan EasyJet İspanya ekibine de değinip bu volümü burda bitirmek istiyorum: İngilizceleri gerçekten ÇOK kötü.

Şimdilik görüşmek üzere can okur, yakında topyekun Madrid'i anlatacağım ikinci volümde görüşmek üzre. Yanaklarını mıncırdığımının.

Daçe.
Okumaya devam →
11 Haziran 2012 Pazartesi

Endülüs'te Bir Adamsendeci

1 tane ömer üründül tadında yorum

Sevgili okur, ben bi süre dükkanı bırakıp çıkıyorum. Endülüs'lere yolum var. Yaklaşık iki hafta sonra, döndüğümde, das fantastiş el fantastiko İspanya notlarımla karşında olacağım.

Finallerim filan bitti, sağlığım yerinde, annem babam da çok iyiler selamları var, havalar da sıcak öyle böyle değil, bu arada petrol hala Türkiye'de var ama çıkarttırmıyorlar; hani yeri gelmişken hayatımdan kısa bir kompayleyşın yaparsak..

Muhtemelen Almanya'nın Euro 2012'yi alacağı törene yetişirim. Bol bol öpüyorum. Sağlıcak içinde boğularak can ver can okur.

Daçe.
Okumaya devam →
24 Mayıs 2012 Perşembe

Kozmetiğin Büyülü Dünyasına Yolculuk - Saç Boyası

6 tane ömer üründül tadında yorum
Ne oldum değil, neaber demeli sevgili okur. Neaber?

Olum kaç gündür bi blogum olduğunu tamamen unuttum lan niye hiç söylemiyosunuz pisler? İnsan bi der aaa bak burda ne varmış blog mu varmış ne varmış burda aman da aman. Hayır gerçekten de içimde bir sıkıntı, bir boşluk, bir mallık hissi var ama blogu unutmuş olabileceğim aklıma gelmezdi. Ki zaten aklıma gelse unutmazdım o da var. O zaman iyakşamlar.


Şimdi o kadar gün ayılar gibi yazı yazmayıp da şimdi gelecek ve "şenlik menlik ehehe ne biçimdi yyaa bedük filan di mi" diyecek değilim rahat olun. Bugün bambaşka konularımız var.

Hiç uzatmadan dalızlamak istiyorum. Bugün burada, kadınlar üzerinden, kadınlarımız, annelerimiz, sevgililerimiz, canlarımız bebeklerimiz, bütün dünya kadınlarımız üzerinden hayvanca ekmek yenen adamsendeci ve kapitalist bir mecraya; saç boyalarına gideceğiz.

Saç boyasının neyine gideceğiz amk bu da iyice bizi skiyo diye düşünmeyin; hayır zaten normalde de böyle bişeyi kimse için düşünmeyin zira durduk yere ağız bozmanın alemi yok çünkü DAĞITIRLAR LAN O AĞZI!!!1 Evet ne diyordum. Burda tabii saç boyalarının kimyasal kompozisyonlarından ya da şimdi sürülürse 6 ay sonra açığa çıkacak yan etkisinden bahsetmeyeceğim, aslında hiçbirimizin hayatını etkilemiyor gibi görünen, fakat bütün toplumları içten içe mahvedip bitiren bir noktaya parmak atacağım: Saç Boyası Adları.

Şimdi efendim özellikle belli bir güruha bok atmak amacıyla söylemiyorum, dünyadaki bütün kadınları toplasan şuraya, oha ne biçim oldu lan hepsi geldi yalnız bi dakka, ne diyordum, dünyadaki bütün kadınların bilincinde ya da bilinçaltının derinliklerinde yaşayan ve düzenli beslenmesi gereken ego hayvanının üzerinden sağlanan rantlara, oha amk nası cümle oldu, öss'de cümlede anlam diye ver işte bunu çözsün salaklar, ehehe, ya yemin ediyorum cümlenin başını unuttum. Direktman görsellere geçiyorum ki daha net anlatayım erövizyon izleyen göz çipilini yediminin.




Bak bak bak görüyo musun, biraz gözlerini kısıp bak yukarıya, adamsendeciliğin vücut bulmuş halini görüyor musun? Ne diyor; sırasıyla yazıyorum: "Elegan Kahve" - "Gizemli Kahve" - "Kışkırtıcı Kahve". Haydaaa. Bak birincisi diyor ki, "Ben elegan bir kahveyim sense tam bir orspuçucuğu hayvansın." Yemin ediyorum hayatımın hiçbir zamanı şu kapaktakinden başka elegan kahve göremeyeceğim galiba. Eleganı batsın. Ortadakine, yine hangi işgüzar isim koyduysa, "Gizemli Kahve" yazmışlar. Oğlum. Laan. LAN! Bir kahverengi ne kadar gizemli olabilir aklım çıkacak ya. Bakınca şey mi diycez, "Allah allah, bu renk... bu renk... Bi esprisi var ama bak bulamıyorum da... Böyle, açık b.k rengi gibi ama değil gibi de... Hay allah..." filan mı diycez. Bana bu rengi gösterseler direktoman Kahverengi derim. Kahverenginin gizemlisi olmaz çünkü. Lütfen. Sonuncuya değinmek bile istemiyorum çünkü değinirsem kışkırıcam. Durduk yere akşam akşam kışkırmak istemiyorum. Sen de kışkıracak gibiysen çok bakma sevgili okur.


Şu üç kadının saçları gerçekten de orda yazdığı gibiyse, bunlar bir araya gelince Avengers olurlar, Fantastik Üçlü olurlar yemin ediyorum. Yakıcı Viyole, Çarpıcı Bakır, Kızıl Cazibe... Allah allaaah. Oğlum, kadının kalbine giden yolu keşfetmişsin iyi güzel de, yani biraz ayıp değil mi iyice salak yerine koyuyorsun? Mal. MAAL. Tenhada filan karşıma çıkmasını istemem bu üçlünün, yakıcısıyla çarpıcısıyla mı uğraşıcam lan. Benim gözümde sağdaki ve soldaki düz kızıl, ortadaki de yine kahverengi. Hiç de bir özellikleri yok ha. Hatta aksine, ortadaki biraz viledanın ucundaki paspasa benziyor.

Adamsendeciliği sezdikçe sinirleniyorum, o yüzden çabuk bitiricem. En son, favori ismim, Şehvetli Siyah'ı da ver edip huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Saç boyasıyla sevişen insanlar var bence. Bu isimlerin başka açıklaması olamaz. İyakşamlar. Erövizyona bakiyim bizim çocuk naptı dur.

edit: ne biçim de son anda finale kaldık ehehe mehehe. görüşürüz can okur can bonomo okur.

Daçe.
Okumaya devam →
7 Mayıs 2012 Pazartesi

Şenlik Tipleri

6 tane ömer üründül tadında yorum
Herkesin şenlik eğlencesinden anladığı şey ne kadar da farklı. Beni iki yıl aradan sonra ilk kez heyecanlandıran şenlik programından bahsederken, "Olm Bedük geliyomuş lan!" dediğimde, "Bedük kim lan?" cevabını veren oldu. Önce bi şaşırdım, sonra gittim elini sıkıp yanaklarından öptüm filan. Akabinde hızla uzaklaştım.

Kimisine "İkinci gün Metallica, üçüncü gün Lady Gaga geliyomuş" desen, "Immhh" der. Öyle bi yüzünü ekşitir, dudaklarını gerer, elmacıkları çıkık çıkık olur, bi böyle sevimsizleşir. O "Immhh" resmen meymenetsizliğin somutlaşmışıdır. Ete kemiğe bürünmüşüdür. İstersen git o adama "Olm Metallica sahnede Lady Gaga'yla grup seks yaparken bi yandan da helikopterden 50 Cent atlayacakmış, sonra da helikopter fizik çimlerine düşücekmiş!" filan de, o "Immhh" gelir yine. "Yani ne biliyim abi, bu sene bana hitap etmiyo" olur.

Böyle böyle doğuştan şenliği sevmeyen adamlar var. Kim gelirse gelsin bi burun kıvıranlar.

Bi de tam bunlara zıt, her şenliği mutlaka beğenen, "Kızzıaam süper yeaaa tam benlik olcak!" diyen tipler oluyor her sene. O insana da ha Mor ve Ötesi gelmiş, ha Ferdi Tayfur gelmiş hiç fark etmez. O yine bi yolunu bulup coşacak, durduramazsın. Hayvan gibi her gün bir şişe şarabı tek başına bitirecek, her gün arkadaşlarının uyarılarına triple cevap verecek, ama her akşam sonunda kusacak insanlar var. Tam senlik oluyo canım sen devam et.

Şenliğe sınav koyan, teknik gezi ayarlayan, "Nası olsa şenlik haftası bunlar derse gelmez, ben en iyisi bi yoklama alıyım" diyen, "Dönem içinde belki az yorulmuşlardır, şenlikte de ben bu mallara ödevi dayayayım" gibi hayın ve de ahraz düşüncelere sahip olan hocalar var ya. Hah işte onlarla diğer tarafta görüşücez. Diğer taraf dediğim, hani benim ilerde rektör tanıdığım olacak, hepsinin ayağını kaydırıcam. Mis.

Tabi, şenliğe denk gelen sınavı gözü kapalı erteleyen hoca da candır, bu da not düşülsün.

Sınavdan yeni çıkmış öğrencinin coşkulu gerginliğini napıcaz ya? Her an herkese patlayacak gibi. Yanlışlıkla ağzını açıp "Üç" filan desen, "SINAV HAKKINDA KONUŞMUYORUZ ŞŞŞŞT TAMAM." diye göz dağı veren de aynı öğrenci. Sınavdan çıkmışım amk, sınavdan konuşmayayım da neyden konuşayım, Şili'nin dış siyasetinden mi konuşayım orda, MönşenGladbah'ın gelecek sezon ligde ne yapacağından mı konuşayım, ne konuşayım?

Çok kişiyle aynı anda mesajlaşıyoken, bi on dakika boyunca kimseden cevap gelmiyo ya. Ölümün soğuk nefesini orda hissetmiyosan hiçbi zaman da hissetmezsin diye düşünüyorum.

Şenlikten sonra bir yazıyla daha beraber olacağımızı temenni eder, şimdilik sağlıcak içinde boğulmanı tavsiye ederim.

Daçe.
Okumaya devam →
26 Nisan 2012 Perşembe

Macun Tübü Savaşları

3 tane ömer üründül tadında yorum
Jövö'nün ortam entelliğine olan katkısının yüzde atmışlara kadar gerilediği böyle bir dönemde, blog istatistiklerini yerlerden toplayarak geldim yemin ediyorum. Arkadaş, piüeeeee. Bu ne. BU-NE. Nç nç nç ne kadar ayıp bişey ya, ne kadar ayıp. Buradan anlıyoruz ki iki ay yazı yazmasak blogun adını unutacaksınız. Hiiiii. Nç nç nç.

Yeterince trip attıysam gel de bir makas alayım can okur. Neaber ya ne yaptın? Ya ben sana trip attım da aslında gayet haklısın. Ben bile adamsendeci gibi kendi bloguma girmiyorum kaç gündür. "Ne gircem yeaa yeni yazı mı var." Vicdanımın sesi, kalp gözüm, orta kulağım. Hepsi aynı adamsendecinin -ben- mitozlanmışı.


Gece 12'de, 2012 Türkiye'sinin göbeğinde, medeniyetler beşiği Güvenpark'ta, "Orda kal, portakal" diye meyve satmaya çalışan seyyar manav var. Ya ben daha ne diyebilirim.



Bizim evde çok acayip bi inatlaşma konusu var sevgili okur: Dibi gelen diş macunu. Şimdi diyelim diş macunu tübünün dibi gelmiş, artık bitti bitecek, bi gözü çöpe bakıyor. Sonraki ilk birkaç gün, o tüp, evin diğer fertleri tarafından biraz daha macun çıkartmaya zorlanıyor. Ne bileyim işte her bir yanı sıkılıyor tübün, şurada kalmıştır burada sıkışmıştır şeklinde dimalarla, evde üç kişi, tübe giriliyor. Diyelim o tüp iyice zorlandı sıkıldı mıncıklandı, ve haliyle tübün son hali evlerden uzak bi tipe büründü. Ama duuur, daha bu ne ki. Aortları çöktürülen macun tübünün bu halinden tatmin olmayan biz emperyalist ev güçleri, sonraki iki üç gün daha tübün kanını emmeye devam ediyoruz. Şöyle de acayip bi olay var; bütün bunlar olurken aslında önceden alınmış ve hiç açılmamış bir tam dolu macun tübü, bu tipi skilen tübün hemen yanında hazır bekletiliyor. O dolu tüp, bütün kibriyle orada dik bir vaziyette tecavüzü izliyor. Tam bir insanlık dramı sayın seyirciler. Neyse. Tabi ben de bu duruma iyice ifrit, iyice ahraz olmaya başlıyorum, o sömürülen tüp artık bitirilsin de yenisine geçelim istiyorum. Fakat ben bunu istedikçe ev halkının eski tübe olan umudu artarak devam ediyor, "Vardır onun içinde daha vardır" deniyor. Ben de yeni tübe geçmek istemiyorum ki hani laf söz çıkmasın "Aa hemen pes etti maal" diye. Haliye içten içe de olsa, inanılmaz bir inada biniyor iş. Sonuç olarak "kendisinden yararlanılan" tübün eski halinden eser kalmıyor. Tübün dili olsa da konuşsa, acılarını anlatabilse bir bir. Ama yok. O sesini çıkartmadıkça biz de ondan yararlanmaya devam edeceğiz. Yeni alınan, hiç açılmamış, yepisyeni tüp de ordan bütün kalenderliğiyle bakacak ona. Gerçekten çok büyük günah. Ne pis insanmışız biz şu an insanlığımdan tiksindim. İyakşamlar.

Yolun darlığından ötürü karşılıklı gelen iki jipin birbirine yol verdiğine şahit oldum geçen gün ve sadece birkaç metre uzağımdaydı. Zenginliğe hiç bu kadar yaklaşmamıştım bebiş okur.

O diil de, bakın ben burda yapsam "Bok gibi tespit + ironi hiç olmamış", elin oğlu söyleyince "UU BEYBİ İRONİYE BAAK!!" falan oluyor. Şu nedir ya yalvarırım biri açıklasın: "Yakıyor elimi ne zaman uzatsam / yatağın soğuk tarafı..." Allah kahretsin böyle kadersizliği kısmetsizliği ya.

Hayır ayrıca yatağın değil yastığın soğuk tarafı olur, tespit yapmış da nereye yapmış acaba. Allahallaa. Nç nç nç.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)