26 Nisan 2012 Perşembe

Macun Tübü Savaşları

3 tane ömer üründül tadında yorum
Jövö'nün ortam entelliğine olan katkısının yüzde atmışlara kadar gerilediği böyle bir dönemde, blog istatistiklerini yerlerden toplayarak geldim yemin ediyorum. Arkadaş, piüeeeee. Bu ne. BU-NE. Nç nç nç ne kadar ayıp bişey ya, ne kadar ayıp. Buradan anlıyoruz ki iki ay yazı yazmasak blogun adını unutacaksınız. Hiiiii. Nç nç nç.

Yeterince trip attıysam gel de bir makas alayım can okur. Neaber ya ne yaptın? Ya ben sana trip attım da aslında gayet haklısın. Ben bile adamsendeci gibi kendi bloguma girmiyorum kaç gündür. "Ne gircem yeaa yeni yazı mı var." Vicdanımın sesi, kalp gözüm, orta kulağım. Hepsi aynı adamsendecinin -ben- mitozlanmışı.


Gece 12'de, 2012 Türkiye'sinin göbeğinde, medeniyetler beşiği Güvenpark'ta, "Orda kal, portakal" diye meyve satmaya çalışan seyyar manav var. Ya ben daha ne diyebilirim.



Bizim evde çok acayip bi inatlaşma konusu var sevgili okur: Dibi gelen diş macunu. Şimdi diyelim diş macunu tübünün dibi gelmiş, artık bitti bitecek, bi gözü çöpe bakıyor. Sonraki ilk birkaç gün, o tüp, evin diğer fertleri tarafından biraz daha macun çıkartmaya zorlanıyor. Ne bileyim işte her bir yanı sıkılıyor tübün, şurada kalmıştır burada sıkışmıştır şeklinde dimalarla, evde üç kişi, tübe giriliyor. Diyelim o tüp iyice zorlandı sıkıldı mıncıklandı, ve haliyle tübün son hali evlerden uzak bi tipe büründü. Ama duuur, daha bu ne ki. Aortları çöktürülen macun tübünün bu halinden tatmin olmayan biz emperyalist ev güçleri, sonraki iki üç gün daha tübün kanını emmeye devam ediyoruz. Şöyle de acayip bi olay var; bütün bunlar olurken aslında önceden alınmış ve hiç açılmamış bir tam dolu macun tübü, bu tipi skilen tübün hemen yanında hazır bekletiliyor. O dolu tüp, bütün kibriyle orada dik bir vaziyette tecavüzü izliyor. Tam bir insanlık dramı sayın seyirciler. Neyse. Tabi ben de bu duruma iyice ifrit, iyice ahraz olmaya başlıyorum, o sömürülen tüp artık bitirilsin de yenisine geçelim istiyorum. Fakat ben bunu istedikçe ev halkının eski tübe olan umudu artarak devam ediyor, "Vardır onun içinde daha vardır" deniyor. Ben de yeni tübe geçmek istemiyorum ki hani laf söz çıkmasın "Aa hemen pes etti maal" diye. Haliye içten içe de olsa, inanılmaz bir inada biniyor iş. Sonuç olarak "kendisinden yararlanılan" tübün eski halinden eser kalmıyor. Tübün dili olsa da konuşsa, acılarını anlatabilse bir bir. Ama yok. O sesini çıkartmadıkça biz de ondan yararlanmaya devam edeceğiz. Yeni alınan, hiç açılmamış, yepisyeni tüp de ordan bütün kalenderliğiyle bakacak ona. Gerçekten çok büyük günah. Ne pis insanmışız biz şu an insanlığımdan tiksindim. İyakşamlar.

Yolun darlığından ötürü karşılıklı gelen iki jipin birbirine yol verdiğine şahit oldum geçen gün ve sadece birkaç metre uzağımdaydı. Zenginliğe hiç bu kadar yaklaşmamıştım bebiş okur.

O diil de, bakın ben burda yapsam "Bok gibi tespit + ironi hiç olmamış", elin oğlu söyleyince "UU BEYBİ İRONİYE BAAK!!" falan oluyor. Şu nedir ya yalvarırım biri açıklasın: "Yakıyor elimi ne zaman uzatsam / yatağın soğuk tarafı..." Allah kahretsin böyle kadersizliği kısmetsizliği ya.

Hayır ayrıca yatağın değil yastığın soğuk tarafı olur, tespit yapmış da nereye yapmış acaba. Allahallaa. Nç nç nç.

Daçe.
Okumaya devam →
19 Nisan 2012 Perşembe

Bronx Yollarında Hayat Gailesi

3 tane ömer üründül tadında yorum
Takıyorum cd'yi, akıyor stresli, cefakâr müzik. Emektar bir Encore albümü... Mikrofondaki beyaz adam biz siyahlardan bahsederken ne kadar da haklı! Yine de bazı anlar ağzının üstüne şöyle iyi bir vurmak istemiyor değilim.
Bu keyif çok fazla sürmüyor tabi, hemen, arkadan tiz bir yakarış: "Şoför bey biz sizin dinlediğiniz şeyi dinlemek zorunda mıyız?" Haklı, ama şoförlüğümün bir gereği olarak teybi kısmadan önce dikiz aynasından kadına pis pis bakıp atar yapıyorum. Nçk nçk nçk... Bu korku bütün bir yolculuk boyunca hepsine yeter.
Central Park - Bronx hattı yoğun bugün. 46'ncı evenü'ye girmem gerekirken, trafik dolayısıyla sapıyorum 52'ye. Allahtan 52'nci evenü boş da oradan akacağız. Evenü evenü üstüne yaratmış buraları rabbim.
Central Park'tan kalkalı altı dakika olmuş, kaçı olduğu önemli değil ama on geçiyor. Tam altı dakikadır söyleyeceğim, söylemiyorum ama; en arkaya oturmuş bir iblis, parasını uzatmamakta kararlı. Hayır 2 dolar'ın neyini uzatmıyorsun arkadaşım sen ya? Ben de burda ekmeğimin peşindeyim nihayetinde. Dikizden bakıyorum iblisinoğluna, hiç oralı değil hayvanat, dışarıyı izliyor. 52'nci evenü'nün neyini izliyorsun ki sen? Benim hayatım 52'nci evenü'yü 53'e bağlayan sokaklarda geçti, ben bilmiyor muyum hiç de izlemeye değer bir şey olmadığını? Yüzüne de takınmışsın gamsız, kalender bir ifade. Bu neyin gamsızlığı ben onu da anlamıyorum ki. Yapacak başka bir şey bırakmadın bana evlat, tam sekiz dakika geçti, bu kez zor kullanmak zorunda kalacağım: "Parasını veremeyen, üzerini alamayan?"
Cılız bir ses: "Şey. Ben 10 dolardan bi kişi uzattım ama?" Dikize bakmadan tahmin etmeye çalışıyorum; zihnimi zinde ve sağlıklı tutmak için son yıllarda bulduğum bir bulmaca. Zayıf, uzun boylu, 16-20 yaş arası, siyah saçlı ama çocukken sarışınmış, kolejli bir kız öğrenci. Kaldırıyorum kafamı bakıyorum; bir tek saç rengi tutmuyor; o da muhtemelen özentilikten. Yoksa eminim, o saçın orijini siyah. Gönderiyorum 8 dolar geri...

Telefonum çalıyor, açıyorum, duraktan Tim. "Ne yaptın Tim'im?" diyorum. "Hiç abi" diyor, "Genelkurmay kavşağına geldin mi? Çevirme var orda çok pis." Kafam şaşırıyor o an. "Ne genelkurmayı lan?" diyorum gülerek, "Washington'da mıyız oğlum, sen hala öğrenemedin buraları ha!" Kendisi on beş senedir dolmuşların yerlisi, iki senedir de New York'un yabancısıdır. Pentagon'da memur olarak işe başladığımızda benden çok şey öğrenmişti kerata. Sonra ani bir kararla bu işe girdik malı mülkü satıp. Neyse. "He doğru yaa pardon abi... Halide Edip ilköğretimin ordaki kavşak var ya, onu diyorum." Gerçekten tam bir gerizekalıdır. "Tamam oldu Tim'im" diyorum, basıyorum No'ya. Her şehirde bir Halide Edip İlköğretim Okulu var mı acaba diye bir düşünce alıyor beni şimdi...

Dolmuş işi çetrefilli iş azizim. Müsait bir yerde'si, şuradan bir kişi'si bitmiyor. Haliyle akşam eve geldiğimde kafam kazan gibi oluyor. Hatta kazan dibi oluyor, sağolsun hanım çokça yapmış üç gündür yiyoruz. Bu benim küçük, Steve. Orta ikiye gidiyor ellerinizden öper. Dedesinin adını verdik, Tanrı biliyor ya en az onun kadar çalışkan. Bu da bizim kız, ortanca bu, okumaya pek niyeti yok ama. Çok zıpır çok, ele avuca sığmıyor. Geçen gün aradı, alo baba, ee?, ben new jersey'deyim. Haydaa. Güler misin ağlar mısın. Biz sabah okumaya diye gönderiyoruz kızı, akşamında atlayıp Jersey'lere gidiyor. Neyse benim sinirler zıplayacak yine. Bu da büyük oğlan, atölyeye verdim bunu da çalışıyor. Maaşı SSK'sı felan var, bize bir yükü olmuyor sağolsun. Zaten elleri para tutsun da yeter o yeter. Gerisi onların bileceği iş.

Evenü'nün sonuna geliyoruz, pek tekin yerler değil, Bronx'un o tehlikeli havasını her daim hissediyorsun. Ama bir bakıma da güzel bir şey tabi, insanı her an her şeye hazırlıyor. Yavaştan kaçayım, bizim durak karşıdan göründü. Şimdi bizim bu Jones'larla Kevin'larla bir kiliseye gider geliriz. Sizi de burda indirsem olur mu? İlerde polis var çünkü ceza yazıyor ilerde indirirsem. Tamam? Hadi çok sağol, hadi sağlıcakla. Hadi. Bay.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Nisan 2012 Perşembe

Hoşdere Dolmuşunda Bir Aristokrat

3 tane ömer üründül tadında yorum
İspanya lig fikstürü gibi sınav takvimi hazırlayan, mitokondrilerimde ürettiğim ATP'leri daha yavruyken öldürüp tüketen ve hiçbir ders çalışma zorunluluğumun olmadığı bu nadir günlerden birinde, bu güzel saatleri erken yatarak hiç ettiren, bu dönem ders aldığım tüm hocalara tek tek teşekkürü bir borç bilirim.

MUTLU MUSUNUZ OLM GÖZÜM AKIYO LAN!!1!

Böyle sevimsizlikleri bir kenara bırakırsak, neaber? Ehehe. Ölürüm de yine neaber'imden eksik kalmam.

Sen hiç bi dolmuşta ödül aldın mı sevgili okur? Ben bugün dolmuşta son zamanların en kibar inme isteği gönderen kişisi ödülünü aldım. İnanılmaz güzel bişey, televizyonun yanına koydum, adım falan yazıyor ha bayaa ödül gibi yani, çocuklar hazırlatmış sağolsun. Hehe. Bugün dolmuş camında bilincimi kısa süre için kaybetmiş uyuklarken, ineceğim yere geldiğimizi anladığımda aniden kalkıp, o bilinçsiz halle, o ne dediğini bilmez, o ağzından salya akmaya ramak kalmış halle, "Hocam" dedim, her zamanki gibi başlamıştım ama beynime ulaşamıyordum. Zaman kazanmaya çalıştım. Tekrar ettim, belki o hızla devamı otomatik olarak gelir diye, "Hocam...." Yine sessizlik. Bilinçsizlik halinden çıkamıyordum, fakat yapacak da bişey yoktu zira saniyeler çatır çatır ilerliyordu. Malın önde gideni olduğum anlaşılmasın diye, cümleyi tamamlayacaksam acele etmeliydim. "Hocam Çağdaş'ta" dedim, çok sade bi cümle kuracaktım sanki, "Çağdaş'ta inmek istiyorum.." diye geliverdi bir anda arkası... Şoför cümleyi duymuş, anlamış, kapıyı açan hidrolik sistemi devreye sokan düğmeye basmıştı. İki, üç saniye geçti, o an anladım ki benim bilinçaltım ne sinsi bir aristokratmış, ne adamsendecinin tahsilli çocuğuymuş, ne büyük bir Mustafa Ceceli'ymiş. Tabi dolmuşta duyulmaya alışık olunmayan bu cümlem üzerine arka sıralardan bir kıkırdaşma bir dürtüşme filan. Bunlar çok çirkin şeyler. İnsan bilinçaltı kapalıyken ne yaptığını bilmiyor arkadaşım, ne gülüyosun ırzpıçıcğı gibi ordan bana. Pislik. Adamsendecinin sığ anadan çocuğu.

Oha küfür gibi oldu.

Yalnız benim bilinçaltım da, beni rezil etmek için pusuda bekliyormuş ha. Bundan sonra hep bilinçli gezicem, sıkıysa ortaya çıksın.

Taklit yeteneği olmayan insanın, arkadaş ortamında çok büyük hevesle başladığı Güneydoğu şiveli başarısız taklidi sırasında ben o insan için ölmüyorsam, ölmem ölmem hiçbir vakit. Öyle bir ruh çekilmesi, bir kanın damarda pıhtılaşması, öyle, öyle şeyler işte şimdi bi de ona örnek bulamıcam.

Bugün yanından geçip gittiğim bi kadın, bi öğrencisine "Bir yeri boş bırakırsanız, dolduran çıkar." diyordu ve ben ancak bu cümleyi çekip duyabildim. Kim bilir konu neydi. Vayanassını, dedim, nice potansiyel atasözleri havaya savruluyor.

O diil de hâlâ evinde, camının önünde tüm yanar döner ışıklarıyla, tüm süslemesiyle yılbaşı ağacı duran insan var. Abi olayı çok yanlış anlamış.

Ben şu olayı anlamıyorum: Mesela trende/uçakta, bir ekonomi bir de biznız bölümleri oluyor hani. Hani biznız ekonomiden daha pahalı oluyo, ona daha çok parası olan biniyo, sınıf ayrımcılığının dibi uygulanıyo filan. Hani ekonomidekilere çay poğaça servisi yalan yanlış yapılırken (çayın 1 lira olması), biznızdakilere her türlü hizmeti (bi tek masaj yok) ücretsiz veriyorlar ya. HAH işte ben bu zihniyetin fikir babasını bulup sormak istiyorum. Arkadaşım ekonomideki adam zaten parası olmadığı için ekonomiye biniyor, biznızdaki adam da adı üstünde yani iş adamı kelli felli böyle, paraya para demiyor yani, ya sen bu adama yiyecek içecek hizmetini bedava veriyorsun da; garibim ekonomiye sokuyorsun çıkartıyorsun kazığı. Allahallaa. Hayır o trenden/uçaktan inilince ikisinin de totalde ödediği para aynı şeye denk geliyor; o zaman niye survivor fakirler-zenginler gibi ayırıyorsun? Ya ben senin alnını karışlarım fahrettin.

Sokakta duyduğum yaşam enerjisini en az bizim bölümün peşpeşe koyduğu sınavlar kadar emen bir kötü espriyi, noktasına dokunmadan yazmak istiyorum:
-La ooolum bunlar böyle ne ayak la harbi?
+(...)
+(ayağına bakarak) Sağ ayak la.
-HOHOAHOHAOHOAHOHAHO
+AHEHEHEAHEHAHE.
(yaklaşık elli saniye boyunca gülüşmeler)

Evet öyle şeyler işte sevgili okur. Ben bu yazıyı şimdi sana reklam yoluyla ver edeyim de bir uyuyayım, deli uyuyayım, ayı uyuyayım. Sevgilerimle.

Daçe.
Okumaya devam →
1 Nisan 2012 Pazar

Kadın Hafızası

6 tane ömer üründül tadında yorum
Hafızası çok güçlü, ama öyle böyle değil bayaa on yıl önce, mesela, şubatın 20'si akşamı pilavın yanında ne yediğini filan hatırlayacak kadar hafızaya sahip insanlara inanılmaz saygı duyuyorum ben. Bu kişiler tabi genellikle kadınlar oluyor, artık bunun geni mi var güdüsü mü var nedir; atıyor beyne, beyin tabi maşallah 32 terabaytlık dahili harddisk, hoop o bilgi karışıyor gidiyor beyinde bir yerlere. Sonra mesela, dört-beş yıl sonra hiç beklemediğin bi anda, "O gün" diyor "hani biz Mango'dayken bi kadın vardı ya" diyor, "hani böyle V yaka kırmızı bi bluz giymişti" filan diyor. Oha. Nası ya. Devam da ediyor. "O kadın hani benim de beğendiğim mavi babetleri almıştı ya" diyor, vay amk diyorsun sen orda kafanda parçalar bir araya gelene kadar bayıltıcı darbeler geliyor; "O babetleri iyi ki ben almamışım çünkü zaten yedi sene önce de hatırlarsan ona çok benzer bi babet almıştım" diyor, "hani aynı gün Karayip Korsanları'nda oynayan bi adam var ya yaşlı, göbekli, Jack'in yancısı, onun başrolde olduğu bi romantik komedi izlemiştik." Ve fataliti: "Hatırladın mı?"






Kilit. Kilitlen. Uzun süre hiçbir şey düşünemeyerek boşluğa bak. Öyle kaaal, kaal, kaal, kal. Dünyevi seslerin tamamı kaybolsun, gözlerin birbirine yaklaşsın, hiçbir şey duyma, görme, hayatta olduğunu hissedemeyene kadar kilitlen. Kafan ısınsın, şakaklarından bir iki baloncuk ter çıksın. Sonra yavaş yavaş kendine gelmeye başla, dış dünyanın sesleri boğuktan giderek netleşsin. Ellerini filan oynatabildiğini fark et. Derin nefes al, gözlerin normale dönsün. Sen beyinsel fonksiyonlarını yeniden aktive ettin de "Hatırlayamadım?" diye cevap verdim diyene kadar bi bakıcaksın, kadın gitmiş. Mango'da babet bakıyo. Şimdi tabi tamamen uydurdum ama bence her halükârda bu çok saygın bi güdü.

Eğer Melik Duyar değilseniz hayat gerçekten çok acımasız. Ha yok eğer Melik Duyar'sanız, aaa hoşgeldiniz ya hocam naaber? Ben sizi 90'larda takip ettim bi süre, posterity kelimesini poster iti filan diye öğretiyodunuz. Vay beee, bloga nerden geldiniz acaba hocam? Ehehe mail atın da bir ara kahve içelim, tüyolar alayım. Teşekkürleeer, sevgilerimle.

Ne diyorduk?

Tuzlu fıstık neden bu kadar seviliyor hiç anlam veremiyorum. Mesela kaju'nun neden sevildiği çok açık, tamamen Türk insanındaki yabancı sempatizanlığından geliyor. Kaju tam bir adamsendeci, içten pazarlıklı bir hayvan kaju. Neden bu kadar kin kustum, çünkü kaju'nun tadı çok güzel. İnsanı bağlıyor. Ama hayvan gibi pahalı. Mesela gittin kuruyemişçiye, diyosun ki biraz çerez alayım yemelik. Tuzlu fıstık alıyorsun, badem alıyorsun, mısır filan belki, işte yanında biraz kuru üzüm, kabak çekirdeği vesaire derken kasaya gittiğinde bi fiyat söylüyolar, ödüyosun. Hah. İşte kaju yemek istersen, sadece kajudan bahsediyorum, yine aynı parayı ödüyorsun. Para başına düşen yemiş miktarı eksponansiyel olarak azalıyor. Ee. Benim yemiş miktarım düştüğü gibi, yemişten alacağım hazda da bi artma oluyor. Çünkü kaju'nun tadı çok güzel. İnsanı bağlıyor. İşte böyle ikilemlerde bıraktığı için kaju tam bir ırıspıçıcığı. Sevgiler kaju.

Bozuklukları koyduğu yere "The Boss" diye çıkartma yapıştırmış dolmuşçu var.

İsviçreli bilimadamlarının yaptığı bir araştırmaya göre, bir yılda tam 1 ayım dolmuşta geçiyormuş. Evet bilimadamları olmasa da istatisyen tatlısı cancaazın yaptığı bi araştırmaya göre. Hatta araştırma da dediğim, bildiğin hesap makinesi işlemi. Neyse mühim olan o değil. Mühim olan günde 2 saatten ayda 56 saat, yılda da 28 günümü dolmuş içerisinde, dolmuş havasını soluyarak, dolmuşta yaşayarak geçiriyor olmam. Ressmen her yıl bir ay dolmuştayım lan. Oha. Bence bu çok acayip bi istastistik oldu.

O zaman iyakşamlar.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)