22 Mart 2012 Perşembe

Yok Ki

2 tane ömer üründül tadında yorum
Az önce "Sup vardı yeaa sup, yok mu sup bugün?" diye sorduğumda annemin verdiği cevap "Sütlaç var onu ye?" olmuşsa; Doktor Ötker akıllı olsun akıllı!

Neaber bebiş okur? Her gün mail kutumu dolup taşıran binlerce okur maili arasından seçip okuduklarıma bakacak olursak, biraz hasta gibi misin? Çoğunluk öyle yazmış çünkü, "Ölüm döşeğinde, ama yine de okuyorum seni :)))" gibi mailler aldım bu hafta hep. Eksik olmayınız efendim, çok geçmiş olsun.

Ölüm döşeği ne kadar garip bi öbekmiş, düşününce. Döşek'le alakalı sanırım. Hatta daha çok döş'le. Döş ne ya, döş diye kelimemiz var resmen.

sağdaki fotoda, adamın "ben de sevmedim de giyiyoz işte" bakışı. yoksa yazıyla bi alakası yok.

Gün geçmiyor ki bir toplu taşıma aracında komiklik yaşanmasın sevgili okur. Haftanın ilk günü bindiğim ringde, espri yapabilirliğini hiç belli etmeyen sinsi bir ring şoförünün, tam da akabinde bateri çıss'latmalık şakasıyla şenlendik:

Ring her zamanki gibi kalabalık, ring her zamanki gibi coşkulu. Dışarıda hava güzel, içeride de inanılmaz bir dinamizm var. Bir durakta heyoooo! diye 10 kişi iniyor, sonrakinde baooooovvv! diye 20 kişi biniyor filan, böyle her durakta çıslaya pıslaya, dura kalka ilerliyoruz. İşte yine o şekilde baltalar elimizde uzun ip belimizde neşesiyle duraklardan birine doğru geldik, yanaşıyoruz, inecek olanlar hemen kapı diplerinde birikti falan, neyse kapılar açıldı, inenlerin tamamı indi, binen de pek olmadı, yalnız arka kapının önünde bekleyen bi kız son anda inmekten vazgeçti. Öyle duruyo ayakta. Şoför de tabi aynadan bakıyo, orda insan var. İlerleyemiyo da. Bunlar aynadan kesişti böyle uzun süre, sonra telepatiyle anlaşamadıklarını fark edince şoför, kıza, "Hocam inmiyo musunuz?" diye seslendi. Coşkulu kalabalık sus oldu. Arkadan çelimsiz bir "Ee yok ya burda inmicekmişim sonradan fark ettim:))" cevabının ardından; o sinsi gibi başından beri bekleyen, o önceki gün bilgi yarışması izlemiş, o havanın güzelliği ve öğrencilerin coşkusuna kendini kaptırmış şoför kafayı arkaya çevirdi, iyice uzandı, müthiş bir espri patlattığını sanarcasına, "Son kararın mı?" dedi, sonrasında da aşırı güldü. O aşırı gülünce biz de aşırı güldük, biz aşırı güldükçe kız bi üzüldü, kız üzüldükçe adam daha da güldü, filan derken burdan diğer paragrafa nasıl atlayacağımı bilemedim ama olaylar az çok böyle gelişti.

Çok alçak masa-sandalye kombinasyonunda insanın kendini tıpkı lanet olası adi bir pislik gibi, ensesine vurulası bir şamaroğlanı gibi hissetmesi + Çok kalabalık ve coşkulu bir arkadaş grubuna çok yakın bir yerde yalnız oturmak, sonrasında her geçen dakika o grubun daha da çoğalması, hatta ve hatta sırf sen kendini daha da büyük yalnız bir ırıspıçıcığı gibi hisset diye gruba dünya ülkelerinden temsilciler katılması. Bunlar olduğu sürece hayat çok zor.

Ben istiyorum ki, şive, lehçe ve ağız aynı şey olsun, bizden sonraki nice nesiller 'hangisi neydi amk :s' diye düşünerek heba olmasın.

Turkcell seminerinde uzun uzun her şeyi anlatan kişiyi (turkcell'de bayaa t.şaklı bi adamdı galiba da şimdi unuttum tabi) büyük bir dikkatle dinlerken telefonuma bir anda üç mesaj birden gelmesi (üç mesaj birden diye erotik mesaj servisi olurmuş), gelen üç mesajın da Turkcell'den olması... Başta bi korktum tabi, lan dedim, internete bağlı değilim bişey değilim, nerden bildiler lan burda olduğumu filan dedim; sonra baktım, gayet yavan bi şekilde "Aylık mesaj hakkınızdan şu kadar, konuşma dakikalarınızdan bu kadar kalmıştır" yazmışlar. Ben halbuki "Genç adam, bu mesajı okuduğunu kimseye belli etme ama; o seminerde olduğunu ve çok iyi dinlediğini biliyoruz; ve sana on milyon dolar teklif etmek istiyoruz. Çıkışa gel." filan gibi bi mesaj hayal etmiştim. Pee..

O diil de bütün bir film boyunca Gamze Özçelik sandığım, "Vay anasını ya kadın o kadar travma geçirdi demek ki atlatmış ve oyunculuğa dönmüş" filan diye dakikalarca kâh sosyolojik, kâh psikolojik düşünü ve yorumlar yaptığım Patlak Sokaklar'daki Jennifer'ın, film sonunda Gamze Özçelik olmadığını öğrenmem çok acıklı oldu.

Gerçekten çok sıkıldığım ve daha fazla konsantre olamadığım için bişey de öğrenemeyeceğim derslerin hocalarına "Yok ki :)" demek istiyorum. Çünkü bi yerden sonra hakikaten "yok ki :)". Sevgilerimle efendim.


Daçe.
Okumaya devam →
18 Mart 2012 Pazar

Uykusuzluk Uykusu

3 tane ömer üründül tadında yorum
Bir buçuk haftadır uykumu alamıyorum doktor. Şöyle ağzımdan salyalar gelesiye bir uyku uyumayalı uzun zaman oldu. Okulun bunu gerçekleştirmede elbette büyük bir çabası var, sağolsun canını yediğim, her sabah en geç 8 buçukta geliyor baş ucuma, hadi diyor. Beş dakika daha diye yalvarıyorum, sökmüyor, kendimi semt servisinin kirli camlarına yaslanmış ve yasladığım kolumu da donmuş halde buluyorum. Allahım, bu ne acı! Gözlerimin beyazında eylem yapan damarlar hissediyorum. Sol kolum soğuktan uyuşmuş, artık benim bile değil, hissetmiyorum. Yolların her daim biz canı emilen, rutinist düzenin yalnızca kendini kandıracak kadar adrenalinli insanları için girintili çıkıntılı yapılmış olmasından dolayı, kafam acıyor. Her bir kasiste binlerce ölü beyin hücresi... Halbuki ben onları derste kullanacaktım bugün? Neyse, bugün de çarşıda takılacağız artık. Şimdi, son yedi dakikanın uykusuna da talip olmalı. Sabah ile aramızda adeta kız meselesi var. Bu kinin başka türlü açıklaması olamaz...

Gözlerimi yeniden açtığımda kendimi ilk derste buluyorum. Yaşlı profesör seks hayatının yıllar önce bittiğine dair didaktik şiirler yazıyor tahtaya. Sınıfta çıt ses yok. Defterlerin on - on iki tanesine karbon sesi etki ediyor, üç defterin iç sayfaları henüz sınıfın havasını solumamış bile. Bir hesap makinesi önceki gün Menkul Kıymetler'in kaç puanla kapattığını eksponansiyel grafiklerle anlatmaya çalışırken, bir adet mavi silginin o gün o sınıfta kaybolacağına dair üç kelime fısıltı duyuluyor: "Silgiyi atsana bi."

Hava soğuk ya da sıcak değil. Güneşli ya da yağmurlu da değil. Ne karasal, ne sert muson; hava hiçbir iklim özelliğini göstermiyor bugün. Gri, beyaz değil; mavi ile alakası yok. Hava tam uyku havası. Rüzgâr yok, kuş sesi yok, ağaç hışırtısı, çocuk kıkırtısı, suyun şıpırtısı... Yok, yok, yok. Hava düz, net, yüzde yüz uyku havası. Uyumalık. Uyku almalık. Ama uyuyamıyorum, zira hayattan elimi eteğimi çekmemek için dikkatle kullanmam gereken ve en az on beş dakikası bir yerden bir yere gitmekle geçirilecek olan yalnızca elli dakikalık bir öğle aram var. Kahvaltı yüzü görmemiş mide asidimi daha da kızdırmak gibi bir niyetim olmamalı, uyku beklemeli. Kalbimin beni bu zor günümde yalnız bırakmadığını kanıtlar gibi atmasıyla tüm vücuduma atanan kan, hızlı adımlarıma destek oluyor, önümdeki ilk açık büfe restorana giriyorum. Okul, okul değil; Burj El Arab.

Çatalıma gelen ve tavuk etine benzetilen son sarı parçayı da iki dudağım arasından, bir çocuğun dipsiz kuyuya taş atıp sesini duyma umudundaki gibi bir umutla, içeriye bırakıyorum. Gerisiyle dişlerim, dilim ve tükürük bezlerim ilgilenecek, bunu düşünmek için fazla uykuluyum. Pipetin ucundan atmosfere açılan kısmetsiz gaz kabarcığını da mutsuz etmemek için bir hüpürde alıverip, öğleden sonraki dersime yetişme koşusuna başlayacağım. Değil kampüsün diğer ucuna, dünyanın diğer ucuna inşa edilen bölümüme zamanında ulaşmak için öyle çita gibi filan koşmaya ihtiyacım yok, enerjim de yok aslına bakarsan. On dakikalığına Usain Bolt olsam yeter.

Gözlerimi açtığımda saat onu kırk iki geçiyor, işgüzar bir müteahhit tarafından yüksek yüksek tepelere kurulmuş evime ulaşmak için dolmuş motorunun çektiği sıkıntıyla eş değer acı içerisindeyim. Dolmuş tırmandıkça tırmanıyor, motor bağırdıkça bağırıyor, biz on dört yolcu artı bir şoför, hayatlarımızdan birer gün daha eksilmiş olmasını, Hocalı'yı, Bosna'yı anar gibi anıyoruz. Ağıtlar yakılıyor, göz yaşları sel oluyor, ve ben en nihayetinde, yine aynı bozuk asfaltlı yolların da yardımıyla, uyuyamamış olarak eve varıyorum. Bu çok şey demek. Rahat kıyafetler, kurtulunan bozuk paralar, mecbur kalınmadıkça kullanılmayacak profesör sesi ve her şeyden önemlisi, cam kenarı kadar titremeyecek, stabil, kendi halinde yumuşacık yastık demek. Ben şimdi uyuyorum, yarının pazar olmasını saatlerce kutlayacağım bir uyku beni bekliyor olacak. Bütün bir hafta beni uyutmamış tüm derslerimin yoklama alan hocalarına sevgilerimle.

İyi geceler efendim.

Daçe
Okumaya devam →
9 Mart 2012 Cuma

Birkaç Adımda Taksici ile Sohbet Adabı

9 tane ömer üründül tadında yorum
Merhaba okurun dibi! Hayattan daha çok keyif almanı sağlayacak küçük ve pratik önerilerimle karşındayım. Önceden şurada dolmuşlarla, şurada da üniversite amfilerinde kız tavlamakla ilgili bir 10 adım yazısında buluşmuştuk. Bu kez başlıktan da anlayacağın üzre konumuz, kiminin parası kiminin duası, taksinin rengi buğday sarısı diye niteleyebileceğimiz yer yer sevimli kişilik taksiciyle edilecek olası bir sohbetin adabımuaşeresi.

Az önce ne demek istediğimden emin değilim.

Şimdi böyle başlık attım çünkü o kadar doğaçlama yazacağım ki, birkaç adım dediğim şeyin belki 5, belki 10, belki de 100 adıma kadar yolu var. Ben de sizlerle birlikte keşfedeceğim hadibakalım.

1. Taksiye biner binmez konuşmaya başlayın.
-İlk ve en önemli kuraldır. Konuşmaya hemen başlamak ve güler yüzlü olmak şart. Fakat bazı bazı görüyorum; daha bu adımda yanlış yapan oluyor. Öküz gibi, hayvanın oğlu gibi, daha şoförün yüzüne bakmadan gideceği yeri söyleyen insanlar var. Biliyorum içinizde de vardır şimdi. OĞLUM ÇOK AYIP LAN! Öyle dann diye "Şuraya lütfen." denir mi. Bi de bunu böyle tripli tripli, kendine özgüven tavan yapmış şekilde benimseyen var. Hayır bunu yapıyosun, ondan sonra adam azıcık bişey bile dolaştırsa hemen, adeta bir gereksiz duyarlı gibi bik bik bik diye hakkını arama yoluna gidiyorsun. Taksimetrenin iki lira fazla yazmasından başlayıp, kendini hayvan haklarında bulan adam var. Çk. Öyle olmaz.

2. Hâl hatır sorun, samimiyet tohumlarını atın.
-Taksici ile girişeceğiniz iletişimin ilk ayağı ona hâlini hatrını sormak olmalı. İçinizden gelmiyorsa, ben öyle sevimli bi insan değilim, şirretin, gıcığın önde gideniyim diyorsanız, işte sizin için birkaç küçük ipucu: "Merhabalaaar :))))", "Selaaaam!", "Neaber baba naptın yaa? Mehh mehh..." bu ipuçlarından sadece birkaçı. Bunlardan yola çıkarak kendi muhabbete başlama cümlelerinizi yaratabilirsiniz. Samimiyet tohumlarını şimdiden atmakta yarar var zira önünüzde en az 20 dakikalık bir yol olduğunu düşünürsek size bayaa bi giricek. En azından inerken pazarlık payınız olsun.

3. Bu 'az samimi gibi' girişten sonra arayı soğutmayın.
-Evet bu adım çok kritiktir. Yine en çok hata yapılan, sonunda da kaosa sürüklenilen adımlarımızdan biri. Taksiciyle güzel güzel selamlaştınız, gideceğiniz yeri de söylediniz, arada az samimi gibi bağı kuruldu. Dikkat: bu çok ince ve kırılgan bir bağdır. Eğer sadece bu maksimum 45 saniyelik konuşmaya güveniyorsanız, size yine çok pis giricek ben onu şimdiden diyim. Evet güzel bir başlangıçtı, ama şimdi bunu sağlamlaştırmak gerek. Bunu yapmanın da en kritik noktası; hâl hatır muhabbeti (serim) ile bir sonraki konuşma (düğüm) arasında geçecek zamanın optimum olmasıdır. Yani, yeniden konuşmaya başlamak için en az 10, en fazla 60 saniyeniz var. 10 saniyeden önce konuşmaya başlarsanız, bu ona çok itici gelecek; 60 saniye geçtikten sonra başlarsanız o az samimi gibi bağı çoktan yok olmuş olacak. İyi ayarlamak lazım.

4. İkinci konuşmaya yine siz başlayın.
-Futbol, siyaset, ekonomi... Hatta yol üzerindeki seyyar kokoreççi bile. Kısacası her şey konunuz olabilir. Taksicinin önceden algıladığınız sevimsizlik katsayısıyla doğru orantılı olarak edineceğiniz neşeli bir ses tonu ile bu konulardan herhangi birini açıp da anında geri dönüş almamak işten bile değil! Yeter ki ilk adımı siz atın.

5. Ona küçük sürprizler yapın.
Konuşmanın çok sıkıcı bi yere doğru yol aldığından emin olduğunuz anda, iletişiminizi monotonluktan kurtarmak için ona yapabileceğiniz bir sürü sürpriz var. En çok kullanılanı deneyin: "AAABİ ŞURDAN GİRİCEZ çok pardon ya son anda söylemiş gibi oldum ama ehe ehe..." Bu onun aklını alacaktır.

6. Telsizden aniden gelen sesleri özümseyin, kendi arkadaşlarınızmış gibi sevin.
-Çoğu zaman (alkol almadığınız zamanlar hariç) gergin dakikalar yaşayacağınız bu taksi yolculuğu boyunca, gergin diyorum çünkü çok fena giricek, taksinin derinlerinden bir yerden bazı garip garip seslerin geldiğini duyacaksınız. İlk başta uzaylıların dünya ile iletişim kurmak istediğini düşüneceksiniz, normal, ama korkmayın; o sesler taksicinin can dostlarına ait. Bir yerde de tabi gaspçı ya da yankesici olmadığımızdan emin olana kadar bize verilen gözdağıdır o sesler. "Bak biz durakta kaç kişiyiz sen biliyon mu, ona göre." hesabı. Sizden şüphe etmesinde kişisel algılayacak bir durum yok, alınganlık göstermeyin.

7. Sağlığınızı tehlikeye atacak hareketlerden sakının.
-Kavga çıkarmaktan filan değil; taksimetreye bakacam diye boyun, sırt ve göz sağlığınıza zarar vermenizden bahsediyorum. Genelde "hem çaktırmayım, hem de kaç para yazdığına bakayım" gibi bir içgüdünüz oluşabilir, olur o, ama bu güdünüze yenik düşmeyin. Taksimetredeki sayıyı okuycam diye iki dakika içinde hipermetrop gözlerini önce iyileştirip sonra miyoplaştırmış arkadaşlarım var benim, yazık edersiniz.

8. İnerken ona teşekkür edin, bir teşekkür bütün hayatını değiştirebilir.
-Ehehe yok lan öyle bişey şaka yaptım. Yok bi de öpücük kondursaydın adamın yanağına. Deli midir nedir. Demek istediğim, inerken de en azından saygılı sevgili davranın. Çok iyi bir çocuk olursanız taksimetrede yazan paranın beş lira altına bile inebilirsiniz. Tabi onun için de bazı özel cümlelerimiz var ileriki kurlarda öğretiyoruz; mesela bir tanesi "Aabi öğrenci indirimi yapsak, bana ne olur bana, onu söyle sen :))))".

9. İndikten sonra rehavete kapılmayın, yalandan takındığınız gülümsemeyi kaybetmek için iyice uzaklaşmasını bekleyin.
-"Mnakodumunçocuğu ya resmen soydu, bütün cüzdanı emdi hayvanın oğlu" demeden önce belli bir mesafeye erişirseniz iyi olur. O zamana kadar o samimiyetsiz gülümsemenin yüzünüzde olmasını, "Allahım dünyanın en harika taksisinde yolculuk yaptım, çok mutluyum!" düşünceleriyle destekleyin. Zaten şöyle bir 50-100 metreden itibaren ver edersiniz agresyonu, küfürü.

Evet birkaç adım dediğim 9'da kaldı. Sağlık olsun. Mühim olan Daçe Der Ki ekranlarında izleyicilerimizin hayatlarına minik katkılarda bulunmak. Bir sonraki yeni yazıya kadar görüşmek üzre, sağlıcak diliyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
3 Mart 2012 Cumartesi

Bazı Filmler Bağımlı Olmalı

5 tane ömer üründül tadında yorum

Ben var ya Kültür Bakanı olsam, bir: tiyatro ve film afişlerinde Comic Sans yazı tipini kullanan kişileri tespit edip, tek tek zindana attırırdım; iki: "bağımsız film çektim, festival filmi yaptım oleeey :))" diye afedersin kıçım gibi film çeken birtakım kendinbilmez kişileri genital uzuvlarından (çok kibarımdır) tavana asardım. Gerçekten bunu yapardım dostum anlıyor musun ha?

Bugün cancaazla bu senenin if! bağımsız film festivali'ne şöyle bir giriş yapalım dedik. Geçen yıl ilk bağımsız filmimizi izlememiz üzerine büyük aşk beslemeye başladığımız -ve biraz da sağolsun kendimizi entel gibi havalı gibi hissettiren- bu festival, bi dakika bu cümle aldı başını gidiyı. Heh şöyle. Benim blogumda bana artistik yapmak var mı olum, koyacağım bi noktaya bakar!! Neyse kendi cümlesine atarlanan insan olmayayım gece gece.

Bağımsızdır dedik, isyankardır, ele avuca sığmaz dedik, allah bilir nasıl havamıza hava katacak, nasıl entelektüel bir patlama yaşayacağız dedik; gittik "You Hurt My Feelings (Hislerimi İncittin)" filmine bilet aldık.

Ben kısaca şöyle özetleyeyim sevgili okur; bu film 97 dakika olarak görünüyor, fakat benim ömrümden giden zaman yıllarla ölçülür. Öyle diyeyim sen anla.

Allahıııııım, o nasıl bir konusuzluk, o nasıl bir yavan amatörlük. LAN! Amatör film yapabilirsiniz, tamam eyvallah, hatta yeri gelmişken reklam yapayım ben de şu sıralar amatör olarak bi film çekiyorum sevgili okur en kısa zamanda blogda da gösterime sunucam, ehehe, neyse, ama amatörlüğün de bi sınırı, bi eşiği var ya. O eşikten daha amatör olamazsın, olunamaz, olunsa o direk düğün videosu olur, bebek videosu olur; festival filmi OL-MAZ.

Festival dediğin neşeli olur di mi, festival deyince şahsen benim aklıma böyle çiki çiki oynayan mutlu ve sıcak insanlar geliyo.

Filmin 97 dakikasının toplamda nerden baksan rahat bi 50 dakikası youtube'da "sevimli bebek videoları" yazarak aratıp bulacağın ilk 10 sonucun bir kolajı gibiydi. Bu 50 dakika boyunca tamamen 3 yaşındaki bir kız çocuğunun büyümüş de küçülmüş hallerinin ekmeğini yemekle geçti. Kalan 47 dakikanın 30 dakikası filmdeki senaryosuzluğu, o yavan konusuzluğu, diyalogsuz sahnelerle birbirine bağlamakla geçti, ki bu 30 dakikanın 15 dakikasında cancaaz da ben de uyumuşuz. Daha doğrusu benim böyle bi içim geçmeye başladı, ama dedim lan şimdi filmde uyudun olucak, entellik diye filme geldik öküz olup çıkmayalım dedim; ama imkânı yok yani bu kadar durağan bi filmde gözlerini tutamıyosun. Kafeinin köpeği ol istersen, bu film uyutuyor arkadaşım. Filmden çıkınca ben uyuduğumu nasıl çaktırmam diye düşünürken cancaazın da bir ara uyuduğunu itiraf etmesi üzerine aşırı rahatladım tabi.

uyanık kaldığım ender sahnelerden. onda da bi mindfuck.

Konusunu da anladığım kadarıyla anlatayım bak. Demokrasi ve objektivite babında her şeyi yapayım ondan sonra bi de sen yorumla filmi can okur. Şimdi bi adam var böyle sakallı, iki tane çocuğu var (bi tanesi bütün film boyunca yönetmen tarafından ekmeği yenen 3 yaşındaki kız çocuğu, diğeri daha da küçük). Sonradan anlıyoruz ki bu çocuklar adamın değilmiş, adam bakıcılık yapıyormuş. Haa film sanatsal ya, işte festival filmi ayağında ya, bu bilgiyi herhangi bir diyalogla değil de, birinin adama para verdiği sahneyle anlıyorsun. Tamamen senin yorumlayıcılığına kalmış yani. Bu adam kızları karda gezdirmeye çıkıyor, orada bir ara bu 3 yaşındaki bir anda ortalıktan kayboluyor. "Lan" diyorsun "herhalde kız kaybolacak film bunun üzerine kurulu olacak" filan. Kız hemen bulunuyor sonra, konu oraya kaymıyor. Neyse sonra nedendir bilinmez, birtakım iç bunaltıcı diyalogsuz sahneden sonra adam sakallarını kesiyor. "Lan noolucak acaba" filan diyorsun, bakıyorsun adam eline çiçek almış, bi kızın peşinden yürüyor böyle. Kız önden bu arkadan, kız hiç sallamıyor filan. Sonra kızın şu anki sevgilisi çıkıyor ortaya, "Lan" diyorsun "herhalde kavga çıkacak filan biraz aksiyon olacak" öyle de olmuyor; bu iki adam kanka oluveriyor. Şu ana kadar anlattığım şeyler 10 dakikalıkmış gibi dursa da aslında 40 dakika filan sürdü. Sonra ben bir uyumuşum işte içim geçmiş, uyandığımda bu kızın şu anki sevgilisi, filmin başında görünen çocuk bakıcısı olan eski sevgilisine çiçek veriyor. ŞOK! "Lan" diyorsun "nooluyor amk?" Ulan uyuduk uyandık hemen bir ilişki mi kurulmuş ne olmuş, arkayı dönmeye gelmiyor. Sonra bu 3'ü denize filan girip çıkıyor, allah yarabbi, o sahneden hiçbir bok anlamadım zaten. Arada yine bir uyuklama dönemi. En son kızla bu eski sevgilisi yeniden sevgili olmuşlar, evlenicekler hatta, kız gelinlik filan bakıyor. Sonraki sahnede bu yeniden sevgili olduğu adam, kızın eski sevgilisi olan ama benim az önce şu anki sevgilisi diye anlattığım adamla düğün gecesi eğlencelere kaçıyor, yeniden yeni sevgili olan adam düğününü kaçırıyor haliyle. Yemin ederim yazarken gınalık geldi. Kızla yine ayrılıyorlar tabi. Kısacık uyuklama. En sonunda çocuk bakıcısı olan adam elinde tahtadan bir beşikle kızın evine geliyor, kız bi gülümsüyor filan. Bu kadar. Nasıl? Siz de bir s.k anlamadınız di mi?

Düşün, hem konu bir boka benzemiyor, hem sanat filmi, hem müzik bile yok, hem de ara verilmiyor!

Bu film, festival filmleri aşkımızın ıstırabı oldu resmen.

Puan vermek gerekirse 3 verebiliyorum, o da sinema bileti gnçtrkcll sayesinde ucuza geldi diye. Ehehe. Valla çok ciddiyim.

Bu blog vasıtasıyla birtakım bağımsız yönetmenlere, bağımsız senaristlere, bağımsız yapımcılara seslenmek istiyorum: Bakın eğer gerçekten böyle işkencelerle bizi yoracak bi film de siz yapacaksanız, ne olur azıcık bağımlı olun. Bu kadar bağımsızlığın, böyle başınabuyrukluğun kimseye bi faydası yok. Lüzumsuz adamlar sizi. Gidiyim de yarın festivalin şöyle adam gibi bi bağımsızını bulup izleyeyim, öyle her bilmediğine dokunmican demek ki.

Daçe.


*not: sürprizi kaçmasın, bi de beklentiyi yüksek tutmayın diye şimdiye kadar sır gibi sakladığım bir kısa film çektim, hatta çektik, en yakın zamanda vizyona sokucam, çok entüsiyastiğim bu konuda. ehe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)