7 Şubat 2012 Salı

Diyojen'in Adamsendeciliği

3 tane ömer üründül tadında yorum
yalnız diyojen'i yazının sonuna sakladım. koskoca filozof sonuçta bi ağırlığı olsun.

Az önce Yeni Yazı butonuna basıcam diye Yeni Blog butonuna basmışım, allahallaa dedim, bir yazı yazmak için bu kadar uğraşmıyorduk normalde ama, herhalde blogger'da düzen değişti dedim. Hiç sorgulamadan devam ettim. Çünkü ben hiç sorgulamayan bi insanım. Yepyeni tema seçtim, yepyeni bir isim koydum filan, sonra baktım aaa neyse burdan daha fazla ekmek çıkmayacak gibi.

Ben izlediğim filmlerin hepsini, yani hemen hemen hepsini, öyle ya da böyle beğenen bi insanım ya. Hiç sinemadan çıkınca demiyorum ki, lan aslında şurası da şöyle olabilirmiş, burda yönetmen götüm gibi çekim yapmış, buranın senaryosu havada kalmış senariste kafam girsin filan. Zaten diyecek olsam da böyle çirkin kelimelerle açığa vurmam düşüncelerimi, bugüne bugün 19 Mayıs 2011'in Hürriyet'inde yazısı çıkan adamım. Entelektüel ve başkaldırışsal duruşa sahip bir kişiliğim var. Ehehe yok lan şaka ne duruşu. Bildiğin yazı gönderdim yayınlandı bu kadar basit. Bu bahsi kapayalım kuzum.

Aslında deminki paragrafta biraz kendimi itin afedersin götüne sokmuş gibi oldum, lâkin ki öyle değil. Misal, bi keresinde İlahların Aşkı isimli filmi izleyip, çıktıktan sonra Colin Farrell'ı yerden yere vurmuşluğum, hatta cancaazla vurmuşluğumuz vardı. Colin Farrell mıydı ya o, hani bi tane var ya, o işte. Neyse o değilse de Colin Farrell hakkını helal etsin ama, yani arkadaşım, yılların aktörüsün ya sen, ben mi öğreticem ya sana rol yapmayı. Colin Farrell'ın en kötü oyunculuğunu izledik. Ha bana sorsan Colin Farrell'ın iyi oyunculuğu var mı, o da yok bence. Anca kaşlarını kaldırıp üzülsün o annca.

Fark ettiğin üzere tamamen gecenin 02:36 olmasının verdiği rehavetle, inanılmaz lakayıt yazıyorum. Gerçi Google Chrome bana lakayıt yerine lakayt kelimesini öneriyor da, KROM ÖNCE KENDİNE BAKSIN. Google kelimesinin altını çizen ve sağ tıkladığımda Golcüyle, Golümle gibi skimsonik tavsiyelerde bulunan bir tarayıcı nerden baksan.

Bizim kantinde bi abi var, "Abi bu ne kadar?" diye fiyatını sorduğun her şey için önce "Nerden baksan..." diyip gülüyor. İSTİSNASIZ her şey için diyorum. Hayır bi de gülüyor, tamam gülebilir, insanlık hali, kendi esprimi beğenip ayı gibi gülerim ben de çoğu zaman; ama hem kötü espri yapıp, hem kendin gülüp, hem de bizim gözlerimizin içine "Gülün ya ne güzel espri yaptım xD" ifadesiyle bakamazsın.

Bu çok çok eskiye dayanan hikâyeler nasıl aktarılıyor hiç anlamıyorum. Özellikle iki kişi arasında geçen diyaloglar, sonraki kuşaklara nasıl geçiyor? O iki kişiden birinin büyük adamsendeciliği var. Ya da ortamda bir üçüncü, dördüncü varsa, o zaman tamam, o deyyuslar anlatmıştır derim; ama onda da şöyle bi sıkıntı var; yani sen o diyaloga tanık olan en fazla 4-5 kişiden birisin, sen kalkıp nasıl bunu bütün dünyaya yayabiliyorsun ya? Ben gerçekten bu olaya çok kafa yoruyorum. Bak mesela düşün, sokak filozofu, üstü başı pasak içindeki Diyojen (diyojen'in altını çizip "diyorken" öneren kromun da allah belasını versin pis cahil) ve zamanın Saray züppelerinden biri (oha züppe mi dedim lan ben, züppe ne yaa. piii.) çok dar bir sokakta karşılıklı yürürler. Derken iyice yaklaşırlar birbirlerine, ama yol o kadar dardır ki, aynı anda iki kişinin geçmesi imkansız, birinin yol vermesi gerekir. Diyojen ve Saray züppesi (bak gerçekten bu adama başka bi isim bulamıyorum, üzerime gelme, saat 02:45 oldu zaten), evet bu ikisi, dip dibe gelirler; züppe olan adam büyük bir kibirle kirli ve yırtık kıyafetler içindeki Diyojen'e bakar, der ki, "Ben bir sokak serserisine yol vermem." Hey yavrum. Lafa bak lafa. O ne kibir. Ego içinde yüzüyor adam. Şimdi öyle pasaklı birini ben yolda görsem, lan bu tinercidir derim (haliyle dindar değildir), para mara ister bıçak filan saplar, çekileyim, derim. Saraylıyı görüyo musun sen. Saraylıdaki, afedersin, t şşağa gel. Bunun üzerine Diyojen "Sen kime serseri diyosun olm, bak ben filozofum ha, benim filozof tanıdıklarım da var, arkam sağlam oğlum dövdürürüm lan seni! Dövdürürüm it!!" diye adama girişir. Yok eheh bi dakka. Ama böyle olsa güzel olurmuş itiraf et, mis gibi aksiyon. Neyse. Bunun üzerine Diyojen kenara çekilir ve, "Ben veririm." der... Filozofu görüyo musun bak hiç saraylı filan dinlemedi, nasıl da yapıştırdı cevabı. Resmen ben dedi zekamla burda dedi senin dedi afedersin ağzına sıçtım, hadi git şimdi nereye gidiyosan dedi. Evet bu kısımları uzatmayayım, işte Saraylı öyle göt gibi kaldı, Diyojen de Demet Akalın özgüveniyle yoluna devam etti. Tamam mı buraya kadar. Şimdi çok önemli bişey sorucam, çünkü cevabını bulamazsam deliricem ben. Umarım sen bulursun.

Bu diyalog, komple böyle, günümüze kadar nasıl gelmiş olabilir?
A) Saraylı olan adam kendine yediremedi ve yatağında hıçkıra hıçkıra ağlayarak tüm olayı anlattı.
B) Diyojen o olayın devamında kahveye filan gitti, "Lan olm biliyo musunuz noldu? :)))" diye gururla ortamdakilere anlattı.
C) Bence bu hikayeyi Diyojen'i çok seven biri çok pis uydurdu.
Evet di mi, işte bence de çok ilginç olduğu için biraz da sen kafa yor istedim.

O zaman iyi geceler. Saat 3'e 6 varken sana sağlıcak diliyorum.

Daçe.

3 kat daha fazla Ömer Üründül

  1. pınar says:

    D) Hiçbiri.

    Belki de umuma açık bi yerde gerçekleşmiştir olay. İnsanların ağzı torba olmadığından büzülmüyor sevgili daçe. Teşekkürler. :)

  2. Daçe says:

    işte, umuma açık da olsa, bunu nasıl tüm dünya duyuyor, bence bu çok ilginç bi olay.

  3. Adsız says:

    sevdim ama yazı tipin pek hoş değil.

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)