25 Kasım 2011 Cuma

Berber Değdirmesi

5 tane ömer üründül tadında yorum




Tanıyor Olabileceğiniz Kişiler'de bana Abraham Lincoln'ü öneren Feysbuk, hayır canım sağol tanımıyorum. Belki en fazla 6 telefon kadar uzağımdadır -çünkü öyle bişey var-, yine de tanımak istemiyorum. George Washington desen bi derece. Roosevelt hangisiydi ingiliz olan mıydı o.

Ehhe şaka şaka o kadar öküz değilim sevgili okur. Bak böyle espriler şakalar filan yapılıyo burda gülüp eğleniyoruz, sonra benim arkamdan vay ulan bu da ne malmış, cahile bak haha filan dendiğini duyarsam yakarım.

Neaber ne yaptın sevgili okur, sen de sosyopat hocalarının ağır tahrikli sınavlarına maruz kaldın mı? Benim resmen bi gözümden uyku, diğerinden çalışma azmi akıyor ya. Yine de dedim iki arada bi derede sevgili okurun kulağına üfleyeyim, sol omzuna tık tık yapıp sağ tarafına geçeyim, işte ne biliyim böyle haytalıklar.

Şimdi bak var ya... Off.. Siz, komple, neden Amerikan değilsiniz ya. Amerikan olsanız ne güzel şimdi bir ton şükran günü tespitimi ver etmiştim, karşılıklı mehhe mehhe mehh diye gevrek gevrek gülüyorduk. Gerçi sadece Amerikan vatandaşlarının şükran günü kutlaması yaptığını sanıyormuşum gibi bir yanlış anlaşılma oldu. Bak ne dedim. Yakarım.

O diil de, Şükran Günü, söyleyiş olarak hiç amerikanvari değil. Arapvari bir hava var daha çok. Neyse.

berber değdirmesi ve beraberinde gelen özgüven eksikliği. (fark ettiyseniz brad yenice tıraş olmuş, işine gücüne gidecek.)

Biz şimdi bazen çok çok ünlü insanların hayatlarına çok özeniyoruz ya. Diyoruz ki lan biz tavşanı mıyız bu dünyanın, biz niye onlar gibi olamıyoruz falan. Ya da çok büyük hayranı olabiliyoruz bi ünlünün, her yaptığına "bokunu yiyim yaa süpersin :)))" şeklinde destek veriyoruz. Erkekler futbolculara özeniyor, kadınlar belki Brad Pitt, Kıvanç Tatlıtuğ ve Arthur gibi insanları (yalnız dikkat ettiysen hepsi bana benziyür kehhe kehehe) çok beğeniyor filan. Evet. Buraya kadar hemfikiriz di mi. Şimdi sıkı durun; zira tüm dünyanın yüzyıllardır gözden kaçırdığı çok mühim bir gerçeği açıklıyorum size... İlahlaştırdığımız bütüüün o ünlüler, ama hepsi, hayatının bazı zamanlarında mutlaka berber değdirmesine maruz kalıyor. Kaçışı yok. Düşün bak; böyle Brad Pitt'i berber koltuğundaki tüm o savunmasız haliyle düşün. Hah. Ehehe. Tam olarak bahsettiğim şey buydu, şimdi dağılabiliriz.

Yalnız koskoca Brad Pitt'i de berber koltuğunda şu diyalogu kurarken düşünemiyorum ya:

- Önleri nasıl yapalım, kısa mı olsun, nası olsun?
+ Önler uzun kalsın yaa ben uzun seviyorum.
- Hee anladım kızlar seviyo de mi.. Ehehe. Genç adam seni.

ya da misal;

- Saçı yıkıyorum?
+ Yaa yok yıkama abi şimdi ben evde banyo olucam zaten :))

gibi.

Bu esprinin de yeterince ekmeğini yediğimi düşündüğümden hemen konuyu değiştirmeye çabalıyorum.



Kurban bayramında telefonumu bir tabak tatlı şerbetinin içine düşürdüğümden beri telefonum bir içli çalıyor, bir içli çalıyor. Vallahi kötü haberdir diye açamıyorum, öyle yaslı çalıyor nokiam. Canım nokiam. Bence dünya üzerinden bir gün Coca-Cola da Microsoft da silinip gidicek ama Nokia hep bakî kalıcak. O her nesli büyük bir özveriyle büyütmeye, "dırınığ-nı--dırınığ-nı--dırınığ-nı--nığğ" şeklindeki telefon melodisi de (şimdi tabi burda tam yapamadık ama) ergenden ergene aktarılmaya devam edicek. Nokia ya. Nokiam. Daha kim bilir kaç nesil, onun aslında uzakdoğu değil de bir Fin markası olduğunu öğrenince şaşırıcak. Ahh. Nokiam nokiam nokiam. (biz bugün buraya reklam aldık.)

O diil de allah kimseyi çok coşkulu kalabalık kız grubunun yanına yamacına denk getirmesin ya. Hele bi de dolmuş gibi zaten küçük bi ortamda yarım saat boyunca o coşkuya, tamamen fransız olarak, en fazla ":))" şeklindeki yapmacık ifadeyle maruz bırakılmak... Düşününce, ne tuhaf çileler var hayatta. Ama neden düşünelim. O zaman iyakşamlar.

Ben hep abartılı bi metafor sanardım ama; insanın gerçekten de afedersiniz götü donuyormuş ya. Bu ne oğlum!

Şimdi yanlış anlaşılmasın ama twitterda bazı insanlar twit kutucuğuna sıçsa o bile retweet alıyor ya. Yani. Neyse. (evet burda bir çekememezlik var, öhm.)

Bölümde neredeyse dördüncü yılımı bitiricem sevgili okur -nerdeyse dediğim, yedi ay sonra- bana hala dönüp dönüp aynı soruları soran akrabalar, eş, dost ve hısımlar var ya. -hısımlarımı ne kadar sevdiğimden bahsetmiş miydim? i lav hısım.- Sürekli şuna benzer, fıtık edici bi diyalog dönüyor:

-hangi bölüm?
+petrol ve doğal gaz mühendisliği.
-yaa her yerde var, burnumuzun dibinde iran'da ırak'ta var da bizde nası yok?
+yani, şimdi petrolün oluşumu biraz--
-yok yok amerika de mi, çıkarttırmıyo amerika.
+ya ondan ziyad--
-amerikaboramerikabor.


Sevgilerimle. -lan o diil de gri gri ne güzel oldu, blogu gri mi yapsam. hmmfss.-

Daçe.
Okumaya devam →
6 Kasım 2011 Pazar

Sarı Vespa

2 tane ömer üründül tadında yorum


Akşamüstünün Endülüs gökyüzüne hediye ettiği muazzam pembeliğin altında, böylesine hayranlık verici bir güzelliğe sahip şehrin diğer tüm insanlarıyla, kimsenin dile getirmediği ama herkesin manevi derinliklerinde olan güçlü bir duyguyu paylaşıyordum: Gurur. Akdeniz'e paralel uzanan eski moda sokaklarda ve yolunu kaybetmiş herkesi denize ulaştıran dikine caddelerde her şey olması gerektiği gibi. Bisiklet süren Cezayirli çocuklar (bunu bisikletlerinin Cezayir bayrağı renklerinde süslerinden anlıyorsunuz), koltukaltlarında süs köpekli kokoş yaşlılar, gece yapacağı vurgunun hayalini kuran bakımlı erkekler ve bir yerlere yetişecekmişçesine acelesi olan, ama mağazalardaki indirimden başka kaçıracabilecekleri pek bir şey olmayan, uzun boylu, göreceli olarak iyi giyimli, vücut hatlarını cesurca sergileyen, topuklu ayakkabılı İspanyol kadınları... İşte benim favorim. Sarı kırmızı ülkede yaşadığınız süre boyunca rastlayabileceğiniz en doğal ve hasar vereceğinden emin olduğunuz afetler. Ve işte, belki de onların en acımasızı, kalbinizde vuku bulduğu takdirde taş üzerinde taş bırakmayacak güzellikte, yalnızca şanssız bir kör adamın aşık olmayacağı, dünyalar güzeli Isabel'im. Tüm kusursuzluğuyla ve tüm ışıltısıyla bekliyor beni.

Isabel'i yaklaşık yirmi dakika beklettim. Böyle bir suç için bir erkeğin darağacında olması gerekirdi, şanslıyım ki bu, günümüzde insan haklarına aykırı ve kanunlarla yasaklanmış halde. En azından Güney Katalunya'da. Yine de yirmi dakikanın cezasını bir şekilde acılar içinde çekeceğimden adım gibi eminim. Bu arada, söylemiş miydim? Adım Pedro. Pedro Sanchez Gil. Doğduğum yerde ne kadar klasik bir isim olsa da, burada retromanyak kadınların, özgür küçük çocukların ve yirmi yıllık kekemelerin itina ile söyledikleri, "taş" anlamına gelen bir kelime. Adaşım olan bir de Rus çarı var, ama dünyalar güzeli bir Latin'i bekletirken, sizlere elin çarından bahsedecek değilim.



Tam da beklediğim gibi, Isabel sinirli. Belli etmediğini düşünmemi istediğini belli ediyor. Ses tonundan belli. "Canım, nerede kaldın? Keşke bi' haber verseydin... Tıkalı mıydı trafik?" Ufak sarsıntılar. "Hmm... Neyse." İşte bu öncü dalgaydı. Bir kadından "neyse"yi duyduğunuz anda, hangi dilde, hangi kültürden olursa olsun, bildiğiniz tüm duaları etmelisiniz. Ya da vazgeçtim, önce kaçın, sonra yine edersiniz duanızı. Birazdan gelecek ve merkez üssünden itibaren yarıçapı büyüyen dalgalar yaratacak asıl şoka birazdan hep birlikte tanık olacağız. Kıymetli pırlantamı, Palau Güell'in (şehrin tarihi derinliğini yansıtan Güell Sarayı) La Rambla'yla (şehrin en gösterişli caddesi) kesiştiği köşede ağaç ettiğim için kendimi kötü hissediyordum. "Bebeğim özür dilerim beklettiğim için, ama bir de karısıyla cinsel hayatında sorunlar olan ve bunların acısını sağlıklı insanlara duyduğu kıskançlıkla çıkaran taksiciyi görecektin. Adam yolda sıkıştırıp durdu. En sonunda kenara çekip yarım saat onunla tartıştım. Tekrar özür dilerim... Sen napıyorsun?"

Ender de olsa üst üste iki kanattan gelişen Osasuna ataklarının, galaktikos savunmasını hazırlıksız yakalayıp şaşkına çevirmesi gibi, özürlerim değerli Isabel'imi yumuşatıyor. İki tost söylüyoruz, iki de çay. Güzelim kafeye "aile çay bahçesi" muamelesi yapıyoruz resmen. Garson gidiyor. Isabel gülüyor. Gülerken gamzeleri çıkıyor. "Seni çok özledim ben sevgili Pedro." diyor. Her erkeğin herhangi bir kadından duyabileceği bu sözlerin, daha önce hiçbir melek tarafından dile getirildiğini bilmiyorum. Benim bildiğim, melekler insanlarla konuşmaz. Ama Isabel bülbül gibi şakıyor. Ah... Devamlılık gösteren sesinin her bir zaman aralığındaki haline, karşısında oturup damla damla eridiğim Isabel'im...

Isabel anlatıyor. Ben dinliyorum. Isabel gülüyor. Ben gülüyorum. Isabel "Seni seviyorum" diyor. Ben aklımı kaçıracak oluyorum. Isabel öpüyor. Ben ölüyorum. Cenaze masrafları benden.



Yaklaşık iki saat boyunca Isabel'le, kahkaha ve öpücüklerin üretici firması sponsorluğunda, günlerdir görüşmemiş olmamızın acısını çıkartıyoruz. Santander'i anlatıyorum ona uzun uzun, heyecanlı heyecanlı. İş için gittiğim Santander'in düzenli ama sıkıcı bir şehir olduğundan, üstelik Roma İmparatorluğuna ve aşka başkentlik yapan bu cennete ne kadar uzakta bulunduğundan bahsediyorum. Ona oradan aldığım mini bir hediyeyi veriyorum. Isabel boynuma sarılıyor. Sarılıyorum. Ve ne oluyorsa o anda oluyor!

Aksi şeytan her güzel ve aşk dolu dakikamızı elimizden almak istercesine oynuyor rolünü. İşte, kafenin hemen karşısına park ettiğim, Isabel'imin arkasından ancak ona sarıldığımda rahatça görebildiğim sarı Vespa'mın selesine tanımadığım biri oturuyor. Ani şok. Lan?!

Vespa'nın yeni fetişisti uzun süre selede sağa sola bakarak oyalanıyor. Isabel'i can havliyle kenara çekip ayağa kalkıyorum, avazım yetmiyor, öyle bağırıyorum. "OĞLUM NAPIYOSUN LAN İNSENE!! ŞŞT ALOO KİME DİYORUUM!" Sarı Vespa'mın üzerindei yabancı, en sonunda aradığını bulmuş gibi seviniyor, beni duyduğu yok. Çeviriyor kontağı. Bu, son on yıldır duyduğum en güzel motor sesi. Bu kez başkasının kontrolünde. "HAYVANINEVLADII! OYUNCAK MI LAN O, NASI ÇALIŞTIRDIN, İN LAN AŞŞAA!!!" Gerisinde gözlerim kararıyor, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Zira yabancı, Vespa'ma gaz veriyor. Aklı sıra haz alıyor köpeğin oğlu.

Hemen dışarı çıkıyorum, sarı Vespa'ma doğru koşuyorum allah ne verdiyse. Yabancı beni görüp tırsıyor, asılıyor gaza, başlıyor benim Vespa'm uzaklara uçmaya... Arkasından bağırıyorum. Bu öyle bir bağırma ki, tüm Katalunya ve Kastilya'da günlerce yankılandığı rivayet edilir. Ben bağırıyorum, Vespa'm uçuyor, yabancı tek elini havaya sallayıp sırıtarak "Adios" diye sesleniyor, Vespa'm arkasında bir toz bulutu bırakarak gürültüyle benden uzaklaşıyor. Ben koşuyorum, Vespa uçup gidiyor, Isabel arkamdan endişeyle çığlık atıyor, La Rambla'nın müdavimlerinden bu halimi görenlerse tüm asaletini kaybederek gülüyor. 10 yıl önce Isabel'imle beni tanıştıran emektar sarı Vespa'm, göz göre göre havadaki pembeliğe karışıyor.

O gün Barselona'da yas ilan edilmeli. Edilmiyor. Sarı Vespa'dan bize yalnızca fotoğraf kalıyor. Isabel'im ve ben, ağlıyoruz.



Daçe.
Okumaya devam →
1 Kasım 2011 Salı

Bizimle -Türkçe- Çalışmak İstermisiniz?

2 tane ömer üründül tadında yorum
istersinizmi. istermisiniz. misiniziniz. miz.

Ayda 5 yazı ile rekor peşinde koşarken an itibariyle 3 yazıyla kapattığım koca bir ay son bulmuş, yerine umut dolu yepisyeni kasım gelivermiştir. Neaber?

2001'den bu yana her kasımda "Kasımda aşk başkadır ehehheheheheheheh ehehehhehehehehehe ehehehehheheheeh" diye espri yapıp uzun uzun gülen insanlar tanıyorum. Bu seneyi de boş geçmeyecekler. Pisler.

O kadar yoğunum o kadar yoğunum ki sevgili okur, yoğunluk olarak teke tekte boza'yı harcarım. O derece bir yoğunluk. Fırsat bulduğum ilk arada da hemen esprilere şakalara girişeyim istiyorum. Yaa. Evet. E o zaman? Galiba. Di mi yani? Bazen. Hadi bakalım. Hop.

Bişey diyim mi okur. 21. yüzyılın Türkiye'sinin Ankara'sında hala "Oran'a gidiyorum eheheheh :))))))) Oran Oran. Oran'a binip gidicem. Eheheheh. Kehehehehe." diye espri yapıp uzun uzun gülen adam var. Başta bahsettiğim insanın bir akrabası gibi. Deli miler ne, beni buluyolar. Gidin oğlum saldırıcam artık gidin lan!

Geçen gün göz göre göre'nin tanımı benimle yapıldı inanır mısın. Sabah saat 7 yirmibeş falan, otobüs durağındayım, 7 buçukta gelip beni ve okula giden birkaç kişiyi alacak otobüsü bekliyorum. Ama nassı uykuluyum. Nassı. Öyle uykuluyum. (tam olarak nası olduğunu anlatamamak. denemeye çalışınca hala da anlatamayacağını fark etmek. en yakın çıkıştan sıçmadan kaçayım derken parantez içine hayvan gibi yazı yazarak paragrafın bölünmez bütünlüğünün afedersin mnakoymak. filan) Ne diyodum... Öyle uykuluyum işte. Bekliyorum buz gibi havada, gözlerim kısık falan o sırada tabi saatlerimiz tüm hızıyla ilerliyor. Sağa bakıyorum bekleşenler, sola bakıyorum bekleşenler. Mis. Tabi saat 7 buçuğu geçiyor hafiften artık. Bi yandan rahatım sonuçta her gün gelen otobüs bugün niye gelmesin ama bi yandan otobüs gelmedikçe tuhaf bi gerginliğe kapılıyorum falan. O sırada her şey bi anda kararıyo sevgili okur. Sonra uzaktan bi ışık bana geeel geel yapıyo. Sonra yine kendime geliyorum ama o arada nolup bittiğini anlamıyorum, sağa sola bi bakıyorum millet gitmiş, kimse yok... Lan! Nasıl ya hassktir demeye kalmadan bi alt durakta binecek olan arkadaşımı arıyorum. Bekletmeden açıyor. "Evet kankit?" - Janjit otobüs gelmedi di mi yeaa? - "Kankut o geldi gitti ya :( Bir dakika falan oluyo" - Hmm ha öyle evet tabi. Hee di mi yani onu diycektim ben de. Yani. Tabi canıım ehehe on dakikadır beklediğim otobüsü göz göre göre kaçıracak değilim ya ehehehe neğadamsın. Hınzır seni. Ben tam olarak ne anlatayazıyodum ya.

Zamanında örgü örüp örüp "Yavrım hiçbirini giymiyosun ama bak bissürü şey örüyom sana yavrım" diyen annanelerimiz, babannelerimizin, sırf o elde örme kazakları, bereleri, atkıları falan bize giydirebilmek için on yıllaar sonra tüm dünyadaki tekstil endüstrisinin yüzde seksenini satın alıp, Mango'ya, Zara'ya, Pull&Bear'a, ne bileyim işte Colins'e, Waikiki'ye falan dağıldıklarına dair ciddi şüphelerim var. (bunun hepsi bir cümleydi bu arada). Piyasada bu kadar çok örgü olmasının ve küçükken beğenmediğimiz, "bok gibi lan bunnar" dediğimiz baklava desenli şekilsiz şemalsiz kazakların şu aralar gençler arasında inanılmaz gideri olmasının başka bir açıklaması olamaz. (al bu da ikinci cümleydi. lan ben inanılmaz yetenekliyim ya. neyse.)

O diil de hakkaten sırf moda oldu diye afedersiniz bi ske benzemeyen şeyleri giymek zorunda mıyız ya biz. Neymiş örme hırka modası varmış da, erkekte çokgzel duruyomuş filan. Lan oğlum. ANNANEN GİYDİREMEDİ SANA, SEN 80 LİRA VERİYOSUN LAN!! Ohh. Atarımı da yaptım. Burdan az önce saydığım tüm mağazalara da kınamalarımı gönderiyorum. Kın.

Cancaazla çok sık gittiğimiz self servis bi restoranda, istisnasız her gidişimizde "Hoşgeldiniz efendiiiiiim, iyi çalışmalar efendiiiiiim, kahve ya da çay arzu eder misiniz efendiiiiiiim, çaylar benden efendiiiiiiiiim" diyen bi garson var ve biz ikimiz gerçekten çok korkuyoruz.

Esnemenin bölünmesi kadar üzüntü verici bişey yok şu hayatta ya. Hatta en fenası da, esnemenin, ZINNRR ZINN ZINNNRRRR diye hayvansal şekilde irkilten telefon titreşimiyle bölünmesi. Allahssenbüyüksün nasıl irkiliyorum her seferinde.

"BİZİMLE ÇALIŞMAK İSTERMİSİNİZ?" diye bi pdf ya da docx dokümanı var galiba internette, eleman arayan tüm işletmeler bunun çıktısını alıp yapıştırıyo camına. Arkadaş bir kimse bilmez mi ya soru ekinin ayrı yazılacağını. Kosskoca Abdullah Kiğılı'sın sen, yani ismi okuyunca bile dizleri titretecek bi nüfuzun var, sen mağazana İSTERMİSİNİZ'i asmaya nası razı olabiliyorsun ya. Nasıl ya. Ya ben sizi hiç anlamıyorum ya gerçekten.

Aa ayın 1'i bugün. Blogger'dan da mayışımı çekip buralardan gidiyorum.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)