27 Şubat 2011 Pazar

Sergio Antonio Mango: "İlk başta sadece bir masam ve parlak bir fikrim vardı."

5 tane ömer üründül tadında yorum
mango'nun eşsiz atmosferinin bir parçası olabilmek için günlerce sıra bekleyen cefakâr ispanyol kadını.

● Hayatı düğün tadında yaşamak lazım. Rakı şişesinde portakal suyu içercesine... Bir Daçe Der Ki yazısına daha felsefeyle başladık Ali Kırca. Neaber?
Mango inanılmaz bir yer ya. Kadınlar için cennet gibi bişey. İçerde milyonlarca kıyafet darmadağın duruyor, kadınlar birini bırakıp diğerini alıyor, allahım bi de kalabalık sanki o kıyafetler bedavaymış gibi. Hayır mesela 200 liradan 100 liraya sonra 50 liraya sonra 20 liraya düşüyor kıyafetler; halbuki asıl fiyat zaten 20 lira. Tam bir çakallık. Haliyle kadın kişisi de bu hayvani indirimi görünce bir yalpalıyor, bir bocalıyor, bir "aman allahım bunu bir deniyiveriyim" diyor. Neyse. Mango böyle bir yer. Şimdi ben ne zaman cancaazımla Mango'da bulsam kendimi, hemen gözlerim benden başka "benim gibi"leri aramaya başlıyor. Sevgilisiyle, annesiyle, kız kardeşiyle gelmiş bir başka erkek kişisi. Çoğu zaman görüyorum, onlar da beni görüyor; umutsuzlar, hayattan soğumuşlar ve buraya nasıl geldiklerini hatırlayamıyorlar. Inception gibi. Bir gücün onları Mango'ya çektiğini biliyorlar. Kıpkırmızı, bembeyaz olmuşlar, gözleri parlamıyor artık. İnanılmaz bir yer Mango. Gerçekten çok tuhaf.
Bunları biliyor musunuz: Kadınlar Mango'yu eşi benzeri görülmemiş bir enerjiyle turlarken, erkekler milisaniyeler içinde gözgöze gelip telekinetik diyaloglara girerken; Mango'nun İspanyol sahibi Sergio Antonio Mango, 3 katlı evinin altın kaplama şöminesinde günlük cirosunu, sarı sarı euro'ları yakıyor. Zevkine. Eğlencesine. Yaa.
● O diil de ben mesela kendime bir kıyafet aldım mı, hevesli gibi, entüsiyastik gibi hemen ertesi gün giyip sokağa çıkmak istiyorum. Herkese göstereyim tutkusu, bakın ben ne aldım'cılık, nasıl üzerime de tam olmuş değil mi'cilik. Entüsiyazmım çok yüksektir.
● Arkadaş biz küçükken sokakta futbol oynardık, basketbol oynardık, yani en kötü ihtimalle voleybol bile oynardık. Şimdiki çocukların bambaşka spor anlayışları var. Geçen gün eve geliyorum, sokakta üç tane çocuk, bir tanesi hakem olmuş, diğerleri kavga ediyo. En sonunda kavga eden iki çocuktan minyon olanı daha irice olanını yere yatırdı, üzerine de ayağını koydu bekliyo. O sırada hakem bağırıyo o çirkin çocuk sesiyle. Meğer bunlar kafes dövüşü yapıyormuş. Smackdown mıdır ne boksa. Allaallaa. Kafalara bak. Dedim vay anasını yaa, vay anasını.

 "ip var."

● Duman konserinde şey olsa ya; "Sayın bayaaan, bir sorum vaar... Sözünde durdun muueeeaa?" - Sahneye biri atlasa "Bayan diğil kadın!!!" dese. Ya da neyse çok saçma oldu.
Az samimi ile de grup olmanın allah belasını versin ya. Bütün eğitim öğretim hayatım boyunca ne zaman bir grup çalışması, ne zaman bir eşli olma durumu olsa, hep bana az samimi denk geliyor. Hayır ben ne konuşabilirim ki az samimiyle, bi de çalışma yapmam isteniyor. Anaokulunda Kafkas oyunu sergiliycez mesela, erkekler ve kızlar eş oluyor bütün oyun boyunca o eşle dans edilicek. Bana sınıfın en az samimi olduğum, en çirkin, en böyle uzak olmak istediğim kızı geliyor. Ve bu şans sonraki 10 yıl boyunca devam ediyor. Allahtan aralarda istisnalar baya oldu da birazcık zevk aldım hayattan ben de. Fakat gerçekten de az samimiyle grup olmak ömrümden 6'şar ay alıyor. Hoş diil.
"Allah seni inandırsın" kadar inandırıcı bişey de yok.
Kötü esprinin dibine yolculuk: Dolmuşçuların şakaları hiç çekilicek gibi olmuyor sevgili okur. Bak geçen gün şöyle bir diyaloga denk geldim, direk paylaşıyorum.
-(genç dolmuşçu, daha yaşlı olana bakıp) Hayırlı işler Durmuş aabiiiee!
-(üçüncü bir dolmuşçu, genç olana sırıtarak bakıp) Durmamış abin nerdee, durmamış abiin, ehehehehehehehe xDxdxD.
Evet yüz ifadesi de tam bir xD idi.
● Kuaför-berber isimleri ne tuhaf oluyor ya. İlla sanki böyle janti, klas -allahım nasıl kelimeler bunlar- bi isim olmalıymış gibi. Bizim orda bir kuaförün adı "Coiffeur the Samet" mesela. "Coiffeur" bi derece de sonra neden "the" sonra neden "Samet".
● O diil de geçen akşam bindiğim dolmuşta siyaset meydanı vardı sevgili okur inanır mısın? -allah seni inandırsın- En arkada üç tane kadın ülkenin durumundan konuşurken birden önlerindeki adam dönüp konuşmaya katıldı, sonra da iki önlerindeki kadın dönüp bişey söyledi falan. Allahım. Konu işte seçimler meçimler ama ortalık bir gerildi bir gerildi. Bir anda bütün dolmuş kendimizi tartışırken bulduk, yolun nasıl bittiğini anlamadım. Hayat süprizlerle dolup taşıyor adeta.
● Mp3 çalarımın da düğüm olmuş kulaklığını çözene kadar gideceğim yere varıyorum ya. Ne biliyim. Sanki bir 6 ay da ordan gidiyor.
● Görüşmek üzere sevgili okur. Like'ı ver edersen ciddi anlamda çok mutlu edersin beni. Haydi öptüm şakaklarından.

Daçe.
Okumaya devam →
24 Şubat 2011 Perşembe

I Love TCDD Trens

2 tane ömer üründül tadında yorum
  
fotoğraftaki sempatik insan, istanbula birlikte gittiğim arkadaşım sinan... mesela.

● Bir berber bir berbere "Neaberber gel beraber bir erotik shop açalım, ya da ne biliyim, porno sektörüne girelim, bayaa para var o işlerde" demiş. Bunun üzerine kavga çıkmış tabi. Ya ne olacağıdı?
Neaber sevgili okur? Gerçekten çok iyi gördüm seni bu sefer. Yanakların al al olmuş, gözlerin çakmak çakmak bakıyor. Esprili şakalı bir 5 dakikaya hazırsın diye düşünüyorum. (çünkü bence maksimum 5 dakika sonra çıkıp gidiceksin blogdan. işin bitince arkana bile bakmadan gidiceksin. hayin. halbuki... halbuki ben... öhm neyse)
● Geçen hafta içinde ben, bildiğiniz üzre rezil bir olayın baş aktörlerinden biriydim. Beşiktaş-Dinamo Kiev maçından bahsediyorum... Trenle maça gidelim dedik, kırk yılda bir Ankara'dan kalkıp İstanbul'a gidicez falan, Guti'nin iki ara pasını, Quaresma'nın trivelasını görücez diye, sonuç hüsran oldu. Daha önce izlediğim tüm Beşiktaş maçları gibi. Neyse biz şimdi buluştuk Sinan'la sabahtan, trenimize bindik falan. Ama nasıl heyecanlıyız. Sanırsın 5 gol atıcaz, hepsi de orta sahadan, hepsini de hayvan gibi iyi oyuncular atıcak, o derece. Şimdi o macerayı, trenlerin büyülü dünyasını anlatmak üzere izninle sonraki maddeye geçiyorum.
Trende wireless internet çektiğini biliyor muydun sevgili okur? Yaaa... Hem de "TCDD-Wireless" falan gibi yapyaratıcı bir kablosuz ağ adı var. Tabii saatlerce yol gidecek olan biz coşkulu insanlar wireless'ı görünce "Laaan!" dedik, "Hemen girelim, fantastik kuntastik şeyler yapalım, o sırada çok da keyifli bi yolculuk olmuş olur:))))" falan. Bir yandan bağlanmaya çalışıyoruz, çünkü hemen olmadı bayaa uğraştırdı, bir yandan da sürekli "Ulan tren sürekli hareket eden bişey, yani nası oluyo abi nasıl çekebilir burda internet, NASIL OLUYO BÖYLE ŞEYLER YAAA?" diye teknolojiye ne kadar yakın insanlar olduğumuz hakkında konuştuk. Derken, bağlandı. Bağlanmaz olaydı köpeğin evladı... Trende wireless internet var ve girebildiğimiz tek site "http://www.tcdd.gov.tr" ulan! Evet sadece demiryollarının official sayfasını görüntüleyebiliyoruz. Vay anasını yaa. Süper! Harika bir kafanın ürünü. Artık trende ne zaman canım sıkılsa tcdd.gov.tr'ye bi girip çıkıcam, bi kafa dağıtıcam, tren tren tren nereye kadar. -bok atmayayım belki biz giremedik başka siteye ama sonuçta bağlantı varken sadece buraya giriyor olması çok fena-
● Yalnız ben gerçekten şu kısacık da olsa ömrü hayatımda bu kadar yaratıcı bir zihniyetle karşılaşmadım... Adamlar hızlı tren için isim yarışması yaptı, birbirinden yaratıcılıktanuzak önerileri beğenmeyip, "Yüksek Hızlı Tren" adını verdi. Kısaltınca YHT oluyor. Müthiş değil de nedir ha!
● Yıllar sonra trene binen iki hevesli olarak hemen yemek vagonuna geçtik çısss çısss diye. (tabi yht'den nht'ye aktarma yaptıktan sonra gerçekleşiyor bu durum) Yemekli vagonda alkollü satışın dibine vuruluyor inanır mısın? Bira, rakı, votka, viski... Konyak bile var ulan. Oha. Demek ki bir de canlı müzik olsa...
Bilecik diye bir il olması seni de biraz rahatsız etmiyor mu sevgili okur? Ne bileyim bizim canımızı bayaa sıktı giderken. Hiç il gibi değil bir kere, ilçe adı var. Üstelik İstanbul'a giderken içinden geçtik, sana bak yemin ediyorum, 15-20 tane falan ev var, 1 tane büyükçe bir bina var sanırım belediye binası, bir iki de cami vardır muhtemelen. Ama sorduğun zaman Bilecik il mi? İl. Ankara da il. Konya da il. Bilecik de il ama. Küçücük. Bilecik. Yalvarırım artık kafamın içinden çık Bilecik. Seninle daha fazla yaşamak istemiyorum. Torpille il olmuşsun zaten. İnşallah Bilecikli okur yoktur aramızda. Varsa da onu tenzih ederim. Gerçekten tam bir zoraki'sin Bilecik.
   bilecik'in capcanlı gece hayatı... bilecik için "uyumayan şehir" deniyor zaten.

● Bir de "Arifiye" var. Ama ilçe bu. İçinden geçerken trenimizin durduğu istasyonlardan biri. İtiraf et, hayatında duymadın di mi Arifiye diye bir yer? Biz de Sinan'la duymamıştık. Hatta uzun süre "Olm Türkiye haritasında Arifiye diye bi yer yoktur bence, var mıdır? Bence yoktur. Yoktur yoktur Arifiye ne yani." diye dedikodusunu da yaptık. Cennet vatan Türkiye'de ne biçim yerler var ya. Çok ilginç. Biraz kassam var ya, kesin "Berkay" diye bi yer bile bulurum. Kesin yani.
● Ayrıca tren nedensiz yere çok sık duruyo. Yani mesela istasyon yok bişey yok etrafta, ama bakıyosun, çat diye duruyo. Manyak mıdır nedir. Makinistin fantazisi mi var, lokomotife kız attı da yanlışlıkla eli kolu mu deyiyor acaba frene. Çünkü bu kadar amaçsız olunamaz.
● Yine aynı sevişgen makinist, hızla dağların taşların arasından geçerken, uçsuz bucaksız ovaların ortasında, dakikalarca korna çalarak gidiyor. Hiç abartmıyorum. Aralıksız 1-2 dakika boyunca korna çalınır mı ya? Amaçsız. Kız atmış kesin o oraya. Adamsendecinin oğlu. Bomboş yolda, bütün ray taa öbür uca kadar senin zaten, başka tren mi gelicek sanki karşıdan ulan neye korna çalıyosun? Off. Yoruldum yemin ediyorum ya. Hayatımdan hayat aldın. Piss.
Trende işemek gibisi yok yalnız haa. Sanki raylara akıp gidiyor gibi, bi yandan da sallanıyosun sürekli bi düşücem korkusu. Adrenalin, heyecan ama aynı zamanda dinginlik... O kadar güzel ki. Terapi gibi bişey trende işemek.
● Son olarak da, Ankara-Ulus'taki tren garının bekleme kısmındayım, Sinan'ı bekliyorum falan işte, buluşup gidicez (sinan'ın beni yaklaşık 2 buçuk saat beklettiğine değinip onu utandırmak istemiyorum). Neyse işte bekliyorum falan. Garda da bayaa büyükçe bir dev ekran var, sürekli işte Tayyip Erdoğan'ı falan gösteriyo, bi yerde gar açılıyo, bi yerde hızlı tren devreye giriyo filan gibi şeyler. Reklamın dibi. Neyse. Gösterilicek bütün açılışlar bitti, icraatlerin artık sonuna gelindi, dedim artık heralde en baştan başlıycak aynı videolar. Öyle olmadı. Klip başladı bi tane. Allahalla dedim ne klibi ne alaka falan. Klip trende geçiyor sevgili okur. Evet. Bütün alaka bu. Oha dedim. Sırf dedim trende geçiyor diye Ankara Tren Garı'nın dev ekranında bu dedim gösterilir mi ya? Gerçekten şahane, ama yani... gerçekten. Öyle böyle diil. Bu trenlerle filan kim uğraşıyosa harika kafaları var.
● Ve işte bunların hepsi de böyle anılarımdır sevgili okur. Hiçbirini diğerinden ayıramıyorum, hepsi çocuğum gibi. Bol bol öperim gözlerinin içinden, şimdilik kaçayım. Sonraki postta görüşmek üzürü.

not: yakın zamanda komşu blogger sevgili rectoa'nın röportaj konuğuydum. kendisinin bombastik soruları ve benim de fantastik cevaplarımdan oluşan röportaj yazısına şuradan ulaşabilirsiniz.

Daçe.
    Okumaya devam →
    23 Şubat 2011 Çarşamba

    Bebişler

    0 tane ömer üründül tadında yorum
    Anne ya da anne adayı olduğum düşünülerek hunharca inbox'ıma gönderilmiş bir mail... Çok düşüncesizce. Hayır, belki benim bebeğim olmuyor, belki yakın zamanda düşük yaptım? Hiiiiç umrunda değil Bebişler'in. Bu yaptığın çok ayıp Bebişler. Ayrıca kimse fark etmemiş olabilir ama logoda ressmen "Tüm bebişleri aslında leylekler getiriyor." gibi bir mesaj var. Gizli mesaj. Adam "Allah yok din yalan" yazınca kızıyosunuz. Leylek var lan resmen. Aynı şey. Bak haala Bebiş diyor... Yogiyi de koymuşsun oraya, senden mutlusu yok di mi Bebişler. Hadigitşimdi. Yürüü!

    -hayır, maili açmadan önce de mailin başlığından insan hevesleniyor yani asıl o çok ayıp bişey-

    -bu aralar böyle geçiştiriyorum gibi oldu, öyle olmasın, birkaç gün içinde yine "neaber" diye başlayacağım uzun uzun yazmaya-

    Daçe.
    Okumaya devam →
    18 Şubat 2011 Cuma

    Dünya Gözüyle

    0 tane ömer üründül tadında yorum
    Evet oradaydım. Quaresma -fotoğrafta- tam orta açarken, oradaydım. Bizzat da ben çektim fotoğrafı.
    Dünya gözüyle bir Shevchenko, bir Guti, bir Quaresma, bir de Allah belasını versin Hakan Arıkan gördüm. Sonuncusu hiç hoş değildi tabi.
    4 gol yemek, ayrıca toplam 5 golün 4 tanesinin bizden uzak kalede olması konusuna hiç girmiyorum. Belki yakında ilgili bir yazı yazarım ama şimdilik iki medeni insan gibi bu konuyu kapatalım.
    Görüşmek üzrü.

    -başka bir 4 gol yediğimiz maçtan hemen sonra gelen edit: ben kiev maçına gittim. sonra "vay efendim yalan atma beşiktaş gri formayla oynamadı, öteki de fener değil zaten" olmasın. bu ara 4 yiyip duruyoruz yemin ediyorum iştahtan kesildim-

    Daçe.
    Okumaya devam →
    14 Şubat 2011 Pazartesi

    "Halt Etmişsiniz, Bizim Ekmekler Daha Güzel!"

    0 tane ömer üründül tadında yorum
    Belediyenin Halk Ekmek büfelerinin hemen yanına rakip büfe açıcam, şöyle bişey:


    Niye öyle "ııyyghh" falan diyosunuz lan tutar bence. Tutabilir. Tutamaz mııı? Tutabiliiir. Bu arada bugün de sevgililer günü ama ancak bu kadar alakasız bir post yazabilirdim bence. Yazamam mııı? Yazab-- Şimdi cancaazla buluşmak üzrü yola çıkıyorum, biz çok sevmiyoruuuz kutlamayııı ıyy çok banaaaal, ama sizin sevgililer gününüzü kutlarız.

    Daçe.
    Okumaya devam →
    10 Şubat 2011 Perşembe

    Sadece 90 Kuruş Farkla Hayvan Gibi Yazı Yazdım

    6 tane ömer üründül tadında yorum

    ● Nöobor sövgölö okor?
    ● Eheh. Pardon ağzım doluydu, tam yemek vakti...
    ● Şaka maka tam yemek vakti gelen misafirin de allah belasını versin. O ne düşüncesizlik, o ne adamsendecilik yarabbim. Sanki "Evdeki yemekleri bitirmeyelim, hem Ayşen'lerin oğlu da askerden döndüydü onu da kutlarız, yemek de yeriz, ooh" diye plan yapmış. Ayının evladı. Asıl amacı yemek yemek. Boğazında kalsın.
    ● Evet ikinci yaş yazısı çok gergin başladı Ali Kırca şu anda Mısırlı göstericiler ve çevik kuvvet ekibi de olay ye... Bi dakka... Bugün yoksa? EVET BUGÜN DAÇE DER Kİ İKİ YAŞINA GİRDİ SEVGİLİ OKUR!!!11! Hayvan gibi görkemli bi yazı olucak inşallah hocam maşallah.
    "Allah maşallah create everything inşallah"
    Lihtenşıtaynlı'dan ben çekinirim arkadaşım. Hem de öyle böyle diil, çok çekinirim. Çünkü şu dünyada kimsede olmayan özgüven bugün bir Lihtenşıtaynlı'da var. Mesela Lihtenşıtaynlı'sın diyelim, ev alıcaksın, düşünüyosun hangi mahalleden ev alsak diye. Lan zaten iki tane mahalle var ülkede amk, neyi düşünüyosun? Bi de mesela alacağın ev sıcak olsun falan istiyosun, özellikle güneş alsın istiyosun, emlakçıya "Nereye bakıyo bu ev?" diyosun, diyo ki "Efendim bu ev direk Avusturya'ya bakıyo böyle komple." Nası yani, neresi oğlum bunun yönü, ne demek Avusturya? Hiç de dalga geçilmiycekmiş gibi o mavi/pembe Lihtenşıtayn nüfus cüzdanını taşıyabiliyor işte tüm bu espri malzemelerine rağmen. O yüzden biraz çekiniyorum Lihtenşıtaynlı'dan. Bence o da sabrediyo, yakında patlayıp napıcağını şaşırır ve bütün Avrupa'ya yayılırsa o zaman sıçtık demektir.
    ● Şimdi ikinci yaşı ya blogun, sansür de uygulamıyorum. Sıçıyorsak direk sıçtık yazıyorum. Haa, "s*çtık" yazmasını da biliyorum ama "Amaan koy götüne" diyorum, "nasoolsa şunun şurasında iki yıl bitmiş. Ona mı dikkat etçem mınkym." Evet bu sonuncusunu sansürlüyorum hala, onu aşmış değilim.
    ● Bu arada içimde kalmasın, How I Met Your Mother'daki Robin ile Barcelona'daki Bojan'ı bir benzeten ben miyim acaba? Teşekkürler.
    ● O değil de şimdi mesela burda CTRL+I yapsam hemen İtalik oluyor yazı ya. Hah işte, benim öyle, kendinen İtalik yazan arkadaşım var lan. Çok acayip. Erkek bi de. Asıl acayip olan o yani. Bugün bir erkek yazısına özen gösteriyorsa, tahminimce yarın da iyi bir eş ve baba olur. Kızlar, arkadaşımın reklamını yapmış gibi olmiyim, gidin o erkekle evlenin. Telefon veriyorum... Sıfırbeşyüzellidört... Ya da evet ya, hakkaten de reklamını yapmış gibi olmiyim. Niye yapıyosam. Mal mıyım ben. Allaallaah. Adama bak la gelmiş benim blogdan kız ayarlıyo kendine. Yürü git oğlum. Çöpçatanlık sitesi kurduk burda sanki.
    "Pardon ama telefonda evin Avusturya'ya baktığını söylemiştiniz ama karşımızda İsviçre Alpleri var?"
    ● Yalnız sene olmuş 2011, hala daha en gelişmiş, en birinci dünya ülkeleri bile birbirlerinden kıçıkırık tel örgüyle ayrılıyor ya, işte ben hayatta çok az şeye ona takıldığım kadar takılıyorum. Evet böyle de gamsız bir hayatım var. (burda röbdöşambırımı giymiş ve elimde viskimle camdan dışarı bakarken hayal edin)
    (ahaha hayır isviçre alpleri diil normal şehir manzarası)

    ● Olm geçen gün berbere gittim, hani şimdi, erkek okurlar bilir, berberler böyle bi örtü örter ya boyundan aşağı doğru, kıl tüy kaçmasın oramıza buramıza diye (burda kız okurlara açıklıyor). Hah işte geçen sefer son gittiğimde o örtü yarı-transparandı lan! Tabi bunun bir kız için bişey ifade etmeyeceği açık, ama erkek okurlar anlar belki beni. O yarı-transparanı görünce ben bi üzüldüm... Lan dedim ben burdan dizlerimin üzerinde duran ellerimi görebiliyorum? E, ben görüyosam herkes görüyodur? Lan ama burası benim gizli yerimdi :((( diye o kadar üzüldüm ki. Sonra geçti tabi.
    ● Yalnız, berber saçlarımı yıkarken aldığım hazzı... Neyse şimdi düşündüm de birçok şeyden alıyormuşum.
    ● Bazı bloglarda görüyorum, yorum bırakıyoruz mesela, şöyle bi yazı çıkıyor: "Yorumunuz yazar onayı aldıktan sonra yayınlanacaktır." Allahalla. Yazar onayı nedir abi? Sanırsın ki noter onayı. Sanırsın önce ikâmetgâh ilmuhabiri ve nüfus cüzdanı fotokopisi lazım. Yazar kim oluyo yani. Yazar kim la? Kim la yazar? Ben de yorum yazarıyım niye bana bişey sorulmuyo? Gereksiz sinirlendim bak yine.


    ● O değil de iki yıldır durmadan AYILAR GİBİ yazı yazıyorum lan. Kimse de kalkıp bilader sen napıyosun demiyo. Hastalık oldu yazdım, final oldu yazdım, tatil oldu yazdım, cancaazımı yazdım, kar yağdı yazdım, denize gittim yazdım, babam geldi yazdım, 250 oldu video çektim (o video da iyiymiş şimdi düşündüm de yine), 400 oldu yazdım, dolmuştu otobüstü, futboldu, ortak blogdu derken ayı gibi her boku yazdım. Düşünsene her yazı için bir lira alsam... Hmmf sadece 400 liram oluyor. Neyse. Ama iyi yazdım itiraf et.
    "Yine de bir Alex değil." - Değilim.
    ● Bir ülkenin gençlerine sen Twitter'ı yasaklarsan, o gençlerin tespit yapma özgürlüğünü elinden alırsan, o ülkede ayaklanma da çıkar, iç savaş da çıkar, her şey çıkar arkadaş. Niye kapatıyosun ki sen Twitter'ı? Olmaz. İnsanlık dışı.
    Kötü esprinin dibine yolculuk: Geçen akşam, hiç kötü espri yapan Türk arkadaşım yokmuş gibi, varsa da çok azmış gibi, bi de Yunanlı arkadaşımın kötü esprisine mağruz kaldım. Ha içimde kalmasın, sana da yapayım sevgili okur. Ne hissettiğimi anla.
    +What u call 2 pakistani people walking in the street?
    -...
    +2PAC!!!
    ● Evet. Hişhoşdeğil.


    ● Şimdi bişey sorucam da, mesela bu devlet işleri falan ne kadar ciddi değil mi? Yani biraz fazla ciddi. Ben mesela istiyorum ki iki siyasi lider birbirine laf sokucaksa direk küfretsin mesela. "Adamsendecinin dölü, ağzını burnunu sktmnçocuğu!!!" falan desin istiyorum. Daha samimi olmaz mı? Ha bi de mesela, lan ne çok mesela dedim, neyse, mesela yine samimiyeti güçlendirmek adına, milletvekilleri ilk kez seçilince yemin ederek başlıyolar ya göreve. Orda yemin ederken de "Bi yanlışım olursa Allah belamı versin!" falan dese. Bilmiyorum bazen millet meclisinin daha bizden olması gerektiğini düşünüyorum.
    ● Ulan o diil de şurda ben yazsam espri şaka yapıyor olurdum, "Ahara-hahara" diye gülüp geçerdiniz, bu yıl sevgililer günü 2 gün geriye alınmış hiç gülmüyosunuz ona? Gerçekten çok ayıp. İçerleniyorum. Hayır nedir yani sevgilimizden daha mı çok yararlanıcaz? Kış saati uygulaması mı oğlum bu? Özel gün geri-ileri yapılır mı lan. Çok saçma bence.
    ● Bu arada gerçekten şurda başıma pis bir iş gelse de onu yazsam, "Ahahahaha alemsin Daçe xDxD" olucak. Vay anasını yaa. Vay anasını.
    ● Blogda hazır iki yılı doldurmuşken şöyle bi yenilik yapiyim diyorum. Mesela şimdi çok gülüncelik bi yazıya yorum bırakıcaksınız ya, hah işte önce burda bi halkla ilişkiler müdürü olucak, siz yorumunuzu ona bırakıcaksınız, o da bana ileticek. Evet, giderek kurumsallaşmak istiyorum. 444 DAÇE diye de telefon numarası alıcam. Eveet. Harika.
    ● Neyse iki yıl falan ama şakanın da bi sınırı var di mi. Şeyapmamak lazım. Kendinize iyi bakınız sevgili okur. Ver ediniz like'ı, ver ediniz like'ı. Yazıyla alakasız fotoğrafları da öyle gülüncelik koyduğumu, paylaşmazsam içimde kalacağını istirham ederim. (şu genç yaşımda bir istirham etmediğim kalmıştı çünkü) Öperim.

    Daçe.
    Okumaya devam →
    8 Şubat 2011 Salı

    Kral Onüçüncü Lui'nin Futbol Aşkı

    3 tane ömer üründül tadında yorum
    (kral onüçüncü lui'yi tanıtmak gerekirse öncelikle: http://dacederki.blogspot.com/2010/03/kral-onucuncu-lui.html)


    Kral Onüçüncü Lui'nin en büyük zevki ülke çapındaki futbol müsabakalarını takip etmekti. Koyu bir Paris St. Germain taraftarı ve eski bir Ronaldinho hayranı olan Kral Onüçüncü Lui, bu zevkini pahalı bir takıntıya dönüştürüp, ülkenin huzur ve refah içinde yaşadığı şu dönemde Paris Saint-Germain'i komple satın almıştı. Kral Onüçüncü Lui, kulübün başına geçtiği günden beri onu istediği gibi yönetiyor ve bundan büyük haz alıyordu.

    Kral Onüçüncü Lui, Paris takımında yeni bir çağ açmış, ve başa geldiği andan itibaren pek çok şeyi kendi istediği şekilde değiştirmişti. Örneğin, takım kendi evindeki maçları artık kendi stadyumunda değil, bizzat sarayın önündeki St. Pierre Meydanı'nda oynamaya başladı. Daha sonra Fransa Futbol Federasyonu'na baskı yaparak ülke genelindeki futbol kurallarını değiştiren Kral Onüçüncü Lui, artık maçların futbol topu yerine üzerine basılmış 330 ml. kola kutularıyla yapılmasını emretmiş, 3 kornerin 1 penaltıya tekabul etmesi gerektiğini ve her maçtan önce iki takımın yedek oyuncuları için "aldım-verdim" yapılmasını istediğini dile getirmişti. Bütün ülkenin futbol anlayışını değiştirmek isteyen Kral Onüçüncü Lui, anlaşıldığı üzere futbol konusunda tam bir psikopattı...


    1876 mayısının 24'ünde, baharın artık yerini yavaş yavaş yaza bıraktığı hafif rüzgârlı ve sıcak bir günde, tüm Fransa halkı akşam oynanacak maça odaklanmış; "Yüzyılın ezeli rekabeti", "Dünya derbisi" diye anılan ve o sezon şampiyonu belirleyecek olan dev Paris St. Germain - Bordoeaux karşılaşması için 70 milyon ekran başına kilitlenmişti. O zamanlar televizyon yoktu tabii, ekran başı derken yanlış anlaşılmasın, her türlü buffering'e rağmen maçı internetten izleyeceklerdi.

    Maçtan önce gazeteler ve internet siteleri türlü haberler çıkartmış, özellikle Katalan medyası bu maçta Messi'nin yıldızlaşacağını yazmış, arkasından gelen ikinci ve üçüncü bir haberde kendilerinin Fransa'daki bir maçla alakaları olmadığını, onların başka şeyden bahsettiklerini, iki medeni insan gibi dalga geçmeden konuyu kapatabileceklerini bildirmişti. O derece dünyanın gözü Paris'teydi.

    ...

    Maçın başlamasına artık birkaç dakikada kalmıştı. St. Pierre Meydanı coşkulu kalabalıkla tıklım tıklım dolmuş, cılız Bordoeaux tezahüratlarına Parisliler hep bir ağızdan "Sencermen'sin sen bizim canımız / Laci-kırmızı akar kanımız"ı söyleyerek cevap veriyordu. Heyecan üst düzeydeydi. Kral Onüçüncü Lui de elbette balkonuna çoktan çıkmış, sahayı ve taraftar kalabalığını gören bir açıdan, epey yukarıdan, her yere hâkim vaziyette oturuyordu. Yüzündeki daimi gülümseme, takımının bu maçı alacağına dair duyduğu şüphesizliğin fiziksel bir yansımasıydı. Bir elinde şarap, bir elinde patlamış mısır... Hey yavrum... Her şey hazırdı.

    İki takımın oyuncuları meydanda tebeşirle çizilen futbol sahası içindeki yerlerini almış, Paris St. Germain'in iki genç forveti santra noktasında hakemin başlama düdüğünü bekliyordu... Hakem tek elini havaya kaldırdı, coşkulu ve azgın kalabalık düdük sesini duyabilmek için bir an tamamen sessizleşti. Derken bir anda, hakem elini indirdi. Düdük sesi yerine tek el silah sesi duyulmuştu. Eliyle beraber bütün bedeni yerdeydi şimdi. Sessizlik üç saniye kadar devam etti, yerini çığlığa ve kargaşaya bıraktı. Fransız hakem, şakağından giren mermiyle öldürülmüştü. Tam da bütün dünyanın kilitlendiği Dünya Derbisi başlayacağı sırada... Sanki iki saat sonra ölemezmiş gibi...

    Halk panik halinde kaçışıyor, kulaklarda Fransızın "Aeeaaaağağaaaaannnee!" sesi yankılanıyordu. Kral Onüçüncü Lui neler olduğuna anlam veremeden bir silah sesi daha duyuldu, bu kez çok daha yakından. Ve arkasından birkaç el silah sesi daha... Polis, saldırganın yerini çok geçmeden tespit edip onu vurmuştu. Kral Onüçüncü Lui apar topar meydana indi, popilerini düzelte düzelte, kendisine doğru kaçışan kalabalığı yararak polisin etrafını sardığı saldırganın kim olduğunu görmek üzere olay yerine koştu. Ama burada Kral Onüçüncü Lui'yi büyük bir sürpriz bekliyordu: Saldırganın yüzünü gördüğü anda, "Micheeel!!! O_o" diye kalakalmıştı. Dünya Derbisine gölge düşürmeye çalışan kişi, Fransız efsane Michel Platini'den başkası değildi. Bir zamanlar Lui ile aynı takımda top koşturan usta sol ayak Michel Platini...

    ...

    Daçe.
    Okumaya devam →
    5 Şubat 2011 Cumartesi

    "Tatilde Ne Yaptınız?"

    1 tane ömer üründül tadında yorum
    Bir: "Olm varr ya artık kimse tutamaz beni hayvan gibi tatil yapıcam!! :)))))" evresi
    Bu evrede sınavları henüz biten genç dimağ, hem geride uzun bi dönemi bırakmış olduğu, hem de önünde ders çalışmak zorunda olmadığı 2-3 (opsiyonel 4) hafta olduğu düşüncesiyle mutluluktan mutluluğa uçmaktadır. Kendi kendine birtakım sözler verir, arkadaşlarıyla iddialaşmaya bile girebilir. "Ya kesin bu tatilde 3 tane kitap okuyup 15 tane film izliycem, hepsi hazır beni bekliyo ;)))" denilir. Geleceğe daha önce hiç bu kadar umut dolu gözlerle bakmamıştır. Tahminî 2 gün sürebilir.

    İki: "Bu gece biraz geç yatabilirim, şöyle 1 buçuk - 2 gibi falan. Nasoolsa tatildeyiz amk! :)))))" evresi
    Ders temposundan yorgun düşen dimağ'mız dönem boyunca 12'de, en geç 1'de filan uyumuş, ama artık tatilde olduğu için istediği kadar oturmaya hakkı olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden de tatilin ilk günleri, hatta ilk üç günü, 2 sularına kadar oturur. Keyfine diyecek yoktur. Bu evre, üç günün sonunda, "Mnsskii saat 2 buçuğa geliyo, şimdi yatiyim da yarın öğlene kadar uyumiyim, 11'de falan kalkıp tekrar devam ediyim tatilime." sözleriyle son bulur.

    Üç: "Pffff yine 3'te yatmaya başladım =|" evresi.
    Dimağ'mız bu evreye, lan dimağ da ne pis kelimeymiş yazının başında beri dimağ dimağ, yivrenç, neyse, iki gün üst üste 3'e kadar oturup dizi izlemesi/oyun oynaması sonucunda girer. O artık 1 buçuk-2'de değil, 2 buçukta değil, 3'te yatan biridir. Vicdan azabı yavaş yavaş baş vermeye başlar. "Off yarın kesin ayı gibi yatıcam günüm boşa gidicek yaa =(" diye çok pis hayıflanır. Bu arada not: Bugüne kadar bir hevesle başladığı 3 kitap ve 15 filmin yalnızca yüzde 10'unu falan tüketmiştir. Halbuki bu evreyle birlikte 7 gün geride kalmıştır.

    dördüncü evre'de bir genç dimağ, ben. şaka şaka.

    Dört: "Şahane. Bravo. 4'te yatıyosun ulan. Ayı!  >:-(" evresi
    Bu evrede sinirler iyice gerilir, vicdan azabı kişiye cehennem olur adeta. Daha belki kitabın 50. sayfasına, filmlerin 5.sine gelemeyen genç dimağ, 4'e kadar oturma yetisine erişmiştir. Tamam o kadar üzerine gitmeyelim, çünkü kendimden biliyorum, 3'te yatıcaktır, kafasına koymuştur, ama bu kez de yatmadan önce 1 saat kitap okumaya dalar. Ayının oğlu ya. Ressmen dengesiz. Ortası yok. Ulan kitabını da yarım saat oku, yarın erken kalk, hep oku di mi? Ama yok! Kendisi adamsendecinin önde gideni olduğu için, "Vaay lan aslında kitap okumak da fena bişey diilmiş ha, dur bakiyim iyi sardı ha, şu bölüme de bi geliyim öyle bırakıyım..." sözleriyle haklı çıkmaya çalışır. Başarır da. Buna benzeyen 2 gece de, bu geceyi takip eder.

    Beş: "Olm kitap, filmler, oyun falan tamam da, ben yine öğlen 2'de kalkıyorum o noolucak :(((((("
    İşte burda kişiye bir sendrom iner sevgili okur. "Gece yatmak bilmez, sabah kalkmak bilmez" sendromu (geceyatilus sabahkalkilus cyndrome). Zira gece geç saatlerde anne-dimağ'nın gelip, yarı kapalı gözleri ve benzi atmış teniyle, "Senn daha yatmadın mı?.." demesi kişide daha kötü etkiler yaratmış; kişi artık "İnceldiği yere kadar!" felsefesini benimsemiştir. Yatış saatini erkene almaya çalışsa bile, gözüne uyku girmeyecek bir evredir bu... Fakat bu evrenin ikinci ve son günü, ilginç bir şey olur. Bir mucize...

    beş ve altıncı evreler arasında başka bir genç dimağmız

    Altı: "Tamam... Sakin... Panik yapmıyoruz... Şimdi sağlıklı kafayla düşünelim." evresi
    Bu evreye kişi birtakım hesaplamalarla girer. Tatilin şu kadar günü kaldı (muhtemelen az bişey), işte bu günü şöyle şu günü böyle değerlendirsem, son güne kadar da günde ikibin sayfadan beş kitap bitirsem... Kalan günlerde saatimi kursam her gün 10'da kalksam, haliyle uykum da düzene girer, gece de erken yatarım. Sonra zaten okul açılıyo. Evet. O yes. Harika bi tatil olmuş olur. Hadi bakalım :)))) Altıncı ve son evrede görüldüğü gibi, genç dimağmız geleceğe hiç olmadığı kadar umutla bakmaya başlamıştır. Daha fazla... ve daha fazla...

     *Bonus evre: "Yarın okul açılıyo yine. Tamam üzülmeye, stres olmaya gerek yok. Bu dönem daha ilk baştan düzenli, günü gününe çalışırsam zaten şahane geçicek. Önce yalnız gidiyim de bi defter aliim. Geçen dönem gibi yapmiyim. Bu dönem çok farklı olucak!! :)))))))))"


    Herkese iyakşamlar efendim. İyi tatiller.

    Daçe.
    Okumaya devam →
    4 Şubat 2011 Cuma

    400: Karikatürü Ciddiye Almak

    4 tane ömer üründül tadında yorum
    Efendim yumurta gelmiş dayanmış, 400. post'a ulaşmışız. O halde dedim ki kendi kendime, ben dedim burda ayı gibi 400 tane post girmişim, bunu da ülkemin karikatür altı yorumcu gençlerine armağan edeyim. Yok lan öyle bişey demedim tabi ki.

    Uykusuzdergi.com'un feysbuktaki karikatürlerine bakıp günümü gün ediyor (evet ben de sizler gibi işsizim ve o "next! next! ahaha next!!" hastalığımdan henüz kurtulmuş değilim), o espri senin bu güldürü benim derken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor (yok lan bi on dakka baktım sadece), ama karikatürden daha komik olan karikatür altı yorumlarına bakmadan da edemiyordum.

    İşte şimdi bugün denk geldiğim bir karikatürü ve altında sizler için kırpıp kırpıp seçtiğim yorumları okuyup ülkenin gidişatına "Aa!" diye şaşıracağız. Evet.

    Normal insan (ben) ne yaptı? Karikatürü okudu, "ehere mehere" diye güldü geçti. Şimdiyse gülüp geçmekle yetinmeyen, bu yukardaki karikatürle adeta "sevişen" insanlarla tanışacağız. Bu screenshot'lardaki "Kalimdor" kişisine özellikle dikkat ediyoruz (kendisi anladığım kadarıyla kızların yorumlarını seri halde beğenen bi arkadaşımız) :

    Özellikle erkek kişilerin pipi'lerinin şişmesi konusunda bir şeyler bilen Kalimdor, sadece kendi yorumunu bırakmakla kalmıyor, bir de yorum yapan başka insanlara (özellikle kızlara) cevap yorumları da yazıyordu... Derken Güray Batur isimli halk kahramanı olay yerine geldi...

    Kalimdor'un soğukkanlı ve esprili hali gözlerden kaçmıyor, bu durum Güray Batur'un da kuul'luk konusunda özen göstermesini gerektiriyordu... Ha tabi, arada Mehmet Mustafa arkadaşın "youtubeye mi koymuşlar yoksa sana mı koymuşlar :)))))" yorumu da bir anda alevlenen kavgayı soğutmaya çalışan, örnek bir davranıştı. Lâkin kötü bir espriydi. Kimse kâle almadı. Kavga devam etti...
     
    Bir Güray Batur (soyadıyla dövüyor insanı), bir Kalimdor vuruyor, ama taraflardan ikisi de asla yılmıyordu. Karşılıklı esprili laf sokmalar şeklinde uzun bir zaman geçti. Tarafların artık birbirine sataşacak hali kalmamıştı. Hâliyle meydan, yeniden karikatürü yorumlayan, pardon, karikatürle "sevişen" insanlara kaldı... Onlar ki, sonsuza kadar var olacak ve varlığı devam ettikçe karikatürdeki karakterlerle konuşmaya çalışacaklardı...



    SON.

    Daçe.
    Okumaya devam →

    Etiketler

    anket (4) foto (54) motion (1)