20 Eylül 2010 Pazartesi

Afrika Adanası

1 tane ömer üründül tadında yorum
OOOLUM NİJERYA'DA ADANA VARMIŞ LAAAN!!
...
...
...


Çok ciddiyim.
Dün öğrendim ve çok sevindim. Daha sonra hikâyesini de araştırdım, buldum. Gerçekten çok etkileyici...

17. yüzyıl gelişen Avrupasının Coğrafi Keşifler ve 'sömürgele işlerine giriş 101' döneminde, zamanın Osmanlı sultanı tarafından keşif amaçlı görevlendirilen ve yurdumuzdan Afrika'ya gönderilen yaklaşık 400 kadar Adanalı, Afrika keşfi sırasında şimdiki Nijerya'nın olduğu yerde süper yer altı kaynakları buluyor ve buraya yerleşmeye karar veriyor. İlk başlarda çevredeki Afrikalı kabilelerle çatışmalar yaşansa da, sonunda bölgeye barış hâkim oluyor. Ateşkes ve dostluk anlaşmasının yapıldığı o günden itibaren de, Adanalı askerler, bilimadamları ve aşçılardan (kebapçı hepsi tabii) oluşan bu 400 kişi, yerleştikleri bu yere Yeni Adana ismini veriyor. Tarih boyunca da Yeni Adana, YeniAdana, Yenaadana, Enadana, Nadana diye evrimleşerek şimdiki ismini alıp, Adana oluyor. Burası Nijerya'nın Kogi şehrindeki bir bölge sanırım şu an. Belki en büyük ilçesi. Yakında il olucakmış zaten, Kogi valisi Nwkanku Kanu'yla görüşmüştüm, kendisi söyledi. Ben de burdan Afrika Adanası'ndaki (konya ereğlisi gibi - konya kelimesinde gizli selam varmış) tüm hemşerilerime, topraklarıma selam gönderiyorum. Gerçi tahminen şu an oradaki Türkler de siyahi olmuştur, aradan 4 yüzyıl geçti resmen. O zaman, "what's up nigga? :)))"

Sırf komiklik şaka olsun diye uydurduğumu düşünenler için geliyor sıradaki jpeg:

tıklayınca büyüyor falan. hayat süprizlerle dolu.

Görüşmek üzere sevgili okur.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Eylül 2010 Cumartesi

Yeşil Zeytin ve Nutella

9 tane ömer üründül tadında yorum
"TUT!-masaydım düşüyodun haa" diye şaka yapıp ardından ayı gibi gülenlerin sayıca çoğunlukta olduğu, insanoğlunun mizah anlayışının artık iyice minimuma indiği karanlık bir dönem vardı. Çokşükür o dönem geçti bitti.

Ne yaptın?

● Şimdinin megastarı Tarkan'ın, zamanında, megastar filan değilken, sevgilisi tarafından aldatıldığını öğrendiğinde "Gücendim yar :(", "Kırıldım yar:((" diye tırt bi şekilde üzülmesi, ne bileyim, koskoca adama yakışıyor mu. Adam gibi üzül yani, gücenmek nedir.

● The Fall (Düşüş) diye film izledim, film boyunca yirmi tane düşüş ben saydım en az. Çatıdan, pencereden, bina tepesinden, at üstünden, köprüden falan atlıyolar ya da düşüyolar sürekli. Adamsendeci olunur da, bu kadar olunmaz bence, olunmamalı. Ben de Seviş diye film yaparım o zaman oldu mu? Olmadı. O zaman iyakşamlar.

● Bugün, inanır mısın, dolmuşta birini gördüm. Adam benim lise 2'deki geometri hocamın aynısı. Yani biraz daha kısa ve şişmanı. Aslında bi de daha esmeri. Ya sana bişey söyliyim mi, uzaktan yakından alakası yokmuş sonradan fark ettim. Senin dedim Allah belanı versin dedim, "Müsait bi yerde inibilir miyim" diyince. Ağzını büze büze "inibilir miyim" diyo. Kapı açıldı o müsait yerde. Dedim o müsait yerde başına bi iş gelir senin, o müsait diyip güvendiğin yerde senin dedim ağzını kocaman açtırır da içine dedim afedersin büyük abdestlerini bırakırlar dedim. Yani o an orası hiç müsait değildi küfretmeye, o yüzden öyle dedim. Sonra asıl müsait bi yerde indim de küfrümü ettim, rahatladım.

 bu haberin yazıyla uzaktan yakından alakası yok. ama yalnızca manşetin altındaki yazı bile çok komik. ondan koydum.

● Bence birileri, zamanında Justin Bieber'i, "abi çocuk yüzlü seviyo manitalar, hasta oluyo hepsi beybifeys'e" diye kandırmış, ama bişeyi gözden kaçırmışlar ki, o da Justin Bieber'in zaten çocuk olduğu.

● Ben istiyorum ki 1. Dünya Savaşı'ndaki İttifak ve İtilâf Devletleri'nin yanında bir üçüncü olarak İtiraf Devletleri olsaymış. "Ya beyler bişey söyliycem ama aramızda tamam mı. Ben şu, bizim sınıftaki Işıltısu'dan çok hoşlanıyorum ya. Ehehe. Ama kimseye söylemek yok okey mi. =/" diyen, eli silahlı askerlerden oluşucak. Armaları için de, itiraf ettiği şeyin utancı içindeki bi adam suratı gibi bir şey düşündüm. Şimdilik bu kadar.

● Ölmeden önce bir kez olsun, yaşı gelen bir apaçinin askeri birliğe alındıktan sonra saçlarının 3'e vurulmasını ve o an apaçi dostumuzun (belgesel gibi oldu) suratında oluşacak ifadeyi oturup izlemek isterdim. Hatta karşısına geçip onu videoya almak ve seneler boyunca döndürüp döndürüp izlemek isterdim. Gerçekten bunu çok isterdim. Bu arada fark ettim ki hayata dair çok tırt isteklerim de varmış. Kendimden soğudum.

● Şimdi tekrar ısındım.

iki foto arasındaki 7 farkı bulun. (soldaki ilkbahar yaz, sağdaki sonbahar kış)

● O diil de, Sarar sürekli billboardlara falan reklam veriyor ya, işte "Sonbahar-Kış", "İlkbahar-Yaz" falan diye. İşte o Sarar bence dünya üzerindeki en adamsendeci oluşumlardan biri. Çünkü yeni kreasyonun reklamını önümüze koyunca, öncekini unutucaz sanıyolar. Ama unutmuyoruz. Çünkü hepsi birbirinin aynı. Ha ilkbahar-yaz kreasyonu, ha sonbahar-kış kreasyonu. Hepsi siyah ya da beyaz takım elbiseden oluşuyor. Bence bu çok ilginç bi ayrıntı. zınısım ninekihetehlikenin farkında mısınız? (tersten yazmak çok zor lan)

● Bu aralar çok fazla yeşil zeytin ve nutella yiyorum. Mesela önce yeşil zeytini yiyorum, bakıyorum çok tuzlu bişey, sonra hemen nutella yiyorum ki nötrlesin. Ama nötrlemiyor şerefsiz nutella. O da tatlı geliyor. Bakıyorum ki ağzımda çok tatlı, glikozlu glikozlu bi tat kaldı, hemen zeytin atıyorum ağzıma. Bu sefer de çok tuzlu geliyo. İşte böyle bir kısır döngü içerisinde geçiyor günler ey okur. Allaam sen aklıma mukayet ol.

● Rönesans'ta, Adem ve Havva tablolarında, Adem'i özellikle kaslı falan çiziyolar, üçgen vücuda sahip; ama Havva, afedersin, götü göbeği salmış, kilolu kilolu dolaşıyor. Yani şimdi düşününce, bunlar sevişecek ve insan soyu başlayacak. Sence de burda Adem'e biraz haksızlık yapılmıyor mu sevgili okur? Boşuna mı fitness salonlarında harcamış o ilk gençliğini?

● Peçeteye sarıp bi kenara koyduğum, sonra da çöpe atmayı unuttuğum erik çekirdeğinin olduğu yerde şimdi kocaman bir ağaç var. Odamın tam ortasında. İlginç.

● Genel olarak böyle bir şeyler şimdilik. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →

Bir İnönü Macerası

2 tane ömer üründül tadında yorum
Bu hikâyedeki kişi ve olaylar tamamen gerçektir. Uyduruyorsam adam değilim. Ayrıca bu hikâye yaklaşık 1 yıldır blogda yayınlanmayı beklemekte, birtakım nedenler yüzünden ancak bugün yayına girebilmektedir. Komiktir, ilginçtir, kıymetlidir...

...

Günler, hatta haftalar öncesinden konuşulmuş ve kesin olarak planlanmış bir İstanbul gezisi için zaman geçtikçe daha da heyecanlanıyordum. Bu heyecanın sebebi, tam bir yıldır görüşmediğim ve özlediğim Beşiktaşlı arkadaşım Ulaş'ı görmekten çok, ilk kez İnönü'ye gidecek ve Beşiktaş'ı ilk kez o televizyondan bile büyülü gelen yerde izleyecek olmamdı. Bunun yanında yıllardır odamın duvarlarını süsleyen Manchester United'ı da canlı canlı izlemek de heyecanı yeterince artırıyordu... Yolculuk günü yaklaştıkça Ulaş'la msn konuşmalarımız artıyor, aylardır hiç mesajlaşmadığım bu adamla aramdaki mesaj trafiği her geçen akşam daha da sıkışıyordu.

En son bundan bir yıl önce ÖSS'ye hazırlanırken samimi gibi olduğumuz, yani tam da samimi olmadığımız ama samimi gibi olduğumuz bu adamla, arada tek tük ve kısacık "slm", "nbr", "grsrz" gibi msn yazışmaları dışında bir kere bile görüşmemiştik ve şimdi Beşiktaş-Manchester Utd maçı öncesi kanka olmuştuk. Atılan mesajlar günün ortalarında "Selam ulas naber abi? Gidiyoruz dimi bi problem yok?" ile başlayıp, gün sonunda "Auhauhuaha xDxD ne adamsin lan!!1! hadi iyi geceler yattim ben gorusurz:))" diye enseye şaplak sırta parmak bi şekilde bitiyordu. Manchester maçına gitmemizin ilk somut adımları da ilerleyen günlerde, Ulaş'ın "Mehmet abi" dediği kelli felli sakallı büyük insandan bilet ve yolculuk paralarını vermemizle gerçekleşiyordu..


ÇarşıAnkara ile birlikte bir otobüs gideceğimizi söyleyen Ulaş, ertesi gün Dost'un önünde beni Mehmet abiyle birlikte bekliyor olacağını, yanımda gerekli paranın hazır olması gerektiğini söyledi. Belli ki kendisi önceden vermişti parasını. Bir heves bir heyecanla gittim Dost'un önüne, Ulaş ve Mehmet abiyle buluştum, üç medeni insan gibi öpüştük falan. "Şöyle veriyim ehe ehe." diye parayı çıkarıp verdim Mehmet abi dediği adama. Fakat herkesin acelesi varmış gibi bir anda "Tamam ben seni 'ulaş artı bir' diye yazıyorum şimdi gitmem gerek. Görüşürüz otobüste." diyerek koşar adımlarla uzaklaştı. Parayı alıp kaçan Mehmet abinin arkasından uzun süre baktım, içimi panik kapladı, dedim "Şimdi s.çtık." O panikle Ulaş'a dönüp "Olm nası güvenicez lan adama, kaçtı gitti!" dedim, Ulaş çok umursamadı. Beni teselli etmek yerine "Yalnız fark ettiysen Berkay yazmadı da, Ulaş artı bir yazdı. Parayı da verdin. Şimdi ben babamla bile giderim ehehehehe" gibi yavan ve hiç komik olmayan bi espri yaptı. Şerefsiz Ulaş. Tabi aslında bi anlamda da yakın olduğumuz için böyle bir şey yapmayacağını biliyordum ve Mehmet abiye de güvenmek istiyordum.. Parayı vermiştim, Mehmet abiye güvenememiştim, belki de "Geldik gençler ehe ehe" diyip bizi Bolu'da indiricekti.. Allahtan ki yolculuk günü toplanılıcak yere gittiğimde, geziye katılacak olan kalabalıktan Ulaş'ı ve Mehmet abiyi seçebilmiştim. O sabah onları görünce tamamen rahatladı içim..


Saat sabahın sekiz buçuğu falandı, haliyle erkenden kalkmış ve henüz ayılamamış yaklaşık elli kişinin ağzını bıçak açmıyordu. Ankara'daki meşhur buz pateni Belpa'nın önündeki heyecanlı ve kıpır kıpır kalabalıkta yerimi aldım. Kısa süre gelecek olanları bekleyip otobüslere bindik. İki otobüs dolusu Beşiktaşlı, İstanbul'a doğru yola koyulmuştu ve artık onları hiçkimse tutamazdı.. Alex Ferguson bile.

Yalnız Alex Ferguson demişken, sabah mahmurluğuyla bizim otobüsün koridorunda bir oraya bir buraya gidip gelen bir Jaap Stam gördüğümü sandım, uyku sersemliğiyle pis heyecan yaptım, gözlerimi ovuşturduğumda kendisinin Juan Sebastian Veron olduğunu gördüğümde boşa heyecan yaptığımı anladım.. Ulaş'la kısa bir "cam kenarı - koridor" kavgasından sonra esprilere, şakalara, yani günlerdir aramızda telefon yoluyla cereyan eden kanka muhabbetine başladık ve uzun süre susmadık. Yol boyunca ara ara diğer Beşiktaşlılardan tezahürat ve marş sesleri yükseliyor, kısa süre için onlara katılıyor, tezahürat bitince sohbete kaldığımız yerden devam ediyorduk. Bu tezahürat söyleyerek gitmek de, bilmiyorum çocukluktan gelen bi alışkanlık mı, çünkü ilkokulda da pikniklere falan giderken hep şarkılı türkülü giderdik, o geldi aklıma. Neyse.

Bir süre uyuduk. Böyle komple uyuduk ama, takımcana. Ulaş, ben, Mehmet abi, Sebastian Veron falan, herkes. Takım ruhu böyle bişey demek ki, herkes aynı anda uyuyo aynı anda uyanıyo falan. İlginç. Uyandıktan kısa süre sonra da ilk mola yerimize geldik. Önceden belli olan bi yerden daha ziyade, "Aha şurda duralım kaptan." diyip indiğimiz bi yerdi. Hemen alışveriş canlısı taraftarlar gibi markete girdik, hemen hemen her türlü üründen birer tane aldık. Hatta biz Ulaş'la bir ara hasır Meksika şapkalarından da alalım dedik, televizyona çıkarız falan diye. Sonra düşündük ki, resmen rezalet. İnsan televizyona çıkar da Meksika şapkasıyla mı çıkar? Evet vazgeçtik zaten. Yine tezahüratlar eşliğinde otobüse bindik, Mehmet abinin en yakın arkadaşı olan yine bir başka abi kişilik otobüsün ekranından DVD film açtı, onu izleyerek tekrar yola çıktık.. Uyuduk..


Giderken bir taraflarımızı devirip yata yata gittik. Uyandığımda İstanbul'a gelmiştik çoktan, bunu İstanbul'a çok hâkim olduğumdan değil, içinde olduğumuz trafik yoğunluğundan anlamıştım. Uyumakta olan Ulaş'ı dürttüm, "Olm bak bak nerdeyiz ehehehe" diye sanki ben getirmişim gibi gururlandım. Uyandı, etrafına baktı. "Saat kaç oldu?" dedi. O an sorması gereken son şey saatti. "İstanbul'a mı geldik?", "Manchester'a kaç atarız?" ya da "Holosko oynıycak mıymış?" gibi bişey beklerken özellikle. "5'e geliyo" dedim. "Ne trafik var arkadaş" diyerek trafiği süzdü, süzerken de o an şahane bi Porsche spor araba yanımıza geldi. Trafik olduğu için bizim nerden baksan 10 yıllık otobüsümüzle aynı hızda gitmeye çalışan Porsche, kısa sürede tüm otobüsün ilgisini çekti, ve beş dakika içinde Porsche'yi kullanan hakkında çeşitli dedikodular ortaya atıldı. Neyse ki trafik açıldı da kendisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmadım. Zaten trafik açıldıktan biraz sonra da otobüs Beşiktaş'a inen genişçe caddede sağa çekti, kaptan maçtan sonra da bizi burdan alacağını söyledi, biz elli küsür Beşiktaşlı, saatler sonraki Manchester maçı için böylece İstanbul'a varmış olduk.

"Nerde yiyek, ne yiyek?" gibi konuşmalardan sonra en son Ulaş'la, kalabalık nereye gidiyorsa oraya gitmeye karar verdik. Mehmet abi ve Veron dışında kimseyi tanımıyor olduğumuz için muhabbetlere de çok giremiyorduk çünkü bu adamlar yıllardır birlikte maça gelip gidiyorlardı. Sessizce yemekler yendi, Beşiktaş semti civar sokaklarında gezildi, üzerimizde Beşiktaş'ı desteklediğimize dair bişeyler olsun diye atkılar bileklikler alındı falan. Mehmet abiden biletlerimizi aldık, kalabalıktan ayrılıp en sonunda stadyuma, İnönü'ye gitmeye karar verdik.


Yirmi dakika kadar dışarda bekleyip girdikten sonra, çok erken saatte stada geldiğimiz için pek çok yer boştu. İki Yeni Açık diye tabir edilen kale arkası biletimizle bomboş olan kale arkasında bir oraya bir buraya oturmaya başladık. "Acaba nerden daha rahat görünür?" falan hesapları yaparken o sırada "Lan acaba bu biletler numaralı mı ki? Hani biri gelip 'Burası benim koltuğum gençler' der mi ki?" diye gereksiz bir panik yaptıktan sonra böyle bir şeyin olmayacağını, buranın tiyatro olmadığını, herkesin nereyi bulursa orda oturacağını uygun bir dille anlattım Ulaş'a. Oturduk, dev karşılaşmayı beklemeye başladık. Derken hava giderek karardı, koltuklar bir bir dolmaya başladı. İnönü'nün büyüsü yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.. Maçın başlamasına yarım saat kala her yer dolarken yanımızdaki tek boş koltuğa da sevimli orta yaşlı bir abimiz geldi, oturdu. Artık bu abi de geldiğine göre maç başlayabilirdi. Yalnız bu sevimli abinin gözleri biraz fazla dönüyor, art niyetten çok, olanca iyi niyetiyle bir şekilde bizimle sohbet açmak istiyordu. Başardı da. Dünyanın en gereksiz sorularını sordu, aldığı birbirinden tatminkâr cevaplarla yenilerine geçti falan derken oyuncular çıkıyordu sahaya.


İlk olarak konuk ekip olan Manchester çıkıyordu. 2,25 metreden ileriyi göremeyen 2,25'er gözlerime taktım gözlüğü, odamın duvarlarında yıllardır 2 boyutlu duran adamları izledim. Isınıyorlardı falan. Maçtan önce Rooney'nin basında çıkan "Turkey=Hindi" şakası maçta Rooney'nin ıslıklanmasına neden olmuş, bu kalabalık ve coşkulu ortamda biz de kendimizden geçerek Rooney'ye hakaretler etmeye başlamıştık. Sanki Rooney bizi duyacak, "Berkay'la Ulaş değil mi lan o? Çıkışta görüşürüz ulan kaçmayın olum bi yere!" falan diye atarlanıcaktı. Bu olmayacağı için biz azıttıkça azıttık, Rooney'nin herhangi bir manevi varlığını bırakmadık. Her neyse. Sonra bizimkiler çıkmaya başladı sahaya. İbrahim Üzülmez, Ernst, Hakan, Ferrari.. Ressmen TV'de her hafta gördüğümüz adamlarla aramızda 30 metre vardı. Şen ve coşkulu taraftar olarak bağırıyor, ıslık çalıyor, taraftarla birlikte İbrahim Üzülmez'i tribüne çağırıyorduk. İbrahim de geliyordu yalnız evet. Orda bir sevinmedim değil. Maç başlayana kadar ısınma hareketleri yapan kısa boylu kara kuru arkadaşı sorduğumda, Ulaş onun Tabata olduğunu söyledi. Bu tvde bile görmediğim, sadece 8 milyon dolar ettiğini bildiğim adamı gördükten 5-10 dakika sonra da maç başladı...

Maçı da anlatarak sizleri sıkacak değilim, güzel bir oyunla yılların Manchester'ına tek golle yenildik biliyorsunuz. Dönüşte de yine bir şeyler yedikten sonra otobüse bindik, saatlerdir bağırıp çağırıyor, zıplıyor, yerinde duramıyor olmanın verdiği enerji azalmışlığıyla Avrupa yakası çıkışında köprüde son kez Boğaz'a baktım, ve gecenin karanlığına daha fazla dayanamayıp kafayı koyduğum gibi uyudum. Hem yenilmiş, hem de yorulmuş taraftar dönüşte bağırmıyordu tabii. Hem zaten ben uyuyordum, haliyle tüm takım uyuyordu. Dediğim gibi, bu otobüste takım ruhu üst seviyedeydi...


Ankara'da, yine Belpa'da gözümü açtım. Sanki önceki gün ilk kez İnönü görmüş, yeni sezonun Beşiktaş'ını izlemiş, hatta hayran olunan diğer takım Manchester United'ı da ilk kez çıplak gözle görmüş Daçe gitmiş, yerini "Az sonra dolmuşa binicem bakiyim bozuk çıkıyo mu yeaa?" diye küçük hesaplar yapan klâsik Ankara insanına bırakmıştı. Uzun süredir yaptığım en güzel şeylerden biri olan Beşiktaş-Manchester maçına gitmem de hayatım boyunca unutmayacağım çok şahane anılara sahip olmamı sağlamıştı.. Yine sabahın körü uyku mahmurluğuyla Ulaş'la, Mehmet abiyle ve Stam görünümlü Veron'la vedalaştık, hızlı ve coşkulu adımlarla evimin yolunu tuttum..

(o stadda yanımızda bizle sohbet etmek isteyen abiyi soracaksanız; onunla sonradan çok muhabbet ettik, çok samimi olduk. bi daha maça gidersek kendisine haber vermemiz gerektiğini ve bizi çok sevdiğini söyledi. adını ya da ona ulaşabileceğimiz bi telefon numarası vermeden de ortalardan kayboldu. ilginçti evet...)

Daçe.
Okumaya devam →
17 Eylül 2010 Cuma

Tarihte Bugün: 17 Eylül 1989

5 tane ömer üründül tadında yorum
Biliyorum bi geldiğimde hayvan gibi 3 yazı arka arkaya yazıp, sonra günlerce ortaya çıkmamamdan hepiniz merak içinde kaldınız, saçlarınız ağardı, "Acaba ne oldu başına iş mi geldi çocuğun" deyü sabahlara kadar gözlerinize uyku girmedi. Şimdiden söyleyeyim, o gözler çok uykusuzlukta çapaklanır. Hiç hoş bi görüntü mü o. Hişhoşdeğil.

Konumuza gelecek olursak...

Bu postta, yıllaar yıllar önce tam olarak bugün gerçekleşen çok önemli, mucizevi, ama çok az bilinen bi olayı paylaşmak isterim dostlarım.


17 Eylül 1989 günü, Paris'in Doğu Sencermen mahallesinde kendi halinde bir pastane sahibi olan Fransız aşçı Pierré-Jean Tiramisu, tarihteki ilk kahveli pastayı imâl ettiğini açıkladı ve ona, "tiramisu" adını verdi. "Yaş pastada olay!! 9.99 Euro" ve "Günlük simit var." yazılarının arasına astığı yepisyeni "Dünyanın en tatlı tatlısı: Tiramisu!" afişiyle mahallede dikkat çeken Pierré-Jean Tiramisu, kısa zamanda bu tatlıyla Paris'te büyük bir üne kavuştu. O günden itibaren pastane zincirini genişletti, ve şubeleri, yaklaşık beş yıl içinde Fransa'nın her yerine yayıldı...
Pierré-Jean Tiramisu, şu an dünyanın her yerinde pastanesi bulunan bir öyuro euro milyarderi. Ve her yıl tam bu tarihte, tüm dünya çapında "Dünya Tiramisu Günü" düzenliyor. Haydi şimdi gidelim, ve bu görkemli günü bir tiramisu ile kutlayalım. Hepinizin Tiramisu Günü kutlu olsun!

(not: yazar bu hikâyede "gizli saklı anlatım"a ve yer yer kişileştirmeye gitmiş; ve aslında komiklik-şaka kısmını bi kenara bırakırsak, hikâyeyi genel olarak bir kişiye ithaf etmiştir. evet bildiniz. bu hikâye böylece cancaazıma ithaf. ama yine komikli şakalı da yazdım ki, başka biri gelip okursa layk'ını, fantastişini de versin deyü.)

=)

Daçe.
Okumaya devam →
9 Eylül 2010 Perşembe

İyi Bayram Vaaar

3 tane ömer üründül tadında yorum
Var yani yok değil. Ama nerde dersen, derim ki maziide kaldı heeep. (bir nev edasıyla okunacak)

Şu an bu bayram yazısını bayramlaşmaya geldiğim halamlardaki laptoptan yazıyorum. Çünkü bayramlaşmaya geldiğim halamlarda iki tane kuzenim var, bi tane de wireless var. Çok güzel bi ortam yani. Gerçi şu an ne bayramlaşmaya geldiğim halam burda, ne de laptopun sahibi olan kuzenim; ama olsun. Bu da böyle bir bayram işte.

Şimdi insanlar çıkıp "hayır'lı bayramlar" diyor ya. Yani bunu bi de abartıyor ya her yerde söyleyerek. İyi bi iş yaptığını sanarak. Hoş mu o. Hiç hoş mu yani. Hayırdan soğutma çabaları mı bunlar. Hayır, ulan, evet'çi bu kadar uğraşmıyor hayır'dan soğutmak için. Çok ilginç. Neyse metanetimi koruyorum tabi ki.


Bi de bu bayram daha bi tane yere geldiğim için (bayramlaşmaya geldiğim halam) daha da bi tane çikolata yedim. Ama umutluyum. Harçlıktan umudumu kestim, ama şekerden, çikolatadan umutluyum. Gördüğümde kapışıyorum inanır mısın. Mesela şekerlik önüme geliyor ya, diyorum ki şimdi siz bana şeker tutuyosunuz ama diyorum biliyo musunuz Kuzeybatı Afrika'da bunu bulamadığı için ölen siyahi çocuklar var diyorum, hepsi bizim çocuklarımız, yani şimdi doğruya doğru, benim Angolalı arkadaşım da var, Çadlı, Sudanlı arkadaşım da var diyorum. Şimdi ben bu bir şekeri kendim için, bir şekeri Angolalı için, birini Nijeryalı için, Malili için falan hoop derken ben orda ufak bir akıl oyunuyla bir avuç şeker alıyorum. Nijeryalı, Malili ise günlük yaşantısına devam ediyor, her şeyden habersiz. Kulaklarını deldiriyor falan.

eheh nijeryalı falan diyince nası da sevindi çocuklar. bu adeta, hollywood filminde istanbul, turks falan geçmesi gibi.

En azından planım böyle. Bayramda bi yere gidersem ve önüme şeker gelirse böyle yapıcam. Evet bu sığlıkta da bir insanım, yapıcak bişey yok. Şimdilik hepinize iyi bayramlar diliyorum. Bi de şimdi heveslendim, ben de yazıcam bayram mesajı herkese, ama çok ciddi olucak. Sadece "Tüm müslüman aleminin ramazan bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Kıps ;))" yazıcak, en sonuna da dayayacam adımı soyadımı kocaman harflerle. "BERKAY DACE." diycem. Çünkü sanırım bunun geleneği bu. Ha yoksa onu GSM operatörü mü ekliyor ya la?

Neyse gideyim. İyi bayramlar sevgili okur.

Daçe.
-bayramlaşmaya geldiğim halamların evi, ankara-
Okumaya devam →
7 Eylül 2010 Salı

Duran Toptan Korkucan Hafız

4 tane ömer üründül tadında yorum
 evet.

Neabeergen diye Danimarkalı, Neabersen diye Norveçli, Neabersson diye de İsveçli soyadı olur. Göründüğü gibi hep kuzeye çalışıyorum.
● Neaber?
● Geçen gün feysbukta bi arkadaşıma bişey yazıyım dedim, böyle komikli eğlencelik, sırf bişey yazmış olmak için. İtiraf et sen de yapıyosun bazen, öyle amaçsızca. Yani sırf dedim bi dürteyim. Girdim duvarına -bkz: duvarına girmek-, düşündüm ne yazsam da selam etmiş, dürtmüş olsam diye, bulamadım, üç nokta koydum. Taa sonradan fark ettim ki feysbukun zaten dürtük/poke fonksiyonu var. Basıyorsun poke'a, o senin yerine dürtüyor arkadaşını. Adamlar ne kadar ince görmüşler di mi, taa o zamanlardan, "Bu aptallar şimdi birbirini dürtmek ister, ama yazıcak bişey bulamaz, en iyisi biz direk dürtmeyi koyalım." demişler. Bu da değişik bir kafa tabi, direk dürtmeyi koyalım kafası. Oldu olucak sarılmayı, öpüşmeyi falan koy. O da aynı kafa.
● Tam da kadir gecesinde "allah (c.c.) is now following you on Twitter!" diye mail almak, bir an için neleroloroy dememe neden oldu. Dilim şaştı nutkum tutuldu, o derece.
Murat Murathanoğlu çok acayip heyecanlı bir insan. Adamın bir "Öeersan İlyassovoooaa!" diyişi var, allahım diyorum, sana geliyorum. Hayır Ersan'ın annesi o kadar heyecanla söylememiştir. Hakeme falan bağırıyor, ne biliyim, kafası neye bozulursa ona bağırıyor. Ben izlemiyorum ama içerden deli gibi sesi geliyor, ordan biliyorum. Çok heyecanlı, fazla heyecanlı. Şimdi benim bi fikrim var, o da bi sonraki maçta yanına Ömer Üründül koymak. Biraz olsun heyecanını alır diye düşünüyorum.  
-Şimdi bizim tabi bu hucum foullerinde dikkatli olmamız lazım.
+Eeö.. Evet Ömer abi.
-Hep bu duran toplardan çekiyoruz.
+Du...Duran top derken?
-Bi de biraz bloklar arası markajı sağlamlaştırsak, ilerde sırtı dönük pivot forvet oynatsak, koridor basketbolu, enterasaan, höbe höbererörerö...
+Ömer abi... Öm... Off neyse. Semi-semiğerdeen!
Bakın ben bile bir an için soğudum şu fani hayattan, kaçıp gitmek istedim uzaklara.
● Yalnız gerçekten de ömrü hayatımda tek bir gerçekle yaşadım, o da duran topların tehlikeli olduğu gerçeği. Gerçekten de öyle. Duran toplarda dikkatli olmak lazım. Hayır resmen duran top fobisi oluştu bende, kafama falan gelicek diye. Duran toptan korkucan hafız.
● Öyle değişik bişey evet.

metalist kharkiv'in bitirici forvetini alışveriş yaparken görüntüledik.

● Bence Metalist Kharkiv diye futbol takımı olmamalı. Gerçekten. Şimdi empati yaparsak, Metalci Kayseri mesela, oluyor mu, olmuyor. Ama Metalist Kharkiv oluyor. İkiyüzlülük, adamsendecilik bu resmen. Aynı şekilde Glasgow Rangers diye takım kurmuşlar zamanında. Bak, çeviriyorum: Ankara Korucuları. Evet sırf emin olmak için sözlüğe baktım ve ranger için "korucu" diyor. Köylerde olmaz mı olm o. Bak nerden nereye görüyo musun, hayat süprizlerle dolu. Kansas City Wizards'a hele hiç girmiyorum.
● Geçenlerde dolmuşta, radyoda şöyle bi türkü çaldığını duydum ki, evlerden uzak, şaka gibi. Nasıl bir kafayla yazılmışsa. Bak bi kıtasını kopyalıyorum direk:
Trene bindim de tren salladı
Zalim doktor ciğerimi elledi (?)
İyi olursun dedi geri yolladı
Söyleyin anama anam ağlasın
Anamdan başkası yalan ağlasın
Hayır ben bu türkünün özellikle bu kısmını uzun hava şeklinde dinledim dolmuşta. Allaam. Uzun hava olunca süresi de uzun oluyor haliyle. Uzun hava çünkü. Eve gelene kadar bayıldım dolmuşta, sağolsun arkadaşlar ayıltmışlar da, eve getirdiler.
Friends diye dizi var ve allah seni inandırsın adamlar 10 sezon çekmiş. Oha. 3 değil, 5 değil yani. O 10 yılda teknoloji gelişiyor, tıp ilerliyor, ne bileyim Berlin duvarı falan yıkılıyor o ara. Tamam o kadar da diil ama, düşün bak, ben 4 yaşındayken bu dizinin ilk sezonu çekiliyor Amerika'da, ben 14 yaşıma geldiğimde dizi bitiyor. Arada neler oldu kısaca özetleyeyim ben senin için: 5 yaşımda okuma-yazmayı söküyorum. 6'da anaokuluna kaydoluyor, 7 gelmeden sünnet olup, 7'de de ilkokula başlıyorum. 8 yaşımda ilk bilgisayar oyunumu alıyorum. 9'da hayvanlar gibi pokemon manyağıyım. 10 yaşımda basketbola başlıyorum. 11 olmadan bırakıyorum. 12 yaşımda yazılılardan ilk 4'ümü alıyor (ilk dördün), 13 yaşımda ortaokulda iki farklı kız tarafından aynı anda ikinci büyük tribimi yiyorum (birincisi anaokulundaydı, evet - üç farklı kızdan aynı anda - allaam çok korkunçtu), 14 yaşımda liseye giriş sınavlarına hazırlanıyor, akabinde de çok istediğim liseyi kazanıyorum. Dizi de burda bitiyor işte. Şimdi böyle düşününce, insan bi şaşırıyor haliyle. Bütüün bunlar olurken adamlar hep komiklikler şakalar peşindeydi bak görüyo musun. Kelebek etkisi. Şimdi o komikliği şakayı ben yapıyorum. Hayat gerçekten de sepet sepet yumurta. Ahaha yok lan ne yumurtası, gerçekten de süpriz yumağı.
● İşte öyle bişeyler. Tatil de bitiyor. Tatil bitsin ama dersler başlamasın. Tam olarak bunu istiyorum, var mı öyle bi kampanyanız? Alo? Hay allah.

Daçe.
Okumaya devam →
6 Eylül 2010 Pazartesi

Aramaya İnanmak, Üç

2 tane ömer üründül tadında yorum
İşte havadan gelen komikliklerin olduğu serinin yeni yazısıyla birlikteyiz. Ben de tıpkı bir adamsendeci gibi çok seviyorum bunları yazmayı, çünkü dediğim gibi, bütün komiklikler aranan şeylerin kendisi zati. Ekstradan şaka yapmaya ihtiyaç yok. Oh mis. Ben susayım en iyisi kelimeler konuşsun...

berkay çiçek gölbaşında oturuyor: "evli ve 3 çocuk annesi" diye devam edicek gibi duruyur.
boyalı duvara 3 kat attım hala kapanmadı: taraftar dört diyor.
daçe diyor ki: vay arkadaş! işte ben bu keyworde oturur ağlarım. çok duygulandım.
ensonkomik şakalar: ehehe nası da biliyo benim bloga geliceğini, hınzır seni. köftehor. dilediğince gülebilirsin şimdi.
hayden panettiere kaç kilo: ya göründüğü kadar kilolu diil o kız ya, yanaklar biraz dolu dolu falan da... of ne diyorum ben.
insanlar hayvan mı turedi: yoo dostum sen çok geride, direk o "türeme" aşamasında kalmışsın. cümlenin öznesi kim, dolaylı tümleci kim belli diil. onu bir şeyapalım.
koparılan çiçekler kime ayit: ahahah. bana "ayit" ayının oğlu.
kon tv iftara doğru pr.videoları: oh yes! konyada büyük bir kitleye ulaştığımı biliyordum. tabi ki cancaazın payı büyük :)
makadunya seks filimleri: sen de haklısın bro. bloga bir "seks filimi" koysam nasıl izleyici alır di mi. ama etik bir insanım. çoluk çocuk giriyü.
o adım mı büyük benmi büyüğüm ben büyüğüm ben yaşar usta: ay'a çıkan türk astronot yaşar uzayoğlu'nun luis armstrong hakkındaki beyanını dinlediniz.
rüyada yumurta doğramak: aboov dostum senin 3 vakte kadar kıçın kararıcak, kısmetin kapanıcak.
sega atari oyunu ketçap sıkan bi oyunu vardı: çocuğum bak artık kaç yaşına geldin, beni anlayabilicek yaştasın... o oyundaki ketçap... aslında kandı yavrum.
yanmak bronz olmak istiyoruum: seneye gün verebiliyoruz ancak.
ünüverstenin oruspu kızları: veya "lisenin türkçe özürlü oğlanları" o da olabilir. ama iki kategoriden insan da bulaman bu blogda.
+rakı +oruç: mümin kardeşim sen oraya bir de +günah ekle kıpss;))
askerlik bitince ask sevmek icin kadin verilir mi: sevgili okur bunu da senin yorumuna havale ediyorum çünkü ben hiçbişey anlamadım bundan.

bonus:

sıcak vucutlu kız fotoğraf: ne yazık ki öyle sıcak 'vucutlu' kız fotoğrafı yok ama komik duruşlu sabri fotoğrafı var, olmaz mı o?

-dokunmayın, tuz basmayın yarasına.
m. boz, 2010


Ben aslında yoğum.


Daçe.
Okumaya devam →
5 Eylül 2010 Pazar

Sweet Ramadan (Yerim)

0 tane ömer üründül tadında yorum
yeni yayın döneminde bir çocuk kadar neşeli, birand. elmacık kemiklerine gel hele.

Evet çok uzun bir ara verdik değil mi? Ama adeta yeni yayın dönemine giren kanal gibi coşkuluyum. Dizilerimden, haber bültenlerimden öne çıkan insanların çocuk gibi ordan oraya zıplamalarını, salak bi şarkı söylemelerini falan hayal ediyorum. Gerçi bu "yeni yayın dönemi" reklamı da nice yiğitleri harcıyor. Mesela şimdi düşününce; bu reklamlarda yılların Uğur Dündar'ları, Mehmet Ali Birand'ları mı şarkı söylemedi, yoğusa Kıvanç Tatlıtuğ'ları, Kenan İmirzalıoğlu'ları (oğulları?) mı sırıtır halde abuk pozlara girişmedi... Hepsinin bütün sezon boyunca yarattığı karizma, ağır abilik, efendilik imajı hep o sezon öncesi yeni yayın dönemi reklamlarında tuzla buz oluyor, ufalanıp küçücük kalıyor. Allah muhafaza. Evet ben bunların hepsini şu an düşündüm ve gerçekten tam bir Allah muhafaza. Hazırsanız ilk sorunuz geliyor.

Yok lan ne sorusu.

Ramazanla ilgili kocaman bir yazı geliyor efendim. Ağzınızı kocaman açın.

görüyo musun güneri'yi. evet artık şu sahneden sonra o benim için güneri civaoğlu değil, güneri'dir.
...

Ramazan dediğimiz ay, hakkaten de mübarek, gerçekten de on bir ayın sultanı bir ay. Ha ben hep aslında "on iki ayın sultanı" olması gerektiğini vurguladım, ama konumuz o değil. Ramazan geldiğinde böyle bir rahatlık, ferahlık, bir efendime söyliyim, güzellik... Off. Hayır, yapamıyorum. Ramazan ayına gönülden sempati besleyemiyorum. Ne bileyim, çok tuhaf geliyor yani. Bi sürü şey var şimdi. Ama en başta; ramazana özel şeyler neden sadece ramazana özel, bunu anlamakta zorlanıyorum mesela. Pidesi olsun, güllacı olsun, sabah akşam açılan börekler olsun...

Yalnız vazgeçtim, güllacı olmasın. Güllaç kadar tiksindirici bi tatlı yok çünkü. Hatta güllaç kadar tiksindirici bişey yok. Çünkü güllaç tatlı da diil. Şimdi bak sana güllaçı anlatıyım mı? Üç tane beyaz yufka var, ama nası katı nası katılar, kafanda kır sonra ben kareteci oldum ehere mehere diye yavan espri yap, o derece. Bu üçünü üst üste koyuyosun. Üzerine süt döküyosun. Süt yok mu, bildiğimiz. Onu komple boca ediyosun, orda küçük bi süt banyosu oluyo. O kadar. Evet, dünyanın en basit tatlı tarifini dinlediniz. Ayrıca o aptal yufkalara süt dökünce o tadı güzel bişey olmuyor. Yani, gerçekten onu seven, yani bak gerçekten diyorum, seven insan, biraz hayalkırıklığına uğrayacak şimdi. Ondan da özür diliyorum. Ama olm, yani, güllaç gerçekten çok kötü. Artık daha ne kadar kötüleyeceğimi bilmiyorum. Çok kötü. Okey.

-efendim hayırdır, bu saatte?
-valla ben de bilmiyorum, ama stres atıyor insan gece gece.

Davulcu konusuna girmeli miyim diye düşünürken, kendimi davulcunun yerine koymuş halde buldum. Evet, saat gece 3.15 ve ben sanki önceki gece deli bir insanla (deli demiyorum) cinsel ilişkiye girmişim gibi elime davulu almışım, sokakta vura vura yürüyorum. Şimdi bak, önce bir yabancılaş olaya, tekrar düşün. Ramazan olmadığını düşün. Sultan olmayan on bir aydan birindeyiz. Ben gece rüyamda mı görüyorum artık, yoksa uykum mu kaçıyor, yoksa gerçekten deli mi s.kti, alıyorum davulumu. Çünkü bi de o kadar yabancılaş ki, benim evimde davul var, oha, işe bak. Neyse. Alıyorum davulumu sokağa atıyorum kendimi. Bak şimdi. Bi de gecenin 3 buçuğu saat. Sorarım şimdi sevgili okur, bunu ben yapsam beni gözlatına alırlar en hafifinden değil mi? Geceyi de orda geçiririm. Ama davulcu yapınca üzerine para alıyor. Vay arkadaş. Hayat gerçekten de çok fazla süprizle dolu.

"Ramazan geldii, bundan en çok etkilenen yine çocuklar olduu." Hayır ya ne çocuğu, bildiğin haber spikerleri, muhabirler falan oldu. Her gün yeni malzeme çıkıyor adamsendecilere, kulakları düşesice yere yapışasıcalara. Evet. Adamsendecinin önde gideni hepsi. Özellikle o her sene harika espri gibi kakaladıkları "ramazam" kelimesi ile. Çarşı pazar dolaşmaca, Eyüp Sultan'da iftar çadırında toplu iftara katılmaca, ne bileyim işte belediye başkanlarıyla röportaj yapmaca. Of allaam sen beni koru, aklıma mukayet ol, ülkemi milletimi bayra... Bak gitti görüyo musun. Film koptu. Çünkü gerçekten çok sinirleniyorum habercileri düşündükçe. Ramazam'mış. Allah belanızı versin. Al-lah belanızı versin.

Bu arada güllaç gerçekten çok kötü. Söyledim di mi. Sütlacın eline su dökemez. Keşke ramazan tatlısı sütlaç olsa.

Ramazan eğer on bir ayın sultanı olmasaydı (herkes kendisinin başkanı), sıradan bi ay olsaydı, Ramço diye kısaltılması kaçınılmaz olurdu. Yalnız ne acayip di mi, miladî takvimde Ağustos (Augustus) var, Temmuz (Julius) var; hicrî takvimde de Ramazan var, Şaban var. Resmen on iki erkekli türk takvimi. Vay anasını. Bi tane mi kız ismi olmaz arkadaş. Ne biliyim, ben istiyorum ki mesela bi prenses, bi sultan olsun tarihte, adı da Ocak olsun, Şubat olsun. Onun adını aya versinler yani. Ama bu yok. Çok üzülüyorum. Sezar bu konuda master degree olmuş. Sezaryen falan. İnsan, tamam, bişeye adını verir, sırf 'benden sonra adım kalsın' düşüncesiyle, ama ne biliyim, her şeye de vermez ki arkadaş. Bu arada konu ramazandan Sezar'a nasıl geldi onu düşünüyorum...

...

Evet gördüğünüz üzere bir süredir bloga yazmıyor olmamın sebebi vardı: Espri düşünebilirliği kaybı. Çünkü bir haftadır falan, Olimpos'tan sonra, ya sadece yatıyor ya da sadece oturuyorum. Öyle olunca insan bi süre sonra bazı yeteneklerini kaybediyor tabii. Mesela ben şimdi nerden baksan bir kilo aldım. Bu ne demek, vücutta karbonhidrat birikti demek. Sonra noluyor o karbonhidratlarla, beyin fonksiyonunu kaybediyor, yavaş yavaş aptallaşıyoruz. Ap-tal-laş-tı-rı-lı-yo-ruz! Üzerimizde oyunlar oynanıyor! Amerika uyumamızı istiyor! Bunlar hep tuzaaağk! Program esnasında konuşma normal tempoda ilerlerken kendi kendine birden sinirlenen emekli albay konuşması izlediniz. Yalnız gerçekten de, Amerika istediği için mi bilmiyorum ama, benim çok uykum geldi. Yatayım. Saat 5 buçuk. Davulcu olsam şimdi kimse tutamazdı beni, gecelere akmıştım. Haydi. Kendinize iyi bakın.

Daçe.
Okumaya devam →
1 Eylül 2010 Çarşamba

Want That Baby

2 tane ömer üründül tadında yorum
Yaz da bitti ama. Olsun. Sonraki yaza kadar evde oynarım.



Niye 'seviş müziği' koymuşlar arkaya anlamadım ama.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)