30 Mayıs 2010 Pazar

Kısaca..

7 tane ömer üründül tadında yorum
Üniversite öğrencisinin içgüdüsel olarak feysbuka, twittera, bloggera falan daha sık girmeye başlamasının, hatta buralardan hiç çıkmamasının sebebi olan bir haftalık sürece final haftası denir.
Finallerin, dönem içindeki sınavlara oranla daha ağırlıklı bir etkiye sahip olmasına (bkz: 2-3 harf oynamaya kadar yolu var) hayvanlık denir. Hayvanlık, teknik olarak ayıp birşeydir.
Not değerlendirme ve bilgi ölçmede hayvanlığın esas metod olarak kullanıldığı derslereyse; eşit ağırlık öğrencileri için makro denir, ekon denir (tam da bilmiyorum sallıyorum ama); mühendislik öğrencisi için kalkülüs denir, fizik denir. Bu derslerin finalleri sonucunda alınan not ortalamayı etkilemekle kalmaz, aynı zamanda bütün kariyer yanabilir. Öyle zamanlarda da genellikle "Allah korusun." denir.
Kalkülüsün fiziğin ver edildiği öğrencinin mezun haline mühendis denir. Mühendisler ülkenin parlayan yıldızlar takımı olarak görülse de, genelde mezuniyetten sonra parlayacak pek birşey kalmamaktadır.
Bir teknik okulda mühendislerin mühendis olmayan arkadaşlarına mimarlık fakültesi öğrencisi denir. Mimarlık fakültesi öğrencisi sabahları uyuyan, geceleri oturan, böyle ne biliyim, tek bir vücutla evrendeki bütün düzeni zorlayan sistemdir. Normal olan sabah da gece de uyumaktır.
Her hafta sabahlayan ve yaşamsal faaliyetlerini ölmeden önceki son ana kadar kullanmaya çalışan mimarlık fakültesi öğrencisinin finaline ise "jüri" denir. Jüride, fakültede ne kadar hoca varsa karşına geçip munzurca, hunharca seni eleştirir. Onlar bu yüzden vardırlar.
Mimarlık, mühendislik ve iktisadi idari bilimler fakültesi öğrencilerinin jürilerinin, finallerinin falan olduğu hafta "Sabahlıycam bu gece kesin.", "Ya da neyse, sabah kalkar çalışırım."; jüriler finaller bittikten hemen sonraki haftaysa "Amaan neyse yaz okulunda şeyaparım ben yeaa." denir.
Yaz okulu, üniversite öğrencilerinin kışın soğuk ve yağışlı havada okula doyamayıp, yazın sıcak ve kurak ikliminde de amfi-sınıf yollarını aşındırmasıdır. Yaz okulunda alınacak bir dersin ortalama 4 kredi olduğu düşünülürse, yaz okulu öğrencisinin 6 hafta boyunca ödeyeceği miktara yaklaşık olarak 200 kaat keş para denir.
200 lirayı bayılan bir öğrenci o dersi hala veremezse, ona da artık "Oha." denir.
Biraz daha yazmaya devam edersem yarın fizik finalinden sonra hocalara küfür edicek olmama da düpedüz nankörlük denir, edepsizlik denir, adamsendecilik denir.
Gidiyim de iki çalışıyım, sonra da uyuyayım.
Hadi bakalım.

(bi de süpriz şarkı)

Daçe.

bir yıl sonra gelen edit: vay lan, "gidip çalışıyım" dediğim fiziği dc mi ne getirmiştim. çalışmasam da olurmuş. çalışacağım saatleri bloga yazı yazarak harcarsam böyle oluyür. evet. gelecekten geldim, şimdi geri dönüyorum. o diil de yarın da kalkülüs finalim var. ulan hiç akıllanmıycam ben ha.
Okumaya devam →
27 Mayıs 2010 Perşembe

Ctrl+Shift+Neaber

4 tane ömer üründül tadında yorum
Neaber sevgili okur? Valla özledik dimi. Özledik. Ya da en azından "ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler" bağlamında yine buluştuk.

● Ben en çok neye özeniyorum biliyo musun? Alpay Erdem'e çok özeniyorum. Alpay Erdem gibi yazmaya diil ama. Alpay Erdem gibi rahat bi insan olmaya çok özeniyorum. Böyle yazımı yazıcam, sonra, çok afedersin, götümü diğer tarafa devirip uzatıcam ayaklarımı. Elimde martini. Bunu istiyorum. Başka da hiçbişey yapmak istemiyorum. Fizikmiş, kalkülüsmüş, ingilizceymiş. Bunlarla uğraşarak nereye varabilicem, hiç bilmiyorum. Mühendis olup olmama konusunda hala şüphelerim var. Ben bazen diyorum ki, "Ya" diyorum "Ben niye Alpay Erdem olmuyorum ya?" diyorum. İstiyorum ki haftada bir yazayım yazımı; onun içine de ver edeyim komikliği şakayı, ver edeyim kahkahalı gülünücek tespiti, sonra bütün hafta hiçbişey yapmiyim iş-güç olarak. Geziyim tozıyım. Bunu istiyorum. Haa gel gör ki bu Alpay Erdem de az değil, çok afedersin yine, götünün rahatına para veriyolar adamın. Haftada bir yazı yaz, al parayı. Oha! Ben böyle adamsendecilik görmedim.

● Bu arada fark ettim ki ben Alpay Erdem olmak da istemiyormuşum. Alpay veya Erdem olmak istiyormuşum ben. Evet. İkisi de çok güzel isimler. İkisinin de karakteri güzel, kıyafetleri 'kuul' gibi. Ben Alpay olsam mesela, düşünüyorum da, ilkokulda futbolcu Alpay'la alakalı çok mizah yapılırdı suratıma karşı. Ama Alpay adında bi insanın fizikle kalkülüsle uğraşması biraz sakıncalı. Çünkü Alpay sert, asabi biraz; lab'a soksan Allah korusun, kırar döker. Hulk gibi. Erdem'se, biraz daha naif gibi ona nazaran. Erdem. Erdem.. Yok bu bana bişiy çağrıştırmadı. Erdem işte. Benim kuzenim Erdem. Onun dışında bi güzelliği yok.

● O diil de ben bu klavyeye alışamadım okur. Yani alalı yaklaşık 6 sene falan oldu, ama yok yani, ya ellerim büyük geliyo klavyeye ya da aramızda bi bağ oluşmadı. Öyle bişey. Şu satırları yazarken filan yine çok zorlanmıyorum da, ne biliyim, internette gezerken bişiyler yazarken, yanlışlıkla Ctrl+Shift+B falan yapıyorum mesela, "Kütüphane" açılıyo. Değişik. Eski bilgisayarlarda birkaç tuşa aynı anda çok basınca ötüyodu bilgisayar. Şimdikinde kayıtlı bir milyon tane kombinasyon var, illa bişey açılıyo, yalnız kalmıyosun. Sıkıldıkça yüklen Ctrl'ye, Shift'e falan. Boş yok. Bi gün yanlış tuş kombinasyonu yüzünden dünyayı havaya uçurucam, o olucak.

● Şimdi benim evde depoladığım, kendi şahsıma ait, isim vermiyim ama Mozambik büyüklüğündeki bir Afrika ülkesini yedi sene doyurabilicek kadar tespitim var tamam mı. Duruyo yani bodrum katta, lazım oldukça çıkarıyorum. Bi de ona bağladığım bi makina var. Arama yapıyo. Mesela okulla ilgili bi tespit mi lazım, "okul" yazıyorum, böyle bi 400-450 kadar cümle çıkıyo karşıma. Sonra onları makinaya koyuyorum bi daha, "kalkülüs" yazıyorum. Bu kez aradıklarım arasından 100'e yakın kalkülüs tespiti çıkıyo. Böyle böyle yolumu buluyorum... Hem espri yapıyorum, komiklik şakalık filan; hem de ayıptır söylemesi geçim kaynağı oluyo o bana. Mesela yeni Twitter hesabı alan bi ünlü, şimdi isim vermiyim ama Nihat Doğa... diye başlıyo adı, neyse, geçen geldi, yaklaşık bi 350-400 tane tespit aldı gitti. Tabii öyle bedava değil. Pazarlıklar sonucu 5 bin kaada kapattım. Düz kaat yani. Para diil. Kaat aldım. Kaatla geçiniyorum ben çünkü. Yiyorum falan.

● Bugün zihnimde "because"un filolojisini incelerken, dur dedim bi de "çünkü"nün filolojisini inceliyim. Öyle, incelerim ben arada.. Kelimenin kökenine inmem çok sürmedi. Bildiğin, Orta Asya'da binlerce Ahmet San varmış. Hatırlıyo musun Ahmet San'ı? Popstar jürisi hani. İlk jüri hatta. "Onunçün" diyen bir insan. Benim bildiğim, bu "çünkü" de, "onun için, onunçün, oğunçün, oğunçün ki, oğçünki, çünki, çünkü" diye bi evrime uğramış. Ya da öyle bişey, bilemiyorum. Dolmuş yolculuklarım uzun, illa ki bişeyler düşünmem lazım. Öyle kınayan gözlerle bakma sevgili okur.

Şu yazı hiç bitmesin istiyorum allaam, yoksa fizik çalışmam gerekicek. Biticekse de, bittikten sonra fizikle filan uğraşmıyım, Alpay Erdem gibi, çok affedersin, sağ lobumun üzerinden kalkıp sol lobumun üzerine yatayım. O derece bir rahatlık, ferahlık istediğim. Elimde martini..

Daçe.
Okumaya devam →
26 Mayıs 2010 Çarşamba

Medya Ödülleri Perde Arkası

2 tane ömer üründül tadında yorum
Neaaber sevgili okur? Gece gece falan. Kabus gibi çökerim valla.

Dün, mâlum, o kadar feysbukta filan paylaştık, duyulmuştur elbet.. Can topluluk canım topluluk ODTÜ Radyo Topluluğu'nun ODTÜ'de ilkini düzenlediği, yani bildiğin bizim düzenlediğimiz Medya Ödülleri töreni gerçekleşti dün.. Çok iyi de oldu valla çok da güzel iyi oldu. Hatta tek kelimeyle, das fantastiş oldu. Bilemiyorum artikeller de kelimeden sayılıyor mu ama...

Blogda 1 yılı aşkın zamandır pek çok yazıya çeşitli aktivitelerle konu olan Radyo Topluluğu, sevdicek topluluğum, gözünün çapağını yidiim, fazlasıyla helal süt emmişin insanları, bu kez bugüne kadar yapmış olduğu en heyecanverici etkinliklerden biriyle yazıya dahil oluyor. Hep birlikte izliyoruz...


Aylar önce, bir topluluk toplantısı, geyiğin zirve yaptığı, esprilerin havada yağmur olup yağdığı, üst düzey ciddiyetsiz dakikalar: "Medya Ödülleri diye bişi yapsak negzel olur."

Aylar önce, aynı toplantı, bir süre sessizlikten sonra: "OHA! Süper. Evet evet! Kesin yapıyoruz!! (alkış kıyamet.)"

Ve aylar süren çalışmalardan, toplantılardan sonra dün, Kültür Kongre Merkezi - Kemal Kurdaş Salonu kulisi. Geyiğin g'sine rastlanmayan, ultra konsanstre olunmuş ve süperötesi ciddi dakikalar, 15.20: "Olm Yekta Kopan geliyürmüş."

O sıralarda Kemal Kurdaş Salonu içerisi. Geyiğin g'sine rastlanan fakat devamı getirilemeyen, heyecan dolu dakikalar: "Aaabi ışık beeyle, ses şöyle. Tamam. Videolar lazım videolar nerde. Şu şurda giricek, dikkat."

İlerleyen dakikalar, ciddiyetin dibine yolculuk. Yine salon içerisinde kulaktan kulağa dolaşan rivayetler: "Özgür Çakıt burda olm, yukarda şu an. Oha Özgür lan!!"

16.20, telaşlı insanlar koşuşturmakta, kafalarda binbir türlü görev. O sırada bir başka rivayet: "Şşt ya doğru mu duydum ben, hem CNN Türk hem NTV canlıyayınlıycak bizi? OBAAA!!"

Aynı dakikalarda, dışarıda. Sigara içmekte olan kır saçlı takım elbiseli genç adamı gören, ama gözleri bozuk olduğu için tam da seçemeyen Daçe insanı: "Hassktr bildiğin Yekta Kopan bu! Yani atmiyim ama... Odur herhalde. Allaam sana geliyorum!"

17.30, Yekta Kopan canlı canlı yayın yapmakta, henüz başlamayan törenin boş salonunu ve arkada görevleşen öğrenci topluluğunu çekmektedir. Tam olarak bunun fark edildiği dakikalar, geyiğin g'si, yok lan geyiğin ne alakası var, topluluk öğrencilerinin tek tek telefonlarına sarıldığı o heves dolu, heyecan fıçısı anlar: "Anneeaa NTV'yi aç NTV'yi.. Arkada çıkıyoz şimdi biz. Ehehee."

Saatler 18.00'e gelirken, yavaş yavaş gelmekte olan ünlüler, ve onları gören masum, ünsüz, az ünlü öğrenci insanları: "Ahanda Erman Toroğlu olm o! Valla o!"

Aynı dakikalarda salon: "Bu yıl ilki düzenlenen Medya Ödüllörü... Eaaa.. Baştan alıyoruz baştan.. Bir iki..."

Ve aynı dakikalarda kulis: "Göyneğim nerde! Göynek yok. Gömlek de olur."

Geyiğin g'sini tersten okuma anları... Davetlilerin içeriye alınmaya başlaması. Salonun cıvıl cıvıllaşması, kıpır kıpırlaşması. Gelen bir sürü izleyicinin yerini almasıyla birlikte heyecanın zirveye çıkması, hatta zirvede kalmayıp, daha da artması. Bu sırada Daçe'ye gelen haber: "En iyi radyo kategorisinde ödül vericeksin."

Aynı dakikalarda, Daçe'nin zihni: "Ödül vericeksin... Ödül vericeksin... Ödül vericeksin... Öd..."

Heyecanın kombo yapması, beşe katlanması...

...Ve gece tüm heyecanıyla başlamıştı. Tüm topluluk üyelerinin gözleri fel fecir, dört dönmekte, hepsi türlü görevler için hala koşturmakta, ve heyecandan dili kuruyup damağı yere yapışmaktaydı. Ödüller bir bir veriliyor, konuşmalar yapılıyor, çağrılan konuklar hallerinden memnun olmayı sürdürüyordu. Tek tek çıktılar sahneye anons edildiklerinde, aldılar ödüllerini. En iyi radyo istasyonu kategorisi anonsunda "ödül vericeksin" sesi hala kulaklarında yankılanan Daçe yerinden fırladı, sahneye doğru koştu. Fekat kahpe felek, ödülü o vermeyecekti. Boşuna heveslenmişti. Yüzünde aynı gülümseyen ifadeyle yerine oturdu. Kendisi için en heyecanlı ama bir o kadar da saçma bir sahne olmuştu. Rezil. Piyüü. Otur yerine. Neyse. Ünlülerimiz ödüllerini aldılar, konuşmalarını yaptılar, mikrofonu görenler espri yapmaktan alamadı kendini falan, böyle şeyler. Bir kısım amatör hatalarımız oldu, bazı aksaklıklar göze çarptı. Ama neticede herkesin bildiği gibi bu bir öğrenci topluluğu organizasyonuydu, ve yine bilindiği gibi "ilk kez" yapılıyordu. Her şey normal, her şey güzeldi. Ahh. Aylardır çalışan topluluk emeğinin karşılığını almıştı. Daçe artık ne yazsındı. Gece 2 buçuk olmuştu şimdi saat. Uykular gelindi. Evet yalan yok. Uykular gelindi, her sağlıklı erkek gibi benim de uykuya ihtiyacım var. Şimdilik yatıyorum. Herkesi de öpüyorum..

Son olarak, büyük gecede, bu ilk ODTÜ Medya Ödülleri'nde görev alan, payı olan herkese çok teşekkürler ve tebrikler. ODTÜ Radyo Topluluğu olarak "ne kadan da" güzel bir iş yapmadık mı? Bence süper oldu. Oh mis. Yekta Kopan da ödül aldı. Valla. Negzel oldu ha. Şimdi gideyim. Tüm Radyo Topluluğu ahalisine selam olsun.

Daçe.
Okumaya devam →
21 Mayıs 2010 Cuma

Kalkülüs Çalıştırma Merkezi

0 tane ömer üründül tadında yorum
Naaaber sevgili okur? Bak bu kez 'neaber' diil. 'Naaaber'. Böyle uzata uzata, üç a'yla, şımarık, ne 'neaber' kadar kendinden emin, ne de 'naber' kadar yüzeysel. İkisinden de coşkulu. Haa diyceksin ki "Gecenin bu saatinde bu coşkuyu nerden buluyorsun?", ki şu satırları yazdığım vakit tamı tamınaa... 2.40'tır. Uzun zamandır bu kadar oturmamış ıdım. Kalkülüs adamı böyle oturtuyor işte. Özellikle de bi insan yüzsüz gibi, kendisine verilen koca 1 hafta hiç çalışmaz, sınavdan iki gün öncesinin gecesi başlarsa böyle oluyor. Müstehâk.

Haa şöyle de bir durum yok değil, kalkülüs çok fena bişey. Fizik öyle değil. Kimya öyle değil. İngilizcenin zaten alakası yok, yapıyosun onu bi şekilde. Ama kalkülüs bambaşka. Adeta bölüm sonu canavarı, bütün manaları poisonları filan heba ettiğin devasa yaratık. Kalkülüs kişilik olarak büyük bir abazan dinamizmine sahip, zira senelerdir öğrencilerle çeşitli pozisyonlara girmekten kendini alamıyor. İki gün sonra da benimle buluşucak. Üzerimde en kötü ne deneyebilir çok merak ediyorum. Düne kadar hiçbirşey bilmiyordum, sınavsa iki gün sonra. Yani tecavüz kaçınılmaz. En az hasar ve yüksek zevk için sabahlıyım dedim. Uzun süredir 1'den, 1.30'dan sonraya kalmayan daçe insanı, sabahlamacasına oynuyor. Sizlerin de gördüğü gibi sevgili okurlar, kalkülüs kanatlandırı-yor.

Hiç şu anki okuduğun şey yerine bambaşka bişey okusaydın noolurdu diye düşündün mü sevgili okur? Kalkülüs insana bunu düşündürüyor işte. Kalkülüssüz bir hayatım olsaydı, naslolurdu diye. Puanımın en yakın olduğu şehir-bölge planlamada oluyordum tahminen; ki orda da tam olarak kaçmış sayılmıyorsun matematikten. "Uyduruktan matematik" diye dersleri var. Off. Naledossun. Kaçamıyorum yani. Kaderden kaçamıyosun sevgili okur gördün mü? Herşeyin başı kader. Yılların bilimini de şu iki paralık satırlarda çürüttüm görüyo musun.. Saat 3'e gelirken, az değilim ha.

"Ders çalışamıyor musunuz? Tam 'Ahanda ne biçim de çalışırım haa şimdi!' diye kendi kendini gaza getiriyorsunuz ama en son hatırladığınız şey feysbuk profil resminize gelen yorum mu oluyor? Vicdan azabı denen fizyolojik olay kalbinizin sıkışmasına yol açıyor, yaz okulu kavramıysa başlı başına bir küfür gibi mi geliyor? O halde bize gelin. KALKÜLÜS ÇALIŞTIRMA MERKEZİ."
1. seans: Masamızı topluyoruz. Yok efendim "Benim masam zati temiz." vay efendim "Ben dağınıkta daha iyi çalışıyorum.", yok işte "Ben zaten masada çalışmıyorum." falan demeyin. Önerilere iki kulak verin. İki dinleyin şunları ya. Oğlum! Burda bişey anlatıyorum. Dinleeburaayııı.
2. seans: Kalkülüs kitabı ve çıkmış sorular fotokopi güllesini ortaya koyuyoruz. Var olan yegâne materyalimiz bunlar.
3. seans: Bir bardak sıvı alıyoruz. Mümkünse alkol olmasın. En azından şimdilik. Sabredin lan, bari en son içersiniz. Tamam Allah belanı vermesin tamam çok istiyosan azcık içebilirsin. Ayık tutar bi süre.
4. seans: Tercihen müzik açıyoruz. Açılan müziğin ritmli olmasına, 'hızlı gibi' sözlü olmasına ama 'çok hızlı' sözlü olmamasına dikkat ediyoruz. Caz olur, blues olur. R&B'ye kadar yolu var. Bi de kesinlikle yabancı olmalı. Onu bir bilin de.
5. seans: Alkolü çok hızlı içiyosun bak. Sakin. Önce biraz çalış.
6. seans: Kitabın 'İçindekiler' kısmını açıp, sınavda çıkıcak konuları şık bir kalemle işaretliyoruz. Kalemin şık olması çok önemli. Rotring, Faber Castell bu aralar revaçta. Özellikle Faber'in yeni bi kalemi var, taş gibi resmen. Neyse dur. Konu o diil.
7. seans: Şu biradan bi yudum versene. Sen çalış.
8. seans: Evde kalanlar için söylüyorum; bu seansa kadar gelip annenizin "Yavrım meyve getirdim." / "Kek var çok güzel. Çayla veriyim." gibi önerilerinden; veya babanızın daha net olarak "Tatlı ye." gibi emir kipli cümlelerinden kurtulmuşsanız, siz zaten olmuşsunuz. Pazartesi gelin sertifikanızı alın. Bi de kimlik fotokopisi lazım ama.
9. seans: Ohoo. Birisi çoktan sızmış bile... Şşt kalk lan kalk yerine yat. Ağzına vurduğumun çocuğu, kitabı da batırdın, yuh ayı. Kalk lan!
10. seans: Neyse ya. Bu gece de olmadı. Uykular gelindi. Şimdi sen yat, yarın tekrar anlatırım ben seansları. Sakin kafayla çalıştırıcam seni. Hadi iyi geceler. Öperim.

Daçe.

(bu arada her yıl olduğu gibi bu yılı da boş geçmeyen ve bir yaş yaşlanan, blogun "sevgili okur" kitlesi arasında sayılı insanlardan biri, sevgili utku, doğumgünün kutlu olsun. gerçi kalkülüsün olmadığından işine yaramaz ama, seni mi kırıcam, sana olsun bu yazı. haydi. gittim.)
Okumaya devam →
19 Mayıs 2010 Çarşamba

Radyo Topluluğu, 19 Mayıs

1 tane ömer üründül tadında yorum
resme tıklıyoruz, büyüyor, kırmızı vurgulu iki paragrafı okuyoruz. şimdilik bu kadar. ayrıca yazısını sonra yazacağım bu işin.
Okumaya devam →
17 Mayıs 2010 Pazartesi

Alooo'rn Dans! (Şenlik Sonrası)

3 tane ömer üründül tadında yorum
"alors on danse" şarkısıyla 4 günde tüm odtünün bilinçaltına giren fransız şarkıcıya ölüm tehditleri yağmaya devam ediyor: "sahneye çatal bıçak atarım piyerin oğlu, akıllı ol.."

● Selam sevgili okur. Yine bir süre geldi geçti, görüşemedik. Ne yaptın bu sürede? Açıkçası ben görüşmeyeli popüler kültürün köpeği oldum. Bildiğin oldum yani. Lady Gaga'yla sevinen, Serdar'la üzülen, işte ne bileyim Alors on Danse'la ritm tutan, Gökhan Özen'le huzur bulan bir insan oldum. Çok acayip. İçimdeki apaçi mi uyandı artık, ne oldu anlamadım.. Inna'dır, Rihanna'dır, Pitbull'dur, Sean Paul'dür, işte efendime söyliyim Black Eyed Peas'tir, sonraa Murat Boz'dur filan. Aklım gitti geldi resmen. Özellikle "Alorondaağns.." derken.

● Şenlik vardı malum. Haliyle alkol de vardı. E bi de Duman felan vardı. Quick China vardı, ilk başta zekamla çözüçözüverdiğim chopstickleri vardı. Tikisi vardı, apaçisi vardı, rakçısı vardı. Biracısı, kukuletacısı (çünkü o kafaya takılan ışıklı şeylerin genel adı kukuleta benim için) vardı. Gitmesem de görmesem de laser tag'i vardı (tamam gördüm en azından.), yine gitmesem de görmesem de Beatles Tribute'u vardı. Şenlik boyunca en çok da, başta bahsettiğim Fransızca şarkı Alors on Danse vardı. Allaam. Hayattan soğudum dinleye dinleye. Ben ömrü hayatımda bi şarkıyı bu kadar sık dinlediğimi hatırlamıyorum. Hayır bi de Fransızca. İngilizce de diil. Hiçbişey anlamıyosun, öyle kafayla filan eşlik ediyosun. Olucak gibi diil. Hani bazı şarkılar vardır ilk dinleyişte çok bişeye benzemiyormuş gibi gelir. İkincide daha alışırsın. Üçüncüde dördüncüde sevmeye başlarsın. Beş, altı, yedi derken seversin iyice, hastası olursun. Ama mesela onbeşten sonra da nooluyo ya dersin, onsekiz tamamdır senin için, yirmi eşiği zorlar, yirmibeşten sonra da inme iner boyundan. Bana işte artık son gün inme indi. Hala da geçmedi ağrısı. Alooo' on daağns.

● "Kırtasiye insanları, burdalar tesadüfen.." diye şarkı yapıcam. Ama sanmıyorum ki Teoman kadar prim yapsın. Çünkü o Teoman, adamın adı bi kere çok karizmatik. Ben yapsam olmaz. Bi de kırtasiye biraz uyduruk kaçıyo. Neyse. Bugün kırtasiyeye girdim tamam mı, işim olduğundan kelli. Allaam, unutmuşum ne zamandır o atmosferi, orası nasıl bi yer. Rengârenk, cıvıl cıvıl, her yer mis kokulu Gıpta'larla, Rotring'lerle, Faber Castel'lerle, ne biliyim işte bi sürü bişeylerle dolu. Dört bi yanda post-it'ler, çılgın desenli defterler, Canson'lar ve dahası. Bunlar hep bildiğimiz şeyler. Ama o dahası kısmı... Ah o dahası... Kırtasiye insanlarından bahsediyorum. Amaçsızca ordan oraya koşan, sırf yeni bir renk görebilmek için, bir zevki tüketmeden ötekine geçebilmek için olanca gücüyle diğer raflara yönelen kırtasiye insanları.. Sırf bu bir anlık zevkleri için analarını babalarını tanımayan çocuksuluktaki genç dimaalar, o gözlerinden simli ataçlar beleren helal süt emmişin evlatları... Hepsinde ayrı bir heyecan, ayrı bir telaş, koşuşturma. Allahım. Sevimli ama garip. Cancaazla birlikte beş dakikadan çok kalmadığımız o atmosferde birer yeşil, sarı, mor renklerde fosforlu post-itlere dönüşmeden çıkıverdik. Ama güzel. Kırtasiyenin telaşı hiçbir yerde yok.

● O dil de bu ara bütün erkekler, genç yaşlı, küçük büyük ihtiyar, ergeni antropozlusu, aynı anda çizgili gömleklere abandılar. Bunu fark ettim. Hayır anlamıyorum ki, ihraç fazlası filan mı bu çizgili gömlekler acaba? Benim de var çizgili gömleğim, bok attığım şey o değil, ama herkesin aynı anda, özellikle lacivert-beyaz çizgilerde gömleklenmesi... Hatta göyneklenmesi... Bu biraz beni düşündürüyor. İsrail oyunu gibi duruyor ama, du bakalım.

● Bugün dolmuşta yanımda annesinin kucağında bi çocuk vardı, böyle, nasıl desem, bebekten hallice, ama ele avuca gelen bir çocuktan da küçük gibi. O yaşlarda. Ama nası sevimsiz, nası sevimsiz. Ben böyle bebek görmedim. Bi de kendini sevdirmek için sıkıldıkça kafama yumruk filan atıyo, saçımı çekiyo. Hayır, bi an için unutuyorum nası sevimsiz bi bebek olduğunu, her bebek gibi yanakları mıncırılasıdır diyorum, gözleri şaşıdır diyorum, suratı elimden küçük, ne kadar tatlı, yerim lan seni diyorum. Bi dönüyorum. Allaam. Yine aynı sevimsiz surat bana bakıyo. Benden ilgi bekliyo. Kusura bakmasın ama ben öyle adam suratlı, öyle kemikli, öyle mantıklı bakan bebek sevmiyorum. Saçımı kopartabilir. Sevmiyorum arkadaş. Herkes de kendi çocuğunu sevimli sanmasın yani. Ne diyim daha.

● Şenlik bitti, sınavlar filan bitmedi. Bu da böyle kaypak bir sistem. Adamsendeci. Sen orda iki Inna'yla, bi Murat Boz'la heveslendir, sonra yine çat! sınav, çat! ders, bilmemne. Kaçayım ben. 120'den kalmazsam iyi. Çalışayım.
edit: Ha bu arada, 19 mayıs çarşamba Milliyet alın ha. Sürpriz. Ben varım. Valla. Eheh. Öperim.


Daçe.
Okumaya devam →
11 Mayıs 2010 Salı

Bakkal Genci ve Yakan Top

0 tane ömer üründül tadında yorum
Daha önce birilerinin sırf seninle dalga geçmek için var olduğunu hissettin mi? Tanımıyosun o insanları, ama karşına geçmişler, aralarında dedikodunu yapıp gülüyolar. Deli mi ne. Bazen mesela senin yaptığın salak bi hareketle onları gülmesi aynı ana denk geliyo, ki öyle aynı anın allah belasını versin, sen sanıyosun ki sana gülüyo o hiç tanımadığın insanlar. Halbuki niye sana gülsün yani dimi. Tanımıyo etmiyo. Hatta sen bi paranoya oluyosun o andan itibaren, diyosun ki ulan bunlar hep beni izliycek şimdi. Genelde de hep seni izleyebilicekleri bi konumda oluyo sinsiler. Ya arkanda bi yerde, ya böyle uzaktan çaprazında sana dönük falan. Adamla kadın mesela, sevgili, genç aşıklar, oturmuşlar bi banka, sarılmışlar falan böyle sarmaşdolaş. Ama o bank pozisyon olarak o kadar ters ki, yani senin oturduğun banka bakıyo direk. Sen onlara bakamıyosun ama onlar sana bakıyo. Öyle bi pozisyon düşün. Ama pozisyon düşün diyince de aklın başka yere kaymasın, toparlayamam seni valla. Neyse. Şimdi bunlar aslında orda cilveleşiyolar falan, birbirlerine çocukluklarını falan anlatıyolar belki, ya da başlarına o gün gelen komik olayı tekrar konuşuyolar. Ama sen sanıyosun ki sadece seni izleyip senden bahsediyolar, seni konuşuyolar. İşte öyle bi durum beni çok geriyo. Paranoyak bi insanım ben. Gülüyolar falan. Bana mı gülüyolar yoksa? Demin bi arı geldi, ani tepkiyle korktum bir an, ona mı gülüyolar? Ne var yani arıdan herkes korkar. Korkmıyım da soksun mu böceksapienin evladı. Ben de onlara baksam kesin göz göze geliriz, anladığımı anlarlar. Off. Bakmamam lazım. Kesin beni izliyolar, her hareketimi, her halimi takip ediyolar. Gitsenize olm. Deli misiniz nesiniz ya. Sizinle mi uğraşıcam. Bak hala bakıyolar.

Böyle bir paranoya benimkisi.

Bakkal genciyle karşılaştım dün akşam eve gelirken. Karanlıkta tanıyamadım falan, zaten aydınlıkta da tanıyabilen bi insan diilim, bi keresinde annemi tanımamıştım, kendi şahsi annemi, o derece, neyse, bakkal genci beni tanıdı. Selam vermek adına "Naber kanks?" dedi. Kanks evet. New York Knicks gelir benim aklıma kanks diyince. Bi de hayatta kimse tarafından kanks denilmişliğim yok. Bi şaşırdım. Bi irkildim böyle gece vakti, bütün sokak karanlık zaten, zifiri zindan bir ortam, köpek çıksa s.kicek o derece tırsıcı bi de, karanlığı yarıp gelen bir "Naber kanks?" ile "Neleloloyoyo lan!?" dedim. Ne güzel bişey ama. Şu dünya ahret nezdinde kanks da oldum. Oh mis.

Hayatta da en sevmediğim şeydir büyük bir iştahla, açgözlülükle, adamsendeci kaygılarla erik kemirirken, çekirdeğin "çıkank!" diye ikiye ayrılması, sonra o iğrenç tadı almak falan... Bence eriği yemeden önce orda bi save etmeliyiz. Aslında bakarsan hayatta pek çok anı save etmek istiyorum F5'e basıp. Save ediceksin, risk alıcaksın, sonra yine load ediceksin gerekiyosa. Gerekmiyosa etmiyceksin. Ama o save, edilicek. İnsanın başına her şey gelebilir, insanlık hali diye bişey var sonuçta, ne zaman noolucağını bilemiyosun. Her sabah bi save etsen mesela, ya da ne biliyim, gün içinde bulunduğun yerlerde çeşitli checkpoint'ler, safehouse'lar olsa, oralarda bi kaydetsek. Hatta tam save edilirken bi an için takılsa. Sonra devam etse.

Yakan top mu yakar top mu, öyle bi oyun var ya. Adını bilmediğim. Bilip de gidemediğim. Neyse. Hayatım boyunca üç kere mi ne oynamışımdır, sayısıyla aklımda, en sonuncusunu da geçen pazar oynadım. Ama yakan top da (yakar top da olabilir bak şimdi) öyle bi oyun ki, resmen, oynarken hayatı sorguladım arkadaş. Şöyle bi uzaklaştım kendime baktım. Dedim nooluyo. Bi grup insan var, seni vurmak için ölesiye terliyo, o topu senin kafanda patlatmak için, sırtını cıbartıp seni oyundan çıkarmak için ölümüne yeminli gibi, hırslı gibi oynuyo. Sen de, ah işte sistemin kurbanı bir genç olarak, kaçıyosun o toptan. Vurulmaman gerek. Vurulursan ölürsün. Sen ölürsen herkes ölür. Kedi görmüş fare gibi kaçıyosun o toptan, o seni vurmak isteyen sinsinin oğlu rakip oyuncudan. Koşuyosun, kaçıyosun; daha doğrusu kaçtığını sanıyosun ama kaçamıyosun. Çünkü top bu sefer, sana değmese bile, diğer tarafa geçiyo; ki oyunun adeta puştluğu burda; o diğer tarafta yine seni öldürmeye yemin etmiş bir grup gözü boyalı rakip oyuncu daha var. E yuh ama. Ayıp. Resmen ayıp. Alemin tavşanı oluyorsun sen ortada. Niye? Ölmemek için. Bravo. Ben bunu sorgularım işte. Bu çünkü hayatın ta kendisi. Sürekli bi koşuşturma içinde olman gerek. Dinamizm. Enerjiklik. Durduğun an sıçıveriyosun. Bi de garip bi kural var, topu havada tutarsan "can" alıyosun. Sonra artık ölsen de gam yemezsin yani. Bi canın daha var. Öyle işte. Oyunlar garip.

Böyle de mal ederim. Ahaha.

Daçe.
Okumaya devam →
7 Mayıs 2010 Cuma

Je vous salue (?)

3 tane ömer üründül tadında yorum
herkesin fransızca konuştuğu bir "jömapel" cenneti, paris.

Bonjour cher correspondant! diye başlayan bir mail aldım bugün. Fransızca, kısa ve net bir paragraf. Problem-solution tadında. Problem sanırım bir hastalık ve solution'ı da benden bekliyolar. Fransa'da çünkü doktor filan yok ya. Bi de çünkü ben doktorum ya. Allaam ya. Elin Fransızı işte. Gerçi çok tatlı bi dille yazılmış olduğundan, yani en azından "je m'appelle" diye bi söz öbeği gördüm, kızamıyorum da. Kral Onüçüncü Lui filan yazdım, ordan buldu herhal. "Jömapel" diyişini yidiminin.
● Neyse, naaber sevgili okur? Ne zamandır yoksun? Eheh. Nasıl da hınzırım, nasıl bir sinsiyim görüyosun dimi. Bu blogda ne zamandır olmayan biri varsa o da benim. Herkes haddini bilica. Böyle de çıkarım üste.
● Sırf atabileceği uygun bir çöp kutusu, kase ya da üzerine koyabileceği peçete olmadığı için bir eriği ağzında yirmi dakikadan fazla bekleten adam tanırım. O eriğin çekirdeği yassılaşır, incelir, doğaya yeniden karışmak ve soyunu devam ettirmek için hiçbir ekstra koşula ihtiyaç duymaz. O eriğin çekirdeği transparandır ve sonraki nesillerde hafif bir adamsendecilik gözlenir.
● Geçen gün dolmuştayım eve gidiyorum. En arkaya oturdum, verdim paramı, hareket ediyoruz falan. Hava güzel, kuşlar sıcak. Evet kuşlar. Güzelce bi gün yani. Her şey sıradan, her şey olması gerektiği gibi... Derken önümde, annesinin kucağında oturan çocuk, sen bir öksürmeye başla. Bir öksür, bir böyle derinden öksür, bir efendime söyliyim Hayko Cepkin öksür, içindeki brütal bi çıksın ortaya. Abaaaeeey!.. O da nesi.. Sen içindeki brütali çıkarcam diye içinde ne var ne yoksa çıkart dolmuşa, böyle çeşme gibi ak resmen sol arka tekerin üstüne. Brütal çıkarcam diye miden çıksın, HCl olsun her yer... Off. Bütün dolmuş sası sası koktu ben inene kadar. İnerken de şöyle bi baktım kafamı çevirip, resmen kahvaltıda yenilen domates partikülleri arasında bir an için el sallayan bir Hayko Cepkin seçmedim değil. Seçtim yani. "Altındaki arabayı sat sonra görüşelim." dedi. "Eyvallahjöküll haykocum" dedim, indim. Bu da beyle.
● Sen hiç devanası gördün mü sevgili okur? Bence görmedin. Devanası (devasapien virtillus) açık sularda yaşayan ve hayatının çoğunu "çok" gülerek, "çok" sinirlenerek ve "çok" yuvarlanarak geçiren etçil bir yırtıcı memelidir. Evet öyle değişik bişeydir. Görüldüğü yerde en yakın güvenlik birimine başvurulması gerekmektedir. Çok tehlikeli bir tür olduğu bilinen devanasının en belirgin özellikleri: 1.90 boylarında, 90 kilo civarında, gereğinden fazla tepki veren (aşırı kahkaha ya da sözlü hakarete varan çirkeflik) bir insan dişisi. Kimse kusura bakmasın ama, şaka bi yana, ben öyle insandan biraz korkarım. Hatta birazdan daha çok korkarım, belli etmem. Devanası bir dişinin kahkahalarının ulaşamayacağı yer yoktur. Allaam çok kötü.
bahsedilen devanası, tasvir.

● O diil de geçen gün evden öyle bi giyinip çıktım ki, öyle bi özgüvenle böyle.. Havalar sıcak ya şimdi bayaa, şort falan giydim. İşte spor ayakkabı, üzerimde tişört üstü gömlek falan. Gayet sportif hareketler bunlar. Bu özgüvenle bi çıktım, sanırsın evden ben değil de Cristiano Ronaldo çıkıyo, o kötü İngilizcesiyle, o perperişen aksanı ama süperstar tripleriyle, öylesine bi kendine güven, öylesine bi formda hissetmek... Caddeye bir çıktım ki, ben o takımdan ayrı düz koşu yapar halimle etrafa pozitif enerji saçarken, benden daha sportif giyinen bir yaşlı gördüm. Off. Resmen adam böyle bi 70 falan vardı rahat, ahı gitmiş vahı kalmış, bir gözü yere bakıyo böyle, ama o nayk tişört, o koşu eşofman altı, ayağındaki o ekstra aerodinamik ayakkabılar falan.. Gençliğimden utandım yemin ediyorum. Pis yaşlı. Bütün pozitivitemi aldı sabahın köründe.
Bakkal gencinden bahsetmiştim geçen yazıda. Garip bi insan. Geçen önünden geçiyorum yine, eve yürüyorum. Bi göz göze geldik, bi geçmişimiz var dedim, "Meraba" diyim dedim yine uzaktan böyle. Meymenetsizce, umarsızca. Demez olaydım. Sen ne pis muhabbetli biriymişin arkadaş. Diyo ki bana "Alkol alıyounnu sen?" Dedim herhalde şimdi hoh yaptırıcak, böyle kötü bi şaka yapıcak, sonra kendi kendine gülücek falan. "Yanıma iççek adam arıyom yeaa" dedi hemen arkasından. Hiç cevabımı bitirmemi beklemeden. Kafasında kurmuş çünkü bütün diyalogu. Bakkal genci. Tam ben bişey diycem, "Çohiyi mal geldi bize, kimseye söyleme ha. Alkol veriyoz böyle isteyene." dedi. Deli mi ne. Kendi kendine orda günlüğüyle konuşuyo sanki. Hınzır seni. Çakal. Baktım daha devam ediyo böyle kendi kendine konuşmaya, hemen sıvıştım. Giderken arkama baktım, ben hala ordaymışım gibi boşluğa konuşuyo. Değişik.
● Çok alakasız olucak ama, bi tespit atıyım diyorum şuraya. Atmiyim mi? Atıyım atıyım.
● Önceki nesiller, özellikle kendi müzik kültürleriyle çok övünür, böyle sürekli bi üste çıkarır falan ya.. Senin de çok iyi bildiğin üzere şöyle bi şarkı var bak. Sözleri için yazıyorum. "Sen mevsimler gibisin / Değişirsin sevgilim." Şimdi bu cümle 50-60 kuşağına falan ne biçim anlamlı geliyodur. Halbuki bak, resmen diyo ki sen diyo mevsimler gibi değişirsin diyo. Senin diyo götün ayrı oynar başın ayrı oynar diyo, döneğin tekisin allah da senin belanı versin diyo. Yalancı dünya gibi yalancısın pis git allahın salağı diyo nerden buldun beni. İşte böyle yani, 50-60 kuşağı bunlarla büyüdü arkadaşlar. Amerikanın oyunu hep.
● Neyse gidiyim bence artık, ayıp denen bişey var çünkü. Ayrıca bir talihsiz erik tanesi de yaklaşık on dakikadır ağzımda, güneş gibi parlıyo ağzımın içinde. Bembeyaz oldu. Kemir kemir. Bu gerekli ayrıntıyı da paylaşmadan geçemezdim. Hepinizi öpüyorum. Kaçtım.
J'Attend votre response.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)