31 Mart 2010 Çarşamba

Uykusuz Her Gece

1 tane ömer üründül tadında yorum
güya ders çalışan üniversite öğrencileri. bunlar ertesi gün gelip birbirlerine "olm bütün gece kalkülüse abandım, hiç uyumadım yaa." diye hava atıcak.

● Yine kâh uzun uzun kâh kısa kısa maddelerle birlikteyiz. İtiraf et okur, özledin dimi? Nasıl? Valla de. Yemin et. Off tamam neyse.
● Hayatım boyunca şunu diyen üniversiteli insana çok özendim sevgili okur: "Aabi varr ya, dün gece 5'e kadar kalkülüs çalıştım, ölüyorumzzz yaaa." Ya da şu mesela: "Moruk yaa ben varr ya her gün sabahlıyorum ders çalışıyoruz bizim çocuklarla. Uff bu vizeler giricek gibi.. Ama sabahlıyoruz yani." Çocukken etrafımdaki kuzenler, kuzen gibi olan ama kuzen olmayan akrabalar, kuzen gibi olan ama kuzen olmayan ama aynı zamanda akraba bile olmayan ne olduğu belirsiz garip tanıdık çocukları tarafından hep "üniversiteli insan" olmaya özendim bu tip lafları yüzünden. "Üff var ya ben de bi giriyim şu ünüversteye, ben de kalkülüse çalışırken sabahlıycam, ben de 5'e kadar Berkecanlarla geyik yapıp kahve içip ders çalışıcam, sabah da derse gidicem lan. Evet yapıcam!! -bi de önce berkecan gibi garip isimli bi arkadaş edinmem lazım çünkü ünüverstede herkesin ismi çok garip, çok havalı, viiyüü.-" diye gaza geliyodum.. Sonunda bu amacıma dün gece 3,5-4'e varan fizik 'vizesi' çalışmasıyla ulaştım gibi. Hatta bugün sabah okula gittiğimde de etrafımdakilere "Aabi varr ya dün gece 4'te yattım, 3 saatlik uykuyla duruyorum yeaa.. 4'e kadar fizik çalıştım moruk. 4 yani. 4 eyem. Off." gibi triplere de girdim, daha n'oolsun. Bi yere bağlayamadık ama bence artık komple bir üniversite öğrencisiyim.
● Yalnız ben hala dünkü 3 saatlik uykumlayım. Allaam nası havalı. Bünyemin sağlam kalacağını bilsem hep sabahlarım. Ama 'bağa' da yazık.
● Bence müziksever bir homosapienin başına gelebilicek en kötü şeylerden biri, sırf arkaplanda çalsın diye açtığı Virgin Radio Italy'nin müzikten çok anonslu bi radyo yayını yapmasıdır. Allaam, resmen İtalyanca'yı çözücem bi saat daha dinlersem.
● Girdiğim bi ortamda haddiden uzun çalan bi telefon varsa o telefonu kırıyorum. Evet. Bildiğin kırıyorum. En çok da Nokia kırmışlığım var. Mümkünse haddinden uzun çalmasın bi telefon, rica ediyorum. Ya arayan insan ısrar etmekten vazgeçsin, ya da telefonun sahibi bi an önce cevap versin istiyorum. Kırıp kırıp ağızlarına sokucam valla Nokia'ları, o olucak. Sonra mideden çal dur sabaha kadar.
● Şimdi biz saatleri bi saat ileri alıyoruz, hoop bi saat geri alıyoruz, erken mi kalktık, geç mi yattık hesapları çepeçevremizi sarmalıyor falan.. Bişey sorucam. Neden başkaları benim daha erken kalkmama filan karar veriyor? Neden yani? Birileri çıkıp "Bugün saatlerinizi bir saat ileri almayı unutmayın ;))" diyor, ben de hiç ses etmeden hoop diye ileri alıyorum. Bu çok sinir bozucu bi durum bence. Resmen bütün günlük düzenimi değiştiriyor, uyku saatleriydi, yemek vakitleriydi, dersler mersler hepsi komple kayıyor. Fark ettiysen bunun tam tersini kışın yapıyoruz bi de. Off. Hayat bazen çok yorucu sevgili okur.
Günden çıkan kadın gruplarının, bi toplu taşıma aracına ya da aralarından birinin arabasına bindikleri zaman trafikte toplu haldeyken takındıkları agresifliği hiç fark ettin mi? Böyle, 5 kişilik bi kadın grubu mesela, yaş ortalaması 49-50, bütün gün kısırlar börekler pastalar havada uçuşmuş, evin sahibinde "az önce burda dünyanın en güzel yemekleri yendi." gururu, bu 5 kişilik grup, (burası önemli) günden dağılıp (güne giderken olmaz mesela. illa dağılırken olucak.) trafiğe çıktıkları anda adeta bir tek vücut, bir Voltran, bir Power Rangers oluyorlar. Diğer araç sahiplerine bir takım hayvan isimleri takmalar, ışık kırmızıdan yeşile döndüğü anda deli gibi korna çalmalar, "Hadi be yürü yürrüü!" diye saçma saçma bağırmalar, ani fren anında o ani frene sebebiyet veren araç sahibine dik dik bakmalar... Bilmiyorum bence günden dağılan küçük kadın klanları kadar korku salan bişey yok trafikte. Kan çıkartırlar yemin ediyorum.
● Gideyim. Anket için son 2-3 gün bu arada. Sonra yeni anket. Sarılıp öpüyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
27 Mart 2010 Cumartesi

Ümük

2 tane ömer üründül tadında yorum
● Başlık Caner'e ait.
● O diil de...
● Ben nedense blogda bi yazıya girişmeden önce, tam böyle ilk cümleyi yazmaya başlarken, önce uzun uzun klavyeye bakıyorum. Klavyedeki harflere. Ama çok uzun ve histerik bakıyorum. Yani sanki bişey yazıcak gibi diil de, ne biliyim, sanki az sonra tuşlara tecavüz etcek gibi bakıyorum. Belki çok şahane bi giriş cümlesi çıkar diye. Bilmiyorum ama ben klavye olsam bayaa korkardım benden.
● Yalnız ben asıl, klavye halimle değil de şu anki normal halimle, hamile kadınlardan çok pis tırsıyorum. Çünkü hamile kadın çok yapılı bişey. Yapılı, şişman, uzun boylu, ve biraz agresif. Var ya, geçen hafta bahsettiğim kalın sesli kızla kapışabilcek bi tür bu hamile kadın. Birbirlerinin ağzını burnunu kırarlar. Off. Peki ya hamile kadından daha korkuncu? Daha korkuncu da var; o da yeni doğum yapmış kadın. Off. Yeni derken, mesela bi 2 ay olmuş doğuralı, gerçi doğurmak zaten kaba bi kelime sanki söyleniş olarak, neyse, 2 ay öncesine kadar bu kadın hamile kadın'dı, gezemiyodu çok fazla, dilediğince yiyemiyodu içemiyodu, coşamıyodu filan. Şimdi bi görsen o kadını, piyüüüüu, nası coşuyo var ya, allaam o yüksek sesli kahkahalar, o elini beline atmalar falan. Fiziksel olarak 2 ay önceki hali kadar iyi kapışamaz belki sesi kalın kız'la ama, özgürlüğün verdiği aşırı çoşkusuyla depresyondan depresyona sokar yeni doğum yapmış kadın. Kendi girmez ama başkalarını sokar yani. Böyledir bence.
● Şimdi ben yukarda çok uzun gibi bi paragraf yazdım, en son da böyledir bence diye bitirdim ya. Bence çok inandırıcı oldu o paragraf.
● Dünyanın en hızlı mesaj yazan adamından sonra (bkz: daha mesaj atmadan cevabının gelmesi) şimdi de dünyanın en kısa ve net mesajını yazan adamla arkadaşlık kurmuş olduğumu acı bir şekilde öğrendim. Adam resmen tek kelimelik mesaj atıyo. Ya soru soruyo, ya bişey söylüyo, ama ne derse desin bir ikinci kelime göremiyosun mesajda. Net. Öyle de garip arkadaşlıklarım var.
● Yalnız o da diil de, en çok haz aldığım şeylerden biridir benim de öyle tek kelimelik mesaj yazmak, ama öyle her zaman yapılcak bişey diildir o, ayda yılda bi kere yapılır. En güzeli de "Yep."tir gözümde. "Yep." yazar gönderirim mesela. Ama dediğim gibi, çok çok nadir yapılması gereken bişeydir. Bi kere yapmışlığım var, o da zaten dünyanın en net mesajını atan adama. Nadir yani.
● Ben bugün acı bi deneyim yaşadım sevgili okur. Yani aslında ilk kez bugün yaşamadım da, hani, uzun zaman sonra ilk kez yaşadım, bi garip. Dolmuşta çökmekten bahsediyorum. Evet, yaptım bunu aylar sonra... Her şey ayakta gidilen bir yolculuk sonrası, şöförün, kavşakta avını bekler gibi bekleyen trafik polisi görmesi ve ardından "Bi'çöğeelim hocam." demesiyle başladı. Off. O kadar kişinin içinde sen çök, tutunama hiçbiyere, öyle ressmen tüm dolmuş otururken sen bişey gibi kal. Ne gibi olduğunu şimdi şeyapmiyim da, yani belli zaten ney gibi kaldığım. Allaam. "Tişekkürler hocam." lafını duyar duymaz kalktım tekrar, fakat ben dolmuşta oturan yolculardan birisi olsam, ve beni o halde, o iki büklüm çaresiz halde görsem, çoktan gözümden düşerdim yani.
● Yok lan aslında o kadar da dramatik diil, çöküyosun iki dakka, nedir yani.
● Bizim sokakta bi tane inşaat var haala devam ediyo, yani yıl oldu haala daha devam ediyo, neyse, tabelaları olur ya hani inşaatların, arsa sahibi falan yazar. Orda "Mütait." yazıyo. Hani, okunduğu gibi diil, yazıldığı gibi de diil. Direk Mütait. Müteahhit olsa, ya da en azından bi Mütahit filan olsa, ne biliyim, banane gerçi ama.. Önünden gelip geçtikçe her gün biraz daha burkuluyorum.
● Komiklikler şakalar işte benimkisi. Bi de yanda anket var biliyosunuz. Katılıyosunuz dimi. Katılın katılın. Ben de kaçayım o ara. Haydi öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
24 Mart 2010 Çarşamba

Büyük Anket!

4 tane ömer üründül tadında yorum
Tamam itiraf ediyorum o kadar da büyük diil. Ama neticede midtermler başladı ve bizim bir çalışma prensibimiz, efendime söyliyim bir mottomuz olmalı. Bi de ne zamandır böyle atraksiyonlara girmiyorduk blogda, değişiklik olsun filan dedim.

Evet sidebarın en tepesine bir anket yerleştirdim, aha da yan tarafta. Maksat midterm çalışmasını biraz geciktirmek. Off. Neler yapıyorum. Neyse gidiyim de iki çalışiyim.

-midterm yerine ödev, proje, çizim gibi şeyleri koyabilirsiniz tabii. öhm. öperim.-
Okumaya devam →
23 Mart 2010 Salı

İkilik Öğrenci

2 tane ömer üründül tadında yorum
Okula otobüsle giderken bi ego kartına sahip olması gerekiyo ya insanın, hah işte bazen aynı insanın tek kullanımlık bi bileti oluyo şansına, "Heh" diyo, "Bu kez kimseden kart istemiycem, kimseyle yüz göz olmıycam. Bascam kartı, geçcem yerime, oh mis." diyo. Artis artis çıkarıyo biletini, "Benim biletim var. Kendi, şahsi biletim yaani." diye, kendine bir güven, bir kafam rahatçılık, bir adamsendecilik, basıyo kartını makinaya, ama o da ne, bir anda makina "Cık." efektiyle kartı geri vermesin mi?! İşte o insan diyo ki, "Lan" diyo, "Hani daha hakkım" diyo "vardı" diyo. Otobüsün şöförüyle bi göz göze geliyo o insan, bi "Eheh. Hiç böyle yapmazdı ama..." bakışı yapıyo, bi üzülüyo. "Belki bişiy olmuştur" diye bi daha basıyo, belki bu kez olur umuduyla, ama makina, o gerizekalı elektronik milyarlık cihaz kırmızı yanıp sönüyo, "Nooaah!" diye daha kuvvetli bağırıyo, adeta "Bakın!" der gibi diğer yolculara, "Bakın nası da göt ettim çocuğu!" der gibi, az şerefsiz değil, o an işte o insan çok fena üzülüyo, çok çok üzülüyo yani, adeta içinde damar damar üstüne biniyo, damarlarından biri kopmuş gibi oluyo. Şöför bi yandan sinirli, sanki illegal bişey yapıyo o insan, halbuse öyle değil, bilmiyo ki o insan aslında legalin önde gideni, ama işte napcan, magnetik bilet şerefsizlik yapıyo en nihayetinde yani. O insan, o helal süt emmişin oğlu, diğer yolcuların birinden bilet bulmaya çalışıcak, cüzdanında bozuk olmadığı için, biletini bastığı kişiye 1,5 lirasını veremeyeceği için daha bi hayıflanıcak, hayım hayım hayıflanıcak, eskiden bi Haym Revivo vardı, neyse, işte söylemek istediğim bu durum, genel olarak çok üzücü diil mi?

Bilmiyorum ben çok üzülüyorum.

-bi de o insan diil de, başka insanlar, aynı ego kartını otobüste kullanırken kart diyo da metroya binerken bilet diyo. kart aynı kart halbuse, bilet aynı bilet. buna da üzülüyorum aslında ama deminki kadar diil. evet. neyse. tırt gibi oldu.-
Okumaya devam →
22 Mart 2010 Pazartesi

Kral Onüçüncü Lui

2 tane ömer üründül tadında yorum
Kral Onüçüncü Lui, sarayın balkonuna çıkmadan önce, söyleyeceği ana maddeleri tekrar etti kağıda bakarak. Aynanın karşısına geçti son kez, boğazını temizlemek için özel olarak hazırlanmış ilaçlı suyunu yudumladı, popilerini* düzeltti. Artık her şeyiyle halkının karşısına çıkmaya hazırdı. Ağır adımlarla balkona yürüdü, kalabalığın gürültüsü kulakları sağır edecek boyuttaydı, kaldı ki birkaç adım sonra onlarla buluşacaktı...

Kral Onüçüncü Lui, kişilik baabında, insanları çok seven, her zaman iletişime açık, hoşgörülü ve sosyal biriydi. Hoşgörünün yanında disiplinli ve babacan biriydi de. Hatta evet, kelime olarak tam bir "babacan"dı. 1830 Fransa'sının Hulusi Kentmen'iydi desem, herhalde abes kaçmaz.. Kırklı yaşlarının ortalarında tahta geçmiş bu karizmatik lider, halkı ve ordusu tarafından yeterli itaâti ve saygıyı gören, ve her zaman en iyi kararları verebilen bir insandı. Kral Onüçüncü Lui ile 1800'lerin Fransa'sı, adeta en parlak yıllarını yaşıyordu.

Kral Onüçüncü Lui, kendinden emin adımlarla balkona çıktı. Çıkar çıkmaz da sarayın önündeki St. Pierre Meydanı'nı kaplayan devasa kalabalığın coşkusuna şahit oluyordu. Halk, onu görür görmez alkışlara, tezahüratlara, ıslıklara ve konfeti gibi türlü yavanlıklara başlamış, hatta resmen bir yerlerine bişey kaçmışçasına bağırmaya devam ediyordu. Kral Onüçüncü Lui gördüğü bu ilk tepkiden hayli memnun bir şekilde, konuşmasına başlamak üzere balkonun ucuna kadar geldi.

"Sevgili Romalılaarr!" diye başladı söze. "Roma değil, Paris bilader." uyarısını aldıktan sonra hemen çevirdi, "Şaka şaka ehehe. Paris... Parisliler..." diyerek. Evet, Kral Onüçüncü Lui'nin tek kötü yanı, yerli yersiz esprileri ve onun yavan mizah anlayışıydı.. Ve onun bu yavan esprileri için, aylar sonra gelen bu konuşma bulunmaz bir fırsattı. Ver edecekti şakayı, komikliği, alacaktı yine gönlünü Fransızın. Hergele. Öhm.

"Neaber, ne yaptınız hafız?" diye devam etmesi, kalabalıkta gülüşmelere sebep oldu. Hatta bir kadın öyle çok güldü ki, bir tek onun sesi duyulana kadar çığlık çığlığa kahkaha atıyordu, o derece gülmeye hazırlamıştı kendini... Kral Onüçüncü Lui kadının susmasını gülümseyerek bekledikten sonra, sözlerine kaldığı yerden devam etti. "Ülkenin" dedi, "öbür ucunda bir olay olduğunda, bizlere, Paris'e ulaşması 4, bilemedin 5 gün alıyor. Mesela geçen gün Bordo Teknik'te** karşıt görüşlü öğrenciler birbirine girmiş, kılıçlarla falan, biz bunu öğrenip gerekli yardımı gönderene kadar Bordo diye bi şehir kalmadı lan." Kral Onüçüncü Lui'nin konuşmasının içeriği, az çok tahmin ediliyordu...

Kral Onüçüncü Lui'nin konuşmasının bu bölümünde Bordo Teknik Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin "BOTÜ Burada!!" pankartı açması, Kral Onüçüncü Lui için büyük bir anlam ifade ediyordu. Çünkü zamanında, öğrenciyken, o da benzer bir pankartla zamanın kralı, Kral Altıncı Henry'nin halka konuşmasına gitmiş, bir skim de anlamadan geri dönmüştü. Olsundu, o günler çok güzeldi. "Ah ulan." diye iç geçirdi, konuşmasına devam etti.

Kral Onüçüncü Lui, kendisi için toplanmış binlerce kişinin coşkusu eşliğinde, yaklaşık bir buçuk saat devam etti konuşmasına, yer yer ara vererek. Konuşmanın ana fikri şuydu ki, Parisli artık her yerden çok rahat ve ücretsiz olarak wireless internete erişebilecek, bununla da kalmayıp, DC++ sayesinde tüm yakın şehirlerle ortak bir download ağında buluşup istediği dosyaya anında ulaşabilecekti. Kral Onüçüncü Lui, konuşmasının sonunda "Üstelik laptopını kaydettiren ilk 5 üyeye çekilişle Sandisk marka 320 GB harddisk hediye!" dediğinde halk çoktan galeyânın dibini görmüş, coşkudan ne yapacağını bilemez hâle gelmiş, birbirlerini parmaklıyordu.

Kral Onüçüncü Lui yüzünde halkını mutlu etmenin verdiği haklı gurur ve gülümsemeyle, halkı selamlayarak içeri girdi. Halk kendinden geçmiş, şehrin sokakları bir bayram havasına bürünmüştü. Bu haberin geleceği biliniyordu ama ne zaman olacağı konusunda çeşitli rivayetler vardı.. Ama en sonunda bekleyiş bitmiş, halk internetine kavuşmuştu. Ve o günden sonra Paris sokakları, sınırsız wireless'ın keyfini doyasıya yaşadı... Sonsuza dek...

(kral onüçüncü lui'nin zamanın ötesinden gelen editi: olm 1830 lan sene, ne wireless'ı, ne interneti. valla uçururum kafanı daçe misin nesin.)

*popiler: 1800lü insanların saçlarındaki beyaz, lüle lüle, lahana dolması gibi şeyler. **bordo teknik: bordoeaux teknik üniversitesi, bordoeaux.

Daçe.
Okumaya devam →
21 Mart 2010 Pazar

Yazıya Abanmak

2 tane ömer üründül tadında yorum
(not: çocuklarınızı kısa süreliğine ekran karşısından alın. şiddet içerikli madde.) Bence ben bu blogun okuru olsam, yani zaten bi yerde okuruyum ama, sizin gibi olsam, sade okur olsam mesela, her gün yeni bişey var mı umuduyla açıp baksam, aa yeni yazı yazmamış tüh diyip hayıflansam, evet hayım hayım hayıflansam, yani böyle komple bi okur olsam... Bence beni şimdiye kadar çoktan döverdim. Var ya ben bu blogun takipçisi olcam, yemin ediyorum kızılcık sopasını ısıtır ısıtır vururdum bana, kafamı saçlarımdan tutup yürüyen merdivenin loopunun bittiği ve basamakların düzleştiği yere sürterdim, böylece burun çıkıntım kalmayana kadar kan gelirdi ağzımdan. Çünkü bence yıllardır bloga yeni bişey yazmamış olmamı affedemezdim. (çocukları çağırın siz gidin şimdi. eheh. şaka şaka.)
● Neyse, görüşmeyeli ne yaptın sevgili okur? Yani tahminimce çok şey yapmış olman lazım, zira bayaa bir gün geçmiş aradan. Haa hiçbişey yapmadıysan ona da diycek lafım yok. Var da yani, arkandan söylerim, dedikodunu yaparım, ipliğini pazara çıkarırım, ve bir sürü atasözleri ve deyimler.
● Sesi kalın olan bi kızla tanıştın mı hiç? İlla ki tanışmışsınızdır. Ben çok korkarım öyle kızlardan. Sesi kalın'dan ayrı tırsarım, sesi çok kalın'dan ayrı tırsarım. Çünkü sesi bir şekilde normalden biraz kalın bi kız seni beni döver, hiç de affetmez. Ben o yüzden hayatım boyunca uzak durdum sesi kalın kızdan, yürüyen merdivende burnumu sürtmemesi için. Her an ağzının ortasına bi tane çakıcakmış gibi diil mi allasen..
● Leonardo DiCaprio'nun filmine gittik dün gece. Biraz gerildik. Hafif. Yani normalden biraz fazla... Tamam itiraf ediyorum, gerim gerim gerildik, üzerinde oturduğumuz koltuklar batmaya başladı gerginlikten. Film 2,5 saat sürüyo bi de. Off. Otur geril yani işin yoksa. Ama güzel film hafız, tavsiye de ederim. Sinan da 8,5 vermiş zaten. IMDB bir, Sinan iki.
● Benim şu ömrü hayatımda izlemekten çok keyif aldığım iki homosapien türü varsa, bi tanesi tek başına çocuk olan teyze, diğeri de çocukla çocuk olan teyze. Tek başına çocuk olan teyze, işte hepimizin bildiği, McDonalds'tan KidsMenu sipariş eden bi teyze, onu anlatmama lüzum yok. Diğeri de, bugün gördüğüm, torununu/çocuğunu "4,5 - 5 boyutlu simülasyon şeysi"ne bindirirken kendi de binen, torunundan/çocuğundan çok eğlenen teyze. X-Rider gibi dandirik bir isimle kurulan simülasyon şeysi, ikidir şeysi diyorum ama neysi diyeceğimi bilemediğimden, normalde işte "çoluk çocuk binsin içine, verelim simülasyonu, verelim sallanmayı, gürültülü efektleri" zihniyetiyle hazırlanmış bi yapı. Teyzeye göre değil neticede. Ama o X-Rider'ın kapısı açıldı, içinden önce torunları/çocukları çıktı, suratlarında birer salak ve kocaman sırıtma. Ardından bu teyze. Yanakları al al olmuş. Sallanmaktan saçları dağılmış, o aslan kafası yaptığı saçları. Allaam. Yüzünde torunlarından/çocuklarından büyük bi gülümseme. "Hele hele" ifadeli. Off. Bi de kocasına diyo ki çıkınca "Süperdi.". Kocası da, garibim, elinde 3 tane homosapien montu, bi de kendi montu, onların çıkmasını bekliyo. Off. Allaam ölüm resmen. O teyze, başlı başına bir ölüm makinası.
● Ben aslında bi sürü şey anlatıcaktım da şey oldu.
● Yalan tabi.
● Saçlarım giderek uzuyo, yani tabi bana has bi durum diil, sizinkiler de uzuyo, ama mesela benim saçım isyankâr ruhlu uzuyo, anarşik uzuyo biraz. Başına buyruk. Bi süre uzatıyım mesela, yani isteyerek yapmıyorum tabi ama, uzatıyım, hemen bi uğultu, bi gürültü patırtı yükseliyo saç bölgemden. Saç bölgem. Galeyâna geliyolar kendi kendilerine, bi sabah kalktığımda her birini başka yerde görüyorum. Geceleyin kavga etmişler de ayrı yerlerde yatmışlar gibi. Allaam nerelere bağladım bir dandik saç mevzuusunu.
● Bizim okul da bu haftaiçi ne liseli yaptı arkadaş ya. Tanıtım Günleri adı altında, geçen sene de yazmıştım hatta, resmen lise kantinine çevirdiler güzelim kampüsü. Bi de lise son olsa yine iyi, bi derece seversin lise son'u, biraz saygı duyarsın. Dersin ki "Adam sınava gircek aabi." Ama yani, bildiğin lise 2, lise 3 falan kol geziyodu, allaam, o pis bıyıkları, o daha tüy gibi olan ama inadına kesilmeyen bıyıkları, o okul bahçesinde simit oynamaktan kavruk tenleri, o ya aşırı jöleli ve dağınık ya da hiç jölesiz ve dağınık saçları, amanın hele o sivri burun topuk, kıyamet kopsa, g.tüne meteor girse yine de çıkartmadığı o ceket.. Off. Dün (cumartesi) akşamüzeri gittiler de, bi rahatladık, bi nefes aldık.
● Hayır tanıtım günlerine gelip, öğretmenleri tarafından "Saat 2'ye kadar boşsunuz." denmiş lise 2, lise 2,5-3, lise 3 gruplarından bi tanesinin, tahminimce en şakabaz olanının, bana gelip "Yaa tıp nerde acaba tıp arıyoruz da biiiiz, ehi." demesi hoş mu oldu sevgili okur, sen söyle.
● Böyle de sitemkâr bi kişilik olurum dakikasında. Oh yes.
● Ben asıl çok komik bişey anlatıcaktım da, unuttum. Onun azabı içerisindeyim yazının başından beri. Neyse artık. Kısmet. Öpüp kaçayım ben. Ders çalışıcam da aylar sonra yine ilk kez, haklı sevinci var içimde. Kaçtım.

Daçe.
Okumaya devam →
15 Mart 2010 Pazartesi

Cennet Vatan Japonya

7 tane ömer üründül tadında yorum
kendo: "83 yaşındayım, hala daha sokakta elimin kılıcıynan dolaşırım, pü allah belasını versin böyle japonluğun, böyle geleneğin."

● Yaklaş bak bişey diycem. Çok acayip bişey. Sonbaharla ilgili.
● 5 gündür yazı yazmamış olduğumu, arkadaşların bloglarında kendi blogumun adresini ve blogda çıkan son yazının tarihini görünce anladım resmen. Bildiğin "5 gün önce" yazıyor. "daçe der ki - uzun uzun #30 - 5 gün önce..." Evet tamam 5 gündür yazmadığım doğrudur, ama niye şimdi böyle alenen şeyapıyosun ki herkese? Hayret bişey. Bak yazıyorum işte al, birazdan orda "daçe der ki - cennet vatan japonya - 10 dakika önce..." yazıcak. Kafana kafana senin.
● Neden kendi kendime atarlandıysam. Durulayım hemeeen... duruldum. 5 de değil 6 gün olmuş bu arada. Piyüüü. (evet "piyü" diye efekt var, çok da eskiye dayanır. orta asya türkleri falan. litfen. anlamını bilene büyük ödül 330 ml bim kola.)
● Efendim geçtiğimiz 6 günde bi sürü şey oldu, bunlardan biri "kendo" idi. "What da hell?!" dediğini duyar gibiyim sevgili okur, kaldı ki orda benim blog açıkken sarf ettiğin pek çok lafı duyar gibi oluyorum onu bir bil yani, ona göre konuş, ama dikkat ettiysen duyar "gibi" oluyorum, tam duymuyorum, neyse bu gereksiz şakayı bir kenara bırakırsak süper olucak. Bıraktık. Kendo diyordum. Kendo nedir dersen, derim ki kılıçlı dövüşlü bağırmalı çağırmalı bir tür Japon savunma sanatı. Daha doğrusu savunma tekniği diyim, ya da savunma öğretisi falan. Sanat ne abi. Japonların da her şeye sanat demesi ilginç, sıkıysa iki nota piyano çal bacaksız (bacaksız derken, gerçek anlamda). Cancaazla, tanışma toplantısına gittik kendocuların, elimize birer feyk kılıç verdiler, "Kamai! Mamai! Men! Allaah!" diye bağırarak ileri geri hareketler yaptık. Uçan adam Sabri gibi söyledim ama öyle değil tabi.. Yalnız böyle anlattığımdan eğlenmediğim anlaşılmasın, gayet eğlence potansiyelli bi spor. Bağırıyosun bi kere. Neyse. Öeyle işte.
● Bu arada düşündüm de, yani yapıyorum bazen, fark ettim ki kendonun tanışmacasından önce çok uzun süredir bağırmamışım ben. Sen bir düşün bakalım sevgili okur en son ne zaman bağırdın. Ama iyi düşün, duyar gibiyim biliyosun herşeyi.
● MSN'de "bişey sorucam"cı arkadaşlardan içten içe tırstığımı söylemiştim bi ara burda. Şimdi onlar daha sinsi bir hâl aldı, ve artık kendilerine "bişey sorabilir miyim'ci" diyorlar. Her tür soru çıkar ordan, ben tırsıyorum.

her yerde barış akarsu'nun bişeyleri olan, akademi türkiye mezunu bir coğrafya: amasra. bu da "uzaktan yakından alakası olmayan barış akarsu heykeli." tabi mühim olan niyet dimi.

● O diil de haftasonu Amasra'daydım ben. Radyo Topluluğuyla gittik, rakı-balık yaptık, deniz yaptık, gezi yaptık, geldik. Şöyle diyim ki, Amasra bütünüyle güzel bir yer. Şirin. Hürriyet Pazar ekindeki gezi yazarları gibi olmıyım da, güzel yani. Özellikle sabah uyanmacaları çok güzel. Ezan sesiyle irkilip çok tatlı kokular eşliğinde uyuyor olduğunu fark etmek mesela. Deniz kokusu filan bi de.. Evet bunlar hoş şeyler. Aah ah. (bu efekt bildiğin iç çekme. ah şu efektleri yazıya dökebilsem bi gün tamamen. neyse.) Bi de gezdiğimiz süre boyunca fark ettim ki, Amasra halkı, o çilekeş insanlar, o helal süt emmişin oğulları, bildiğin Barış Akarsu'ya inanıyolar. Valla. Her yerde bi Barış Akarsu posteri, afişleri, heykeli, ne biliyim genel olarak bir "i believe in barış" modu var çok yoğun şekilde. Bilmiyorum belki ezanlarının bir yerlerinde falan da geçiyordur ismi, dikkat edemedim ona. O derece. Severim o ayrı.
Direnk kınerid de bir feysbuk grubu açmış ve ondan da güzeli, kendisi bu sene Blog Ödülleri diye bi yarışmaya katılıyormuş. Hani benim de geçen sene katıldığım, hani herkesi "oy! oy! oy ver bağa!" diye darladığım... Evet. Kardeş bloga ve kardeş blog yazarına başarılar diliyorum.
● Sidebardaki izleyici kitlesinin çok uzun süredir 68'de kalması hoş olmadı. Haydi bir dinamizm, bir iki pratizm, üç beş pragmatizm. Yalnız pragmatizm de dedim ya şu blogda, oooh artık ben daha bişey demem. (oooh'un ne olduğu belli zaten.)
● Bu da beyle bir yazımdır. Eğer komikliliği şakalılığı yüzleri güldürdüyse, bi de ne zamandır yapmıyorum hem, gülücüklerinin eksik olmamasını dilediğim cancaaza ithaf olsun. Eheh. Öpüyorum. Gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
9 Mart 2010 Salı

uzun uzun #30

3 tane ömer üründül tadında yorum
Diren'in uzun uzun'larından, sıradaki başlığı kapıyım dedim. Önceki için bkz: http://direnkknerid.blogspot.com/2010/03/uzun-uzun-29.html

Dolmuşta uzattığım parayı ya da bana gelen paraüstünü bir şekilde iletmeye çalışırken bir iki tane bozukluğu -takriben 10 kuruş, 25 kuruş falan- yere düşüren insandan ben inanılmaz derecede nefret ederim. Onun varlığı beni hayattan soğutur adeta, olmaz olsun böyle yaşam derim. Yani belki ben o adamla ordaki yarım saatten fazla bir ortak nokta kurmıycam, bir daha hiç görmiycez birbirimizi, en azından o yarım saate bi saygın olsun, bi dikkat et, adeta bi gerizekalı gibi, aklıevvel gibi düşürme o parayı. Hâkim ol eline be adam, o senin elin neticede, benim değil. Hayret ya. Sinirlendim vak.

Yanlışlıkla bak yerine vak yazınca da bir anda geçti sinirim. Bi de sevimli oldu orda vak, bozmıyım dedim.

Senden yaşça çok büyük birinin, mesela yıllarca abi-abla dediğin birinin, feysbukta senden az arkadaşı olması sana da haz vermiyor mu? "Şu yaşıma rağmen daha çok insan tanıyorum hooaağ!" diye havaya girmiyo musun? Bilmiyorum ben giriyorum bazen... Tamam ben biraz değişik de bi insanım, ufak şeylerden mutluluk çıkartıyorum tamam. La havle.

Bu arada, kaçımız bilgisayarda futbol oyunu oynarken Le Havre takımını görüp de "Ahaha o ne lan öyle la havle der gibi ahohaho!" diyip umarsızca gülmedi ki... Ben güldüm açıkçası ilk gördüğümde. Çok güldüm hem de. Evet değişik bi insan olduğumu yukarıda belirtmiştim.

Bence şu an dünya üzerindeki hiçbir Belçikalının, hatta sadece Brüksel üzerindeki hiçbir Belçikalının, brüksel tatlısının varlığından haberi yok ya, ben ona üzülüyorum biraz. Aynı şey alman pastası için de geçerli ama o bir dereceye kadar affedilebilir. Başka bir yerlerde mesela türk kurabiyesi (turkish cookie olarak geçebilir, edvenz olduğumdan kêlli) diye bişey yapılıyosa şu an, ve benim bundan haberim yoksa, böyle bi kurabiyenin varlığından oraların insanı bugüne kadar hiç bahsetmemişse, ben çok üzülürüm. Türk kurabiyesi pek çok şey demek oysaki. Olsa da yesek. Ama yok.

Hollanda her sene biraz biraz batmakta olan bi ülke ya şimdi, Belçika falan demişken atlıyım dedim.. Hani böyle ülkenin etrafına setler çekiyolar sürekli, işte evleri daha yükseklere taşıyolar periyodik olarak falan. Yani bunu uydurdum ama böyledir herhalde. Başka nası yaşıycaksın o suyla selle. Bir Bulgaristan baraj kapaklarını açtığında izlediğimiz haber görüntüleri ile bir Hollanda'yı bağdaştırabiliyo musun şimdi? Böyle, dizine kadar kıvrılmış pantolon, uzun sarı çizme, elde kova, insanlar dükkanlarını falan boşaltıyo böyle. Yalnız o diil de ben bu paragraftan giderek sıkılmaya başladım. Kurtulamıyorum da. Napcaz. Sohbet etsem bırakır mı ki... Eheh naber paragraf? Bence süpersin. Hadi bırak yavrım. Hadcanım. Hadi benim güzel kızım, hadi yakışıklı oğlum. HADİLAN!

Ters yapınca bıraktı.

Dünyanın en gereksiz blog yazısı olsun bu da, zira genel hatları itibariyle çok eğlendiremiycek gibi. Ben mesela, çok eğlenmezdim okur olsaydım. Böyle de özeleştiriye açık bir insanım. Eleştiriye kapalıyım ama özeleştiriye açığım. Ooh mis, en güzeli. Şaka tabi.

Daçe.
Okumaya devam →
8 Mart 2010 Pazartesi

Asus

4 tane ömer üründül tadında yorum
Selam okurlar. Size çok sevdiğim birinden bahsedicem. İsmi Asus Dizüstü Bilgisayar (erkek ismi). Ve bu hikayede, tüm insanlık adına kolaylık olsun ve zamandan tasarruf etmiş olalım diye sadece "Asus" diye geçicek.

Şimdi benim odada, ayıp mı ki söylemesi, bence değil, bir Asus var tamam mı (çalmaya gelmeyin rica edeceğim). "Dizüstü" diye alınan ama ilk başlarda bir heves neticesinde birkaç aylık diz üzerinde kullanımından başka, bir kere insan dizi, insan kucağı görmemiş bir elektronik alet. Ama akıllı, marifetli bişey. Şimdi bunun bir "login ekranında kişiyi tanıma" şeysi var tamam mı 2010'da olduğumuzu belli edercesine (2010 = gelecek). Yani kullanıcı girişi ekranında bir küçük pencere çıkıyor, sen şifre yazmıyorsun da kendini gösteriyorsun kameraya, o pencereye görüntün geliyor, sonra (önceden kayıtlı görüntünle uyuşması halinde) seni tanırsa şifre mifre girmeden login oluyorsun. Yani benim gibi üşengeç insanlar için büyük kolaylık. Yalnız şimdi böyle bi özellik başta çok "Ohaaaa!" etkisi yapabilir genç dimaalar üzerinde, onlara önerim eklem yerlerine kolonya ile masaj uygulamak, zira ben de ilk gördüğümde "Ohaa anaskm vay anasını" gibi tepkiler vermedim değil. Yalan yok. Ama yani kullandıkça anlıyorsun ki öyle büyütülecek bir özellik değil-miş.

Başlarda benden başka kimseyi tanımayan, haliyle bir başkasının kullanımına izin vermeyen bu milyar dolarlık alet, daha sonraları (alındıktan 6-7 ay sonra) önüne geleni tanımaya başladı. Yani ben zaten beni daha kamera açılır açılmaz tanımasından biraz kıllanmaya başlamıştım ama acı gerçeği bundan iki-üç ay önce bir bayramda kuzenimin bizde kaldığı ve "Hadi bilgisayar açak, bişeyler yapak!" fikrini ortaya attığımız zaman gördüm. Bu arada ergenliğe henüz girmemiş-ergenliğe girmiş-ergenlikten çıkmış diye 3 gruba ayrılan insan güruhundan herhangi iki ya da daha fazla birey (genellikle erkek dimâlar) için "bilgisayar açmak" çok geniş anlamlar barındıran bir aktivitedir. Birinin etkin rol alıp diğerinin izlediği oyunlar oynanır, internetten "komik vidyoo xDxD"ler kesin izlenir, film izlenir, harddiskteki fotoğraflara falan bakılır ve bilimum gereksiz ama zaman geçirtici şey yapılır. Biraz uzun anlattım ama beyleyken beyle... Neyse bilgisayarı açması için kuzenime kaş göz yaptım, şifreyi falan söyledim, sonuçta kameranın onu tanıyacağı aklımın ucuna gelmezdi, şifreyle giriş yapması gerekicekti. Fakat dehşetle, bunun gerçekleştiğine şahit oldum. Yani benim pcde kayıtlı görüntümle kuzenim çok rahat login olabiliyordu, kaldı ki kuzenimle uzaktan yakından benzemiyorduk. Kuzenimi görüp, tanıyıp, "Daçe oturum açılıyor..." yazması dünyamı allak bullak etmişti. Kimi görse ben sanan bir Asus'a daha fazla güvenemezdim, ama onu hala odamda tutmaktan başka yapacağım bişey de yoktu..

Günlerden bi gün, kendisi bugün olur, açtım Asus'umu, geçtim karşısına. Login ekranında kameranın ışığı yandı (= ben açıldım haber veriyorum), görüntüm geldi ekrana, fakat bir türlü tanımadı beni. Kafamı oynattım sağa sola, pcde nasıl kaydedilmişse o pozu vermeye çalıştım ki daha kolay tanısın; ama yok, tanımamakta direniyor alet. Şunu fark ettim, ki o sırada gözlüklüydüm, beni gözlüklüyken tanımıyor Asus, ama Adana'nın esmerleştirdiği -siyah- ve bana hiç benzemeyen kuzenimi her şekilde tanıyordu. Önce dudaklarım titredi, gözlerim dolu dolu oldu. Sonra sakinleştirmeye çalıştım kendimi, gözlüğümü çıkardım, neden sonra "Haaaa tamam tamam" dedi Asus, oturum açtı... Alet eve geleli bir 1,5 yıl falan olmuştu ve 1,5 yıl sonra feci satmıştı. Arkadaş arasında da çok sık kullanılan "satışlara gelmek" olmuştum. (bkz: satışlara gelmek olmak?!) Yılların (bir buçuk yılın) Asus'u ile aramdaki tek bağ, artık PES'ten başka bir şey olamazdı.

(yine bi yere bağlayamadık sanki ama.)

Daçe.
Okumaya devam →
3 Mart 2010 Çarşamba

Nankör Rock Camiası!

5 tane ömer üründül tadında yorum
kirk hammett burda "allah belanızı versin ya öyle mi çalınır.. ver bi si bemol ver aaabi!" modunda. kaldı ki si bemolsüz bir kirk hammett, kirk hammett değildir.

Sevgili okur neler yaptın sen öyle ya? Valla acayipsin yani evet bravo. İlgini yeteri kadar çektiysem bişey anlatıcam. Eheh..

Bugün, sonunda bizim okulda çarşıya gelen Guitar Hero'yu oynama şansı elde ettim. Mâlum, çok oynamışlığım yoktur daha önce. Birkaç kereyi geçmez yani. O yüzden gitara falan çok hâkim değilim anlayacağın. Ama tabi bu oynama hevesimin önüne geçemedi ve iki arkadaşımı alıp "Olm çok güzeel yaaa rockstar olcaz bak çok şahane oynuycaz haaa!" diye kandırıp oyunun başına oturttum. Başlarda Metallica'dan en bilinen şarkılarla başladık, işte bir Nothing Else bir Fade to Black, bir One falan. Buralarda çok iyiyim, adeta kırk yıllık rakçıyım, öyle böyle değilim. Zaten oyunun başında da karakter olarak Kirk Hammett olmuşum ki, bu arada kendisiyle ilgili şöyle bir yazım da olmadı değil zamanında, yani o çılgın attığım sıralarda, yeşilden sarıya bir ceylan edasıyla geçtiğim ama kırmızıya bir aslan gibi çok uzun bastığım (evet o benim için "uzun basmak" sadece) dakikalarda Kirk Hammett eminim mutluluktan ağladı yani Los Angeles'taki evinin terasında. O derece. Tabi bunda "Easy"de oynamanın verdiği (evet easy allah belamı versin evet) rahatlık da vardı. Neyse.

Sonra çok âşina olmadığım şarkılar birbiri ardına gelmeye başladı, ben şu Nothing Else Matters Metallica'cısı halimle kalakaldım tabi. Arkadaşlardan diğer ikisi zibidiler gibi yardırırken ben birden çalamamaya başladım, "şimdi neye basıcam, sırada hangi renk var" (evet nota değil, renk onlar benim için yine) falan, Allahım deli oldum. Giderek daha da kötüleştim. Hâliyle de şarkının ortasında kafama yediğim domatesle kapı dışarı edildim. Evet evet çok bariz bi şekilde oyundan attılar. Bilmiyorum, daha önce çok oynamadığımı söylemiştim ama yani, ulan insafsızlar ben hakikaten Kirk Hammett mıyım lan? Ha? HAA?! Ben yani orda fizik labından erken çıkıp "Napsak lan şimdi yemek de yenmez üfff" triplerinde öğrenci bi insanım. Nedir yani beklenti. Neyse işte ben de bu Kirk Hammett halimle, yalnız ne çok Kirk Hammett dedim ya şimdi kesin kulağı çınlıyodur, neyse, şu Kirk halimle domates yedim ya, daha bişey demiyorum diyip uzun süre daha oynamamak üzere Guitar Hero'yu terk ettim. Anladım ki benden rakstar makstar olmaz. Bi dahakine belki James olurum, sarı sarı saçlarım da var işte, sesim de fena değil. Evet bi daha oynarsam bi yerde James'im ben. Evet anlaştık. Ama yani şu da bi gerçek ki, rock camiaası bitmiş aaaabi.

Gittim. Hell yeaah!

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)