28 Şubat 2010 Pazar

Fahriye Abla

5 tane ömer üründül tadında yorum
Az sonra Fahriye Ablası hakkında pek hoş şeyler düşünmeyecek olan A. Muhip Dıranas, bunu bakışlarıyla belli ederken. ("yalarım" bakışı)

● Selamlar sevgili okur, ne yaptın?
● Bugün yine burda toplanmamızın sebebi birtakım komiklikler şakalar. Gülüp geçeceğiz yani. Fazla bir iddaam yok zaten. Ama düşünsene; sen gülmezsen, ben gülmezsem, biz gülmezsek hoş olur mu? Daha ziyade ayıp olur yani. Emeğe saygı, +rep pls;))).
● Yalnız dün basit bir hesapla bölümdeki kızların bütün mevcuda oranının, makina mühendisliği ile aynı olduğuna üzülerek şahit olduk cancaazla (gizli selam, eheh). Makina yani. Makina. Pis kok, pis kok, erkek, erkek, erkek, döş kıl erkek pis kok erkek. Anlatabildim mi.
● Ortaokulda çok samimi olmadığım arkadaşımın geçen ay beni feysbukta bulup bütün hayatını anlatmasına şahit olduğumu dehşetle anlatmıştım sizlere. Bu sefer onun biraz farklısından bahsedicem. Yine ortaokuldan bu kez samimi olmuş olduğum ama artık olmadığım bi çocuk var, liseden beri msnde ekli duruyo, yani düşün kaç yıl oldu işte. Yıllardır bi selamlaşmışlığımız olmadı. Geçen gün birden selam dedi, selam dedim. Naber dedi, iyidir sen dedim. İyi dedi. Ve orda kesildi. Yıllardır beklenilen konuşma, bu şekilde hızlandırılmış olarak yaşandı bitti saygısızca. Bi 5 yıl daha konuşmayız herhalde.
● Geçen gün dolmuştayım (had'canım!), en arkaya oturdum adeta bir mini çakal gibi. En önde de bi adam var, adamın da bi kedisi var tamam mı. Yani evcil havyan kafesinde falan ama, kedi yani neticede. 1992'den beri bir dolmuşa binen tek evcil hayvan. Dolmuş böyle fren yaptıkça, sağa sola hızlı döndükçe kedi de nası bağırıyo bi görsen. Allahım, sanki bir yerine bir şey kaçmış gibi. Böyle bi on dakika falan aralıksız bağırdı. En son baktım, kedinin sahibi adam iniyo, kafesi falan aldı eline. Bi an dedim herhalde o kadar bağırmaya, kedi dile gelicek "Müsait bi yeeeaaav" diye kendisi bağırıcak. Tam olarak o kelimeleri sarf edemediyse de, inerken hâla bağırıyodu.
Tarihe tanıklık edelim mi? Bence edelim #12: "Ahmet Muhip Dıranas'ın şiire başlangıcı..."

"Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Nası güzel bi insansın Fahr...."
Hmmf. Dur bakiyim şöyle desem.
"Göğüslerin, dizlerin ve ak pak her bi yerin
Ne kadar seksi komşumuzdun sen Fahriye!
Off yemin ediyorum çok acayip bişeydin varr yaa...."

Ulan yok bu kadar da açık yazmıyım. Deminki iyi gibiydi.
"Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla"
Evet bu iyi işte, bunu yaziyim. Bu arada bi kımıldanma olmadı diil, uu beybi. Öhm.

"Nike, her 8 kullanılmış plastik şişeden 1 forma üretiyor. Bu formaları Dünya Kupası'nda 9 takım giyecek"miş. Nike'ın yönetim kurulu başkan yardımcısı, boş zamanlarında çok fazla "Derya Baykal ile İşin Bokunu Çıkartıyoruz" izliyor gibi.
Derya Baykal'a da laf attığıma göre gidebilirim artık. Bu ara biraz az yazar oldum ama, dersler mersler diye bahane vermiycem yine. Ama yani biliyosunuz, dersler mersler. Eheh. Haydi kendinize iyi bakınız. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
24 Şubat 2010 Çarşamba

Fizik Labında Gerginlik

2 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlar efendim. Neaber? Görüşmeyeli, yaklaşık 1 gündür, neler yapıyorsunuz? Hayatınızda bi gelişme falan bişey var mı? Yok dimi? Tahmin etmiştim. Allaşkına sevgili okur, sen de senin benim gibi birisin en nihayetinde, evet tıpkı kendin gibisin bi yerde, evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış mı olucan sanki dünden bugüne. Behey. Bi titreme geldi.

Şimdi ben yaklaşık yarım saat sonra derse gireceğimden kelli, bu yazıyı da okuldaki bi bilgisayar labından yazıyorum. Sırf zaman geçsin, sırf o yarım saat mal mal dışarda gezip sıkılmayayım diye. Herkesin ders programı ayrı ayrı olduğu için Guitar Hero oynayacak kimseyi de bulamadım okulda gördüğün gibi. Dönüp dolaşıp yine bloga geldim.

Yalnız şu an biraz panik oldum, zira tam bu satırarı yazarken şöyle bi uyarı çıktı, üstüne tıklayınca daha büyüğünü görebileceğiniz üzre:

Hala da geri saymaya devam ediyo, sanki inceden diyo ki "12 dakikaya o yazı bitecek!". Ama çok baskı altında hissettim ben şu an kendimi. Dın dın dın dın. 10 dakika kaldı diyo. Ressmen kendimi Amerikan filmlerindeki bomba imha ekibindeki özel ajan gibi hissettim. Gerçi bomba imhada niye özel ajan çalışsın dimi, o da var. Bomba imhada çalışan adam da senin benim gibi sabah 9 akşam 6 memur yani. Hadi senin benim gibi kısmı tam şey olmasa da... Bu arada 8 dakika 30 saniye kaldı olm, çok korkuyorum.

Yalnız şu an içinde olduğum bilgisayar labı okula ait ya, hani böyle sonuçta ciddi işler için falan kullanılcak sözde. Ben geliyorum buraya, sırıta sırıta feybsuka giriyorum, ne bileyim tıpkı bir yüzsüz gibi twitterda yeni komiklikler twitliyorum falan. Son model Fujitsu bilgisayarı 1 saat için bunlara harcıyorum. Haa tabi en başta laba girdiğimde, ayıp olmasın diye önce bi okulun mail adresine giriyorum falan. Direk feysbuka girersem tam bir vicdan azabı.

"Hassktr 2 dakika 45 saniye kaldı" yazıyodum ama, baktım şimdi 1 dakika kaldı. Nası da çabuk geçiyo zaman.. O diil de yalnız çok heyecanlı. Tam 1 dakika sonra pc patlasa ya. Eheh. Dur bakiyim mavi miydi kırmızı mıyd....

ve sonra bir daha Daçe'den kimse haber alamadı..

-restarttan sonra gelen edit: bi restartı ne kadar büyüttünüz arkadaş. yine geldim, acele acele yayınladığım yazımı editledim falan. hayret bişiy.-

Daçe.
Okumaya devam →
22 Şubat 2010 Pazartesi

Gimme Five!

4 tane ömer üründül tadında yorum
● İyaaşşamlaaar.
● Bilmiyorum belki de sen bu yazıyı gündüz vakti okuycaksın. Ama bizim bi tanıdığımız vardı eskiden, çok samimi olduğumuz çok sık görüştüğümüz bi insan. Onu anmak istedim kendi kendime. Şu an o insan kimdi hiç hatırlamıyorum. Yani bi yerden böyle konuşan bi insanı tanıdığımıza, zamanında sıkı badiler olduğumuza eminim ama; kimdir nedir şu an şeyapamadım çok.
● Neyse napçam zaten.
● Babam şu an içerde çok ciddi bi tartışma programı izliyo, onların tartışma sesleri beni burda geriyo. Hayır tartış tartış nereye kadar dimi. İşte anlatamıyosun. Baba kavramını bahşettiğin insana, bu arada kim kime neyi bahşediyor bilemedim şimdi ama, o insana bu tip haber/tartışma programlarının çok sevimsiz olduğunu, kısa süre için bile olsa programın ailenin huzurunu kaçırdığını birinin söylemesi gerek. Nasıl uzun cümle yazdım yalnız. Piyüü. Çaktırma.
● Böyle tartışma programlarında da, böylee takım elbiseli, kelli felli, ne bileyim kaşlı gözlü, döşü kıllı adamlar ciddiyetin icadında bulunmak istercesine tartışıyolar ya. İşte ben istiyorum ki tartışmanın en gergin, en tavan anında stüdyoda olayım, tartışanlardan birinin yanına gidip elimi belden aşağı doğru ani bi hareketle uzatıp ağzımla "muccn muccn" sesi çıkartıyım. Hani var ya öyle bi hareket, yavan bir erkek-erkeğe esprisi.
● Üstteki maddede anlatmak istediğim hareketi tarif ederken az daha yanlış yerlere gidicekmiş cümle. Aman aman. Ondan sonra +18 blog olacağıdık bak görüyo musun. Anlatamadım da sanki zaten.
● Blogun en yukarısındaki mavi barda "Sonraki blog" diye bişey var ya. Bana denk gelen sonraki blog ne kadar pis. Allahtan "Önceki blog" diye bişey yok da, bu yazdığımı asla okuyamıycak. Ama yani ne biliyim, pis bi blog sonraki.
● Boyundan büyük ceketi alması için kuru temizlemeciye gönderilen, ceketi eve getirirken yere sürtmemesi için binbir çaba sarf eden, evin küçümen çocuğu... Yalnız değilsin. 70 milyon tek yürek olduk, seninleyiz.
● Şehirlerarası otobüste gecenin 2'sinde falan bağıra bağıra, hatta böğrüye böğrüye, evet böğrüye, ağlayan çocuk; işte sen yalnızsın. Bu şımarıklık ve sorumsuzlukla devam edersen daha da çok yalnız kalıcaksın. Hatta bunu benden duymanı istemezdim ama, hmm, nasıl söylesem.. Birimiz bi gün çok pis sinirlenicek, kafanı otobüsün camına vura vura öldürücek seni. Şimdilik kim olduğunu söylemek istemiyorum.
BENİM!!
● Ahh, tutamadım.
● Fenerbahçe'den Fener diye bahseden, takımının ilk 11'ini bir nefeste sayabilen ve futboldaki birçok kavramı "maç" diyip geçiştiren çocuk.. Üzgünüm, senin için bi yorum yapamadım şimdi.
● Şimdi okul başladı ya, ilk günden defter tutmaya başladım ben de. Hissediyorum, çok güzel şeyler olucak. Bi kımıldanma oldu şimdiden. Ahayala! (önceki dönemin defter hikayesi için bkz: Bi Defter Aliim)
"Deli gibi sewerim, gitmeyide bilirimm.." diye kişisel iletisi olan arkadaşım var msnde. Çok korkuyorum. Tabii Müslüm Gürses'li bir event'e katılacak başka bir feysbuk arkadaşımı ise hiç söylemiyorum.
● Hepinize sarılır, yanaklardan öperim. Sağlıcakla, sevgiyle kalın. Yazı sonlarına yeni eklediğim "tıklat omuzdan" kısmında layk'lara ve fantastiş'lere abanın. Gittim ben.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Şubat 2010 Perşembe

Sprite Semester

4 tane ömer üründül tadında yorum
Blogu neden bir haftadır boşladığımın, belki daha da boşlayacağımın kanıtı olan fotoğraf, daha doğrusu screenshot.
-bahane bunlar daçe.
-biz yedik mi şimdik bunu?
-çok ayıp ediyosun.
-aklına yazıcak bişey gelmiyo dimi?
-okul başladı, blog bitti mi?
-senin ağzını burnunu kırıcam daçe.
-biz salak değiliz.
-daçe var ya çok tembel adamsın.
-"yazmaya üşeniyorum" demiyo da.
-bazı bazı benden bahsetsene la, ehi ehe.
-sen bunu yazsana bloga.
-aa senin blogun mu var?
-hmm yazarlara bayılırım.
-bilader!?
-abim.
-daçe misin nesin döverim seni.
-blog mlog anlamam ben.
-hmm bakiyim.
-yalnız iyi yazıyosun ha.
-ahah bak çok güldüm, hani şey yazmışsın ya.
-ulan ne adamsın ehuehue.
-ortak blog konuşması yapsak ya daçe?
-off yine mi ortak blog konuşması daçe!
-daçecan!
-abi benim yanlarım çok kilo alıyo fitnıss mitnıss.
-bravo sinan!
-ben önceden düşünmüştüm zaten, peh.
-sen şimdi petrol okuyosun he mi?
-hee iyi iyi, çok para var mı o işte?
-hee birinci sınıf daha tabi.. müsait bi yerde.
-alkışlarla yaşamaya utanmıyo musun?
-kedi gibi belki de. büyüyerek gelen smayli.
-asl?
-olm ben yazamam bakü makü. çok zor mok zor.
-peki ya dünürün öpülesi götü karaysa?
-bismillah bismm yavrım bism.
-yalnız hava ne güzel oldu haa.
-o değil de daçe, ne diyoduk biz böyle komple..
-haa evet blogu boşladın.
-en kısa zamanda yaz.
-kaçalım.
-öptük kib bye.
Okumaya devam →
13 Şubat 2010 Cumartesi

Worldwide Olmak

7 tane ömer üründül tadında yorum
Az sonra bu bloga girecek olan Nijeryalı Daçeseverler. Şimdilik çocuklar ama bunlardan yaklaşık olarak yarım Afrika kadar daha var.

● Naber sevgili okur, iyisin? İyisin iyi.
● Demin telefon çaldı, baktım, biri sesli mesaj bırakmış. Bir anda kendimi Amerikan dizilerinde hissettim yemin ediyorum. O bir an çabuk geçti ama.
● Atıyorum, gecenin 3'ünde herhangi bi siteye, bloga, bi yere giriyosun. Orda "Şu an kaç kişi online" diye bişey oluyo. "Şu an kaç insan sitede geziniyo" diye. İşte tam orda, 2 yazıyo bazen. Gecenin 3ünde. Issız bi yer. Ama senden başka biri daha var. O insanla gidip tanışmak istemez misin? Yani oturalım bi kahve içelim karşılıklı, ne biliyim işte kaynaşalım arkadaş olalım falan. Hatta sadece "2" yazınca diil, yine gecenin 3ünde dolaşırken 8 falan yazıyo. Ben o diğer 7 kişiyi çok merak ederim. Çok ıssız bi saatte, ıssız bi internet sitesi, ama benim gibi 7 tane daha var. Bence ben o insanlarla iyi anlaşırım, çok iyi dostluklar kurabilirim. Ah o 7 kişiyi bi bulsam gençlik filmi bile çekerim, en son herkes ölür ben kalırım falan gerçi ama. Öyle garip de düşüncelerim var işte.
Büyük Yalan: Ya da mesela bazı sitelerde şey oluyo, "Hangi ülkeden kaç kişi girmiş?" diye bişey. Altında liste var işte, yazıyo "Ukrain 4, Colombia 6, Turkey 82, USA 16, Republic of South Africa 9" falan. O sitenin sahibi inanıyor mu hakkaten ona? Ya da o uygulama gerçekten doğru mu gösteriyo yani? Hayır mesela düşünüyorum, kim benim bloguma Kolombiya'dan katılır, kim Nijerya'dan merak edip de girer. Bi de düşünsene şey oluyo böyle, elin Afrikalısı oturuyo öyle. Bi anda diyo ki "d...a...çe..derki...blogspot..nokta...kom!" falan. Böyle bi anda aklında beliriyo mu acaba sitenin adresi ki? Ya da rüyasında beni mi görüyo nedir. Elin Afrikalısının rüyasında beni görmesi bir an için korku dolu anlara sebep oldu. Geçti.
● Britanyalı olsaydım ismimin Ryan olmasını isterdim. Ryan diye yazılıp "rayn" diye okunuyo, ne kadar karizmatik diil mi? Şimdi bi de bana bak. Berkay diye yazıyosun, hiç utanmadan yine "berkay" diye de okuyosun. Britanya mandası mı olsaydık zamanında? En azından isim haklarını alsaydık da adım Ryan olsaydı lan. Neyse.
● Pek sevgili Nesli de blogunun birinci yılını dolduranlar arasında yerini almış, akşam bir de "süprüzlü" video ile kutlayacakmış. Benim de tuzumun bulunduğu videoyu akşam girip izleyin derim. Eheh. Kutlu olsun specialnness.
● Bence meclis çok eğlenceli bi yer. Herkes birbirine dünyanın lafını sokuyo hani, haberlerde görüyoruz, ama herkesin dokunulmazlığı var. Dokunulmazlık süper bişey diil mi? Yani fantastiko çizgi filmlerde falan olurdu böyle şeyler, "Dokunulmozluk kolkonuuu!"* falan. *dokunulmazlık kalkanııı!
Hanson diye grup yok muydu eskiden?
● Feysbuka girdiğinden beri bi tane yorum yapmayan, video paylaşmayan, sadece başkası etiketlerse fotoğraflarını gördüğümüz, ve feysbuku sadece "arkadaş eklemek" için kullanan insanlar var. İşte bu insanlar bir araya gelseler... Hmm, çok da kalabalık değiller aslında düşününce; bir bütün San Marino'yu ancak doldururlar gibi.
● Şimdi bir yandan bunu yazarken bir yandan "Sana Değil Kardeşine" eşliğinde kahvaltı yapmaya çalışıyorum. İnan bana çok zor. O yüzden gideyim şimdi, bir başka zaman tekrar geleyim. Evet. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
11 Şubat 2010 Perşembe

Bir Yaş: İstatistik ve Gerçekler

4 tane ömer üründül tadında yorum

Daçe Der Ki 1 Yaşında! (evet anladık tamam.)

Daçe Der Ki hakkında bilinmeyenler, en çok merak edilenler (kim merak edicekse) ...

-- Bu blog ilk açıldığında, buralar hep dutluktu.

-- "Daçe Der Ki" ismini günlerce eve kapanıp düşündüm. Sırf isim yüzünden birkaç gün geciktirdim açılmasını. Sonunda bu isme karar verdim ama, dediğim gibi, adeta bir işgüzar gibi bulduğum ilk ismi koymadım yani.

-- Sanırım bulduğum ilk isimlerden biri, tam da hatırlamıyorum ama... Evet hiç hatırlamıyormuşum.

-- Lise 1-Lise2 civarında açtığımı söylediğim bloglar 2 aydan fazla dayanamadı. En uzan sürenin ismi "Berkay-D" idi. Ne kadar tırtmış dimi. berkayd.blogspot gibi bir adresi olması lazım.

-- Sadece blogger'ı denemedim tabii. Bu yıllar süren zorlu süreçte blogcu.com da nasibini aldı benden, tumblr.com da.. Hatta dacederki.tumblr.com diye bir adres şu an hala bulunmakta olup, zamanında "Yarın bir gün lazım olur ekieki.." düşüncesi ile alınmış idi.

-- Daçe Der Ki'nin ilk izleyicisi ve ilk yorumcusu sevgili Diren, belirteyim.

-- Bir ara, sırf bloga adam çekmek için saçma saçma yerlere blogun adresini yazıyodum. Ayaküstü insanlara adresi dağıtıyodum, ne bileyim, Bloxoo gibi saçma sitelere üye olup tanıtım yapıyodum, okulda Radyo Topluluğu bünyesinde bazı aktivitelerde çaldığım sıralarda yanıma gelen ve bilgi isteyen insanlara bazı bazı blogun adresini de verdiğim olmuştur inkâr edecek değilim. Bkz: Tanıtım Günleri, ORT Standı.

-- Bir ara da, sanırım yazındı tam hatırlamıyorum, bu blogu "Blog Ödülleri 2009" adlı blog yarışmasına soktum. Böyle kategoriler falan var, işte insanlar üye olup oy veriyolar bloguna, hangi kategorideysen ona göre derecelendirme yapılıyo falan. Sırf ilk 3'e girip blogun adını bir yerlere getirmek hevesiyle milyonlarca arkadaşıma üye olmalarını ve bana oy vermelerini direttim. Bir çoğu verdi de. Hiçbir işe yaramadı geçen sene ama olsun. Sağolsunlar. Yine olsa yine yaparım, kaldı ki bu sene yine katılırım ben.

-- 2009'un yazında ya da sonbaharında, tam emin olamadım, Geçen Hafta diye bir ortak haber blogu işine girişileceğini duydum, bununla da kalmayıp yazarlık teklifi aldım. Bir tezcanlı gibi hemen kabul ettim. 5-6 arkadaşla komikli şakalı haberler yazıyoduk falan. Sonra kimse yazmamaya başlayınca sessiz sedasız kapandı orası. En azından bir ortak blog deneyimi ve güzel insanlar kazandım. Bir tanesi Rectoa, diğer tanesi Littleiv'dır mesela.

-- Sinan'dan profil resmi çizmesini istemiştim, aylarca istedim, aylarca "Oha aslansın kaplansın" diye gaz vermeye çalıştım ama insan tembel olmayagörsün. Ben de kendi resmimi kendim paintte yapmıştım, şlak diye onu koydum.

-- Sidebardaki "İzleyiciler" kısmındaki hareketlilik çok büyük motivasyon kaynağı oluyor. İki kişi birden artınca ne biçim seviniyorum. Amatör ruh işte napçan.

-- Blogdaki yazılarda tam 96 defa birilerine selam ettim, isimlerini geçirdim... Tabi bu sayıyı şu anda uydurdum ama gerçekten çok yazıda birilerinden bahsettim, isim verdim. Hepsini çok severim, can hepsi, ama şüphesiz, en önemlisi 'cancaazım'; ve gerek aylardır yüzyüze yorumlarıyla, gerekse burdaki ve feysbuktaki yorum ve layklamalarıyla çok şahane destek oldu, belki farkında değilsin cancaazım ama. Ehüeh. Öperim.

-- "Daçe Der Ki'ye 1 yıl içinde şu kadar yorum geldi" diyemiyorum ama özellikle son aylarda tatmin edecek sayıda yorum geldi, geliyor. Bir yıl içinde yorum yapmış herkesi tek tek öpüyorum. Cansınız. Sonuçta yorumlar da acayip motive eden bir olay. "Like manyaa" olduğumdan hep bunlar.

-- 1 yılda tamı tamına 305 yazı girmişim. 60 yazı daha girseymişim, "günde bir yazı" gibi kolay bi istatistik verebilirdim ama şimdi 305'i 365'e bölmiyim dimi. Gerek yok.

-- Bloga girerken bazı arkadaşlar "Dolandırıcılık!!1! Dikkatt!!! Bu site güvenli olmayabilir!!11!!" uyarıları alıyormuş. Onlara sesleniyorum; ben masumum ve bu site çok güvenli. Evet.

-- Aklıma başka da bişey gelmiyor pek. Sizin aklınıza gelen soru olursa ister formspring üzerinden, ister yorumlarla bana iletin, çıkıtakk! diye anında cevaplayayım.

Daçe.
Okumaya devam →

Bir Yaş: Açılış

2 tane ömer üründül tadında yorum

Daçe Der Ki 1 Yaşında!

Öncelikle en çok heveslendiğim "Tarihte Bugün: 10 Şubat 2009 - Daçe Der Ki açıldı." şeysini yazamayacağım sanırım. Yani önceki yazdığım tırt kısa yazıyı saymazsak elle tutulur bir birinci yıl yazısı yok ve haliyle yazayım istedim; ama sanki 10 şubatı kaçırıcaz gibi. Neyse. Olmadı "Tarihte Dün" deriz, mühim değil.

Daçe Der Ki'nin açılış hikâyesi ile başlayalım...

Bu blog pek çoğunun aksine, sıcak ve sıkıcı bir yaz tatilinde değil, soğuk ve sıkıcı bir sömestr tatilinde açıldı.

2008 yılının Aralık ayında feysbuk üzerinden çeşitli komikli-şakabaz notlar yazmaya başlamıştım. Bu önceleri pek tepki almamış olsa da, sonradan "Ehehe sevdim.", "Aferin Daçe.", "Oha çok güldük!! xD" diye gelen yorumlar ve bir sürü "like" ile beni coşturdukça coşturuyor, yazma şevkimi günden güne arttırıyordu. Arkadaşlarım arasında bir anda "yazan çocuk" sıfatına bürünmüştüm. Feysbuk'ta not yazma işi biraz daha devam etti, taa ki birkaç arkadaşımın "Blog açsan ya?" önerisine kadar...

Efendim beni tanıyanlar var bir sürü, biliyorlar ki ben çok acayip gaza gelebilirim bir anda. Bir de benim blog alemlerinde ilk olarak Lise 1'deyken bulunmuş olduğumu, ama hiçbir blog girişimimin "tutmaması" üzerine iki ayda bir açtığım blogları çatır çatır kapattığımı söylesem daha rahat anlaşılırım. Yani bu özellikle son "Blog aç." önerileri ile yeniden gaza geldim, yıllar sonra yeniden blog açmak konusunda heves yaptım.

...Üniversite hazırlık yılının ilk dönemi geride kalmıştı ve aramızdan birilerinin, Sinan'ın, halihazırda çok şahane bir blogu vardı. Özellikle benim bu blogu açmamda, ağzıyla burnuyla oynayarak geliştirmemde ve 2 ay değil tam bir yıl boyunca sürdürebilmemde kendisinin ve blogunun çok büyük payı var, belirtmeden geçemem.

Bir de efendim Ocak ayının sonunda yine çok sevdiğim Diren'in de bir blog açmış olmasıyla iyice fenalara girdim, dedim "Açılın ben blog açıyorum!"

Şubat'ın 10'u gibi, soğuk bir kış günü, başbakanımız ve değerli vekillerin de katılımıyla açılış törenini gerçekleştirdik -başbakanının da vekillerinin de canı cehenneme dostum-, ilk yazımızı yazdık falan. Öyle işte.

"Bir Yaş" başlığıyla kutlamalar dahilinde ikinci yazı "Daçe Der Ki hakkındaki gerçekler" gibi bir başlıkla çok çok yakın zamanda burda olucam. Çok çok çok yakın. Hatta az sonra evet.

Daçe.
Okumaya devam →
10 Şubat 2010 Çarşamba

Yaş Almak

10 tane ömer üründül tadında yorum
Birinci yılını dolduran tezcanlı bloglar kervanına burası da katıldı. Blog olarak böyle, komple. Ama önceden de dediğim gibi, hiçbir ekstraya girişmeyeceğim. Ne bir yazı, ne bir video. Bir yıl boyunca bıkmadan usanmadan takip eden, aralarda bıkıp usanan ama yine de bir gözüyle takip eden, veya bu bir yılın içerisinde herhangi bir zamanda takip etmeye başlayan herkese sevgiler. Kendinize iyi bakınız ve takibe devam ediniz sevgili okur. Hatta sidebardaki "izleyiciler" kısmına adınızı yazdırınız, ne bileyim, Twitter hesabıyla filan da oluyor bu ara. Eheh. Öperim.

Bak bir de şurda geçen sene bugün blogda yer alan ilk yazı var:
http://dacederki.blogspot.com/2009/02/meraba-meraba-meraba.html

(burdan orta yaşlı insanlara sesleniyorum. "yaş almak" diye bir şey yok. bildiğin yaşlanmak o. gittim.)

edit: belki de önümüzdeki günlerde daha özenli, daha uzunca bir "birinci yıl" yazısı yazarım, belli mi olur.

edit2: vallahi de yazdım. sözümde durmanın haklı mutluluğunu yaşıyorum.
Okumaya devam →
8 Şubat 2010 Pazartesi

Evde Aduket Denemesi

4 tane ömer üründül tadında yorum
google'da "aduket" yazıp, çıkan ilk görseli almak da biraz tembellik oldu ama. siz evinizde denemeyin. yoksa ryu myu tanımıyorum çok fazla. sadık yarim subzero benim.

● Bazen düşünüyorum da, tüm blog yazarları ve okurları bir araya gelsek, yani dünya üzerinde böyle bi event olsa ve biz toplaşsak, o kadar insan, bence Japonya toprakları kadar edebiliriz. Cennet vatan Japonya. Nagasaki'den Hiroşima'ya uzanan, güzelliklerle dolu bir coğrafya.

● Bundan birkaç ay önce, dolmuştayım yine, başka nerde olacağıdım ya, önümde iki adam konuşuyo. Daha doğrusu tartışıyo. Tartıştıkları şey, "Dünya üzerindeki tüm insan evladını Japon adasına ver etsek, tüm adayı kaplar mı?" Biri diyor ki, "Bence sıkış tepiş anca sığar 7 milyar insan oraya"; diğeri de sırf bütün bunları dinleyen ve kendilerine sinir olan bana gıcıklık olsun, muhabbet uzasın diye karşı çıkıyor falan. Gerçi bunu yazmış olduğumu hatırladım sanki hayâl-meyâl, ama böyle de "tartışacak konu yok, kıçımızı avuçlayalım bari" diyen insanlar var. Emin olun sevgili okurlar, onların da barınacak sıcak bir yuvaya, kafalarını okşayacak şefkatli ellere ihtiyaçları var. Gelin buna bir dur.

● Benim annem çok acayip bi kadın. Yani tabi herkesin annesi kendine acayip ama, benim annem, nasıl desem, benim annem... Benim annem yooğk, böhühü!... Şaka tabi. Annem var da, bi daha kendisine ilginç demiyim dedim, ama başka türlü de bağlayamıycam anlatıcağım şeye. Hani bazı kadınlar için "hükümet gibi, devlet gibi kadın" ifadesi kullanılır ya. İşte benim annem de Starbucks gibi. Valla. Şimdi normalde öğleden sonra çay içiyoruz, bazen kahve yapıyor falan, buna alışkınım da; bu akşam bir elinde sıcak çikolata, bir elinde kurabiyelerle geldi. Yemin ediyorum bir an için kendimi Starbucks'ta sandım. Sonra geçti o an ama. Neyse.

● Dünyanın en sevimsiz, en bedbaht ikinci şeyi nedir deseler, bir dakika düşünmem, cevabı yapıştırırım stokk! diye. Bence anne veya babanın akrabası olarak eve gelen, ama seninle pek alakası olmayan bi misafir, böyle çok samimi olmadığın falan. Onun o misafirliği boyunca geçen süre senin için, daha doğrusu benim için çok sevimsiz. Hele bir de bu samimi olunmayan, ama sevimli de olunmayan misafirin kafasında laflar hazırlamış olması, odama gelip tek tek saydırması, "sevecenlik" adı altında bana triplerde bulunması, kendisine aduket çekmem için en büyük nedenlerden biri. Haa en büyüğü nedir dersen, o da bünyede hoşnutsuzluk yaratan bu misafirin, yıllardır sigara içilmeyen evimizde pis pis sigara içmesi, sigaranın o pis kokusunu benim odama kadar ulaştırmasıdır. Nitekim onu da yaptı. Aduketi koydum alın çatına, gitti.

● Bunu da anlattım mı hatırlamıyorum ama ben bi keresinde, laptop'ı ilk aldığım sıralarda, İstanbul'a gidiyorum otobüsle. Açtım hevesli gibi leptapı, fm oynamaya başladım. Fm'yi de bilen biliyordur ama, bilmeyen için kısa bir izahta bulunmak gerekirse, bir tür futbol oyunu. Taktiği veriyorsun, onlar oynuyor. Hehe. Bu cümleler de çocukken yanıma gelip "Ne oynuyosun?" diyen babama verdiğim cevaplarla aynı. Neyse. İşte maç var, maç yapıyorum falan o an. Heyecanlı da bi maç, hatırlamıyorum şimdi tam. Bi yandan maça bakıyorum ekrana, bi yandan da yanımdaki adamın gizliden gizliye maçı kestiğini fark ediyorum. Neyse işte zaman geçiyor, hala sıfır-sıfır devam ediyor maç. Zaman geçtikçe de adam daha belirgin şekilde izlemeye başlıyor. Bi de belli ki işgüzar, konuşkan ve sevimsiz bi adam. Belli yani. Sonra bi ara benim takım gol yedi tamam mı. Bu yanımda adamdan "Ahhha!" diye gülme sesi geldi. Gayet "normal" bi şekilde, "ağzını burnunu kırarım valla" düşüncesi var aklımda, döndüm, adam gayet hiçbişey olmamış gibi bana bakıp sırıtıyo. Bi bana bakıyo, bi maça bakıyo, gözleri dönüyo böyle. Ama nası sevinmiş benim gol yediğime. Şerefsizin oğlu. Burhan Altıntop gibi bi tipti zaten, bana bi yandan sırıtarak şey yapıyo, "Nası koydular çocuğu ahahahaha!" ifadesi veriyo kaşıyla gözüyle. Sonra o moralle ikinci golü de yedim, baktım adam mutluluktan uçuyo, kendini parmaklıycak artık. Sinir küpü olmuş ama hâla çok bell etmeyen bi şekilde, ani ve şık bir hareketle kapattım bilgisayarı, koydum kafayı uyudum. Bu olayın üzerinden bir yıl falan geçti herhalde, şimdi ne yapıyor acaba. Her ne yapıyorsa Allah belasını versin. Pis herif.

● Görüşmek üzere. Son maddeyi yazarken yine gerildim bak biraz. Neyse. Öpiyim bence, iyi gelir. Esenlikler dilerim.

Daçe.
Okumaya devam →
6 Şubat 2010 Cumartesi

Çamur Adam

3 tane ömer üründül tadında yorum
az daha böyle bi insanın koordinatörü olduğu dersten kalıyordum, inanabiliyor musun sevgili okur? ama adamın alttaki konularla pek alakası yok.

● Bugünlerde çok fazla yazmak istiyor deli gönül. Bi de bloglar da tatil nedeniyle kendi içinde coşmuş durumda. Bir haftada Grönland'ın yüzölçümü kadar yazı yazan mı istersin, farklı konseptte altıncı blogunu açan mı istersin, yoksa elinin ayarı olmayıp uzun uzun maddeli yazan mı istersin. Bi daha istersin yazarsam süper olucak... İstersin. Oh mis.
● Birkaç gündür çevremde birçok insan feysbuk arayüzünün değiştiğini söylüyo tek tek, herhalde en son benimki kalıcak değişmeden. Mark Zuckerberg üzerimde heyecan arttırma denemesi mi yapıyor nedir. Öyleyse eğer heyecanım artıyor Mark, hadi değiştir şunu artık, HATİLAN!!
● Hayır ondan sonra kendimi şey gibi hissediyorum. Bak anlatıyım ney gibi... Hani mahalle maçlarında illa ki çok yetenekli, doğuştan forvet, her attığı gol olan insanlar olur ya. Hani herkesi gözü kapalı çalımlar, maçın en çok bağıranıdır da genellikle. Hayatında ilk kez uzaktan şut çeken ama kaleyi bulamayan defans oyuncusunu teselli eder "Güzel, güzel." yalanıyla. Bildin dimi. Öylesinden iki tane "en iyi oynayan" çocuk aldım-verdim yaparlardı ya hani. İşte o aldım-verdim de aynı bu feysbukta benim arayüzümün değişmemesi kadar heyecanlı olurdu, zira genellikle kötü oynadığım için sonlara kalırdım, hiç takıma "ilk alınan" olmadım mesela. Çok fena bi hadise. Tabi o günler bana çok şey öğretti, acıyı öğretti, gururu öğretti, hayatı öğretti. O günden sonra yıllarca, günde 6 saat antrenman yaptım. Herkes çıktıktan sonra takımdan ayrı düz koşu yaptım, frikik çalıştım. İşte sonra bugünlere geldik ve... ulan aslında değişen çok da bişey olmadı, hala çok iyi oynamıyorum. Ehehe.
● Kötü değil, laf söyletmem, ama çok iyi oynayamamaktan da hiç bu kadar haz almamıştım. Ama itiraf edeyim, o doğuştan forvetin "Güzel güzel" dediği defans oyuncusu bendim. Hep bendim yani. Ne kadar o zamanlar "Defansın bel kemiğiyim beeeööön öööööaaağğğ!" diye havalar atsam da, bir boka yaramıyor defans olmak. Aldım-verdimde ilk sıralar için: (bkz: orta saha olmak).

"Bakü Macerası" sahne arkası #1: Diren, Sinan ve ben msndeyiz. Gece saat 10 buçuk falan. Sanıyorum ki temmuz memmuz aylardan. Yaklaşık olarak şöyle bir konuşma geçiyor...
(22:35) daçe: o değil de elemanlar bakü'de uzun süre kalıcak sanırsam
(22:35) Sinvegur: ya yok ben götürücem bunları bi yere haberiniz olsun s*kerler bakü'yü
(22:36) Mr.D: götür götür rahat ol
(22:36) daçe: havalimanı da g*te geldi demek ki, nerden götürücen
(22:36) Sinvegur: ne bileyim bi yolunu buluruz
(22:36) Mr.D: olm otostopla azerbaycana geldk lan hayal gücüne bak
(22:37) Mr.D: gerekirse uçmayı öğreniriz
(22:37) daçe: aa evet lan burdan da otostopla devam etmezi lazım aslında
(22:37) Mr.D: abi o değil de şey geldi aklıma
(22:37) daçe: sonçta blogun ilk mantığı otostop değil miydi
(22:37) Sinvegur: artık iş çığrından çıktı her şey olabilir...
(..gülüşmeler)
...ve kötü emelli bu üç insan konu hakkında günlerce konuştu.

● Öyle işte. Sarılıp öperim.

(edit: o resimdeki çamura bulanmış insan bayaa bildiğin bizim okulda calculus 119 dersi koordinatörü. resimdekine benziyor falan diil. bayaa o.)

Daçe.
Okumaya devam →
5 Şubat 2010 Cuma

Bakü Macerası No.4

0 tane ömer üründül tadında yorum
sözde haydar aliyev havalimanı. şş çaktırma.

Efendim hikâye kaldığı yerden devam ediyor; her ne kadar beklediğim ilgiyi görmemiş olsa da, inatla, sürünerek devam ediyor. Ya da öyle gibime geliyor.

Previously on "Bakü"...
Evet Bakü'deydik en son, Sinan ve Diren'le bizi otostopla Azeri diyarına kadar getiren adamı bulmak için Bakü sokaklarına düşmüştük. Adamı şans eseri bulmuştuk, fakat kendisi bizi görünce apar topar kaçmıştı. Peşinden kovaladığımız taksiyle, Haydar Aliyev Havalimanı'a varmıştık falan...


1. bölüm -> http://direnkknerid.blogspot.com/2010/02/baku-maceras-no1.html
2. bölüm -> http://dacederki.blogspot.com/2010/02/baku-maceras-no2.html
3. bölüm -> http://sinvegur.blogspot.com/2010/02/baku.html

ve Bakü macerasında 4. bölüm...

"öndeki araç haydar aliyev havalimanının girişi önünde acı bir çığlık sesiyle duruyor. bense trafiği allak bullak eden bu kovalamacada nihayet bir sona gelindiği için mutluyum. apar topar taksiden iniyoruz. odtülü hocamın öndeki araçtan canhıraş bi şekilde inip havalimanına girişmesini görüyoruz ve arkasından koşmaya başlıyoruz. o sırada birkaç adım atamadan, taksicinin bağırmasını duyuyoruz: "manat! manat!" diye. "manat ne la?" filan derken, diren "parasını vermemiz lazım lan adamın" diyor. "siz koşun abi, adam kaçıyor, ben parayı verip yetişirim size" diyor diren. birkaç adım daha koşuyoruz biz sinanla, ama o da nesi. yine durmak zorunda kalıyoruz, zira bu sefer daha demin bütün bakü'yü ortalama 90 kilometre hızla dolaştığımız için araba tutan sinan "bööOAAĞĞK" diye, çok affedersin sevgili okur, istifra etmeye başlıyor. ilk kez mayıstaki şenliklerde "kusma çabalarına" tanık olduğum sinan'ın, bu kez harbi harbi yediği kahvaltılıklarını sayıyorum. ne pis anlattım lan. neyse.

bir süre daha sinan'ın kusmasının bitmesini beklemeye başlıyorum, hadi diyorum. "yok abi" diyor, "benim bi çeşme filan bulmam lazööÖOAĞK!" derken bi daha kusuyor. "ulan hayskiym ya" diye küfrediyorum. gülüyor. kusuyor yine. o sırada diren koşar adımlarla geliyor arkadan. bu kez sinan "siz gidin, ben sonra yetişirim size" diyor. bu sırada biz direnle birlikte, sinan'ı oracıkta bütün pisliğiyle bırakıp havalimanı girişine doğru koşmaya başlıyoruz. (hayatında havalimanına girmemiş biri olarak, evet uçağa binmedim lan, havalimanı sahnelerini nasıl anlatacağımı ben de merak ediyorum.)

girişteki metal dedektöründen geçiyoruz, derken ağzına s.çtığımın dedektörü ötmeye başlıyor. allah ne verdiyse çıkartıyoruz kenara, bi daha geçiyoruz. yine ötüyor. bu kez güvenlik görevlilerinin ifadeleri de değişiyor, kaşlar çatılıyor. "aabi valla bişeyimiz yok" diyorum, "valla abi acelemiz var lütfen" diye destekliyor diren. bi tanesi "yoq gardaş bi saqin olun xele, nedir derdiniz?" diyecek oluyor o pislik emo azericesiyle. o an diren "ya skicem ne bok var lan, ne ötüyo hala?" diye iyice sinirleniyor. diğer güvenlik görevlisiyse iki adım uzaktan, elini beline atarak geliyor. acele hareketlerle önce birbirimize bakıyor, sonra içerilere, içerdeki büyük kalabalığa bakıyoruz odtülü adamı en azından gözle takip edebilmek için. birkaç saniyelik bakınmanın ardından görüyoruz. koşar adımlarla bir ona bir buna çarpa çarpa kaçıyor. "aabi" diyor diren güvenlik görevlisine, "şu adamı yakalamamız lazım". o sırada direne dönüp "ulan, acaba?..." ifadesi veriyorum ki, o anda diren dedektörden geçip havalimanında içeri doğru koşmaya başlıyor. diren'e ve arkasından koşan iki güvenlik görevlisine olan şaşkınlığım geçmeden ben de koşuyorum içeri doğru. tabi, dedektörlerin alarmı deliler gibi ötüyor. direnin ardından koşup kapıdan uzaklaştıkça alarm sesi de kalabalıkta kaybolmaya başlıyor. neye doğru gittiğimizi bilmeyerek, ömrümde az gördüğüm o denli bir kalabalığın içinde direnin peşinden koşuyorum. güvenlik görevlileri de arkada kalıyor. yetişiyorum direne, birlikte koşuyoruz...

sözde azeri güvenlik görevlisi. biraz agresif bir 'bala'.

derken ilerde altı-yedi adet izbandut azeri güvenlikçi önümüzü kesiyor. ressmen barikat kurmuş adamlar. uzaktan "sizin derdiniz ne lan?" diye çıkışıyor üniforması tek farklı renkte olanı. belli ki kabilenin reisi bu. zaten diğer çakı gibi adamların yanında, bu kel ve göbekli olanı pek öyle yeni yetmelere benzemiyor. birkaç dakikalık derdimizi anlatmanın ardından "pati, pati" sesleriyle sinan geliyor koşarak. "abi öldüm ya, içimdeki bütün organları boşalttım" diyor. sinan'ın da bizimle olduğunu anlayan adamlar iyice geriliyor, reis tipli şişko azeri bu kez "NE AYAQSINIZ OĞLUM, GELİN LAN BURAYA!" diye sert bi şekilde yanına çağırıp, çok şık bir ani hareketle bileklerimizi kelepçeliyor. "aaa ananıskiym burda ölmek istemiyoruum laan aöhöhöhü.." diye duygusallaşıyorum kelepçeyi bileğimde görünce. diren "lan oğlum napıcaz laan?" diye kuşkulu ve hafif dolu gözlerle bana bakıyor. ben sinana bakıyorum. sinan kelepçeye bakıyor. yine kusmaya başlıyor. o sırada son kez arkasından baktığımız odtülü azeri hocamsa birkaç saniye içinde gözden kayboluyor. derken bu altı-yedi izbandut güvenlik görevlisi ve bir adet ayıboğan reis bizi bir ufak odaya alıyor. burası mini bir sorgu-sual odası. "aha" diyorum kısık sesle diren ve sinana bakıp, "şimdi ayvayı* yedik." ...

*Orası hikâyenin orijinalinde "ayva" değildi tabi başka bişeydi ama, şimdi elim gitmedi onu küfürlü yayınlamaya. Ayıp denen bişey var ve hiç sevmem... Beşinci ve son bölümse şu istikâmette olacak, yine birkaç gün içinde erişebilirsiniz: http://direnkknerid.blogspot.com/

Daçe.
Okumaya devam →

bunun midyumu var mı?

3 tane ömer üründül tadında yorum
bugün hayatımın pleysteyşınını oynadım resmen, böyle saatlerce, türk lirasılarca. ama alttaki hiçbir paragrafın ne bu giriş cümlesiyle, ne de birbirleriyle alakaları var. sadece karakter eşlem'i açıp paragraf başlarına siyah noktacık koymaya üşendim o kadar. efenim buyursunlar...

orta sondan beri görüşmediğimiz bi arkadaşım feysbukta bana şehir dışındaki yaşantısını anlatıyo, bi de ayrıntılı falan böyle. ortaokulda bile çok samimi olmadığımız bu insan, ara ara da laf sokuyo bana. ama nası desem, böyle, o kadar ince sokuyo ki, kızamıyorum da, çok zekice bi laf sokuş.. hayır anlattığı şeylere de tezcanlı gibi, özlemiş gibi heyecanlı heyecanlı cevap veremiyorum da, içimden gelmiyo. o yine de ne cevap verirsem veriyim anlatıcağını anlatıyo, sokucaksa lafını sokuyo hiç belli etmeden, sonra yine bişeyler anlatıyo. "ilgilenmiyorum üzgünüm, evet ortaokulda belki sevimli bi insandım, sıcakkanlıydım falan ama bu köprünün altından çok sular aktı. ben eski ben değilim. dediklerin zerre kadar ilgilendirmiyor beni anlıyor musun, İL-Gİ-LEN-DİR-Mİ-YOR!" diyemiyorum işte. bu arada demin "sıcakkanlı diilim artık" derken şaka yapıyodum. valla. ama ilgilendirmeme kısmı doğru. demek ki ona karşı yitirmişim yani kan sıcaklığımı, o da olabilir... yalnız arkasından bu kadar atıp tuttum, allah bilir beş ay sonra kanka falan oluruz. değişik. şu an hala da bişeyler anlatıyo feysbuk chat şeysinden, "pıt! pıt!" diye ses geliyo sürekli. bi dur kar'şim, allaşkına iki dakika dur nan. hayır bak o da diil, yarın bi gün bunları da okuycaksın, ayıp olucak. evet böyle bi insan oldum ben.

geçen gün bi alışveriş merkezinde, mağazalardan birindeyim. kuzenim kıyafet deniyo kabinlerde, ben de artık mağazanın her bir metrekaresini ayrı ayrı incelemişliğin verdiği sıkıntıyla ayakta kollarım bağlı, hareketsiz duruyorum. kadının biri geldi ordan, elinde bi etek mi bişey var, bana diyo ki "bunun midyumu var mı?". he var. o an diycektim ki var da o senin kıçına olmaz, ekstra larç lazım sana. diyemedim. "yok ben bakmıyorum hehe" dedim de, yakamı bıraktı. pis kadın.

şimdi mim diye salak bi hadise var bu blog alemlerinde. bloggerlar büyük olasılıkla hâkim konuya ama anlatıyım ben yine. bu mim şöyle bişey ki, ben gidiyorum bi bloga diyorum ki, "hafız sen bana kendin hakkında on tane şey söyle", ya da işte "en sevdiğin beş şair ve şiiri", ya da ne biliyim "hiç sevmediğin dokuz özelliğin?" falan. sonra bu blogger da bunları yazıyo kendi blogunda, beni ne ilgilendiricekse, sonra diyo ki en son "bu mimi ben de şu şu bloggera gönderiyorum, o da yazsın. haydi bakalım" falan. böyle spam mail zinciri gibi dönüyo bloglar arasında. böylece elalemin kendisi hakkında hiç sevmediği dokuz özelliğini öğreniyoruz, lazımmış gibi. arkadaş ne kadar salak bişey bu ya. yani kaç zamandır görüyorum da orda burda bloglarda, ses etmiyim diyorum, aman bana da bulaşmasınlar diyorum, ama şimdi bi mim gelirse bana hiç kusura bakmasın kimse, elimin tersiyle ignor ederim bu isteği. haa, kendisi hakkında sekiz-on madde istendi diye heyecanla yazanlara da baltalı ilah'lık yapayım, yemin ediyorum zerre kadar ilgilendirmiyor biz okurları sizin neleri sevdiğiniz, sevmediğiniz. valla. bak çok dolmuşum demek ki, ne kadar ciddi bi madde oldu.

bence bir ciciş kelimesi ile ortamı yumuşatabilir, eski haline döndürebilir, hatta tıpkı ilk yıkamadaki gibi bembeyaz bırakabilirim sanıyorum. yani düşün, bir ciciş nelere kadir işte. yıllardır aradığımız kelimeyi de bulduğumuzu hissediyorum. bence artık tamam gibiyiz toplum olarak. uçalım artık.

o diil de gerçekten insan bu kadar yıl yaşayınca, yani evet henüz yirmi yıl falan oldu ama, hiç az diil yirmi yıl, bu kadar yaşayınca artık bi aksiyon, bi atraksiyon istiyor toplumda. bi farklılık, bi yenilik. ne biliyim, ben uçalım istiyorum artık mesela. ülke olarak aya çıkalım falan. bakmak lazım, oraları da görmek lazım. cennet vatan edirne'den kars'a demek değil ki, ay da çok güzel bi yer. orda da çok güzel kraterler var, beyaz toprağı var killi killi, bi de birkaç ay önce su mu bulunmuştu ne olmuştu. yoksa o mars mıydı. neyse hepsi aynı benim için, gidilir görülür. su varsa, çeşme yapılır falan. zor değil. yetmiş milyonun uzaya gitmesi zor değil. inanırsak olur bence.

neden bu kez küçük harflerle yazdım merak ediyor musunuz? cevabını postun sonuna sakladım. ama bir hınzır gibi hemen sona gitmeyin. gelin, tek tek, beraberce okumaya devam edelim.

ya da bitireyim en iyisi evet. hem uzamasın, hem de uykum geldi iyice. uykumun geldiğini de bu postu yazarken, üst taraflarda blogla ilgili "kazanç sağlayın" linkini "kıvanç sağlayın" diye okuduğumdan anladım. sanırım bu aralar kıvanç tatlıtuğ isim olarak bilinçaltıma yerleşti, oturuyo böyle. elinde sigara, tam bir işgüzar devlet memuru gibi dönerli sandalyede oturuyo. dönerli sandalye de nası oluyosa. neyse. küçük harflerle yazmamın sebebi de tamamen üşengeçlik. bi de son olarak, günler geçtikçe özlemimin katlanarak arttığı cancaazıma ithaf etsem nasıl olur acaba bu yazıyı. insanın hoşuna gidiyor böyle ithaf falan biliyorum, benim de çok hoşuma gidiyo ama tabi sırf hoşa gitsin diye diil, içimden geldiği için aynı zamanda benim ithafım. geçen diren blogun 100. yazısında benden bahsetmiş diye nasıl içim bi beeyle beyle oldu. herkesi öperim, cancaazımı daha bi ayrı öperim.

daçe.
Okumaya devam →
3 Şubat 2010 Çarşamba

Üçyüz Beşyüz!

2 tane ömer üründül tadında yorum
● Daha önce hiç takip edildiğin hissine kapılmış mıydın okur? Kapılmadın, nerden kapılıcan. Sonuçta bi yabancı dizi tadında sürmüyor ki hayatımız diymi ama? Hani sen elinde çok gizli bilgiler ve bir miktar nakit içeren siyah çanta taşıycaksın, arkadan da eski model bi arabayla yavaş yavaş, sinsi gibi FBI'dan iki ortak ajan seni takip edicek falan. Yok böyle bişey. Ama ben bugün ciddi ciddi takip edildiğimi düşündüm bir ara. Çok fena bişey. Şimdi bugün çok güzel kar yağıyodu tamam mı, dedim evden çıkıyım, dün de çıkmadım, ben böyle bi insanım çünkü bi gün çıkmadıysam öbür gün hiç affetmem, neyse, çıktım dolmuşa bindim. Az kişi var, 3-5 kişiyiz dolmuşta. Bi de yol yirmi-yirmibeş dakika sürünce, haliyle dolmuşla bütünleşiyosun, herkesi inceliyosun tek tek sıkıntıdan falan. Bi amca var yanımda, sürekli tıslıyo yılan gibi, boğazını falan temizliyo. Bir-iki tane "kadın anam" denicek teyzelerden var, baş örtülü, elde torbalar falan. Bi tane en önde oturan bi kız var, tahminen benden küçük. Büyük de olabilir aslında, zira ben hiç yaş tahmini yapabilen bi insan diilim. Büyük diyorum, küçük çıkıyo; küçük diyorum teyze çıkıyo falan. Teyzedir belki de. Neyse. Kızılay'a geldik, indik hepimiz falan. Sonra ben ordan Balgat dolmuşuna aktarma yapıcaktım, aktarma derken, sanki üçüncü birini aktarıcak gibi oldum ama bizzat kendimi aktarıcaktım, neyse, Balgat dolmuşunu uzaktan kestirdim gözüme, oraya gidiyorum. Önümden de, demin dolmuşta en önde oturan kız-teyze gidiyo. Tam hizamdan böyle, ama bi 5-10 metre önümden. Sağa gidiyorum, sağdan yürüyo; sola gidiyorum sola geçiyo falan. Değişik. Sonra bi baktım ki Kızılay'da yapılıcak o kadar milyonlarca şey arasından, gerçi Kızılay'da o kadar da yapılıcak bişey yok ama, Balgat dolmuşuna binmeyi tercih etti bu kız-teyze. Önümden bindi. Sonra ben bindim. Sonra bu beni ikinci dolmuşta da gördü mü.. (gördü mü ne ya, güne gidip kısır yiyen teyzelerin dedikodu nazım biçimini sarf ettim resmen) İşte o ana kadar beni önden önden takip ettiğini düşündüğüm bu kız-teyze beni görür görmez beni bir panik hali aldı. Bi an sanki ben onu takip ediyormuşum gibi bir his uyandı bende. Yani Kızılay'da yapılıcak bi sürü şey varken Balgat dolmuşuna binmişim falan. Neyse. Hayır, hayatta en sevmediğim şey de yanlış anlaşılmak biliyo musun sevgili okur. O ikinci dolmuşta göz göze geldiğimiz anda, "Sen beni mi takip ediyosun pis sapık!" ve akabinde "Hayır, b-ben.. şşey.. Yok işim vardı benim.. Hoff.." diye gelişen anlık göz diyalogundan bi süre sonra kız-teyze müsait bi yerde indi de rahatladım. Allahım, birinin benim onu takip ettiğimi düşünmesi düşüncesi ne pismiş arkadaş. Birinin beni önden takip ediyor olmasından daha kötü. Allahtan müsait bi yer diye bi yer var şu dünyada. Bence insanoğlu 21. yüzyılda bu kadar gelişmişse, her şeyi müsait bi yere borçlu. Become a fan of müsait bi yer.
● 300. yazı oldu, ben de bu kadar uzun bi maddeden başka bişey yazmıyım dedim. Yalnız 250. yazıdaki gibi bunun için de video falan hazırlayamam, hiiiç kusuruma bakmayın. Yakında birinci yılını kutlıycam blogun, bi hafta sonra falan, onda da hiçbişey yapmıycam. Bence ben bi üç yıllık yaratıcılığımı 250'de konuşturmuştum. Lütfen ama. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
2 Şubat 2010 Salı

Bakü Macerası No.2

0 tane ömer üründül tadında yorum
Efendim pek sevgili Diren kendi blogunda yapmış girizgâhını ama, bi de ben açıklamazsam ölürüm. Sonra kokarım bulunana kadar falan. O yüzden şöyle kısaca bir açıklıyım diyorum... Sevgili okur şimdi biz bu Diren ve Sinan insanıyla ne zamandır ortak bi blog işine girelim diyoduk, birbirimize gazı verdikçe veriyoduk, bitmek bilmeyen bunaltıcı yaz akşamları msnde bir araya gelip "Şöyle olsun konusu. Böyle olsun konsepti." falan diyoduk. Günlerce, haftalarca konuştuk nasıl bir ortak blog açabiliriz diye; en sonunda açamadık, kaldı. Ama işte fikirlerden birisi de "hikaye kurgulama blogu" idi, hepimiz bi hikayeyi sırayla devam ettiricektik falan. Neyse. Toplamda 5 adet hikaye yazdık sırayla, şimdi de diyoruz ki madem ortak blog yalan oldu, o halde sırayla bloglarda yayınlayalım. O yüzden ben de şimdi "Bakü Macerası"nın ikinci bölümünü ver ediyorum. Haydi bakalım...


"efendim, bir sabah vakti başka şehirde gözünüzü açmaktan daha güzel bir heyecan yoktur. yani bize sorsalar, var mıdır diye? yoktur deriz. sinan vardır diyebilir ama. onun heyecan anlayışı biraz garip. geçen geldi bana diyor ki, hadi balığa gidelim. kendisine odtü'de olduğumuzu ve saatin sabah 05:35 olduğunu hatırlattıktan sonra bu isteğinden vazgeçti tabi. öyle de bi insan işte. neyse, ne diyordum..

..fazla rahat olmayan bi yataktayım. kendi yatağım değil bu. deli gönül bir yandan uyumak isterken, bir yandan da neler olup bittiğini anlamak için uyanmaya çalışıyor. uyumakla uyanmak arasındaki ince çizgideyim, gözlerim kapalı. güneş sol gözümün içini içini oyarken, gölgede kalan sağ gözüm halinden memnun. hafif bir esinti var yalnız, onu hissediyorum. denizin dibinden yüzeye doğru istemsizce çıkan vücut gibi, ben de uyanmaya doğru istemsizce yol alıyorum..

1-2 dakka sonra açıyorum gözümü. daha önce olmadığım bi odadayım. yataktan doğrulduğumda diğer iki yatakta danalar gibi uyumakta olan sinan ve diren'i görüyorum. saate bakıyorum, akrep 5'e dayanmış. bir anlık afallıyorum, saat 5'te güneş bu kadar yakar mı lan diyorum. kafam yavaş yavaş oturmaya başlıyor. sinan ve diren'le birlikte odtü'den otostop çektiğimizi, en sonunda bakü'ye kadar geldiğimizi hatırlıyorum. evet evet, bu pansiyona gelişimizi ve bu odayı kiraladığımızı da hatırlıyorum hayal meyal.

çok acayip bi duygu lan, diyorum. daha bikaç gün önce skik ankara'daydık, şimdi azerbaycan'a geldik lan falan diye konuşuyorum. kendi kendime tabi. bakıyorum, sinan kıpırdanıyor. bana dönüp, ne konuşuyosun lan kendi kendine deli, diyip o nüktedan sırıtmasını sunuyor. yavaş yavaş yataktan doğruluyor. o sırada diren de uyanmaya başlamış, bişeyler sayıklıyor benim gibi. temel matematik hesabıyla (5+2) saatin 7 olduğunu bulup, "hadi lan giyinelim de çıkalım" diyorum. içimdeki 'ilk kez bakü'de güne başlıyor olmak' adlı heyecan doruk noktasında olduğu için bir an önce şehri gezmek istiyorum.

giyinip aşağı iniyoruz. pansiyonun giriş katındaki tonton bi teyze, bize kendi azeri şivesiyle kahvaltının hazır olduğunu söylüyor. kahvaltıya oturuyoruz.

masada herkes yolculuk şöyle geçti böyle geçti diyip duruyor. bense çoğunu uyuyarak geçirdiğim için çok hatırlamıyorum. yine de hayatım boyunca yaptığım en keyifli yolculuklardan biri olduğunu biliyorum. diren, sinan ve azeri şöför eşliğinde çok eğlendiğimi falan dile getiriyorum. derken o sırada diren aklına gelen dehşet verici sorucu soruyor: "iyi güzel de abi, bizi buraya kadar getiren otostop yaptığımız hocam nerde?". bizler "aa evet lan hakkaten unuttuk adamı keh keh" falan diyoruz. herhalde teyze biliyordur diye, ona soruyoruz. teyzeden gelen "siz dün gece buraya 3 kişi geldiniz ya çocuklar, hatırlamıyo musunuz?" cevabı üzerine kuşkuya düşüyoruz. bizi buraya kadar getiren adam acaba nerede falan diye. sinan "o adamı bulmamız lazım abi" diyor, "evet" diyorum, "şehir gezmesini sktret şimdi". derken bu şekilde bakü sokaklarında, saat sabah 8 sularında "adam arama" operasyonumuz başlıyor. nasıl bulacağımız ise meçhul..."

Evet sevgili okur beyleyken beyle. Üçüncü bölümü Sinan yazmıştı, ona da birkaç gün içinde şuradan ulaşabilirsiniz -> http://sinvegur.blogspot.com/

Öperiz.

Daçe.
Okumaya devam →
1 Şubat 2010 Pazartesi

2 Kere 3 Boyut = Öeh!

3 tane ömer üründül tadında yorum
iki resim arasında fark aramayın. onlar aynı. toplayınca 6 boyut da etmiyor. ne diye gider bi insan iki defa dimi.

● Gözlerinden öperim sevgili okur; ama inan bana, bundan hoşlanmazsın.
● Uzun zamandır böyle maddeli maddeli, hatta Diren'in tabiriyle "uzun uzun" yazdığımdan makyavelli, tek bi konu üzerine uzunca bi yazı yazmayı unutmuşum yemin ediyorum. Sanırım bu kez gerçekten maddelerle, ee Melodi'nin tabiriyle, "seviş halinde"yim.
● İsimlerle başladık, reklamla devam edeyim. Bundan tam bir yıl önce, daha doğrusu tam bir yıl olmasa da o civarda bir zaman önce, bu blog falan daha piyasada yokken, ben böyle henüz feysbukta not yazıyoken, sevgili Diren insanı kendi adını taşıyan bi blog açtı. Benim de yaklaşık 1 yıl olucak tabi, zamanı geldiğinde kutlayacağız, hatta bu gelicek olan zaman önümüzdeki hafta olsa gerek, her neyse, 1 yıla yakın süredir pek çok postta bahsettiğim Diren'e bu postta da tebriklerimi iletiyorum, "biloğunun" devamını diliyorum.
Daha kendi yıldönümünden habersiz olan bu komikli-şakalı insana ulaşmak için tek-tık -> direnk | knerid blog.
● Isındık mı?
● Bence ısındık.
Avatar'ı ikinci kez izlemek kadar da büyük bi rezillik yok herhalde dünya-ahret nezdinde. İlk izleme için bişey demiyorum, ilk izleme çok güzel çünkü. Bi sonraki sahnede n'oolucağını bilmiyosun, ne diyceklerini bilmiyosun, 3 boyutla falan yeni yeni kaynaşıyosun, tabiri caizse tam bir "mal" gibi bakıyosun öyle filme. Ama bu çok güzel bişey. Bilmemek hissi. Filmi de bu yüzden seviyosun falan. Neyse. Ama ben şimdi bi yanlışlık yaptım, ikinci kez gideyim dedim bi de kuzenlerimle, amcamla falan. Bu akrabasal ama sevimli grupta da bi ben daha önceden izlemiş olduğum için ve diğerleri de Avatar Avatar diye tutturduğu için, bi de ben biraz sanırım otizm eğiliminde olduğum için dedim ki, "İyi tamam hadi gidek." Ben sanıyorum ki o ilk izlemenin verdiği heyecanı, çok güzelliği falan yine yaşıycam. Yok. Öyle olmadı. Film resmen 3 saat sürüyor arkadaş, bunu ikinci izlemede anladım ben. İlk izlemede, neden bilmiyorum, film hemen bi çırpıda bitivermişti. Neden biliyorum da. Neyse, dediğim gibi iki kere gitmek isteyen varsa hiç tavsiye etmiyorum. Yanlış bi karar. Haa üçüncüye gidicek olan varsa da Allah belasını vermesin diyorum, ne diyim.
"Avatar'ın kesin oyunu da çıkar" diyoduk, çıkmış. Bir hevesli gibi hemen gittim aldım. Her ne kadar dünkü ikinci izlememden sonra bir ömür boyu mavi yaratık görmek istemiyor olsam da, oyunu görünce resmen bütün fikrimi anında değiştirdim. Bir karaktersiz gibi, salise şaşmadı.
● O diil de beni hala feysbuktan bulan ilkokul arkadaşım var. Sen nası ilginç bi insanın sevgili arkadaşım? Değişik misin sen? Yıl olmuş 2010, sen daha yeni buluyorsun beni. Haa bul tabi, ona bişey dediğim yok da yani, ne bileyim, bence biraz zamanda sorun var gibi. Zira feysbukun kullanım amacının, üç-dört ay önce ekleyen son ilkokul arkadaşımla tamamen sona erdiğini düşünmüştüm.
● Bu kez biraz kısa yaziyim diyorum. Aklıma bişey gelmiyor, biraz da ondan tabi. Eheh.
● Ciciş. Garip.
● Bugün gözlüğümü bi optikçiye götüriyim de düzelsin dedim. Benim gözlüklerim, evet gözlük kullanıyorum evet böhühüh, neyse, gözlüklerim bir aydır yamulmuştu, dedim gidiyim de optikçi yapar bunu. Gittim, gençten bi tezgah görevlisi, "Buyrun" dedi. Dedim "Beyle beyle, yapar mısınız siz bunu?" Diyo ki bana "Yannız siz bunu bizden almadıysanız kırılma riski var yani, yaparız ama." Resmen ağız burun yapıyo bana. Dedim o ağzını burnunu optik yaparım senin. Öyle demedim tabi. Daha cool bi şekilde "Ya sen yap canını yidiğim, kırmazsın sen, aslansın sen." dedim. Verdim gazı, verdim gazı. Baktım kırıcak çünkü. Hayvan. Babanın gözlüğü dimi sanki. Neyse. Ben şimdi verdim buna gözlüğü, bekliyorum ki böyle baya teknik aletler kullanıcak, işte dengesine bakıcak falan bişeyler. Bildiğin eliyle, hatta bildiğin şiddet kullanarak yapmaya çalıştı. Ben de izliyorum böyle şaşkın gözlerle. Ama sonunda yaptı tabi o ayrı. Eliyle de olsa, F=20 N kuvvet de uygulamış olsa, o gözlük düzeldi. "Vay" dedim "senin eline sağlık." Koşar adımlarla uzaklaştım.
● Bi de ben bugün dünyanın en marjinal apaçisini gördüm. Emo değil ama kesinlikle, apaçi. Ankara'nın da her bir yerini apaçiler sardı sevgili okur, bilmiyorum senin oralar da öyle mi. Bence bu son akımdan en çok Nike ile Adidas kazanıyor, aramızda kalsın da.
● Yakında ben de kutlıcam lan blogun birinci yılını! Hava atmayın ordan, burda da çok az kaldı bak. Yine çok kısa yazamadım. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)