28 Ocak 2010 Perşembe

Rica

2 tane ömer üründül tadında yorum
Ben istiyorum ki birileri çıkıp yalnızca bayramlarda ve yaz tatillerinde görüştüğümüz eniştemin son zamanlarda ortaya çıkan "ilginç mail forwardlama" hevesini baltalasın, ama aynı zamanda istiyorum ki, o kişi ben olmayayım. Yani ayıp bi kere, ben yeğenim, o enişte. Ben yapamam. Ama birinin de yapması lazım. Valla her gün, "SÜPPEEEERRRR!!!", "DENİZALTINDAKİ BALIKLAR ÇOK İLGİNİÇÇÇ!!", "AY'IN BU HALİNİ GÖRMEDİNİZxdxD..." başlıklarıyla falan bi de, böylesine bilimsel temalı mailler.

Enişte, beni duyuyor musun bilmiyorum buradan ama, n'oolur artık böyle şeyler gönderme. Hayır, ilgimi çekmediğinden değil de, ne bileyim, yani koskoca karizmatik yaşını başını almış adamsın, bence gerçekten biraz tuhaf. Haa benim babam da kuzenlerime böyle mail gönderiyor mu ki acaba? Önceki nesil çok acayip. Hatta 'çoğacayip'. Evet. Lütfen.
Okumaya devam →
25 Ocak 2010 Pazartesi

Bademcikli Kafayla

3 tane ömer üründül tadında yorum
'muammer güler'le alkol alıyorum'. burda tahminen tam "arkadaşlarımız..." anında.

● Selamlar sevgili okur. Şimdi böyle selam melam diye başladık ama bu seferki biraz zor olucak, zira kablosuz klavyem kafayı yedi. Evet; altın kaplama, trilyonluk kablosuz klavyem var bu arada. Ama işte ne kadar harfler altın kaplama, kenarlar zümrüt işleme, efendime söyliyim, Caps Lock, Enter falan böyle pırlanta oymalı da olsa, şu an bazı harfleri yazmamakta çok kararlı. Öyle böyle diil. Şimdi esasen bu ilk madde biraz uzun oldu ya, daha baştan sıkmış gibi olmıyım ben hemen ikinci maddede durumu biraz açıklayayım.
● Evet yine ben. Şimdi bu benim F1'den F12'ye kadar olan tuşları yakutla kaplı naçizane biricik klavyem bugün böyle bi, nası desem, böyle resmen bi şerefsizlik, bi şımarıklık yapıyo. Kafasına göre harfleri koymuyo falan. Ağzına yüzüne vurucam ama işte sonuçta krom-nikel kaplama olduğu için kıyamıyorum. Hani bi yerde bronz çerçeveli falan bişey sonuçta. Yani demem o ki bu yazıda eksik bulduğunuz harfleri aklınızdan tamamlayınız sevgili okur.
● Yalnız böyle bi klavye olsa yerinden kalkmaz yemin ediyorum. Daktilo gibi.
● Çocuk ne salak bişey dimi can okur? Mesela sen akşamüzeri dışarı çıkmışsın, arkadaşlarını görüceksin belki, kafa dağıtıcaksın falan; o sırada yağan iki gram kar yüzünden kartopu oynamaya çıkan çocukları görüyosun. Daracık sokakta ordan oraya koşuyolar, olan azıcık karı birbirlerine atıyolar falan. Hani aralarından geçip yoluna devam etmek istiyosun ama şimdi bu çocuk denen şey o kadar salak bişey ki, düz salak yani, kesin avucunda şekil bile veremediği karı bütün şuursuzluğuyla, bütün bilinçsizliğiyle arkadaşı olan diğer çocuğa attığını sanıcak, ama o kartopu kesin sen aradan geçerken sana gelicek falan. Çok fena.. Çocuk dediğin biraz şuur kaybı.
● Geçen gün bi arkadaş formspringden şey sormuş, gerçi isim vermeden sormuş ve ben de şimdi kendisinden "arkadaş" diye bahsedince sanki kendimi bir an için herkesi arkadaşı zanneden Muammer Güler falan sandım, "Arkadaşlarımız soruşturmaya devam ediyor. Arkadaşlarımız hallediyor." falan, neyse, demiş ki dolmuş şakalarına, komikliklerine n'ooldu?.. Bir ara çok sıkılmıştım dolmuştan çıkan komiklik malzemesinden, bahsetmeyim demiştim, sonra dün ne olduysa "Haa" dedim, "Bak çok komik bişey geldi aklıma, bunu yaziyim." falan ama sonra unuttum. Resmen haftalar sonra ilk dolmuş komikliği ile burda olmuş olucaktım. Tüh bak. Hayıf hayıf hayıf.
● O kadar elmas vidalarla sıkılmış klavyem şimdi gayet güzel yazmaya başladı. Sanırım arada laf söylemek gerekiyo bunun gibisine.
● Kombiden sürekli "çıtır çıtır" diye sesler geliyo yandıkça. Sürekli ama. Sanırım şöminesi olmayan, sadece kombisi olan, kendi halinde mesut çekirdek aileler için özel olarak üretilmiş bizimkisi. Ha bi sonraki modelinde eğer sadece sesi değil de aynı zamada ateş görüntüsünü de verebilirlerse çok süper olur. Böyle iki üç odun falan. Mahsusçuktan yanıcak. Valla kendi halinde yaşayan orta gelirli mesut çekirdek aileyi düşünen birileri varsa, onlar da kombicilerdir. Kimse kusura bakmasın.
● Şimdi Haiti'de deprem oldu, her yer yıkıldı falan ya. Ben açıkçası Haitili olmayı şu dakikadan sonra hiç istemezdim. Yani o depreme maruz kalsam bile, ne bileyim, bu başımdan geçmiş olsa ama ben yaşıyor olsam bile gerçekten bırakabildiğim kadar yakın zamanda Haitililiği bırakıp kaçardım. Başka herhangi bir ülkeli olurdum ama eminim Haitili olmazdım. Düşünsene, bundan sonraki 10 yıl boyunca Haiti'nin Show Tv'sinde Ali Kırca çıkıcak, "Cennet ülkemizde, 2010 yılında bugün ne olmuştu hatırladınız mı? Evet. Depremin açtığı yaralar hâlâ kapanmadı. Tıpkı Küçük Elif'in başına gelenler gibi.." falan diye bi haber okuycak. Amaan. Valla tiksindim bak. Haiti'de küçük Elif mi olur bi kere arkadaş? Nasıl bir Ali Kırca'sın sen? Nasıl bir şevkle hala o kaşları, o bıyığı boyayıp, ekran karşısına geçip "depremin açtığı ama bir türlü kapanamayan yaralar"dan bahsediyorsun? Haiti'desin lan sen. Allah bilir Korcan Karar'a da bağlanırsın, o da ağzını yaya yaya "Ali Kırcaaa, o zaman Elif tam 1 buçuk aylıktıııı, şimdi ilkokul 3. sınıftaaaa. Merhaba demek ister misin Elif?" falan diycek. Gerçekten şu an bu ikilinin ağzını burnunu güzelce bir kırasım geldi. Sanırım kafalarına çinko-karbon pilli klavyemi atsam baya güzel olucak..
● Bi keresinde bu Ali Kırca, Kuzey Irak'ta sınırdan muhabirlik etmek isteyen Korcan Karar'a bağlanmıştı, hatırlıyorum. Sınırı bi nehir gibi bişey oluşturuyo tamam mı. Yani şimdi coğrafyam çok iyi değil, ordan ne geçiyo bilmiyorum. Ama yani nehrin bi tarafı biziz, diğer tarafı Talabaniler falan böyle ailecek. Hiç unutmam Korcan Karar hayatının en saçma muhabirliğini o zaman yapmıştı. Şimdi bu Korcan, Türkiye tarafında tamam mı ilk başta. Diyo işte "Şu an Türkiye'deyiz Ali Kırca..." falan. Sonra paçaları kıvırdı. Ayakkabıyı da yanlış hatırlamıyosam çıkarıp eline aldı. Bi elde mikrofon. 2 metre genişliğindeki dereyi geçti böyle çıplak ayaklarıyla. Öbür tarafta çıktı karaya, kameraya dönüp şunu söyledi; "Ve şimdi de Irak'tayız. Evet Ali Kırca, sınırda durum böyle." Yalnız o an çok saçma gelmişti ama şimdi niye anlatamadım ben bunu. Valla oturup ağlarım. Neyse.
● Abartmadan gideyim. Kendinize çok iyi bakınız efendim. Yine geleceğim.

Daçe.
Okumaya devam →
21 Ocak 2010 Perşembe

Balon.

3 tane ömer üründül tadında yorum
○ Gördü karşıdan çocuk, geldi; diyo ki dibimize kadar girip, "Abi bi tane al!". Ama böyle yalvarırcasına, dilenircesine sormuyo; nası desem, hani benim aslında o sattığı şeyden çok önceden almam lazımmış gibi, söz vermişim de almamışım, şimdi kesin almam gerekiyomuş gibi söylüyo. "Abi bi tane al!" diyo. Al dediği de balon. Kırmızı, kalp şeklinde balon; bi tek o kadarını seçebildim gece gece. Büyük ihtimalle üzerinde "Seni seviyorum" falan yazıyo. Ama balon yani. Nasıl deseem. Balon. Öyle işte. Gecenin bir vakti insanlar kız arkadaşlarına balon alıyor mu sahiden de bilmiyorum ama, cancaazıma o saatte bi balon alıp hediye etmek çok tuhaf geldi. Balon yani en nihayetinde. Hani şey var ya.. Balon. Lunapark mı oğlum burası? Lunaparka da lünepark diyen insan var ve hala aramızda bizden biri gibi yaşamına devam ediyor, dikkat etmek lazım. Neyse. Yalnız şu üst satırda oğlum dediğim de, aynı zamanda bana abi diyen, belki benden büyük. O derece. Bak bi de tarif ediyim nasıl bişey olduğunu, gözünde canlanmazsa, hatta gözlerinin önünde ufak ufak parçacıklardan tekrar oluşur gibi olmazsa ben de sarı saçlı değilim. Bak şimdi. Benden biraz daha kısa. Yani 1.65 falan ama çok da kısa değil. Tabi ben de 1.67 imişim gibi oldu. Neyse. Kavruk tenli. Hatta bildiğin yanmış yani çocuk. Böylee, tam "Ben tekin değilim." ten rengi. Üzerinde kot ceket, altta yine kot pantolon. Ayakta yanlış hatırlamıyosam kösele, uzun ama sivri olmayan burun ayakkabı. Kaşlar birbirine çok yakın. Ağız sürekli başka yöne kayıyo falan. Canlanır gibi oldu mu gözünde? Olmadı mı? Valla darılırım. Ha tabi nedir yani? En nihayetinde balon. Yani nasıl diyorsunuuz.. Balon.

○ Eğer seninle aynı okuldaysak ve ikinci dönem bir defa çıkıcak olan OdtülüKartallar dergisini almazsan sevgili okur, yemin ediyorum, bak yemin ettim dikkat ettiysen, ee yemin ederim ki, napsak ki dur bakiyim, eee... balon! Evet yemin ederim balon. İki gözüm bir de kulağım önüme aksın ki bi daha 'sevgili okur-can yazar' ilişkisi olmaz aramızda. Valla. Almazsan çok üzülürüm yani o derece. Beşiktaşlı bi insan olmasan bile al, bul, bişey yap. Yemin ettim bak. Allah adı verdim. Balon dedim lan daha ne diyim!

○ İkizlik ne acayip bişey dimi? Bi arkadaşım var mesela bölümden, aynı zamanda adaşım olur, bunun bi ikizi var. Doğumgününe çağırdı ben gidemedim falan bugün, hatta yeri gelmişken kutlayayım burdan, neyse, düşündüm sonra adam resmen kardeşiyle aynı gün doğmuş. Ressmen yani. Allah bilir şu yaşa kadar hiçbir doğumgünleri ayrı geçmemiştir, zira bunların böyle çevreleri falan da aynı. Değişik. Bi de mesela ikisini de tanıyosun diyelim, gidiceksin kutlamaya, iki tane ayrı hediye alman lazım. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor ki adamların. Hayır noolur sanki ayrı ayrı yerlerde kutlasanız? Noolur, noolur? Ha ama yanlış anlaşılmasın doğumgününe gidemediğim ondan değil bak. Valla lan. Ama o ortak çevreye de yazık. Bilmiyorum bence ayrı yerlerde, farklı gün ve saatlerde kutlasınlar kardeşim. Efendi gibi. Ooh. Yemin ediyorum şu ülkenin ekonomisi bozuksa, sırf vatandaşın cebinden iki kat iki kat çıkan, ikizlere hediye harcamasından bozuk. Valla. Hayır en olmadı şeyden, balondan. Evet burda da geçsin, balon!

○ "Layk manyaa" nedir bilir misin? Son günlerde edinmiş olduğum hastalık. Feysbukta ne yapsam sevilsin, ne paylaşsam yorumlarla şenlendirilsin istiyorum. Şenlendirici. A-aa. Neyse. Bu layk manyaklığı finallerde yazdığım ve genelin hislerine tercüman olan statüsler yazmamla başladı. Yazdıktan 10 saniye sonra ilk layk'ı görmem, beni elbette zevkten zevke gark etti ama bunun her şeyin daha başlangıcı olduğundan haberdar değildim.. Gelen layk'ın gazıyla birkaç dakika daha feysbukta oyalanırken ard arda gelen iki layk daha, beni çok haz almış bi feysbuk kullanıcı yapmaya yetiyordu. Bir mutluluk, bir hevesle twitter'a falan daldım, formspring'de bir iki soru yanıtladım, tekrar feysbuka bi geleyim dedim; abbaaaaooooo! "Abbao" yani. Daha kibar olarak; vay anasını. Mahmut dedim, benim gördüğümü sen de görüyo musun? Mahmut da kimse artık. Bir anda kareye bıyıklı bi Yiğit Özgür tipi girdi, elde sigara falan. Görüyorum diyip gitti. Neyse. Efendim bir layk gelmiş, bir yorum gelmiş, haddi hesabı yok yani. Sonra buu, takip eden 2-3 statüste daha oldu, işte birkaç videoda falan. Allah dedim. Şimdi mesela hiçbir layk gelmezse statüse, kendimden geçiyorum. Fakat aynı zamanda bu layk manyaklığını yenebileceğime inanıyorum. "Ben Berkay ve ben bir like bağımlısıyım." Ama bunu balona nasıl bağlasak bilemedim.

○ Bir balondan nerelere geldik sevgili okur. Yalnız fark ettiysen, hayatta her şey bir yerlerden balonla bağlantılı. İlginç. Belki de o gece bize balon "itelemeye" çalışan çocuk çok asil bişey yapıyodu, belki hayatın anlamının balon olduğunu bizlerden çok önce bulmuştu. Bilemiyorum, bir balon bir insan, iki balon iki insan diyorum size. Öperim.


Daçe.
Okumaya devam →
16 Ocak 2010 Cumartesi

Türkçesinin Sıçrayış Olması

8 tane ömer üründül tadında yorum
flashforward yapımcılarından ciddiyetsiz olanı. tahminen tam "xD xD" anında. ama şu gözlüklerle değil flashforward, "çocuklar duymasın" bile çekme kardeşim. birol güven gibi, peee.

● Arriba arribaa!
Ankara Guadalajaralılar Derneği diye bi oluşum olsa bi dakka düşünmem, gider üye olurum. Sabahtan giderim, Ankaralı diğer Guadalajaralılarla sohbet ederim, dertlerini dinlerim, acılarına ve sevinçlerine ortak olurum belki. Portakallı oraletimi içerim falan fena mı. Ama bu Meksikalıların muhabbeti bi yerden sonra hiç çekilmiyo. Gerçekten. Yani şimdi Guadalajara'dan New Mexico'ya, Verácruz'dan Chihuahua'ya bir tane Meksikalı çıkmaz ki ben onunla bir rakı sofrasına oturayım, sabahlara kadar muhabbet edeyim, yanında iki peynir yiyeyim falan. Yok. Çıkmaz.
● Çocukken benim dışımda Berkay olmaz sanıyordum. Ne biliyim, çevremde Berkay mı vardı da. Büyüdükçe, yani bi 7-8 yaşlarında falan, Berkay diye başka bi çocukla tanıştım. Terbiyesiz gibi. Çok ilginç geldi o an. Sonraları anladım ki aslında insanların isimleri kendilerine özel bişey değil. Herkeste herkesin ismi var. Ben de madem alemdeki tek Berkay olamayacağım, bari tek Daçe olayım dedim, ama o da akrabalar arasında pek kolay olmuyo. Napıcağımı bilemiyorum, tek olmak zor bişey bence isim olarak. "Dilberay" gördüm mesela Kızılay'da yürürken bi afişte; böyle nası desem, gazino afişi tamam mı, orta yaşlı bi kadın var, kumral falan. Adı Dilberay. Şimdi sorarım sevgili okur, sen istemez misin adın Dilberay olsun? Bence istersin. Bi tek sende olucak sonuçta. Ha bana sorarsan ben istemem. Evet böyle ikiyüzlü bi insanım.
● Demin kuzenimin, demin de ne çirkin kelime, neyse, kuzenimin okulun dönemsonu konserinde sahne alacağını öğrendim. "Vay be!" dedim, bi sevindim, gururlandım falan. Ama sonra düşündüm ve kuzenimin sahne üzerinde yer alacak herhangi bir şeyle uğraşmadığını fark ettim. Yani insan bi gitar çalar, bi bateri çalar, ne bileyim iki turntable'ın başında durur falan. Sahneye çıkınca ne yapacak çok merak ediyorum.
● Düşünüyorum da, hiçbir özelliğim yokken bir anda kendimi okulda dönemsonu eğlencesi sahnesinde bulsaydım napardım.. Herhalde önce kalabalıkla uzun süre hiç ses çıkarmadan bakışır, sonra en iyisi bişeyler anlatmaya karar verir, son olarak da anlattıklarım rağbet görmeyince yaka paça indirilir, indirilme sırasında da "Siss kimi indiriyosunusslan kimi indiriyosunnsenn? ARGHH!! Senn kime vuruyossunss laan?! Aghh!" diye bağırıp çağırırdım. Düşününce, olan bana olacak gibi. En iyisi sahnelerden bir süre uzak kalayım.
● Dünya üzerinde hala tüketiliyor olmasına şaşırdığım bişey varsa, o da mavi neon ışıktır. En dandik Uzakdoğu filmlerinde bile kullanılmıyor artık, bizde hala nasıl rağbet görüyor anlamış değilim. Kampüs içindeki balıkçı büfesinde gördüm arkadaş. Tabi bu mavi neon tüketiminde dolmuşçuların payını da unutmamak lazım. Respek' nigga.
● Eskilerin gerçekten de "hırdavat" gibi bir kelime bulmuş ve bu yetmezmiş gibi bunu hayatın çeşitli yer ve zamanlarında kullanmış oldukları gerçeği seni de biraz üzmüyor mu? Gerçi niye üzsün dimi, o da var.
● Feysbuktan evlilik tarihini öğrenen arkadaşım var. Yazıyor orda mesela, 2015 falan. Yani evet tamam kızların evliliğe olan bu özel ilgisini anlıyorum, işte gelinliği giymek, hayatının erkeğiyle bir ömür boyu hastalıkta ve sağlıkta beraber olmaya yemin etmek falan, evet güzel şeyler bunlar düşündüğün zaman. Ama yani, daha yaş kaç arkadaş? Sen gerçekten inanıyor musun beş sene sonra evlenmiş olacağına? Bence uzun süre evde oturursun yani, daha o çocuk askere gidicek, iş bulucak falan ne bileyim bi ton hadise. Bi de ilginç gibi, 2015'te evlenceğini öğrenen arkadaşım herkesten önce bunu like'lamış. Nasıl coşkulu bi insan o şimdi var ya.
● Flashforward'a başladım okur. Bilindiği gibi şöyle bir diyalog üzerine yapımına başlanmış ve kısa süre içinde beni de follower etmiş dizi bu:
-(ciddi yapımcı) Lost'tan payını alamayanlara illaki ulaşmamız lazım Jeff!
-(yılışık ve gayriciddi diğer yapımcı) İyi de hacı, nası yapças? Kesin izlemeleri lazım xDxD

Evet şimdilik henüz birkaç bölüm izledim ve aramız gayet iyi. Gerçi Heroes'un ilk sezonuyla kapışır, şimdilik bu kadar diyebiliyorum. 3'teyim zira daha.
● Şimdi bir yazı daha yazacağım ama o bloga değil. Daha önce hiç yazmış olmadığım bi yere. Süpriz.
● Ankaralı bir Guadalajaralı olarak "Adios!" diyorum. Kendinize iyi bakın.

Daçe.
Okumaya devam →
11 Ocak 2010 Pazartesi

Açık Mektup

6 tane ömer üründül tadında yorum
Yakışıklı adamlar var mesela, görüyorum maçlarda falan. Böyle karizmatik, kaslı maslı, dövmeli falan ne bileyim. Toplum içinde "Ayy şu çocuk çok şekeeaaaar!" diye tanımlanan türden. Hah. Şimdi bu adamın futbolcu olması gerçeği seni de biraz ürkütmüyor mu? Yani düşünsene, tamam belki yine milyon dolarlar kazanıyor o adamlar top peşinde koştukça ama, bi filmde dizide mizide oynasa sanki o tipin hakkını daha iyi verecekmiş gibi geliyor bana. Ben mesela küçükken Beckham hastasıydım tamam mı, yani çok iyi oynardı falan o yüzden, yanlış anlaşılmasın, ama şimdi şimdi bakıyorum da Beckham'a, sen koskoca Beckham'sın ya. Kosskoca, yakışıklı, kaslı maslı dövmeli Beckham'sın yani. Victoria gibi de karın var. Şahane de zenginsin, belki evde sıkıldıkça parayla karşılıklı PES atıyorsun falan. Yani düşünsene böyle artık bi insanın ulaşabileceği son nokta gibi bişeysin, ama sen hala futbol derdindesin. İki top koşturayım, iki gol atayım derdindesin. Yakışıyo mu lan hiç? Beckham, doğrudan sana söylüyormuşum gibi oldu, yanlış anlama, ama senin gibi çok futbolcu var böyle. Bütün o karizma, o cool bakışlar, devre arasına girerken formayı çıkartıp Adonisleri göstermeler falan, hep maçtan hemen sonra on beş erkeğin bir anda girdiği soyunma odası duşlarında bitiveriyor, senin için üzülmüyor mu? Benim içim şahsen biraz üzülüyor. Sözün özü, artık bu çocukluğu bırak Beckham. Şu saatten sonra bi gol daha atsan nolucak, gelmişin 35'ine zaten. Lütfen biz siz yakışıklılar için üzülen daha az yakışıklılara kulak ver. Anlaştık mı?

Şimdi mesela yine görüyorum feysbukta falan, kardeşler kısmına kardeşini yazmayıp kankasını yazan adamlar var. Kardeşinin de feysbuku var halbuki. Ama o hiç kardeşini düşünüyor mu? Yook. İlla kankasını yazıcak o. Kardeşi o çünkü onun güya. Fotoğraf altına atılan yorumlarda birbirinden "kenkkss;)))9" diye bahseden, ilişki durumunu in a relationship'e getirince saniyesinde like'lıyan, ya da ne bileyim, profil fotoğraflarının 3te 2sinde kankasıyla olan, hatta sevgilisiyle başbaşa olduğu romantik bi fotoğrafta bile bi yerlere kankasını tagleyen adamlar var ve birbirlerini kardeş sanıyolar. Acayip midir nedir. Bak şimdi öyle adamlar, eğer bu satırlara kadar geldiyseniz size çok önemli bişey söylemem gerekiyo, tüm dikkatinizi buraya verin... Biz siz feysbuku aktif ve bilinçsizce kullanan aktif ve bilinçli insanlar olarak bu yaptığını çok komik buluyoruz ve bununla yeri geldiğinde kendi aramızda dalga geçiyoruz. Haberiniz olsun yani.

Üçüncü ve son olarak, ben dün en nihayetinde Avatar'a gittim tamam mı. Sonunda gittim yani. Biraz daha gitmesem filmin yönetmeni çok üzülücekti, film göz göre göre geçip gidicekti vizyondan, o yüzden ben de gittim. Hatta muhtemelen sen de gittin okur. Sen ve ben bu tip şeylerden eksik kalmamakta yarışırız çünkü biliyorum. Daha geçen gün formspring hesabı aldığımda "naber lan" diye sorduğun sorudan senin de bir formspring hesabın olduğuna şahit oldum. Her neyse konumuz bu değil. Şimdi mesela, Avatar 4 senede mi ne çekilmiş, işte binbir türlü teknoloji kullanılmış, mavi mavi adamlar var her yerde, bi sürü ödül alıcak belki falan filan. Ama görüyorum, şu teknoloji harikası, şu koskoca güzelim Avatar filmi için de pis pis atıp tutan adamlar var. O kadar pis atıyor ki ama. Babasının filmi sanki. İşte, "Çok uzun yeaaa" diyor, "Sıkıldım ben" diyor, ne bileyim "Senaryo çok boktan" diyor, "Konu çok klişe" diyor falan. Bi daha diyor yazarsam belki bi daha hiç yazamam diye tam haddinde bıraktım fark ettiysen. Neyse. Şimdi böyle adamların varlığı seni de rahatsız etmiyor mu? Zibilyon tane emekle çekilmiş, ayrıca senaryo olarak da çok derin konulara değinmiş bir filmin böyle hayasızca, böyle hunharca ordan burdan çekiştirilmesi senin de içini acıtmıyor mu? Benim içim acıyor bak. Hatta direkman onlara seslenmek gerekirse; lütfen biz siz en güzel filmleri beğenmeyip en komik esprilere gülmeyen adamların ne kadar daha kuul olabileceklerini merak eden hevesli insanların hevesini kırmayın.

Anlaşmış olduğumuzu tahmin ediyorum. Zaten biz bi kere daha kalabalığız yani fark ettiyseniz.

Daçe.
Okumaya devam →
10 Ocak 2010 Pazar

Basında Biz

1 tane ömer üründül tadında yorum
Basında biz derken, ben yani. Basında ben. Olur ya öyle köşeler. Bu kez tüm araştırmacı-blogculuğumu ortaya atıyor ve her birlikte Google'da "Daçe" aramasının bizlere sunduğu birkaç küçük örneğe kâh gülerek, kâh ağlayarak bakıyoruz:

1- daçev.org.tr
Eskiden Jackson's 5 varmıştı ya, bunu ilk gördüğümde de öyle Daçe-V adında, zamanında kuzenlerle kurduğumuz ama sonradan unuttuğumuz bi müzik grubu sandım. Grup olduğu doğru da, amacı farklı. Kendilerini "Datça Çevre ve Turizm Derneği" gibi aslında kısaltması DÇTD olan ama sırf ağızları yayılmasın diye Daçe dedikleri bir isimle tanıtıyorlar. Beni tanıyan birini, adıma vakıf açacak kadar narsist bir insan olduğumu düşünmeye zorlayan Daçev, "Bize katılın! Datçalı değerlerimizi hep beraber koruyalım!" sloganıyla, benden habersiz, adımdan söz ettiriyor. Allah kahretmesin.

2- daçe.8k.com
Evet bu düpedüz Daçe. Yani Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri. Yine bir başka çevreci oluşum. Ama neden Daçe? Resmen rezillikten, özentilikten, "Şu adamın blogundan azcık rant sağlayım"cılıktan başka bir şey değil. Baktığın zaman kısaltmaları DAÇD olması gerekirken, sırf beni Google'da arayan biri kendilerine ulaşsın diye nasıl isim değişikliği yapmışlar, nasıl kasmışlar. Ayrıca bu derneğin websitesinde yazanlar beni benden alıyor, garip yerlere götürüyor. Siteyi açar açmaz karşımıza çıkan ilk başlıklar şöyle:
-Daçe Çalışma Biçimi (sınavdan bir gün önce çok çalışmak mesela)
-Daçe Örgüt Şeması (yuh! adıma örgüt kurmak!)
-Daçe Ailesi (burda amcamlar, halamlar, kuzenler falan mı var ki?)
-Daçe Üyelerinin Adresleri (bizim evin adresi felan var, acayib)

3- dace.ca
Burası ise bambaşka bir Daçe klonu, bir giyim ve aksesuar markasının websitesi. Evet, ".ca" hangi ülkenin kısaltması şimdi bilemedim ama, dünyanın bir yerlerinde adıma tişörtler, pantolonlar yaptırılıyor, yine haberim yok. Ha tabi tasarım olarak önceki iki klonuma bin basar, o yüzden en çok bunu sevdim.

Evet bu kadar, başka da yok.

Haa şimdi bu, özellikle ilk ikisi bana gelip de "Hakkımızda ne atıp tutuyosun lan?" derlerse de "Eheh. Şaka şaka hepsi." der, arkama bakmadan kaçarım. Çevre örgütlerinden ben biraz korkarım da çünkü. Bir çevre, iki hayvan hakları örgütleri.
Okumaya devam →
9 Ocak 2010 Cumartesi

Lehaloooov!!

1 tane ömer üründül tadında yorum
"Lehaloooov!!" sesiyle irkildi. Gözlerini açtı, duvarla burun buruna geldi. "Noluyo lan?" diyerek döndü yatakta, gözlerini ovuşturdu. Sesin geldiği yöne doğru bakmaya çalıştı; baktığı yerde açık olan balkon camını ve önünde cereyandan ya komple içeri ya da komple dışarı saldıran perdeyi gördü. Gözlerini tekrar ovuşturup kolundaki saate baktı, "Ulan daha sabahın körü be!" diye hayıflandı, pikeyi üzerine çekip adeta karaya yeni çıkarılmış alabalık gibi huysuz hareketlerle tekrar uyuma pozisyonu aldı. O anda yine açık balkon camından "Guveley guveley haaoov!!" bağırtıları odada yankılandı. Sinirle aniden kalktı, bir gözü kapalı halde terliklerini ararken ayağını yatağın köşesine vurup sağ ayak serçe parmağında büyük bir acı hissetmeye başladı. O acıyla yatağa oturdu tekrar. 2 santimetrekarelik bir serçe parmak acısı nasıl da kıvrandırıyordu. Suratı bu gereksiz, bu yavan acıdan ekşimişken saate tekrar baktı. Öğle saatleriydi ve önceki hafta boyunca kalktığı saatten bir buçuk saat daha erken uyanmıştı. Sağ ayak serçe parmağının acısı biraz olsun geçmişti, terliklerini giyip balkona çıktı. Günlük uykusunu bir buçuk saat kadar kısıtlayan bu terbiyesiz çığırtıların kaynağını görmek istiyordu. Bir şey yapacağından değil, sırf kimin kendisini rahatsız ettiğini bulmak içindi. Normal zamanda belirli bir mesafeden ileriyi net göremeyen ve şimdi bir de yeni uyanmışlığın verdiği kan çanağı gözleriyle aşağı, caddeye baktı. Caddenin tam karşısında, aylardır otopark ve aynı zamanda mahalle çöplüğü olarak kullanılan ufakça arazide bir inşaat başlamıştı. "Holooaaav!", "Laho laho aho!" gibi anlamsız ve rahatsız edici sesler çıkardıkça kulaklarını tırmalayan ve hemen otuzbeş metre ötedeki inşaatta çalışan işçilerdi o an için dünyanın tek sorunu. İşçilere de, oraya bina dikecek olan müteahhite de, krokisini mrokisini çizen mimara da bir dolu laf edip, giyinmek için içeri girdi.

Evin içindeyse, dışarının aksine çıt çıkmıyordu. Normalde bu saatlerde mutfaktan, çeşitli ve gereksiz kadın programlarından konuşmalar gelmesi lazımdı. Belli ki evde kimse yoktu. Bir haftadır üzerinden çıkartmadığı ve artık eskimeye başlayan pantolonunu da giydi, bir şeyler yemek üzere mutfağa girdi. Telaşla, açlıkla ve binbir yiyecek hayaliyle buzdolabını açtı, ama korktuğu üzere dolapta kendisini kahvaltı yapmaya meylettirecek bir şey yoktu. Kaşar peynirini rendeleyip, salamı üçgen üçgen doğrayıp, sarımsak, ketçap ve biraz kimyonla dandik bir sos hazırlayıp yarım ekmeğe koymak, böylece g.tünden yeni bir yemek ve bu yemek için "FlayingDaçmen" gibi bir isim uydurmak da vardı ama bütün bunlar onun için sabahın körü sayılan bu saatte, 11.30'da kalkmış biri için hayli üşendirici şeylerdi. Yine pek çok sabah olduğu gibi birkaç saat televizyon izleyecek, dolapta yiyecek hazır birşeyler olmamasına inat, o birkaç saat aç bilaç oturacak ve en sonunda dolaptaki yiyeceklerin saklandıkları yerden çıkıp "Tamam ya bu da çetin çeviz çıktı ha. Çıkıyoruz beyler yapıcak bişey yok. Ünal, İrfan, hadi çıkıyoruz abi hadi." demelerini bekleyecekti. En azından bir FlayingDaçmen çıksa ordan kendi kendine, fena olmazdı..

Yaz tatilinin boş ve sıkıcı günlerinden biriydi, belki de başı çekiyordu, ve o bu tatilin bütün monotonluğuna rağmen aynı şeyleri yapmaktan keyif alıyor gibiydi. Evin daha serin olan salon kısmına geçti, televizyonu açıp karşısındaki kanepeye kendini attı. Günün bu saatinde, cama vuran güneşin ve perdelerin yansıması televizyonu keyifle izlenebilir olmaktan çıkarıyordu. Zaten açık camdan gelen "Loheleeey loheley!" seslerinden de, televizyondan pek bir şey anlaşılmıyordu. "Sokağa çıkayım bari, bir temiz hava alırım en kötü." diye düşünerek hızla ayakkabısını giyip evden çıktı.. Epey sıcak olan yılın bu günleri, caddeye de etkisini vermiş, asfalttan yanık kokuları gelmesine vesile olmuştu.. "Hobarey!" çığırtılarının kesilmediği inşaata baktı. İşçiler var güçleriyle çalışıyor, başlarında da kelli felli, kötü takım elbiseli bir adam, ellerini arkadan kavuşturmuş, işçilere bakıyordu. Belli ki bu adam müteahhitti ve eseriyle epey övünüyor olmalıydı. Halbuki tek yaptığı, arsayı alıp, işçilere parasını verip, caddedeki diğer benzerleri gibi kötü bir apartman yapmaktı. "Sanki gökdelen dikiyo, bak bak şerefsizdeki sırıtışa bak!" dedi, yürümeye devam etti..

...Sadece haftasonları bu kadar uyuyabiliyordu, onun dışında haftaiçi pek uykuyu göremiyordu bile. Yılın bu mevsimi bile çalışmaktan çok yakınmıyordu artık, alışmıştı işine. Burada alıştığı yalnız işi değildi elbette. Yıllar sonra meslek sahibi olunca taşınmak zorunda olduğu bu şehir, başlarda ne kadar ürkütücü gelse de, sonradan ona da alışmıştı. İşine, çevresindeki yeni insanlara, kendisine gösterilen bu yeni tutumlara alışmıştı. Trafiğe çıkmaya da alışmıştı, artık neredeyse hakimdi direksiyona. Yalnız yaşadığı için yemek yapmaya da alışmış, neredeyse her cumartesi yeni yemekler uydurup onlara isim verir olmuştu.. Önceki gece de, arkadaşlarına uydurduğu yemeklerden yaptığı, alkolün, sigaranın ve sohbetin dibine vurulan yoğun bir geceydi. Bu da bu pazar sabahı kalkmasını zorlaştıracak gibiydi.. Pazar sabahları en geç 10'a kadar uyuyan bu genç adam, o pazar, uykusunun en derin, en kendinden geçtiği yerinde dışarıdan gelen anlamsız ve rahatsız edici bir sesle uyandı... Bu ses, hikayenin içine sıçmış gibi olucam ama, "Lehaloooovv!!"dan başkası değildi.
Okumaya devam →
7 Ocak 2010 Perşembe

Noterlik Erbabı

2 tane ömer üründül tadında yorum
● Selam olsun uçan kuşa, dolu dizgin dağa, suya. Orta yaşlı, saçları hafif kırçıllı Anadolu rakçısı girişi. Nasıl?
● Kanaltürk diye kanal var biliyosun. O bizim işte. Bildiğin benim, annemin, babamın, bi tane hafif göbekli gibi amcam var mesela, onun, sonra efendime söyliyim, görüşmeyeli özlediğim bir teyzem var, onun. Böyle kompile akrabacak bizim. Annemin gün boyunca evdeki televizyonda, babamın da arabanın radyosunda sürekli olarak Kanaltürk takip etmesinin başka mantıklı bir açıklaması olamaz çünkü. Kanaltürk görmekten kafayı yiycem lan.
● Yalnız bizim bi televizyon kanalımız olsa, bir de buna bağlı radyo kanalımız olsa negzel olmaz mı? Düşünsene, televizyon kanalı mesela, kompil benim. İlk kurulduğu yıllarda belki sadece bizim evden oluşur, sonra reklam aldıkça genişletiriz mekanı. Düşün bak kanal benim yani, ressmen ben ne istersem onu göstericek. İstersem film koyarım, istersem dizi koyarım. Sıkıldıkça ben kendim çıkarım bizzat. "Ulusa Sesleniş" babında. Gerçi izleyici kitlem biraz az kişi olur ama, dediğim gibi, zamanla artacağı kanısındayım. Evet evet çok zevkli iş, ben hemen yarın işlemleri başlatayım.
● Notere hiç işin düştü mü okur? Düşmemiştir nerden düşçek. Bakkal değil ki her gün gidesin. Benim de zaten şu ucu bucağı belli olmayan hayat mekvâsında bir kere düştü işim. Geçen sene sanırım bu zamanlar, daha önceki zamanlar da olabilir emin değilim, babamla benim kredi işlemleri için gitmiştik. Hayatımda ilk kez notere gidecek olmanın tatlı heyecanı içinde, niye heyecan yapıyosam, ayaklarımı kıçıma vura vura Ankara Bilmemkaçıncı Noter tabelasının olduğu iş hanına, ordan da noterin bulunduğu dükkana girdik. Evet dükkan diyorum çünkü ortalama bir dükkandan daha büyük değildi. Oysaki ben böyle saray yavrusu gibi, bütün iş hanı olmasa da hadi yarısı noterdir falan gibi bişey bekliyorum. Yok. G.t kadar bi yer. Bi tane tezgah var, arkasında iki tane memur. Ben sanıyorum ki onlar noter denen insanlar. O da değilmiş. Bu tezgahın bitiminde, kendine ait ofisi olan bir adam noter. Kelli ve felli bir insan. Dükkanın arka tarafında kalıyor böyle. İlginç. Ha ama ofis dediysem sen de gözünde çok büyütme, adam mukavvadan üç kenar yapmış, sırtını da cama vermiş, orası olmuş ofis. Böyle bişey. Diyafona basıyor "Oralet" diyor, basıyor "Çay" diyor. Bütün gün de sadece kağıt imzalıyor bu adam. Tezgah arkasındaki memurlarla bir ton münakaşaya giriyorsun, yarım saat konuşuyorsun falan, en son kağıdı imzalatmak için noterin yanına gidiyosun, imza atıyo, çıkıyosun. Böyle. Baktığın zaman bir s.k, afedersin, yapmıyor gibi. Ama sonradan öğrendim, deli de para kazanıyor bu noter. On milyarları tavada yakıyor adeta, parayla kıçını siliyor. O derece. Hayır iki kağıt imzalayarak mı kazanıyor bu parayı, onu anlamıyorum. Bu da böyle bir noterle tanışma anım gibi bişeyimdir.
● O diil de yemin ediyorum bu kadar uzun bi maddeyi yazarken çok yoruluyorum. Valla. Taş attın da kolun mu yoruldu hıyarto, diye sorucaksın ama valla yorucu lan. Zahmetli iş blog yazmak. Hayır can okur, bi de cebime üç beş bişey de atmıyosun o kadar okuyup. Elin noteri kıç kadar ofisinde trilyon basıyor. Behey.
● Şaka tabi.
● Bizim bu Dikmenliler ne çok seviyo mandalinayı okur, biliyo musun? Valla. Yani bütün mahallenin bu mandalina sevdası artık çok çılgın boyutlara ulaştı, korkuyorum. Sokakta yürüdükçe gördüğüm mandalina kabukları bi yana, artık sokakları da mandalina kokusu sarmış. Hayır sanırsın ki bu bizim oraların insanı, hani yeni gibi bi de güya, tropik adadan uçakla getirildi. "Ananın karnından mandalinayla, hindistan ceviziyle, ne bileyim avokadoyla mı doğdun p.zevenk?" diye sorucam bi gün de.. Mahalleliden çok pis dayak yemekten korkuyorum.
● Eymir negzel yer ya, Eymir'i özledim ben. Diyceksin ki, kaç kez gittin? Topu topu iki-üç defa gittim ama ne biliyim, insan su görmek istiyor lan. Her sağlıklı Ankaralı gibi benim de ihtiyaçlarım var. Falan.
● Nedense pek bir bozuk ağızla yazmışım gibi oldu. Küfürden komiklik unsuru oluşturmaya çalışan sinsinin biriyim evet.
● Şimdi bütüün bu şakalar komikler bi yana dursun, ben artık kaçayım. Çok sayıda da öpeyim. Kendine iyi bak sevgili okur. En yakın zamanda yeniden görüşmek üzere.

-bilmiyorum komikli oldu mu hakkaten ama, eğer güzel olduysa bu postu da günlerdir, haftalardır final projesiyle uğraşmaktan yorulmuş cancaazımın yüzünü biraz olsun güldürebilmek için kendisine ithaf ediyorum, desem-
-blogunu kişisel amaçları uğruna kullanan adam:P-

Daçe.
Okumaya devam →
6 Ocak 2010 Çarşamba

Gün Geçmiyor Ki

0 tane ömer üründül tadında yorum
Baktım yepyeni bir internet akımı oluşayazmış, baktım benden önce milyonlar bu akıma kapılmış, dedim neyim eksik allasen. Hemen bir şımarık gibi, bir umarsız gibi gittim, kendime bir formspring hesabı aldım. Bi de geldim blogda sidebar'a koydum zımbırtısını ki, can okurumla aramda daha bir interaktif, daha bir efendime söyleyim yüz-göz bir ortam oluşsun. Evet sonuç itibariyle sidebardaki yeni formspring gadget'ından bana sorular yöneltebilecek, böylece benimle daha da laubali, daha da sulu bir ilişkiye adım atabileceksiniz sevgili okurlar. Yalnız içimde, bu işin gelecek haftalarda Haydar Dümen ya da Rezzan Kiraz soru hattına döneceği gibi bir his var ama. Denemekten zarar gelmez.. Öperim.
Okumaya devam →

Fırfır: Bir Teknikten Daha Fazlası

2 tane ömer üründül tadında yorum
-bu hikayedeki kişi ve olaylar tamamen gerçek gibidir. çok yakın yani gerçeğe. okurken "acaba oldu mu hakkaten bu" diyebilir, kelimelerin engin dünyasında kendinizi kaybedebilirs... tamam itiraf ediyorum, hepsi gerçek tamam. bi tek "bugün" diye bahsedilen zaman aslında geçen hafta, hepsi o-

...
Sıcağı sıcağına paylaşırsam sonradan acısını daha az yaşarım
düşüncesiyle, size bişey anlatıcam. Ben bugün dünyanın en iyi langırt oynayan kızını gördüm, bununla da kalmayıp kendisine yenildim. Evet. "Aa rezil püü kıza mı yenildin lan?" Evet. Kıza yenildim. Ama öyle alelade bi kıza değil. Bayaa bildiğin, babasının karnından langırtla çıkmış bi kız. Düşün yani o babanın çektiği acıyı.

ODTÜ'nün Çarşı'sında, bilir misin çarşıyı, bilebilirsin, orda işte bi langırt turnuvası vardı bugün. Bölümden de bi adaşın, pardon, arkadaşın ısrarıyla gittik yazdırdık ismimizi, bekliyoruz sıra bize gelsin de maç yapalım diye. Kendimize güvenimiz tam, kralı gelse tutamaz, öyle bi motivasyondayız. İlk maç; rakibi tanıyalım dedik, maçtan önce gidip tanıştık. Büyük ihtimalle aralarında bu blogu okuyan yok, varsa da kusura bakmasın ama; biraz mal, biraz "Bunlar bilmez lan ahaha" insanlar gibi geldi gözümüze. Sıra bize geldi, ismimiz söylendi, çıktık er meydanına. Tribünler tıklım tıklım dolu, Ankara'nın dört bir yanından gelen kızlı erkekli taraftarlar yerlerini almış, coşkulu kalabalık olmuş. Takım arkadaşım Sercan'da bir enerji birikintisi görüyorum o an, eminim ki maçta patlayacak. Forvete de geçti, hiç şüphem yok, gol olup yağıcaz rakibin üzerine. Hayvanlar gibi konsantre olmuşuz..

Maç başladı. İlk dakikalarda sağlı sollu paslaşmalarla rakibin kalesinde biraz tehlike yarattıysak da, sonradan bunlar bir açıldılar bir açıldılar, Allahım, Barcelona'ya bağladılar resmen. 10 dakikada kalemizde milyonlarca gol görmüştük ve yediğimiz her golden sonra daha da giriyorduk yerin dibine, zira coşkulu kalabalık bütün coşkusunu bize 'karşı' kullanıyordu. Ender gelişen Osasuna atakları gibi kalıyordu paslaşmalarımız artık. Birkaç gol daha yedikten sonra Sercan'la göz göze geldik. Onda umarsız, "Amaaan s.kerim nolucak abi" kahkahaları, bende sırf rezilliği biraz olsun azaltıp kalabalığı güldürmek için ortaya atılmış anlık komiklikler şakalar. Biraz sonra maç bitiminde skorbord rakibin bizi nası maymun ettiğini yazıyordu. Turnuvadaki ilk maçımızda yenilmiştik. Bütün o motivasyon, espriler, şakalar falan hep sıfırın altındaydı.

Fakat o sırada, başka bir maçın yenileniyle maç yapacağımızı öğrenmiş ve görünen o ki turnuvaya henüz veda etmemiştik. Ve bu kez rakip takımda bir kız vardı. Bunu öğrendiğimizde Sercan'la "İyi lan bi maç alıcaz işte garanti ahohahaohahe" gibi rakibi küçük düşürücü birtakım ifadelerle yeniden tüm moral ve motivasyonumuzu toplamış, tekrardan sahaya çıkmıştık. Bu kez önceki maçtan daha da çok güveniyorduk kendimize; zira rakibimiz, takım arkadaşıyla daha önce tanışmayan bir erkek ve langırtla uzaktan yakından alakası yok gözüken bir kızdı. Tabi bilmiyorduk ki, o kızın içinde aslında nasıl bir cevher, nasıl bir van Nistelrooy vardı.. İlk maçların yenilen takımlarının maçı olduğu için bu kez önceki kadar coşkulu bir kalabalık ilgilenmiyordu pek. Yine de sırf boyu yetmediği için diğer maçları izleyememiş ya da ortalarda dolaşıp durmaktan sıkılmış insanlar biraz olsun ilgi gösteriyordu.. Derken maç başladı ve başlar başlamaz bizim bu langırtçı kız da, inanır mısın okur, golleri sıralamaya başladı. Top yarı sahamızdan bir türlü çıkmak bilmiyor, rakibin geliştirdiği her atak golle sonuçlanıyordu. Karşımızda resmen ülkesinden yenice transfer edilmiş Brezilyalı bitirici forvet vardı ve ne yapacağımızı bilemiyorduk.

İşte o anda, tam o anda Sercan'la bir göz teması kurdum, hemen birkaç gaz cümle söyledim telepatik olarak. Sercan "Tamamdır." anlamında kafasını yukarı aşağı yavaşça salladı, ve birkaç saniye sonra yeniden maça döndük. O kadar hırslanmıştık ki, artık kimse bizi tutamazdı. Topla ilk buluşmadan sonra gelişen birkaç paslaşma, ardından rakibin kalesinde birkaç gol ardarda bulmamız.. Evet, aynı filmlerdeki gibi maçı tam kritik yerinden çeviriyor gibiydik. Karşımızdaki kız, tam iki dakikadır gol atamamanın verdiği sinirle deliye dönmüş, daha da hırslanmıştı. Nitekim bu kez filmlerdeki gibi olmayan bir durum vukû bularak, kız gollerini atmaya devam etti. Yani maçı çevirebileceğimiz hayali, birkaç golle yeniden suya düşmüştü..

Maçın sonunda turnuva çizelgesinde yazan şey, bizim yerimizde saymış olmamız ve o kızın bir üst tura çıktığıydı. Sercan'la "Lan çok iyi bok yedik dimi katılmakla?" tadında konuşmalar yaptık, ardından kimselere görünmeden, adalardan modalardan, salonu terk ettik.

İşte bu da böyle bir anımdır.

Haa bi de, "Olm bu oyunda Vannisterroy'u çok güçlü yapmışlar!"

Daçe.
Okumaya devam →
2 Ocak 2010 Cumartesi

Şurdan Bi Love Game

5 tane ömer üründül tadında yorum
dünyanın öbür ucunda mavi bir toplu taşıma aracındaki 15 kişi tarafından dinlendiğinden habersiz yatmakta olan lady gaga.

● Merhaba sevgili okur, nasılsın? Umarım iyisindir. Beni soracak olursan ben de iyiyim. Ayrıca boş zamanlarımda ilkokul düzeyinde mektup yazmaya bayılırım.
● Şimdi ben yılın ilk gününde, dün yani, sinemaya gidip, ordaki tüm filmlerin afişine bi göz atıp, Avatar'a gitmek yerine Soul Kitchen'a bilet aldım ya. Hani Avatar bana ordan sapsarı gözüyle melül melül bakarken, Fatih Akın diğer yandan "Alman filmiyim ben ama Türk oyuncular da var, of of nası eğlenceliyim haa." diyordu ya. Hatta bi de gişede sıra bize gelip, anında karar vermemiz gerekiyordu ya. Hah işte o an ağızlardan çıkan bir çift "Soul Kitchen" o kadar yerinde imiş ki. Demem o ki önümüzdeki iki hafta içerisinde Soul Kitchen'a gitmeye çalışın. Avatar falan hikaye.
● Herkes de Avatar'a gitti fakat ben hala afişine bakıyorum ya, o da ayrı bi hüzün nedeni aslında. Haftaya gitmek lazım, hakkıyla 3 boyut görmek istiyor insan. Hayır bi de böyle iki saniyede koskoca filmi harcayan insanlar varken ben daha da merak ediyorum.
● Dün gece saat dokuz buçuk falan, dolmuşa bindim. Boş bi yere geçtim, paramı uzattım, her şey sıradan. Ama bir farklılık var gibiydi. Sanki her zamankinden daha değişik bişey vardı dolmuşta ve ben bir türlü anlıyamıyordum ne olduğunu. Derrken bi an durdum ve çalan müziğe kulak verdim. Bu hiç de yabancı gelmeyen şarkı, Lady Gaga - Love Game'den başkası değildi; fakat dolmuşta Lady Gaga çalması!? "Aman Yarabbi!" dedim istemsizce. Dünyam başıma yıkılıyordu. Çünkü dolmuş dediğin o mavi şey, yaratılış itibariyle Megasite adındaki o saçma arabesk-oyun havaları radyosuna ayarlıydı ve bu dolmuşta ilk kez Megasite dışında bir şeyler, hatta yabancı bir şeyler çalıyordu. 2010'un hayatımızda yaratacağı değişikliklerin bir yere kadar farkındaydım ama bu kadar radikal bir değişiklik açıkçası beklemiyordum.. Fakat iki dakika sonra şöförün kontağı açıp dolmuşu çalıştırması, ve akabinde radyonun daha yeni açıldığını fark etmem, hatta radyo açılır açılmaz tabii ki Megasite'de olması, beş dakikadan fazladır duyduğum Lady Gaga şarkılarınınsa bir başka yolcunun aypodunun hayvani kulaklıklarından geliyor olması... Ben beş dakika içinde yaşadığım bu iki ayrı şoku yirmi beş dakikada ancak atlatmış ve eve ulaşmıştım. Evet.
● Bir an üstteki paragraftan hiç kurtulamayacağımı sandım.
● Arkadaş ortamında telefonunu çıkarıp masaya koyan insanın başlarda telefonu bir iki sağa sola çevirip, sonradan çok ilgilenmemesi, hatta mesaj falan geldiğinde ortamdaki başka bir arkadaşın "Şşt mesaj geldi galiba." diye onu uyarması falan.. Şimdi o "Telefonuna baksağa bi, ışığı yandı.." diyen arkadaşta büyük bir yalnızlık, bir hayattan tokat yemişlik, bir "Ben eğlenmiyorum, haliyle masa üzerindeki telefonlarla ilgileniyorum"culuk yok mu? Bilmiyorum, bence var.
● Evdeki ve çevremdeki tek piyango biletini bu sene annem almış. Dedim getir bi bakalım internetten, bir şey çıkmış mı. Annem getirdi bileti, ben sitedeki çubuğa yazıyorum sayıları falan ama, nası heyecanlandım biliyo musun sevgili okur? Valla. Öyle böyle heyecanlanmadım. Bi an "Bu sefer olucak lan" dedim. "Bu sefer hayatımda ilk kez elimle tutup gözümle görebildiğim kadar yakın bir bilete bişeyler çıkıcak." Çok inandım. Hemen girdim sayıları, bastım enter'a. Sonucunu senin de tahmin ettiğin üzere 7,5 lira çıktı. Çeyrek amorti yani. Gerçi annemin çeyrek amorti tutturmuş olduğunu biraz zor tahmin ederdin ama. Neyse. İnanıyorum ama seneye bugün çok zengin olmuş olucam. Hadbakalım.
● Yarın hayatımda ilk kez paintball oynayacak olmanın haklı sevinç ve hevesi içerisindeyim.
● O diil de 2010'un ilk yazısı da böylece maddeli maddeli bitmiş oldu. Yeni yılın yeni yazılarında görüşmek üzere, kendine çok iyi bak can okur. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)