31 Aralık 2009 Perşembe

Jingle Jingle Bells

5 tane ömer üründül tadında yorum
Şimdi sokakta çevirip sorsalar, deseler ki "Daçe, yeni yıldan beklentin nedir? Nasıl bir yıl olmasını istersin?" deseler; hiç de durmam, yapıştırırım cevabı. Derim ki, "Kaşlı gözlü, döşü kıllı bir yıl isterim. Ne çok açık, ne de çok esmer; çikolata gibin olsun inşallaa amin."

Bol komikli, şakalı, güldürmeli, güldürürken düşündürmeli, ya da ne bileyim çok da düşündürmemeli, isteğe göre az alkollü, az da ayıklı, en çok sevdiğin insan güruhuyla geçirilmeli, kankalarla yeniden buluşulmalı ve bilimum güzel şeyli bir 2010 yılı diliyorum. In other words, mutlu yıllar!

:)

Daçe.
Okumaya devam →
29 Aralık 2009 Salı

Spider-Man'i Ben Yazsaydım

2 tane ömer üründül tadında yorum
Acaba zamanında radyoaktif örümcek Peter Parker'ı ısırmasaydı da radyoaktif Peter Parker normal bi örümceği ısırsaydı aynı hikaye örümcek için de çıkar mıydı? Bence çıkabilirdi.
...


Kanırs Hoca önceki gün dersine girdiği öğrencilerden müze gezisi için izin dilekçesi istemiş, velisinin izni olmayanları götürmeyeceğini, zaten gidilecek minibüs sayısının çok az olduğunu belirtmişti. O gün bu gezi duyurusundan hemen sonra tüm son sınıfları bir heyecan sarmış; koridorlarda "Olm biyolojici müzeye götürüyomuş lan yarın, ders yok yeaani eahehaho", "Yaa varr ya bu Kanırs çok kıyak herif ben seviyorum aslında, yani biraz sert falan ama babacan yaa" gibi dedikodular dönmeye başlamıştı.. Ve bu duyuru herkes gibi Peter Parker'ın da kulağına gitti elbette. O da her ders bitiminde "Anaaa.. Gidelim lan şamata olur. Hehehe!" gibi geyiklerden kendini alamıyor, gidilecek müzeden bahsedildikçe içi kıpır kıpır oluyordu. Belki de okulda böyle "müze gezisi", "tiyatro gezisi", "Anıtkabir gezisi" falan gibi şeylere en çok heveslenen oydu. Zira böyle "sıradışı" ortamlar iki aydır yazmakta olduğu Mary Jane'e açılma fırsatından başka bir şey değildi. Birtakım yatcaz-kakcaz hesaplarından sonra gün sonunda yatıldı, ertesi güne kalkıldı...

Peter Parker ve arkadaşları, Kanırs hoca sayesinde ilk kez müze görecekti. Hayatında bir kere bile müzeye gitmemiş, yalnızca birkaç kez Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin yanından yaya olarak geçmiş olan Peter, müzede ne göreceğinden çok, Mary Jane'in karşısına hangi pantolonla çıkacağını düşünüyordu. Hatta giyinme aşamasında en sevdiği pantolonunu bulamamış, "Mey halaaaa!! Benim pantolu yıkadın mı yine yaaa off! Hala hep böyle yapıyosun hep hep!!!" diye ergen atarıyla üzerine giyiverdiği "kötü pantol"la, geziye yetişmek için hızla evden çıkmıştı.

...

Minibüslere binildi, Peter'ın Mary Jane'in yanına oturma düşüncesi kısa sürede gerçekleşti ve şarkılar, kahkahalar ve bir dolu şamata eşliğinde müzeye gitmek üzere yola çıkıldı.. Yol boyunca minibüsün en ark.., ulan ne minibüsü ya servis demek lazım aslında, öhm, servisin en arkasına konuşlanan sınıfın hayta erkekleri camlardan dışardaki insanlara birtakım el hareketleri ve küfürler ediyor, bununla da pek bir eğleniyorlardı; ama o sırada Peter da Mary'ye dönmüş, "ben bu kızı nasıl bağlarım"ın derdinde kafasında hesaplar yapıyordu. Yine bir sürü komiklikler şakalar eşliğinde müzeye varıldı, araçlardan inildi. Müzenin kapısında Kanırs hoca öğrencilerini taşkınlık yapmamaları konusunda uyardı. Beş dakikalık kısa bir bekleyişin ardından (çünkü bir okul müze gezisi yapıyorsa illa ki başka bir okul da içerde gezisini bitirmekte olur ve sen onları beklersin dışarda, bu böyledir) taşkınlığın zirveye çıkmış haliyle müzeye abanıldı..

Genişçe bir girişi ve uzun ince bir holü geçtikten sonra bunun kat be kat daha büyüğü bir salona girdiler. Görülecek bütün hayvanat, eklembacaklı, eklembacaksız, yarısı eklemli yarısı bacaklı yaratığın arasında tüyleri "ürperik" vaziyette geçiyorlardı. Peter daha önce örümceklere dair dönemödevi yapmış olduğu için az-çok onlar hakkında fikir sahibiydi ve haliyle Mary Jane'i de örümcek bilgisiyle tavlayabilmek için müzedeki en zehirli örümcek türünün bulunduğu kafese yöneldi. Adeta "Buralar hep bizimmişti." edasıyla kafesin yanında duruyor, herkes müzedeki garip garip hayvanlara şaşırırken o soğukkanlılığını ve "ben biliyorum"culuğunu korumak istiyordu. Biraz sonra Mary Jane de Peter'ın yanına geldi ve artık Peter için tüm bildiklerini ortaya koyma vakti gelmişti.. Son kez cümlelerini gözden geçirdi, "Yaa bu örümcekler de işte böyle hehe"yi "Seni seviyorum ben aslında ehe"ye bağlamanın birkaç defa daha pratiğini yaptı ve artık hazırdı. Derin nefes aldı Peter... ve tam konuşmaya başlayacakken...

İşte ne olduysa o anda oldu ve tavandan aşağı doğru sarkmakta olan bir örümcek, Peter'ın konuşmak üzere açtığı ağzına giriverdi. Peter anında bağırıp tükürmeye çalıştıysa da o kekremsi tat ağzından uzun süre çıkmayacaktı, ama bundan da önemlisi başta Mary bebiş olmak üzere herkese rezil olduğunu düşünüyordu.. Allah öyle Murphy'nin belasını versindi...

...

hikayenin devamında peter'ın yere tükürdüğü örümceğin, aslında normal insan tükürüğünü radyoaktif(li) sanması ve psikolojik olarak buna odaklandıkça kendi kendine insan-örümcek'e dönüşmesi anlatılıyor. daha sonra bu insan-örümcek kendine bir kostüm ve bir isim bulup şehirdeki suçları durdurmak için ant içiyor falan. keşke bari sonunu bu kadar sikko bitirmeseydim ama napiyim lan kafa kalmadı valla peter diye diye. neyse. öpüyorum.
Okumaya devam →
28 Aralık 2009 Pazartesi

Ne Güzelsin St. Petersburg

5 tane ömer üründül tadında yorum
güya: kar tanesi düşmemiş st. petersburg sokaklarından bir görünüm.

● Selamlar sevgiler herkese. Nasılsınız? :)
Piyango bileti satan karton şapkalı adamdan ben biraz tırsarım sevgili okur. Neden dersen, özel bi sebebi yok, bilmiyorum belki de çocukken karton şapkam olmadığından kıskanıyor da olabilirim. Belki de özeniyorumdur onlarca yüzlerce bileti umarsızca horizontâl ve vertikâl eksenlerde sallamaya. Ya da belki de içten içe seviyorum ben o adamı ama anlamıyorum. Evet, görüldüğü üzere hastalıklı bir halim var.
● Haa ama ben aslında çok az şeyden öyle tırsarım, Behlül'ün ani imaj değişikliğinden tırstığım kadar.
● Yalnız fakat fark ettiysen dizide herkes öyle ya da böyle bi şekilde imaj değiştirirken, Adnan Bey aynı kalmakta ölümüne ısrar ediyor. Hayır orta yaşlı adamsın, antropoz mantropoz olur insan biraz. Ayıp denen bişey var ve belli ki haberin yok.
"8.40 kahvalti?" diye mesaj attığım insanın "Isparta'dayim yetisemem." diye cevap vermesi bir ukalalık, bir kendini beğenmişlik, ne bileyim bir "egom var benim"cilik değil de nedir? Şaka bi yana ben bunları yazarken o insanın yanımda kafasını sıraya dayamış uyuyor olması ve benim arada yalnızca bir metre varken hakkında gıybet yapmam falan.. Ayıp ve ilginçli.
"Senenin ilk karı" kadar da güzel bişey yok bence dünya ahret nezdinde. Gerçi tabi ahreti bilmiyorum büyük konuşmiyim ama; düşünsene, soğuk bir kış günü St. Petersburg sokaklarında yürüyorsun, kafanda bi milyon dert var belki, hastasın bi de burnun akıyo falan böyle. İşte tam o anda Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgasının sebep olduğu "senenin ilk kar tanesi" burnuna düşüyo ya, o anda unutuyosun bütün dertlerini hastalığını falan bi an için. Haa gerçi Balkanlar'dan St. Petersburg'a soğuk hava gelir mi onu bilemem. Ama bu yıl daha kar düşmedi ona biraz hayıflanıyorum ben.
● Cereyan yapsın diye amfinin camlarını ve kapılarını karşılıklı açan bi kalkülüs hocam var. Aralığın 28'inden ve St.Petersburg sokaklarından bashediyoruz burda, manyak mı ne.
● Artık aradığımda telefonu "Daçe der ki?" diye açan muzip bi amcam var. Öyle amcaya can kurban değil de nedir?
● Kalkülüs amfisinde Hint aksanıyla İngilizce konuşan Türk bi hocam var. Bi de yine aynı amfide Hint aksanıyla İngilizce konuşan Hintli bi çocuk var. Şimdi bu çocuk bi soru sorduğunda ve hemen akabinde hoca yanıt verdiğinde, sevgili okur, kendimi ressmen Bollywood'da buluyorum. Arkaplanda birden çalmaya başlayan Hint tınılarıyla amfinin sağından ve solundan kızlı-erkekli dansçılar giricek, biz herkes hep bir ağızdan "Kashamar Ak Hindistan (Ne Güzelsin Hindistan)" türküsünü/şarkısını söyliycez falan sanıyorum. Öyle bir kalkülüs dersi işte.
● Keşke günlük hayatta "Evliyalar diyarı Siirt" der gibi "Matadorlar diyarı Vayadolid" ya da "Şarapçılar diyarı Marsilya" gibi kalıpları da kullanabilsek, dilediğimizce haykırabilsek. "Şarapçı" da tam olmadı sanki ama zaten aramızda Marsilyalı okur yoktur diye tahmin ediyorum.
● Ve işte bütüün bu postu bir kalkülüs ve bir kimya dersinde yazmış olduğumu söylesem de gerçek açığa çıksa.. Oh be rahatladım. Ama benim defterin arkasını bi görsen, resmen bloga çevirdim iki ders saatinde.
● Hadi öperim ben, gideyim artık. Kendinize çok iyi bakın.

edit: başlığı yazmamdan hemen sonra kendiliğinden oluşan kelime oyununu çözen ilk beş okura rubik kübü hediye. yalnız o diil de okurlardan bana bi rubik kübü alan olsa nası sevinirdim. yüzsüzlük yapayım biraz.

Daçe.
Okumaya devam →

Geliyor...

1 tane ömer üründül tadında yorum
Pazar günü çok sevgili Diren insanı aylar sonra ilk kez yazı yazmış olmanın verdiği haklı gururla bana çatıp, "Olm lan ne zamandır yazmıyosun" demişti. "Olur mu lan daha bikaç gün önce yazdım" dedim kendisine ama şimdi gelip baktım da, son postun üzerinde kapital harflerle çarşamba yazıyo. Ki bu da Diren insanını haklı yapar.

Bugün kimya ve kalkülüs derslerinde sıkılan Daçe insanı olarak defterin arkasına biir sürü yazı yazdım. Bloga koyucam sözde. Ama eve bir geldim ki, internetler gitmiş. Şu anda da aylardır wireless'ına şifre koyAmayan can komşumdan giriyorum internete ama her an gidebilir o da. "Sinyal Gücü: Ölüp ölüp diriliyor" yazıyo zira köşede.

Eğer benim kendi internetim gelirse bloga koyucam direk o yazıları, şimdi biraz üşeniyorum. Olmadı yine komşumun ellerinden öpücek bu yazı işi. Her halükârda ilerleyen saatlerde görüşmek üzre. Şimdilik iyi bakın kendinize. :)
Okumaya devam →
23 Aralık 2009 Çarşamba

"Serkan Abi"li Gün

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar. Şimdi şöyle ki..
● Arkadaş ortamında, böyle az da teknolojik bi ortamsa, az biraz da bir yerden internet bulunmuşsa hemen feysbuka girilir ya. Öyle bi arkadaş ortamından işte zerre hazzetmiyorum, edemiyorum. Zira, mesela, benden önce feysbuka giren insan görüyor ki sağ alt köşede kırmızı kırmızı "86!!!" gibi hayvani bi sayı yazıyor, bi de yetmezmiş gibi onlarca event ve grup davetiyesi geliyor falan.. Hayır şimdi mesela ben açıyorum feysbuku, 5-10 tane notif ya gelmiş ya gelmemiş. Acaba ben mi tezcanlı gibi notification yanar yanmaz merak ediyorum da bakıyorum, yoksa o adam mı biraz cool olduğu için üç-beş gün hiç bakmayabiliyor ne gelmiş diye? Ben işte bunu anladığım zaman feysbukumu da kapatırım herhal. Ermişlik mertebesi. Hele de feysbukta.
● Bugün bir Serkan Altuniğne geçti okuldan, senin haberin var mı okur? Tahminimce var. Ya da yok. Ya da bilemedim şimdi niye tahmin ediyosam. Neyse. Kendisiyle, söyleşinin akabinde aynı "can" ortamda olma fırsatı yakaladım ve hatta İstanbul'a dönüş vaktine kadar topluluktan da insanlarla beraber, bol komikli, bol şakalı zaman geçirdim. İmza falan aldım. Bi de anladım ki benim bünyem ünlü/az ünlü görünce çok farklı bir biyolojik sürece giriyo, acayip acayip şeyler dönüyo içerde. Heyecanla yavşaklığın ama aynı zamanda temkinliliğin karıştığı, cıvıl cıvıl, kımıl kımıl birtakım şeyler salgılanıyo falan. Sanırım tıp dilindeki adı... Eee... "Salya" evet.
● Sen bi de bana "Serkan Altuniğne kim?" dersen o zaman çok pis bozuşurum. Ben kendi kendime bozuşurum gerçi yani, hayat sana güzel valla.
● Bi insanın iki kaşının aslında iki değil de bir kaş olmasından daha kötü bişey varsa, o da bir başka insanın Çinli arkadaşı olması ama bu Çinli'nin Türkçe bilmemesidir. Zira 'edvenz' ingilizce kuru hiçbir işe yaramıyor. En azından bende yani. Kendisi çatır çatır ingilizce konuşuyo çünkü.
● Ya bi dakka şimdi elin Çinlisi beni anlamayacak nası olsa, yeri gelmişken biraz bok atayım, hiç de öyle çatır çatır falan konuşmuyo. Hatta benden 'biraz daha iyi' konuşuyo hepsi o. Yalnız o diil de, insan aylardır görmediği Çinli arkadaşıyla küresel insanlık sorunlarını konuşur mu arkadaş ya! İşte ben diyorum ki "Çinde ekonomi böyle böyle", o diyor ki "Amerika, Afganistan, Taliban maliban" bişeyler. Allahım. Normal arkadaşlarla yaptığım geyiği bir Çinliyle neden yapamıyordum?! Düşündüm biraz ve aslında nedeni çok basitti: İngilizce derslerinde yok paragraf okumaydı, yok essay yazmaydı falan derken tabi haliyle kafa da siyasi, ekonomik ya da sosyal birtakım problemlere gidiveriyor. Ben halbuki istiyorum ki dizilerdeki şakalardan yapayım, Çak! yapayım, ne bileyim bi Knock! Knock! yapayım falan. Yok. Lanet olsun ama yok.
● Dünyanın en 'kaynatmaya meyilli' insanları nerde deseler, derim ki dolmuştadır arkadaşım.. Ben böyle her kafadan bi ses çıkaran, böyle şuursuzca konuşmaya başlayabilen insan topluluğu daha görmedim. Ulan trafikte güzel güzel ilerlerken yan tarafta iki araç arasında ufacık bi kaza oldu, sen onnca zamandır dut yemiş bülbül gibi oturan insan bi konuşmaya başla, bi yorum yapmaya kalkış; Allahım, bi an hiç susmıycaklar sandım. Hayır bi de kazayla ilgili o kadar saçma şeyleri yorumladılar ki, bi an gerçekten herkesin kaskodan olduğunu düşündüm ciddi ciddi. Manyak mılar ne.
● Yazının başında feysbuku kapatma düşüncesi geçmiş aklımdan ama, şimdi bi daha düşündüm de pek akıl kârı bi iş değil gibi. Çıldırırım valla.
● Biraz kısa olucak ama bu kadar şimdilik. Gideyim. Kendinize iyi bakın.

-bi de konuyla ilgili bi karikatürünü 'buluyum' dedim serkan abinin, eheh evet abinin, ama bi tane alakalı karikatür bulamadım lan. of. neyse-

Daçe.
Okumaya devam →
19 Aralık 2009 Cumartesi

E=mc²'yi Sokakta Uygulamak

4 tane ömer üründül tadında yorum
● Bazen düşünüyorum da blog diye bişey hiç olmasa demek ki ben delirirmişim. Öyleymiş yani demek ki. İkiyüzseksenbilmemkaçıncı postta anladım bunu.
● Hal-hatır sualleriyle başlayalım.. Neler yaptınız geçtiğimiz hafta boyunca? Sınavınız mınavınız, önemli bir işiniz gücünüz var mıydı? Geldi mi başınıza ilginç bişey? Gelmedi dimi? Off. Sorularına cevap alamayacağını bilen bir blog yazarının kısacık hüznüne şahit oldunuz.
● Arkadaş bu kalkülüs denen şey ne pis bişey öyle ya. Fizik falan yine güzel. Kimya, çizim, ingilizce.. Bunlar hep güzel şeyler, eğlecenli şeyler. Ama kalkülüs öyle değil. Kalkülüste bi yerde koptun mu, imkânı yok o konuyu öğrenemiyosun; bi de o konuyu öğrenemediğin yetmemiş gibi, sonraki konulara da bi türlü yetişemiyosun. O yüzden sen sen ol sevgili okur, benim gibi daha sene başından kaçırma kalkülüsü. Ben kaçırdım ordan biliyorum. Şimdi integration by parts konusundan yakalamaya çalışıyorum mesela, çabam var, ama ne bileyim, sanki o hınzır şey bana çoktan tur bindirmiş gibi hissediyorum. Evet kalkülüs tam bir hınzır.
● Çizimde de, mühendis olcak arkadaşlarım bilirler, nerden tutarsan ordan öğreniyosun bütün sene başından beri işlenen şeyi. Ama olan ilk midtörme oldu o ayrı.
● Bundan tam bir ay önce, kimyanın ilk midtörmüne getirmemiz gereken hesap makinasını getirmemiş ve sınavın başlamasına üç dakika elli iki saniye kala falan, o civarda yani, bulmuştum birinden. Ama hiç tanımadığım birinden. Sonra o hiç tanımadığım biri ne yazık ki sınav sonrasında kayıplara karıştı, veremedim, elimde kaldı. Bugün de ikinci midtörm vardı, nası olsa veririm diye getirdim. Sonuçta makina bir aydır bendeydi ve artık sorumluluk duygusu pis bi canavara dönüşüyodu içimde. Gördüm de o hiç tanımadığım kişiyi sınavdan önce. Ama sınav çıkışında aradım her yeri, hiçbir yerde yok kendisi. Esrarengiz gibi. Sonuç olarak şu an hesap makinası hala bende ve önümde yine beklemem gereken koca bir ay var. Allaam kuvvet ver.
● Şimdi tekrar okudum da, demin yazdığım madde gereksiz uzun olmuş ama şu an o kadar üşeniyorum ki yeniden yazmaya. Affola.
● Yalnız her 'affola' yazışımda aklıma Afrika asıllı ama Afrikalı olmayan insanlar geliyor. İlginç gibi midir nedir. Benim için bunun yegâne örneğiyse öyle Barack Obama falan değil, bildiğin Mansur Ark'tır. Ne yapıyor şimdi acaba.
● Eskiden herkesin birbirine buz gibi soğuk şakalar yaptığı, soğuk esprili gündelik sözler söylediği bi dönem vardı. Eskiden dediğim, benim eskidenim yani, 90'lar falan. Mansur Ark diyince tabi akıl gidigidiveriyor 90'lara. Ne pis dönemdi. Genelde bu soğuk espriler de ingilizceyle türkçenin kombine edilmesinden kaynaklanıyordu. Olmaz olsundu, geçti bitti sanki. Toplum olarak gelişiyoruz bence.
● Yenice dökülmüş asfaltın sıcaklığını ayağıyla kontrol eden mahalle teyzesi gördüm geçtiğimiz hafta. Manyak gibi bakıyo sıcak mı diil mi diye. Sıcak olsa yapışıp kalıcak o ayak oraya ama teyze işin eğlencesinde. Adrenalin yapıyo kendince. Ben ömrümde böylesine meraklı mahalle insanı daha görmemiştim.
● Hani insanın eve çok aç, aç bilaç, hatta ölürcesine aç gelmesi, ama yemek saati olmadığı için ortalıkta hazır bişeyin pek olmaması, aynı insanın ilerleyen saniyelerde buzdolabına yönelmesi, fakat dolapta ilgisini çeken hiçbir şey olmaması, sonra o insanın ölmesi falan... Evet yani bence bu zincirin sonunda ölüm olmalı. Yoksa insan, Allah korusun, akıl sağlığını geçici bi süre için kaybedebiliyor. Gidiyim de bişiyler yiyim lan.
● Bugün ben çok kısa bir süreliğine de olsa uzay-zaman düzlemini büküp birazcık geçmişe gitmeyi başardım. Evet yaptım bunu. Ama öyle çok geçmişe gitmedim, çok azcık geçmişe gittim. Hatta sanırım bi 10 dakika öncesine falan gittim. Evet tamam anladık bi yere bağlıycam konuyu ama bağlayamıyorum. İşte benim böyle konuları bağlayamadığım zamanlarda gerçekleşen fiil apışıp kalmak oluyor. Her neyse. Sokağın başından eve doğru yürüyorum. Yerde bi tane mandalina kabuğu parçasına rastladım. Hemen Şerlok Holms edasıyla "Vay anasını, birisi mandalina yemiş olmalı!" kararına vardım. Birkaç adım sonra bir başka kabuk parçası daha gördüm. Biraz sonra bi tane daha, bi tane daha derken, 10 dakika önce onu yiye yiye giden adamın hızında kabukları takip ettiğimde, bir süre sonra giderek hızlanıp koşmaya başladığımda çok çok kısa süreliğine o adamı gördüm. Resmen bir an için ışık hızına ulaşmış, 10 dakika öncesine gitmiştim ve insanoğlunun bir meyvayı ne kadar hunharca katletebildiğine şahit olmuştum. Sonra birden adamla göz göze geldik, bana ağzından mandalinanın sularını akıta akıta baktı, tam üzerime saldıracakken tekrar 'şimdi'ye döndüm. Korkudan nefesim kesilmişti ve ben de o sırada çoktan eve varmıştım. 10 dakikada neler oluyor işte. Tuhaf.
● Kendinize iyi bakın.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Aralık 2009 Cuma

Sağlı Sollu Girişsek?

2 tane ömer üründül tadında yorum
Normalde herkes bilir ki çok sıkı dolmuş yolcusuyumdur ben. İki senedir o mavi mavi araçların biriyle gider, biriyle gelirim, böyle de hızlı yaşarım hayatı. Şimdi tabi burda "birinden iner, ötekine binerim" diycektim ama aranızda bazı art niyetli ve bir o kadar da şakabaz arkadaşlar var, biliyorum. Neyse. Şimdi ben tabi "Şurdan bi kişi!", "Kavşağı geçene kadar bi çökelim!", "Parasını veremeyen üzerini alamayan?" gibi sade-ve-sadece dolmuşa has şeylere, diğer deyişle "dolmuş kültürüne" pek bi alışık olduğum için, başka bir toplu taşıma aracına binmeyi öyle çok düşünmüyordum bile.

Ama gel gör ki sevgili okur, günler geçti devran döndü, evet biraz masalsı gidebiliriz, bugün sırf dolmuş beklemeye üşendiğimden otobüse bindim. Yaptım bunu. Durakta resmen beni çağıran, "Daçeeeee, geelseneeee" diyen ve hiç alakası olmadığı halde beş dakikadan fazla benim ona gitmemi bekleyen otobüs gözüme oldukça cazip geliyordu. O anda her şey yavaş çekimde gerçekleşir oldu; ben önce ağır hareketlerle boş olan dolmuş durağını süzdüm, ardından döndüm bir de "Geeeeel, geeeeeel" (yavaş çekimde olduğu için uzuyo tabi o "gel" orda) diyerek beni bekleyen otobüse baktım. Ve dolmuş durağına karşı son bir vicdan azabıyla 198 sefer sayılı (!) ODTÜ-Kızılay otobüsüne bindim.. Fakat binmez olaydım.. (ha evet tabi ağır çekim biteli oluyor biraz)

Otobüs dediğimiz şey biraz sinsi bişeymiş tamam mı, ben bunu bugün öğrendim (tamam evet bunu tabi ki bugün öğrenmedim ama yazının biraz şey olması lazım anladın mı. şş çaktırma). Dış görünüş ve çıkardığı sesler itibariyle adeta bir uzay gemisini andıran ve üzerinde bir tek "belediye otobüsü, huzur ve komforun tek adresi" yazılı bir reklam afişi eksik olan mavi-beyaz belediye otobüsleri, ne yazık ki öyle dışarıdan görülüp heveslenildiği gibi değilmiş. Malesef yani. Üzülerek tecrübe ettim..

ODTÜ'deki ilk duraktan biniyor olmam sebebiyle bir hayli boştu içerisi. Yani en azından dışarıdan öyle görünüyordu. Fakat otobüse ilk adımımı attığımda gördüm ki, her yer yenice dolmuş, bana ayakta durmak kalmış. Neyse, dedim. Alttan aldım. Sonuçta elbette dolmuşun yerini tutamayabilirdi, zira bir dolmuş ilk kalkış yerinde yolcusunu ayakta taşımaya kıyamazdı. "Neyse napçan, yeni nesil böyle" dedim kendi kendime, bastım kartımı, durması kolay ve rahat olur diye ortadaki büyük boşluğa geçtim. Bilmiyordum ki o büyük boşluk, yolculuğun ilerleyen safhalarında sadece benim kendime yetecek kadar oksijenimi barındırabildiğim birkaç iğne deliği kadar kalacaktı.. Evet tabi ki bunu kestiremezdim bir dolmuş insanı olarak, ve bu kötü kader daha ikinci ve üçüncü duraklarda kendini göstermeye başladı (bilhassa kkm'nin orda ebem s.kildi afedersiniz).

Durduğumuz duraklardan birbiri üzerine milyonlarca insan binme gayretindeydi otobüse ve pek çoğu da nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde bunu başarıyordu. Yaklaşık üç dakika boyunca (yüzseksen saniye düşün) durduğumuz bir duraktan binen insanlar hala nasıl oluyor da otobüse binebiliyorlar, aklım almıyordu; olan biteni hayretler içinde izliyordum. Sanırsın ki Hindistan-Pakistan seferini yapan kötü bir yolcu otobüsüydük (gerçi hindistan-pakistan seferli otobüs niye olsun di mi). Bir süre sonra kaptandan, yani biz dolmuşta kaptan diyorduk orda ne deniyor bilmem, yolcuların "sağlı-sollu" arkaya doğru ilerlemesine yönelik "emir kipinde" bir cümle otobüste birtakım gülüşmelere sebep olmuştu. "İlerleyememekten" sinir küpü olmuş insanlardan şöföre sağlı-sollu bi güzel girişmek isteyenler olduysa da amaçlarına ulaşamadılar..

Bahçeli-Kızılay arası akşam saatlerinde felç olan trafiği ilk kez bu kadar net yaşıyordum, zira dolmuşta olsak şimdiye alt geçitten kaymak gibi geçip, ya da kaymaktan altgeçit gibi geçip, ya da bilemedim neyse işte, oniki dakika farkla Kızılay'a ulaşmış oluyorduk. Otobüsün ise yolları bilmiyor gibi hep üstten üstten gitmesi, alt geçitlere girmek yerine tıkalı trafikte iki metrede bir "debriyaj+fren+debriyaj+gaz+azcıkfren+debriyaj" kombinasyonunu yapması, çıldırtırcasına mantıkdışıydı. Nefessizlik ile birlikte şimdi bir adet de "dur-kalk" sendromu başlamıştı. Aklımın derinliklerinden belediyeye ve belediye otobüslerine küfürler yağıyordu.. Sonradan fark ettim ki durmamız gereken tüm duraklar trafiğin tıkalı olduğu kısımdaydı. Şans ne güzel bişiydi öyle (!)

Neyse fazla uzatmıyım (oha daha nasıl uzatmıyım, essay yazılmış resmen), ayda yılda bi defa otobüse binen Daçe insanı bugün bir kez daha bu gereksiz ve yavan kaçan davranışını umarsızca tekrar etti. Hem de sırf dolmuş gelmediği için. Evet, bu olaydan sonra Daçe kendini çok kınadı ve birkaç ay daha mesai bitimi vakitlerinde belediye otobüsüne binmeyeceğinin sözlerini verdi. Yani neymiş? 'Viva mavi dolmuş'muş!

edit: belediye otobüsünün düz vitesi ve haliyle de debriyajı olmadığını söyleyen arkadaşım; tamam "yazını okudum:))" mesajı vermek istiyor olabilirsin, ama niye şimdi sabah sabah şey yapıyosun ki? allaam ya.

Daçe.
Okumaya devam →
16 Aralık 2009 Çarşamba

Berlis Bebek

0 tane ömer üründül tadında yorum
Anında yapmışlar. Anında buldum.
Okumaya devam →
14 Aralık 2009 Pazartesi

Sinyor Berlis

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Fotoğraftaki Ankaragüçlü azgın taraftar gibi çıkan insanı tanıdınız değil mi? Tabi üst tarafta koskoca Berlusconi yazınca tanırsınız. Çünkü ben şahsen zorlandım tanımakta kendisini. Olayı yenice duydum, hemen açtım internetten izledim. BBC'den izledim tabi screenshottan da belli olduğu gibi. Aşağısı kurtarmaz çünkü. Böyle de pis bi yönüm var. Edvenzidim ya ben, illa açıp yabancı kaynaklardan alıcam haberi. Haberde geçen o "in spite of the fact that" kalıbını duyucam, rahatlıycam. Böylesine pis bi yön işte benimkisi. Neyse. Berlis'e geçmiş olsun diyorum, en içten dileklerimle Allah'tan rahmet, sevenlerine başs.. Yok. Pardon. Onun da sırası gelicek dimi. Ulan var ya, günahım kadar anca seviyorumdur Berlis'i de. Bi de sırf Berlis demek için seviyorum. Onun dışında ağzı burnu dağılmış falan, benim için sorun değil. Zaten hemen açtım feysbuku, dayak atan abimizin hayranı oldum. Eline sağlık. Valla rahatladım ha. Oh.
● Bak şimdi arkadaşım yaklaş iyice. Yaklaş yaklaş. Heh, bak. Massimo Tartaglia diye ismin var, Berlis'i dövmüşsün, bi de diyosun ki ismim espri konusu olmasın. Olucak şey değil bence. Yok hayır yani kusura bakma ama ben o "tartaglamak" esprisini yapmazsam ölürüm. Yüzeysel bi insanım çünkü. Böyleyim.
● Berlis demişken, söylemeden geçemeyeceğim. Ben bu İtalya'nın kabak gibi çizme şeklinde olmasına çok özeniyorum. Biraz da gıcık oluyorum, kıskanıyorum alttan alta. Niye derseniz, benim güzel ülkem harita üzerinde hiçbişeye benzemiyo da ondan. Ne güzel, adamlardan her yerde "Çizme şöyle", "Çizme böyle" diye bahsediyolar. Çünkü resmen çizme yani. Kimse kalkıp diyemez ki azıcık sanki yamuk gibi. Değil! Yamuk falan değil. Sensin azıcık yamuk, ama İtalya'nın harita üzerindeki şeklinde hiç hata yok. Di Perfecto! Burdan İtalya'da televizyonları başında bizleri izleyen gurbetçilerimize selam gönderiyorum. Varsa tabi.
● Eğer 15.-17. yüzyıllar arasında, Karayiplerde yaşayan yerli halktan bir vatandaş olsaydım, mesela bir Çukuhungu olsaydım, o sömürgecilik akımlarında o kadar ülke arasından, gelecekse İtalya'nın gelip sömürmesini isterdim. Tabi şimdi burda Çukuhungular'ın toprak bütünlüğüne de saygı duyuyorum ama ne bileyim, yüzyıllar boyunca bir Çukuhungu olarak kalmak falan, sanki bana biraz utançvericiymiş gibi geldi. Hadi sen Çukuhungu'sun, en azından bırak da oğlun İtalyan olsun. Tamam belki ilerde gey olma ihtimali biraz fazla olucak ama, Çukuhungu kalmasından iyidir diye düşünüyorum. Burdan yeryüzündeki son Çukuhungu'ya da, eğer kaldıysa şu güne kadar, ona da selam gönderiyorum.
● O diil de Çukuhungu diye bir halk yok sanırım. Ama olsa ne güzel olurmuş. Çok 'can' bir adı var çünkü.
● Ülkeler coğrafyasından bugünlük bu kadar. Bu ünitede neler öğrendik? Çukuhungular çok sevecen bir halk, fakat Berlis yönetimindeki İtalyan ordusu tarafından asimile edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Berlis uçkurunun peşinden daha az koşsa keşke. Ama napalım di mi, o da öyle sapıkçana bir insan. Feysbukta videoları çıkıyo, kadın polisi taciz ediyo, ne biliyim gülüyosun sonuçta. Ha ben gülüyorum açıkçası. Şimdi sizleri yeniden dağ gibi Berlis'in suratının çatına çatına yediği minyatür Milano heykelinin sebep olduğu tatsızlıkla başbaşa bırakıyorum. "O An" gibi.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Aralık 2009 Cumartesi

Mayalar Mayalar

4 tane ömer üründül tadında yorum
//"hello africa, tell me how u doin'?"

//dünya üzerindeki tüm insanlığın sonunu ikibinoniki'ye dayandıran obsesif maya imparatorluğu'ndan geriye bi tane insan kaldı dedilerdi de inanmamıştım, ta ki geçen gün ismi lazım olmayan, mavi bir toplu taşıma aracında kendi gözlerimle görene dek. ressmen yeryüzündeki son maya'yı gördüm diyorum size! son mohikan gibi. geçtiğimiz yüzyıllar, hatta binyıllar (bilemedin onbinyıllar) boyunca ne şekilde hayatta kaldı, ya da kim/kimler tarafından bu zamana kadar yaşatıldı hiç bilmiyorum ama böyle bir maya var! var yani. o kadar. yalnız yaşadığı yere, türkiye'ye iyi ayak uydurmuş bu maya. türkçe'yi çok akıcı konuşabiliyor mesela. en çok buna şaşırdım. demek ki uzun yıllardır türkiye'de. neyse. nerden onun yaşayan tek ve son maya olduğunu anladın derseniz, şurdan sevgili okurlar:
"euheuhe ooolum lan hepimiz 2012'de ölücez lan ehahah"
"yaa 2012'ye gittiniz mi? lan süpper filmdi yeeeeaa!" "olum mayaların takvimi var ya, 2012'de bitiyomuş lan! neacayib!" "geçen yine bi gün hattuşaştayız" (taa meksikadan hattuşaş'a nasıl geldiyse yazık, garip)
bu ve benzeri şuursuz, sonu gelmeyen 2012 muhabbetini bir mayadan başkası yapamazdı diye düşünüyorum. sanıyorum hala yaşamasının da tek amacı 2012 yılını görmek. gözü açık gitmek istemiyor olabilir. yazık lan. maya falan ama, o da insan sonuçta. garip bişiy. düşünsene, şimdi kimbilir nerde, latin amerika aksanlı türkçesiyle maya maya geziyo. allah güç kuvvet versin.
ulu maya camii. cemaat şu anda içeride olsa gerek.

//iki işi bir arada yapamadığımı, cep telefonu ve laptopumu aynı anda kontrol edemediğimde anladım. tek yapmam gereken birinde enter'a basmak, diğerinde mesaj taslağı yazmaktı (sonraki nesillere çok değerli bilgiler bırakabilmek için taslaklar'a mesaj kaydeden insan kim deseler, düşünür gibi yapıp, benim derim. benim çünkü yani.), onu da yapamadım. bazen beynimde işler nasıl ilerliyor diye merak etmiyor değilim. en iyisi bi gün kameramı mikrofonumu alıp gideyim beynime. esnaf arkadaşının dükkanına çay içmeye giden yancı arkadaş gibi.

//yalnız o diil de, mesela okulda kırgız, kazak, azeri, alman-gibi, rus-gibi, iranlı, hatta ziyadesiyle angolalı ve çinli arkadaşlarımız falan oluyo da.. allah korusun, bi tane essah mayalı çıksa ne yaparız lan acaba. mayalı da denir mi bilemedim ama. maya mı denir acaba. neyse ne canım, hiçbir mayanın şu saatte benim blogu okuyup "ulan ne pis atıp tutmuşsun arkamızdan!" demesini beklemiyorum. hem orda gece falandır şimdi belki. 6 saat yok muydu aramızda.

//bu kadar hakkaten atıp tutuyorum diye mayaların bir an kemiklerinin sızlayacağını düşünmedim diil ama, bence onlar çoktan petrol olmuştur. fosil bile değil yani, direk petrol. eheh. dur ben biraz daha petrol yaziyim. petrol. petrol. ehehe.

//çocukken beni etkileyen kliplerden bi tanesi de, şüphesiz, craig david'in 7 days şarkısının klibiydi. hani haftanın her günü aynı şeyler oluyo, ama bi süre sonra sevgili craig bütün olayı çözüyo, ona göre hareket ediyo falan.. tabi izlememiş insana nası anlatıyım dimi. zor. yani geçen stan'li yazıda mtv memtivi dedim de bu geldi aklıma. craig'e selamlar.

//büyük harf müyük harf dikkat etmedim ama, not defterinden yazıyorum bu kez, ondan.

//odtü'de bazen otostop çektiğim vakitlerde almayan araçlar oluyo ya.. yani sen tabi tahmin edebiliyosundur, ilk denemede araç durdurmuşluğum çok nadir bişiy. genelde geçip gidiyolar hep. heh işte ben o geçip giden araçları görünce istiyorum ki, benim bi batmobile'im olsun. arabam falan olsun değil, bayaa bildiğin simsiyah saldırgan bi batmobile'ım olsun. iki füze müze bişey atiyim adamın arkasından. çok sinir oluyorum çünkü. neyse.

//gidiyim mi. bence gidiyim. gittim hatta. hop! (kaybolma efekti gibigibi)

daçe.
Okumaya devam →
9 Aralık 2009 Çarşamba

Delgado Bi İmza!

6 tane ömer üründül tadında yorum
Spor mağazaları, spor yapmakla çok alakası olmayan ama takip etmeyi seven biri için, yani benim için, adeta bir oyun parkı, bir funfair, ne bileyim bir play-doh üretim merkezi gibidir. Spor mağazasına girdiğim vakit, hele de o mağaza az biraz büyükse kendimi kaybedebilirim. Devasa boyutlardaki sporcu fotoğrafları, yanyana duran rengârenk kulüp formaları, yanarlı dönerli spor ayakkabılar, vee en önemlisi de... TOPLAR! Evet can okur, yanlış okumadın, toplar. Zaten o kadar caps lock açık ve bastırarak yazdım, yanlış okuman mümkün değil. Ne zaman spor mağazasına girsem, ilk iş toplara koşuyorum, bi 15 saniye kadar oynayıp hevesimi aldıktan sonra da, başka işim yoksa mağazayı terk ediyorum. Haa bazen topu alıp da terk edebiliyorum. Satın almıyorum ama. Alıp kaçıyorum. Çocuk gibi. Hatta zamanı gelmişken itiraf da edeyim, o kameralarınıza takılan, Cepa'da bi mağazadan zamanında tenis topu aşıran sarı saçlı çocuk benim. Sonra o tenis topu Cepa'dan okula yürüyene kadar bilimum deformasyona uğradı. Çok dandik top yapmışsınız hacı, kusura bakmayın. Ha o kamera kayıtlarını da 24 saat içinde masamda istiyorum, yoksa fena olur.
amaçsızca yapılan, ama daçe kişisinin çok ilgisini çeken delgado kartoneti. daçe bir süre delgado ile vakit geçirdikten ve delgado'nun kendisiyle ilgilenmeyeceğini anladıktan sonra toplarla oynamak üzere tekrar arka tarafa yöneldi.

Geçen bi arkadaş, hatta kendisi Radyo Topluluğu'ndan Caner olur, deşifre edeyim, dedi ki adımın anlamını sordum TDK'ya, beyle beyle. Tabii meraklı ve işi gücü olmayan bi insan olarak hemen heveslendim, ben de sordum adımın anlamını. TDK da sağolsun, "Sağlam ve güçlü kişi" yazıverdi hemen. Anında yani. Daha ben belki de "berkay" yazmamışım. İşte o an sevgili okur, o an bir gaz olmuşum. Fiyüüü-füh yani. Gerçi ismim "sağlam ve güçlü kişi"den biraz daha farklı anlama geliyor ama, olsun, Dil Kurumumun canı sağolsun. Onlar öyle sevmiş beni. Canlarım. (fiyüüfüh de başarısız bi ıslık çalma efekti sanırım)

"Adamım, bu küçük işlere ben bakarım, yakarım" diye şarkı vardı, neden yazıldığını bir türlü anlamadığım. Ha bi de Tuğçe Ayşecan Tatari diye bi kız vardı, o kız nası oyuncu oldu onu da anlamadım. Bunlar sanata dair ufak soru işaretleridir bende.

Bi gün gerçekten fotojenik bi fotoğrafım olucak ve ben o gün büyük ihtimalle ne kadar avatar/profil resmi varsa değiştireceğim.

Geçen gün ilk kez "Nasıl geçerik"in hesabı yapılırken madem mühendisliği binasında, ben de ilk kez "acaba ben nasıl geçerim?" diye düşündüm bir. Herkes bayaa kasıyodu çünkü, bi sürü hesap yapıyodu. Lisedeki gibi lan aynı. "Hoca 100-100 verse" denmiyo bi tek. Baktım herkes geçiyo kalıyo, bişeyler yapıyo; dedim ben de bi bakim ne durumdayım. Bir-iki düşündüm ama, baktım yani hep böyle karamsar şeyler geçiyo aklımdan, dedim kalsın. Kalsın, ben gidiyorum dedim. Medeniyetten uzak maden binasından hızlı adımlarla çıktım. O diil de, şimdi madenci okurum Baldudak kızmasın ama, olm o kadar uzak ki kosskoca turkcell çekmiyo lan!

Twitter'da hani bi sürü ünlü falan var ya. Bunlar hep birbirini takip ediyo fark ettin mi? Yani sanki o adamın twitter kullanan ünsüz arkadaşı yokmuş gibi. Bi ünlünün, hele de böyle sevilen bi ünlünün twitter'ına girdiğin zaman, mazallah, İstanbul'un gece hayatına yüzde seksen-seksenbeş ulaşıyosun yani. Sosyetik miyiz neyiz.

Öğrenci insan bütüüün o toplumda korunup kollanabiliyo da, kendi okulunda kendi hocaları tarafından mağdur ediliyo. Hayat çok tuhaf, valla bak.

Şimdi yarın gidicem bayiiye, bayii derken, Güvenpark'ta bi tane büfe var yani ondan bahsediyorum, diycem ki "Abi Uykusuz?". Diycek ki, "Daha çıkmadı cınım yaa." Tabi burda Uykusuz'un bir gün geç gelmesinden ziyade, büfeci abinin "cınım" diye hitap etmesi de pek tabii ilginç. Buggs Bunny derdi "cınım" diye. Sen hiç merak ettin mi okur, acaba bu Buggs'ın orijinalinde "cınım" yerine ne diyorlar diye? Ben de şimdi merak ettim de, nerden bulucan dimi. O da var.

O diil de kalkülüs yaklaşıyor, tehlikeninfarkındasınızmı? Eheh şaka lan şaka. Kolay olması kuvvetle muhtemel. Asıl kazığı finale saklıyolar çünkü. Hehe. Çözdüm bütün olayı iki dakikada ha. Zeki miyim neyim. Ehöhö.

Gizli özneli gibi gizli noktalı yazı oldu biraz. Noktaları koymaya pek üşendim şimdi gece gece. Siz aklınızdan koyuverin. Haydi gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
6 Aralık 2009 Pazar

Stan'deki Çocuğun Saçları

8 tane ömer üründül tadında yorum
● Bak şimdi bak.
● Allahım, "50. izleyicim biraz lanetli galiba:((" derken, 53 olmuşuz. Nası sevindim nası sevindim. Çılgın attım resmen evin içinde. Bi enerji geldi böyle. Bi de derler ki "enerji yoktan var edilemez". Al, nooldu?
● Toplu taşıma araçlarından birinde, evet allah belamı versin dolmuşta tamam evet, paramı öne uzatmasını rica edeceğim kadının, o naif, o güzel kadının, bir anda bir parmağını burnuna götürmesi, o da yetmemiş gibi ordan fena şeyler çıkarması filan.. İğrenç midir nedir, pis kadın. Paramı da gittim kendim verdim şöföre. Mide var bende.
● Plakalara karar veren kurum hangisidir diye sorsam, milyonların okuduğu bi blog olmadığımız için pek cevap veren de çıkmaz gibime geliyo. Ama çok merak ediyorum kim karar veriyo plakalar hakkında. Hani bazı 3 harfli kombinasyonlarda edepsiz edepsiz kelimeler çıkıyo da o kelimeleri yasaklıyolar ya. Ha mesela, ona itirazım yok. Ama mesela düşünsene sevgili karar mercii, sen yolda "06 BOK ..." görsen bi gülmez misin? Bence eğer neşeli bi anındaysan katıla katıla da gülersin. Birtakım kelimelerin yanında bu tip şirin, bu tip gülümsetici şeylere izin verilmeli diye düşünüyorum.
Bişey itiraf ediyim mi sana sevgili okur. Ben küçük ve masum bi çocukken, gerçi hala da masumumdur allah seni inandırsın, MTV'de sürekli dönen "Eminem ft. Dido - Stan" şarkısının klibinde Stan'in kardeşinin, kafasına kolonya dökmesi ve ertesi gün o saçların sapsarı olmasına acayip özenmiştim. Ha o zamanlar saçım sarı değil miydi, sarıydı tabi; ama ne biliyim, çocukluk işte. Allah bilir o döktüğü şey de kolonya değildi de, neyse.
● Çirkin kızın taa liseden itibaren sırf çirkin diye kendini siyasi şeylere vermesine çok üzülüyorum ben bazen. Sonra geçiyo ama.
● Bugünden, camına yanar döner yılbaşı süslerinden, o rengârenk, o turunculu yeşilli kırmızılı ışıklardan asan daire gördüm. Yılbaşı gecesi o daireye gidip, kapıyı açan teyzenin ellerinden öpmek istiyorum ben. Teyze olacağını da nerden biliyosun diye sorucaksınız, tahminimce genç biri olsa böyle bişeye girişmezdi şimdiden. Yaşlı, belli yani. Hayata dair tek sevinci yaklaşan bayram ve yılbaşları olmuş kadının. Yazık. 'We wish you a merry christmas, teyzecim' diyorum. Edvenz idim ya ben.
● Bence artık senaryo yazılmasın dedikçe milyon tane yeni film çıkıyo. Ben anlamıyorum ki neresinde saklayacak bu insanoğlu bu kadar filmi? Yarın öbürsü gün çekilecek hiçbir film kalmadığında ne yapacağız çok merak ediyorum..
● Elinde iki mandalina ve bir adet elmayla odanın kapısında beliren babadan biraz tırsıyorum ben. Ha, o baba başka zaman çok şahane. Ama eldeki o meyve tabağı çok korkutucu.
● Bu mizah dergilerinde, yazar çizer her neyse o adam, o hafta bitmesi gereken köşeyi bitiremiyo, sonra da "Eski işlerimi koyuyorum bu hafta. Özür." diyo ya. Ben çok gıcık oluyorum işte o adama o anda. Diyorum ki "Behey gâfil!" diyorum. "Şu hayatta yegâne para kapın her hafta iki farklı espri bulmak" diyorum, "Onu da yap lan bi zahmet" diyorum. Diyorum diyorum da, hiç sallıyo mu hiç. Ünlü işte nolucak.
● Uzun zamandır mizah dergileri, bloglar ve ingilizce reading-pack'inden başka bişey (şair burda kitaba sesleniyor) okumayan insanın, aylaaar aylar sonra eline aldığı kitaba başladığında çektiği "satır atlayamama çilesi"dir beni üzen, mum gibi eriten şey. Mesela başlıyosun okumaya, bi satır okuyosun, o satır bitiyo, alt satıra geçiyosun, daha doğrusu geçtiğini sanıyosun ama aslında demin okuduğun satıra bi daha başlıyosun, sonra "lan ben napıyorum?!" demeye başlarken o satır bitiyo, alt satıra geçmek istiyosun, ama konsantrasyon kaybından dolayı üçüncü kez aynı satıra giriş yapıyosun ya.. İşte ben bunu yazarken biraz yoruluyorum.
● Valla iyi boşlamışım bir haftadır blogu ha. Özür. Ara ara giren yersiz postlarla bi yere varamayız. Gerçi varıyomuşuz herhalde ki, 49'dan 53'e ulaşmış izleyiciler. Hehe. Sevinç.
● Hadi gideyim ben sen de buraya kadar okuyup bitirdiysen sevgili okur. Öpüyorum, ve soğuktan uzak, güzel bir hafta diliyorum sana. Sıkı giyin haa, hiç şakası yok.

-bi ara yazılara başlık bulabilme pratiği yapmam lazım-

Daçe.
Okumaya devam →
3 Aralık 2009 Perşembe

Yersiz Oldu Ama

1 tane ömer üründül tadında yorum
Üç adet 8.40'ım var haftada, bi tanesi yarın. Sabah 6.30'da çalan saatle uyanmak, on beş dakika sonra canlı kanlı insan sesiyle (oğlum kalk artık hadi geç kalıcan!) kalkmak.. Off. Şimdi de feci uykum var.

Cumartesi sınav var yine fizikten. Ben anlamıyorum ki bi kere olduk zaten sınav, bence herkese 100-100 verip bu dönemi bitirmeliler. Ha yok eğer devam edicekse, en azından hakkıyla yapsınlar şu işi. İlk fizik midterm'ünü kurtarmak için geriye yalnızca bir adet midterm kalması hoş bişey değil. Umarım sonraki nesiller gelene kadar, fizik departmanı hatasını anlar..

Blogda pazartesiden beri yazı yok diyolar. Doğrudur efendim, yalanlayacak değilim. Ama işte, yok efendim daçe inekliyor, yok efendim yurt dışına kaçtı, vay efendim google hesabını unuttu da girip yazamıyor falan; bunlar güzel şeyler değil. Fırsat olmadı yazıcak, fırsat. Haberin var mı senin?

Şu satırları yazarken Galatasaray gol attı. Fakat aynı satıra devam ederken hakem golü saymadı. Böyle de canlı anlatım yaparım.

Neyse ne diyordum.

Tahminimce önemli bişey demiyordum.. Kafada şımarık bir sıkıntı var ama, henüz anlamış değilim. Bişeyler yazayım dedim, fakat okumaya değer bişey de çıkmıyor gibi. Daha enerjik ve sinerjik hâlimle yeniden burada olacağım. Haftasonunu falan bekleyiniz.. Öperim.

-cancaaza bir selam edeyim, belki daha iyi uyurum. muc'kah!-
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)