30 Kasım 2009 Pazartesi

Bayram Raporu (Gibi Oldu)

4 tane ömer üründül tadında yorum
Dün, MasterCard reklamındaki gibi, kankalarla yeniden buluştuk (sırt çantalarımızla falan) ve giderek sıkıcılaşan bayram tatili, yerlerde gezen keyif alma seviyemi birden 180 derece çeviri-çeviriverdi. Gerçi El Clasico'yu, o kadar heveslenmeme rağmen izleyemedik ama ilerleyen saatlerde teknolojinin verdiği imkanlarla canlı kanlı oynama şansı elde ettik. Evet, ps3'ten bahsediyorum.

Dün akşam resmen çarşı iznine çıkmış askerler gibiydik. Bir yandan "kankalarla" olmanın verdiği şımarıklık, bir yandan taşını toprağını 'yidiim' Ankara'nın sınırsız(!) aktivite seçeneği sunması, bir yandan da aynı saatte başlayan iki güzel maç; bizi bu duruma itiyordu. Kaldı ki benim yenice 3 numara olan saçlarım, bulunduğumuz hâli biraz özetler gibiydi.. Sırasıyla "bira + mısır + kokoreç + çay + pes2010" kombinasyonunu gerçekleştirirken, boynumuzda bir tek "Berkay Daçe, Adana" yazan metalik şeylerden eksikti.. Fazla maskülen gibi görünen bir akşamı geride bırakırken en kısa zamanda görüşmek üzere sözleştik; fakat bu en kısa sürenin yine aylar sonra olacağının farkındaydık..

Bugün, bayramın ikinci ve son günü (mehmet ali birand tadında giriş).. Az sonra evden 'uçar' adımlarla (ve belki bi de bereyle) çıkıp; canını yidiim Ankara'nın afrodizyak etkili, çilek kokan, sevecen terminaline gideceğim. Dün akşamla birlikte ivmeli yükselişe geçen keyfimi bugün herhalde zirvede bırakıp, bitireceğim bayramı..

Haa tabi diyceksin ki sevgili okur, "Banane!". Haklısın tabi. Ama sadece biraz empatiyle her şey hallolur diye düşünüyorum. Her şeyin başı empati. Haydi o zaman, beşinci ve son kez, iyi bayramlar diliyorum..

"Bayramı mı kalmış yaa" da diyceksin sen şimdi.. Ciğerini biliyorum.

Öperim.
Okumaya devam →
29 Kasım 2009 Pazar

Bayramımın İlk Günü

2 tane ömer üründül tadında yorum
Öncelikle belirteyim, resmi şurdan direk çaldım. Çaldım yani. Çünkü çok güzel bi resim. Film afişi gibi falan. Hayır bi de o blogdaki en son postun resmi. Arşivden falan da çalmadım. Direk, gördüğüm gibi "Save As" dedim. Pişman değilim.

Herkes için bugün bayramın üçüncü günü normalde. Ama benim için bayram bugün başlıyo. Çünkü çok güzel şeyler olucak bugün. Yarın da öyle. Ondan sonra herkesle aynı anda bitiriyorum bayramı zaten. İki günlük. Az ama öz. Nasıl?

First of all, bugün Radyo ODTÜ'deki son teknik yayınım olacak. Kültür Pazarı bünyesinde birtakım programların teknik kısmında olacağım. 15-18 arası dinleyin, bekleriz efendim. Haa son teknik yayın demişken, açıklık getirsem mi iyice; anonsa falan çıkmıyorum ne yazık ki. Bildiğin ayrılıyorum. Kendi adıma başlardan itibaren heyecanverici ve 'farklı' bir dönemi geride bırakıyorum. Popstar Barış'ın deyişiyle; "Bu gece sooooğn.."

Radyoda işim biter bitmez, ayda yılda bir-iki defa görüştüğüm ve her seferinde bi sonraki buluşmaya aylar olacağını düşünerek üzüldüğüm dostlarımla buluşucam. Kendilerini ve muhabbetlerini pek özlediğimi burdan belirteyim.

Biz böyle bikaç kişi olarak Lig Tv'si olmayan bi yer bulursak inşallah, El Clasico izlicez.. Fotodaki arkadaşları aynı sahada bir kez daha, bu kez bir de "fierce rival" olarak görmek çok heyecanlı olucak. Sabırsızlıkla bekliyoruz.

Son olarak bugün bi de Beşiktaş yenerse şahane olur. Yönetim istifa tabi, o ayrı.

Herkese yeniden iyi bayramlar diliyorum. Sarılıp öpüyorum, şekerimi alıyorum.
-edit: hoşgeldin 50.-

Daçe.
Okumaya devam →
28 Kasım 2009 Cumartesi

Kutlama Mahiyetinde

3 tane ömer üründül tadında yorum
Her bayram telefona bi ton mesaj geliyo da, o bi tonun çoğusu çöpe gidiyo senin haberin var mı gönderen insan? Öyle ellibeş bin mesaj bedava hakkın olup, rehberdeki bütün isimleri alıcı kısmına girip, bi de utanmaz gibi çoğul hitaplı bi mesaj yazınca sen şimdi benim bayramımı kutlamış oluyosun dimi? Yok. Hiçbişey olmuyosun bence. Kusura bakma yani bu böyle. Hayır tamam seni de anlıyorum, kolaya kaçmak istiyosun ama; bayram arkadaşım bu. Yani ha mesaj atmamışsın, ha bi milyon kişiye aynı anda atmışsın. Olmaz öyle.

Biraz atarlı bi girişin ardından daha orta yollu devam ediyorum.. Zira ben de istemez miyim öyle mesajlar atayım insanlara; caps lock açık yazayım mesela, "BAYRAMINIZI" diyeyim, "EN ICTEN DILEKLERIMLE" diyeyim, tabi o sırada samimiyetten uzak bayram mesajım bi de operatörün Türkçe karakter kısıtlamasına takılıp iyice soğusun, "KUTLAR" diyip virgül koyayım, 'daha bitmedi devam etçek, daha kim bilir neler yazıcam' manasında, "TUM SEVDIKLERINIZLE" diye büyük bir yalanla devam edeyim, "SAGLIK, MUTLULUK, HUZUR" ve burda bilimum iç gıdıklayıcı, kalp okşayıcı şey yazayım, "ILE GECMESINI TEMENNI EDERIM." Böyle noktamı da koyayım, 'artık burda bitti mesajın özütü' manasında. Ama aslında bitirici darbemi, finishing punch'ımı, fatality combo'mu en sona saklıyayım... "BERKAY DAÇE."

Dünyadaki en korkutucu şeylerden biri sonunda ad soyad yazan bi bayram mesajı çünkü. Kepslak falan. Bağırıyo yani bi de düşün. Manyak gibi. Ben öyle mesajlara çok bakamıyorum çıplak gözle. Çünkü orda ressmen kendi bünyesine fazla gelmiş bi fors var. O fazlalığı bizimle paylaşıyo. Bürokrat havasında. Halbuki 90'lı yani. Hadi 70'li, 76'lı bunu yapar da; sen yapma 90'lı. Sen daha 90'lısın çünkü. Adı üstünde yani. Daha göreceğin nice bayramlar var ya. Senin aklın alıyo mu olum her bayram ad soyadlı mesaj?

Neyse.

Haydi gittim ben. Hepinize iyi bayramlar. İkinci günden de bayram kutlanmazmış gibime geldi ama.. Hatibakalım.

SAGLIK, MUTLULUK FALAN. BERKAY DAÇE.

-koyun resmi koyup kutlamak benim de işime gelirdi elbette-
Okumaya devam →
26 Kasım 2009 Perşembe

Arife Postu

8 tane ömer üründül tadında yorum
● Birtakım şeyler söyleyip gideceğim.. Ok, anlaştık.
● Geçen gün bi tane sürücü adayını araç sollarken gördüm. Son hızda hem de. Dedim ki o an içimden, "Sen" dedim, "aday falan değilsin, sana daha da aday diyenin ben ağzını burnunu karışlarım." dedim. Her şeyden habersiz, son hızda, geçti gitti.
Göz görmemesi çok fena okur ya. Bazen acayip zor durumda bırakıyo. Hele bi de okul gibi sosyal bi ortamda hiç şans tanımıyo hiç.. Geçen bi arkadaşa, böyle uzaktan falan, "Hakan, Allah belanı versin lan!" diyodum, hani bi de böyle gülerek falan, şaka yollu; son anda o arkadaşın aslında arkadaşım olmadığını fark ettim, tabi o sırada "Hakan" lafı ağzımdan çıkmıştı bi kere. Çocuk gerçi haliyle Hakan falan olmadığı için bakmadı bile, ben de o kalabalıkta hiç tanımadığım birine sırıtarak Hakan dediğimle kaldım. Çok pis tabi. Hemen hızlı adımlarla olay yerinden kaçıkaçıverdim.
Bizim okulda bitmez tükenmez bi otostop geleneği var. Gerçi seviyorum da, niye bitsin. İşte neyse, ben bunu okul sınırlarının dışında, hatta bildiğin Dikmen Caddesi'nde uygulamaya çalıştım geçen. Haliyle tutmadı. Böyle bi yirmi araç falan insafsızca, duyarsızca geçti gitti önümden. Sonuçta her şey yine dolmuş durdurarak bitti.
● Dolmuş demekten de bıktım ama, dolmuşta "welcome" yazıyo lan!
● Telefonumun içi o kadar pis o kadar pis ki, kendi kendine yeni bi sim kartı oluşmuş içerde. Aldım inceledim falan. Attım sonra.
● Haa tabi şimdi deseler ki, "Teknolojik bağlamda en çok üşendiğin durum nedir" deseler, yani bilemedim şimdi ama buna yakın bişey deseler, gözüm kapalı cevap veririm. Derim ki, arkadaşla sim kartı değiştirmek. Daha da gereksiz yere uğraştırıcı bişey bilmiyorum ben. Haa ama tabi her şey teknolojik bağlamda. Her bağlamda bakmam ben öyle.
"Sen kimin oğlusun?"dan daha güzel bişey varsa, o da "Babana selam söyle"dir. İlkinde cevap zorunluluğu varken, ikincisinde her şey senin insiyatifinde. Ne güzel dimi.
● Bugün Aşti'ye bi yolum düştü. Yolum düştü derken, tabi psikopat gibi geçerken uğradım değil, cancaazımı yolcu ettim falan. Dönüşte Ankaray'a binicem, Kızılay'a gidicem işte. Tam turnikelere geldiğimde adamın biri yanaştı, al dedi genç dedi çocuklarını da al dedi.. Ha yok o başkaydı.. Al dedi genç dedi, bu kartın daha 45 dakkası dolmadı, doya doya kullan dedi, elindeki Ego kartını bana verdi. O an ama nası mutlu oldum, nası mutlu oldum; şimdi istesem de anlatamam. Öyle bi mutlu oldum. Böyle de can insanlar var. Sağolasıca, iyi bayramlar geçiresice.
● O diil de bu Amerikalılar falan hakkaten çok iyi İngilizce konuşuyo ya. Valla. Geçen bi şarkıda "..inspite of the fact that..." duydum, oha dedim. Adam şarkı değil, resmen essay yazmış.
● Trafik ışıklarına ampul diyen insana da can diyeceğim ama, ampul de denmez ki arkadaş. "Ampulde inicem" diyo. Değişik mi ne.
Bence insan ömrü en fazla 90 yıl olmalı. Neden dersen, 90'dan sonra bi yaş yok da ondan derim. Mesela görüyorum çevremde falan, "93 yaşındayım" diyo teyze. Halbuki yani aslında 3 sene önce bitirmiş tüm planını programını. Kaç yaşındasın denince 93 demesin de 90+3 desin bence. 98'se 90+8 desin. Uzatma dakikaları gibi. Yani ne bileyim sevgili okur allasen söyle bi, 98 diye yaş mı olur? Ayıp, valla ayıp.
● Bugün ilk kez "yolcu uğurlamanın verdiği burukluk"u bizzat hissettim. Hakkaten de çok fena şeymiş. Bildiğin "burukluk" yani. Kelimenin hakkını vermiş resmen.
● Başta belirttiğim gibi, birtakım şeylerimi söylediğime göre ben artık gideyim yavaştan. Herkese şahikulade bayramlar diliyorum; büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin yanaklarından, 90'lı arkadaşlarımın da gıdılarından öpüyorum. Haydi görüşmek üzere.

-blogun yaratıcılıktan en uzak ikinci başlığını koydum. birinciyi bulana bayram şekeri.-

Daçe.
Okumaya devam →
19 Kasım 2009 Perşembe

Bi Defter Aliim

5 tane ömer üründül tadında yorum
Eylülün başı, okul başlamadan önce:
Bu sene 1. sınıf olduk artık, hazırlık bitti. Ona göre düzenli ders çalışiim falan. Güzel güzel defter tutiim. Ödevlerimi aksatmiim, derslere katıliim falan. 3.50 ortalama yapmakta bişey yok yani nedir..

İlk gün:
Olm bugün daha ilk gün lan, ders falan olmaz diye daha defterlerimi almadım ben. Lise gibi değil tabi, eheh. Neyse bugünlük arkadaştan aliim bi kağıt da, ona yaziim. "Şşt Sercan, abi bi kaat vercen mi be.. Eyvallah.."

İlk hafta, cuma:
İyi lan aslında konular kolay gibi. Fonksiyon var, atom matom dedik, sonraa işte vektörler var fizikte. Hıhı. Kolay kolay, hep bildiğimiz şeyler ya. Off. Ne güzel. Bi de hepsi İngilizce ya, çok acayip. Hehe. Neyse, defterlerimi aliim ben haftasonu. Notları da geçiririm temize hem.

İkinci hafta, cuma:
Hmm iyi ya, sınıfla da kaynaşıyoruz yavaştan. Dur bakiim neydi şu çocuğun adı... "Ya şşt Sercan, neydi şu iki öndeki uzun boylu çocuğun adı ya? Heh tamam tamam, Ali.. ALİİ! Abi bi sayfa versene ya. Sağolasın. Berkay ben."

Bir ay sonra:
"Ya siz kitapların hepsini aldınız mı? Ben daha kimyayı alamadım. Bi de defter aliim bugün çarşıya falan gidersek."

Bir ay, bir hafta sonra:
Lan dur bakiim evde kareli defter olucaktı sanki.. Hmm.. Heh işte bu olur ya, yarınlık bunu götüriim de, çıkışta kırtasiyeden kesin bi defter aliim.

Bir ay, bir hafta, iki gün sonra:
Olm ne saçma oldu elimdeki yegâne defteri kaybetmem.. Off.. Bugün de kırtasiyeye falan hiç gidesim yok ha. Neyse abi nolcak ya, bugünlük eve gidiim ben. Hem kitaptan çalışırım zati. Hıhı.

Bir ay, bir hafta, üç gün sonra, sabah:
Lan resmen evde kareli defter yok ya. Olucak iş mi bu!? Neyse şu çizgili defteri götüriim bugün, ehehe, komik oldu ha. Bakalım resiteyşında çizgili defter nası olucak..

Bir ay, iki hafta:
Ya o diil de sınavlar yaklaşıyodur Allah bilir.. Ya ben niye böyle sorumsuz başladım ki, ben de öğreniim ne zaman hangi sınav var falan.

Ertesi gün:
Bu haftasonu fizik var demek.. İyi ya kolay olur heralde. Konular kolay sonuçta. Yaparım dimi lan? Tabi tabi kesin yaparım. Çarşamba başlarım çalışmaya, üç gün çalışırım işte. Oha lan, 3.50 ortalama çok kolay olucak. Hehe.

Aynı hafta, cuma:
Lan ya.. Off. Yani aslında hiç çalışmasam da olur ha. Zaten çalışamadım ki bu hafta, yok toplantıydı, yok yayındı falan. Bu akşam eve gidiim de bi güzel çalışiim.. Acaba nerde giriyoruz sınava..

Ertesi cuma:
Ya ben çok pis hastayım ya, çalışamıyorum ki yani. Hayır bi düzenli defterim olsa kesin çalışırım, en azından hasta yatağımda yattığım yerden çalışırım, ama yok. Neyse napalım. Zaten kolay olur herhalde kalkülüs ya. Gerçi fizikten körv yemek hoş değil ama..

Sonraki hafta:
Ya amaan, çok afedersin, skerm fiziği kalkülüsü falan. Banane abi. Her insanın hayatında böyle bi ders dönemi vardır yani. Hem 3.50 çok fazla lan zaten, bizim makinacı arkadaş yapamadıydı.. Hıhı.

Fizikten, kalkülüsten ve kimyadan sonraki hafta:
İyi ya kimyadan biraz kurtardık en azından. İyi iyi, demek ki bi de düzenli defter tutuyo olsam şahane olcak. Haftaya ne var? İngilizce. Ooh, yatış..

Bu hafta, evet evet bildiğin bu hafta, pazartesi:
İngilizce'de neye çalışıcam abi zaten, lisıninge mi çalışıcam? Ehiehe. Öbür hafta da bayram. İyi, iki hafta oldu yatış..

Ve bugün:
İngilizce'de yaparız ya bişeyler. O kadar 'edvenz' olduk geçen sene, boru mu abi. O zaman napalım biliyo musun? Bayramdan hemen önce ben iki-üç defter aliim artık, bayramdan itibaren düzenli defter olayına kesin başliim. Evet evet yapiim bunu. Bi de kimya kitabı aliim lan artık, ayıp olmasın. Resmen iki ay oldu. Neyse. Gidiim de az feysbuka bakiim. Düzenli deftere geçeceğim için o kadar mutluyum ki. O yee beybi.

...

Sonuç olarak ben bi defter aliim işte. İyakşamlar size.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Kasım 2009 Çarşamba

Diiicey Haaarun

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar can okur, nası gidiyor?
● Hava soğuk olmasa, sınavlardan daha güzel notlar alsak, bi de mesela ders programı daha iyi olsa gayet iyi gidicek dediğini duyar gibiyim. İtiraf et hadi, öyle diyosun dimi?
● Demin dünyanın en rezil ikinci kişisini mi gördüm, olayına mı şahit oldum, bişey oldu. Dedim ben bunu yaziyim bi. Sonra unuttum ne yazıcağımı. Böyle de rezil bi insanım.
"Aynadaki yüzünün karşılığı beniim!.." diye şarkı var, çok korkunç değil mi? Hayır, bi de soruyo ardından, "gördün mü?" diye. Aynada bi başkasının suratını görücem de, bi de onla muhabbet edicem.. Dilim düşer yere yapışır korkudan, o dilsizlikle şarkıyı tersten söylerim yemin ediyorum.
● Bakkala, markete yollanan çocukların cebine koyarlar ya tam veya yaklaşık parayı. Ha işte o çocuk büyüyünce de, mesela 35 yaşına gelince de aynı davranışı sergiliyo, markete falan giderken cebine hazırlıyo 10-20 lira neyse, öyle çıkıyo evinden. Ben bunu gördüm.
İki seferdir denk geliyorum, hayırdır inşallah: Şimdi bu bizim Ankara'da Megasite diye bi radyo kanalı var, elbette bilenler vardır. Bilmiyorum belki de yoktur. Bu kanal şimdi biraz, ayıptır söylemesi, yani darılmasınlar bana şimdi ama, kolpanın önde gideni bi kanal tamam mı. Nerde saçmasapan Ankara havaları var, onu çalıyolar. Sonraa, işte efendim nerde meslek lisesinden zorla mezun olmuş yan sanayii adam var, onların her birinin bu kanalda ayrı gereksiz bi programı var falan. Meslek lisesinden zorla mezun olan okur varsa kendisi tenzihli. Genellikle de dinleyici kitlesi olarak dolmuşçular, taksiciler ve Ankaragüçlüler var. Ha bu kitleyi özellikle mi seçmişler bilmiyorum. Neyse. Yani sonuç olarak tamam dimi, kafanızda oluşturabildim mi Megasite'nin nasıl bi radyo kanalı olduğunu? İki gecedir, son iki gecedir değil de, yakın zamanda herhangi bi iki gecedir geç vakitte eve gitmek üzre dolmuşa binmem icap etti. Zaten neyle gidicem dimi, tabi dolmuşla gidicem. Ulan o kadar çok dolmuşa biniyorum ki, yakında "fahri yolcu" ünvanı alıcam, gidiş geliş bedava olucak. Neyse. Demek ki bir de hemen hemen aynı saatlerde binmişim ki, iki seferde de radyoda Megasite açık, iki seferdir Dj Harun'la Beşte Beş diye bi program var. Ama yani, yok aslında böyle bi program. Ben böyle bi program görmedim. O kadar saçma ki, tarif edemiyorum lan. Aklımda sadece, şarkıların başında, sonunda ya da ortasında bi yerlerde kafaya göre girilen "Diiiicey Haaaruuunn!!!" cingılı kalmış. Önce bi Harun'a bakıyorum.. Sonra kendime bakıyorum.. "Beheyy gidi!" diyorum; "Harun'a bak sen" falan. Sonra geçiyo gidiyo tabi. Harun'a selamlar.
● Sabahın sekiz buçuğunda elektrik çarpması kadar güzel bi uyandırma şekli yok. Bu sabah fizik labında elektriğimi aldım; bi kendime geldim, güne olan bakışaçım değişti bi. Dünya varmış dedim. Saçlarım kısa da Allahtan, komik bi durum olmadı. Ama kampüs elektriği yemiş bünyem ve gerekli fizik labı kitabımla derse tam olarak hazırdım. Mis.
Arda Turan'ın domuz gribi olduğunu öğrendim bugün. Tamam dedim, artık domuz gribi de düştü gözümden. Arda da geçirdiyse ohoo yani, iyice yalama oldu.
● O diil de Arda'nın şimdi bağırsakları da bozulucak falan. Geçirdim ya da geçireyazdım, öyle bişey oldu, ordan biliyorum. Hadi ben iki gün evde yatabilen insanım, adam ne yapsın? 20-30 bin kişinin önünde karnını tuta tuta oynayamazsın ki. Yazık aslında böyle düşününce. Ya da ben biraz manyağım, böyle de düşününce.
● Son olarak, her dolmuşta önden ya da arkadan gelen parayı illa ki bekleten, düzene koyup sayan, onndan sonra öne ya da arkaya ileten adam var ya. İşte bence o adam önceki hayatında da, şimdiki hayatında da fazlaca işgüzar bi adam. Hatta korkarım, sonraki hayatında da böyle olucak.
● Blogun sidebarında karşıma çıkan 50. izleyiciye selamlar, ama tabi aslında ordaki 50 kişiye tek tek selamlar. Sevdim "50"yi.
● Gideyazıyorum.
● Çok öpüyorum. Mucukaah!

-öyle herkesi öpmüyorum tabi. bugün benden istek yazı isteyen cancaazımı öpüyorum, size noluyo ki-
-tamam lan sizi de öpüyorum tamam. hastalığım da geçti gibi zaten. mucukah yok size ama, muc falan var, klasik.-

Daçe.
Okumaya devam →
16 Kasım 2009 Pazartesi

Saatçi Şakir

2 tane ömer üründül tadında yorum
Günlerdir yağan yağmur, dört tarafı toprakla çevrili okulumu dev bir bataklığa çevirmiş; yazın bile zor yürünen bozuk yolları grileşmiş su birikintileriyle doldurmuştu. Şansıma, bir haftadır aralıksız yağan yağmur, bi günlüğüne yerini çok da açık olmayan ama kuru bir havaya bırakmış, benim de o gün çok alakasız bi iş için Kızılay'ı boydan boya dolaşmam lazım olmuştu. Yalnız "lazım olmuştu" da oraya hiç olmamıştı. Neyseymişti.. Aynı bölümden olduğumuzu bildiğim, ama yeni yeni samimi olmaya başladığım bi arkadaş da, denk geldi, görüştük falan, Kızılay'a gitmesi gerektiğini söyledi. Çamurlu su birikintilerine basmamaya çalışarak, bir sağa bir sola seke seke, en sonunda dolmuş duraklarına vardık; gerektiğinde İstanbul'daki şehiriçi vapurlar kadar yolcu alabilen dolmuşa binmek üzere adımımızı attık. Buz gibi Ankara soğuğunun leş gibi kalorifer sıcağıyla buluştuğu dolmuş eşiğinde nereye oturacağımızı kestirmeden önce, paraları vermek üzere dolmuşçuya doğru yöneldik. Dolmuşçu, fabrika ayarları gereği sinirli bi insan olduğundan, "Ayaağdakilerbiootralım!" ayarını vermeyi ihmâl etmiyordu. Paramızı verdikten sonra arka safların dolduğunu acı bir şekilde gördük, ki o ara benim bi gözlerim dolmadı değil, kısmetimize düşen en öne, yani para trafiğinin bokunun çıkartıldığı o kaknem yere oturmak zorunda kaldık..

Yaklaşık beş dakika süren aralıksız para alışverişinden sonra sağ omzumda benden ayrı küçük bi ülke oluşmuştu. Öyle ki, ülkenin küçük küçük insanları omzumun en çıkık yerinin etrafında toplanmış, yöresel kıyafetleriyle bağımsızlık kutlaması yapıyorlardı. O derece. Biraz gereksiz bi derece oldu gerçi ama, neyse. Dolmuşun kendi içerisindeki bu törensel "para verdim, üstünü aldım, şurdan bi kişi, yirmiden iki miydi" işlerinden hemen sonra arkadaşla muhabbet açmaya ancak fırsat bulabildik.. Çok fazla ortak yönümüz yoktu ve olsa bile arada yeni tanışmış olmanın verdiği bi soğukluk vardı. Bu 'az sıcak-az da gerin' durumda hâliyle konular da çok uzun ömürlü olamıyor, bişey hakkında iki dakika konuştuysak ardından beş dakika karşılıklı sessizlik oluyordu.

Önceki haftanın derbi maçı, sürekli değişkenlik gösteren havalar, neredeyse her gün yaşanan "quiz gelicek mi?" heyecanı ya da bölümümüzün konum itibariyle medeniyete ne denli uzak olduğu gibi başta kulağa hoş gibi gelen, ama yavanlığın dibine vuran sohbet ilerlerken, birden anlamadığım bir şekilde nasıl olduysa, konu, İzmir Caddesi'ndeki Saatçi Şakir'e geldi. Tanıdıkça daha da 'can' olacağını bildiğim yanımdaki bu adamla dünya üzerindeki bütün konuları bitirmişiz gibi, Saatçi Şakir'in yeteneklerinden bahseder olduk bir anda. O açmıştı aslında bu konuyu, Kızılay'daki işi de elindeki bozuk saati "çok yetenekli, becerikli adam" dediği Saatçi Şakir'e götürmekti. Durmadan tanıyıp-etmediğimiz adamdan, elin saatçisinden konuşup duruyordu ve her dakika daha da hevesli anlatmasını dehşet ve panik içinde izliyordum. "Aabi var ya adam accayip yaşlı, bi de çok güven veriyo insana yaa." diyordu, ve dedikçe de gözlerinin içi parlıyordu. Takip eden birkaç dakika boyunca, Şakir dediği adamın tamir için en çok 50 lira aldığından, halbuki aynı saati büyük AVM'lerden birindeki tamirciye götürdüğünde 300 lira istediklerinden falan bahsetti. Bir yandan ilgileniyormuş gibi yapıp aslında konuyla alakasız olmak, bir yandan da aslında yanımda oturan insanla daha samimi olmanın bu muhabbete gerçek anlamda katılmaktan geçtiğini bilmek giderek daha büyük acı veriyordu. "Hmm.", "Evet.", "Oha." gibi kısa ifadelerle onu takip ettiğimi belirtmeye çalışıyor, ama ondaki bu Saatçi Şakir merakına bir türlü yetişemiyordum..

Neden sonra kendimi, elimde Saatçi Şakir'in kartıyla Kızılay'da yalnız ve amaçsızca yürürken buldum. Bu "çok yetenekli" abimize içten içten saygı duymaya başlamış ve arkadaşımın anlattıklarından epey etkilenmiş olmalıydım ki, "Benim bozuk saatim var mı lan, getirsek de yapsa.." düşüncelerine dalmıştım. Anlattığından çıkardığım kadarıyla bu adam Heroes'daki Sylar gibi bişeydi. Ama pek tabii, Sylar da İzmir Caddesi'ndeki pasajlardan birinde dükkân sahibi olacak kadar "Türk" değildi. Sonra bir ara Sylar'ın ne kadar "Türk" olabileceğini düşünmeye daldım. Birbiri ardına saçma düşüncelerle evime giden dolmuşa ulaştım, paramı falan uzattım, yasladım kafamı cama.. Aklımda o süper yetenekli yaşlıdan eser kalmamıştı. Belki bir yerlerde ölüp kalmıştı, belki hâlâ birilerinin saatiyle uğraşıyordu. Tek bildiğim ertesi gün olan sınavdı ve kendisini bir saniye daha düşünmek istemiyordum. "Ne Şakir'miş lan." dedim bir ara. Soğuk ve puslu Ankara havasını solurken bir nebze, uyuyakaldım.. Rüyamdaysa elbette Şakir'i değil de, Sylar'ı gördüm.. Nur içinde yatsındı.. Sahi, Sylar ölmüş müydü?..

('paragraftan kurtulamamak' hakkaten ne pis şeymiş lan.)

Daçe.
Okumaya devam →
13 Kasım 2009 Cuma

Yeni Gibi Bizim Oralar

3 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamınaleykümvealeykümselam. (gırtlaktan)
● Herkes kitabını getirdiyse derse başlıyoruz.
● Kuran kursu gibi başladım resmen posta. Hakkaten olsa ya mesela Kuran kursunda falan, "Kitabını getirmeyenleri görüyorum?" - "Hocam ben arkadaştan bakayım bu hafta." falan. Değişik. Bilmiyorum belki de oluyodur tabi, hayatımda Kuran kursuna gitmişliğim mi var? Yok. "Hocam ben Bookstore'da bulamadım ya Olgunlar'dan alıcam." falan. Olabilir ne bileyim.
● Çarpılmazsam devam edeceğim.
● Bizim ev biraz, ayıptır söylemesi, yeni gibi bi yerleşim yerinde tamam mı. Tam yeni de sayılmaz ama yeni gibi yani. O yüzden de daha böyle, kısmen kısmen geliyo medeniyet bizim o tarafa. Mesela bi gün bakıyorum, sokağın başına banka açılıyo; bi bakıyorum, büyükçe bi pastane yapılıyo; öbürsü gün ne bileyim işte süpermarket falan konuşlanıyo. Böyle aktif bi yerleşim yerimiz var bizim. Yeni gibi. Benim de içime doğmuyo tabi yeni açılan yerler, dolmuştan inince gözlemliyorum değişiklikleri. "Aaa," diyorum "burda cami yoktu" falan. Ben öyle dolmuştan inince bütün mahalleyi baştan sona bi gözlemlerim. Bi aşağı bakarım, bi yukarı bakarım. Çünkü evet, bi de böyle bişey var bizim mahallede, her mahallede yok mesela, "aşağı" var, "yukarı" var falan. Bizim mahalle biraz eğimli çünkü. Bi de ayıptır söylemesi, hafif yeni gibi. Tam değil gerçi ama. Biraz yeni yani. Seviyorum mahallemi.
● Ben işte yeni bişey açılınca çok seviniyorum. "Aaa," diyorum "Ziraat Bankası açılmış yaşasın!". Bir emekli mantığında "İyi lan maaşımı çekerim." dediğimden falan değil de, yani mesela yeni gibi ya şimdi bizim oralar ayıptır söylemesi, ilk kez gelicek bi misafir oluyo, ona tarif ederken çok rahatlıyorum. Onlar olmadan önce Google Earth gibi anlatıyodum, koordinat falan kasıyodum; şimdi diyorum ki "Ziraat'ten" diyorum "aşağı in sen." Sevincim buna benim.
● Ha bi de mesela bizim mahallede, ne kadar çok anlattım lan mahalleyi, neyse, bizim mahallede bi ihtiyar heyeti var, ben kendimi bildim bileli var yani. Kontenjanı falan sabit. Hani, birisi ölünce hemen yerine yeni bi yaşlı geliyo. Çünkü bizim mahallede böyle bi düzen de var. Yaşlı mı lazım? Hoop birisi yaşlanmış oluyo zaten. Ha ihtiyar heyetinden kastım kelli felli yönetim birimi değil elbette. Bunlar bayaa namaz vakitlerinde "Caminn onnde bulsyorss ok?:))" diye mesajlar çekip buluşan, namazdan önce ya da sonraysa adeta bir sır gibi kaybolan insanlar.
● Oturduğum yer itibariyle, bindiğim dolmuşta bazen en sona falan kalıyorum. İşte öyle zamanlarda dolmuşçuyla göz göze gelmemeye çok dikkat ediyorum. Çünkü mazallah, Allah korusun, göz göze gelince "Sen nerde inicen genç?" diye soruyo. Size denk gelmesin inşallah da, bana denk geliyo ara ara, elim ayağıma dolaşıyo resmen. Başka bişey sorsa o kadar sevinicem ki. Mesela dese ki, "Buralara bi Ziraat açılmış genç, bana bi diyiver nerde o?" dese, sırtıma alır götürürüm onu Ziraat'e. Ama özellikle sinsi gibi "Sen nerde inicen genç?" cümlesi beni benden alıyo, psikolojik olarak Kızılay'a geri bırakıyo. Dolmuşa bindiğim yere yani. O derece zorsunuyorum, o denli kafam bozuluyo. Hayır, anlamıyo ki dolmuşçu ben zaten paramı eksiksiz vermişim, dolmuşun güzergâhının da dışına çıkmayı falan teklif etmemişim, iniceğim yer yol üzerinde yani, belli. Olmasa zaten niye o dolmuşa biniyim dimi? Diyorum ki "Kaptan, ben az ilerde inicem işte, üç-dört yol ağzı sonra." Hayır zaten götürücek, yani desem ki yolun en sonunda incem, oraya da götürücek, ama niye soruyo hâlâ anlamıyorum. Bazen de mesela en son 4-5 kişi falan kalıyoruz, yine soruyo. Tek tek o dört-beş kişiye nerde iniceeni soruyo. Bazen dolmuşçuların kafasının bizimkinden çok farklı çalıştığını düşünüyorum. Tuhaf mıdır nedir.
● Bi de bizim oralar eskiden hep dutlukmuş. Şimdi değil. Şimdi yeni yeni yapılanıyo tekrar çünkü. Ayıptır söylemesi, biraz yeni gibi de bizim oralar.
Bizim Oralar konulu bi kompozisyon yarışması olsa, aha da bunla katılırım. Öyle tırt yarışma da kim düzenliycek gerçi dimi. Neyse. Hepinizi öpüyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Kasım 2009 Perşembe

Albacoron ve Biraz Bira

5 tane ömer üründül tadında yorum
Şu masada saatlerce geyik yaptığım adamın bundan beş sene sonra en alakasız konumda olacağına o kadar eminim ki..

..Dar alana balık istifi olarak konulan, gece sonunda bırakılacak ekstra üç-beş lira için fazladan iki garson daha döndüren diğer masalar arasında bizimki o kadar 'ballı' yerdeydi ki. Önceden yalnızca birkaç kez gelmiş olmamıza rağmen "Abicim" ayakları yapıp tanıdığını belli etmeye çalışan dazlak garson, geldiğimizde oturabileceğimiz en iyi masayı vermişti. Geleli iki saat kadar olmuştu ve masaya gelip giden 50'likler sayesinde zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorduk. Ne kadar içtiğimi hatırlamıyordum ama kafam 'güzel' denecek gibiydi. Tahminen onun da öyleydi. Öyle olmasa iki saattir farklı açılardan dönen muhabbet bir yerde biterdi. Ama devam ediyorduk umarsızca. Kâh arkaplanda çalan, saçma sayılabilecek nitelikteki Türkçe pop şarkılarına kulak veriyordum, kâh LCD'de dönen alakasız reklamlara bakıyordum. Bir elim dünyanın en yağlı patlamış mısırına giderken, son birkaç dakikadır ağırlaşmış muhabbeti tekrar canlandırmak için Sinan'a dönüp "Ya olm Real Madrid nası yenildi Albacoron'a!" dedim. Alkolün etkisiyle kolpalaşmış ortamın bir gereği olarak "ehhe-ekikeh-ehehh" diye gülmeyi de unutmadım. Aynı şekilde karşılık verdi. "Yalnız Albacoron değil o takımın adı." dedi. "Ya işte her ne boksa, neticede pis yenildi." diye üsteledim. Son gelen 50'likten biraz rahatsız olmuş olmalı ki, sohbet iyice sarpa sarmaya başladı. İlk baştaki enerji ve konuşkanlık, yavaş yavaş yerini sessizlik bloklarına bırakıyordu. Bunda, arkaplanda çalan müziğin temposunun düşmesi de etkiliydi. İki saattir anırarak konuşan iki genç adam için böyle bir son kaçınılmazdı elbette.

..Neden sonra "Çok acayip lan." dedi. Dakikalar süren sessizlikte tüm dikkatimi ve yaşam enerjimi televizyona vermişken, sağ çaprazımdan gelen bu cümleyle önce bir irkildim. Gözümü tvden çekmeden "Ha? Ne?" diye sordum. "Yani," dedi "sen şimdi mezun olunca petrol mühendisi olucaksın, allah bilir nerelerde petrol arıycaksın." Konuşmanın nereye gittiğini az-çok tahmin edebiliyordum. Birasından bir yudum daha alıp devam etti. "Ben mesela bambaşka bişey yapıcam okul bitince. Ne bileyim, Deniz mesela, adam politika, kamu mamu yardırıcak, öbürü makina mühendisi olucak, diğeri gıda okuyo falan. Yani başlarda bana bu bölümlere ayrılmamız zevkine gibi, şakasına gibi gelmişti ama resmen meslek sahibi olucaz lan." Sinan'ın bu sözleri, beni gelecek hakkında düşünmeye, hayaller kurmaya itiyordu. Hakikaten de hepimiz otuz yaşına gelicektik, hepimizin birbirinden alakasız zaman ve yerlerde, birbirinden alakasız işleri olucaktı.. Söylediklerine arka çıkan, birbirinin aynısı cümleleri kurdum peşpeşe ve yine gelecek hayallerine dalmaya devam ederek muhabbeti yavaş yavaş sessizliğe bıraktım...

..Uyandığımda yanımda soğumuş yarım bardak kahvem, tepemde dokunduğu yeri gelip geçen ışığım, önümdeyse ertesi güne bitirilmesi gereken bir ton proje ve yazılması gereken boş raporları vardı. 10 yıl kadar önce üniversite öğrencisiyken Sinan'la gittiğimiz o yeri ve konuştuğumuz konuları bir rüya olarak tekrar görmüştüm yirmi dakikalık uykumda. Önümdekilere baktım biraz, üniversiteyi düşündüm tekrar. Sinan haklıydı o akşam.. O masada ne kadar bira tüketilmişse tüketilsin, söylediği şey hâlâ çok mantıklıydı.. "Çok acayip"ti hâlâ, ve ben hâlâ alışamamıştım...
Okumaya devam →
10 Kasım 2009 Salı

Curve Altında 20.000 Fersah

5 tane ömer üründül tadında yorum
Öncelikle, ailenizin araştırmacı blogger'ı sizin için araştırdı:
Fersah, eskilerin ölçü birimlerinden, yaklaşık 4 saatlik uzaklık birimi. Tabi yürüyerek mi 4 saat, uçakla mı 4 saat onu bilememişler. Eskiler tabi sonuçta, o kadar da olsun.

Efendim nerden baksanız bir saat oluyor ilk fizik midterm'ümün sonucunu öğreneli, fakat hâlâ etkisi geçmiş değil. Şu anda baş ve boyun bölgelerinde şiddeti her geçen saniye artan bir karıncalanma hâkim. Sanırım az sonra omurilik soğanımı da kaybedeceğim. Ben de dedim bari soğancığım da hazır benimleyken, yazma yeteneğimi henüz kaybetmemişken, bir şeyler yazayım.

Şimdi öncelikle curve denen şeyi açıklayarak başlamam en güzeli olucak. Curve dediğimiz, esasen tabi körv dediğimiz, biraz sinsi bişey. Böyle fizikti, kalkülüstü falan, bu tip sınavlarda belirli bir not dilimini tutturan çoğunluk bu curve denen baraj notunu oluşturuyo. Niye onlar oluşturuyo da biz oluşturamıyoruz; çünkü onlar çoğunluk. Çoğunluk dediğin şey, nerden baksan bi on bin yıldır lafını dinletir arkadaş. 21. yüzyılda da, ülkemin en şahane denilen okulunda da durum böyle.

Tabi bu sene de "Lan! Dur! Şşt! Hop!" demeye kalmadan sınavlar başladı ve sene başından beri "Yarın defter alıcam" diyen ve henüz bir tane farklı defter almamış olan Daçe için ilk fizik sınavında curve altında kalmak kaçınılmaz oldu. Hayır, notumu zaten bilen biliyor da, tekrar tekrar afişe etmek istemiyorum.

Zamanında birbirine "Boyun devrilsin körvün altında kalsın ehehehehe." şakalarını fazlaca yapmış olacağız ki, benim gibi curve altında kalan binlerce can daha var. Onların da benim gibi umutları, hayalleri var; onlar da şu an omurilik soğanlarını kaybetmek üzereler. Ama mutlular. Yüzleri gülüyor. Diyorlar ki, "İkinci midterm'de curve'e kesin basıcaz." falan. Ayrıca ben inanıyorum ki bu insanlarla, yani curve altında kalan diğer masum yüreklerle el ele tutuşup rektörün karşısına çıksak, bizim için yeni bir curve açılabilir. O denli de kalabalığız.

Haa bi de elektroniği, bilgisayarı kazanan adamla, benim gibi petrolü kazanan adamı aynı kefede değerlendiren adama ise ben zaten hiiiçbişey demiyorum. Ona başkaları başka şeyler diyebilir. Hatta derler ki, "Adam adam!" derler, "Körv mörv güzel uyguluyosun, ama adam olamamışsın." derler.

Eeeöhm.. Bu kadar curve muhabbeti yeter. Kalkülüsten ve kimyadan umutluyum, curve'ü sollar da geçerim. Lâkin fizik... Fizikle bilâhare yalnız görüşeceğim. Şimdi mümkünse beni ilk curve-altı'mla başbaşa bırakın. Haydi.

Curve 1 - 0 Daçe.
Okumaya devam →
6 Kasım 2009 Cuma

İskoç Fos Çıktı

3 tane ömer üründül tadında yorum
● Yine ben. Zaten başkasını da beklemezdiniz dimi. Ama bi gün süpriz yapıcam size. Bi gün bu blogda dansöz falan oynatıcam. Sonra "şaka şaka" diyip yine ben çıkıcam. Bazen böyle şeyler düşünmüyor değilim açıkçası.
"Yeminler etseen bir kez dahaa, sen yolunaa, ben yoluumaa." diye şarkı vardı, öyle yıllar hatırlarım. Tahminen sen de hatırlarsın okur. Ama bence ikimiz de, tabi sen aslında bi kişi değilsin, çok kişisin sen, her neyse ne diyorum, bence ikimiz de o yılları unutsak iyi olur. Şimdi ben de gereksiz gibi niye hatırlattıysam. Neyse kapatalım bu konuyu.
● Geçen gün ilk kez bi dolmuşçuya teşekkür ettim. Ama öyle yavan bi teşekkür değil. İçten, samimi, canayakın bi teşekkür. Yani yıllar yılı dolmuş kullanırım, gerçi şunun şurası 2 yıldır dolmuş kullanırım, ilk kez teşekkürü hak eden bi şöför denk geldi. Mesela başka şöförlere "eyvallah abi.", "sağol kaptan.", "mersi canım." dersin, gerçi mersi canım dersen o dolmuştan hayatta çıkamazsın bi daha, neyse, ama hiçbiri "teşekkürler"in yerini tutmaz, tutamaz. Tabi bu teşekküre layık ne yaptı diye sorucaksınız, anlatayım onu da kısaca. Eve varıncana(?) "Yol ağzı" dedim her zamanki gibi. Aman tanrım. Hemmen kafada bir takım sinüs kosinüs hesapları yaptı, bir takım denklemler çözdü falan, milimetrik olarak o yolun ağzında indirdi. Milim şaşırmadı yani. Kimse kusura bakmasın ama ben öyle bi zekâya kayıtsız kalamam. Teşekkürümü ettim, indim ve huzurla evimin yolunu tuttum.
● Hayır o değil de, sen hem 1. vitesten 3. vitese nasıl geçerimin hesabını yap, o sırada önüne bi yaya çıksın, hemen tekrar vites düşür, iki hakaret cümlesi kur kafada, sonra tekrar vites yükselt, o sırada arkadan para gelsin, o para da cins gibi "50 milyondan iki kişi" olsun, onun üzerini hesapla, paraları diz, arkaya ver, o sırada yolculardan biri "sağda incem" desin, bi yandan sağ dikiz aynasına bak, bi yandan vites düşür, iki hakaret cümlesi daha kur kafada.. Bilemiyorum ama bence normal zekâlı bi insanın altından kalkacağı iş değil. Benim bu yaptığım hesap da akıllı işi değil zaten. Hadi gidelim burdan.
● Geçen gün bi arkadaş "Aaabi adananın içinde kuyruk yağı varmış, o tadı hep ordan geliyomuş." diyo. Bana diyo bunu.
● Böyle havaları seviyorum ben. Yani mesela biraz yağmursuz olsa, birazcık açık olsa, biraz da 5-10 derece daha sıcak olsa var ya, tadından yenmez yani. Şimdi mesela soğuk falan yapıyo, iyi hoş. Ben de yapma demiyorum zaten, soğunu da yapıcaksın tabi, yağmurunu da yağdırıcaksın, genç adamsın sonuçta. Ama ne bileyim, sanki biraz kantarın topuzuyla alakalı bi durum. Ama bence yapma lan. Yapma yapma vazgeçtim.
● Demin "mutfağa gideyim de bi su kaynatıyım, içine de poşet ıhlamır atarım" dedim. Ihlamır diyorum ben evet. Neyse. Mutfağa bi gittim, çaydanlık zaten saatlerdir harıl harıl yanıyo. "İyi" dedim, "yanıyo ne güzel". Ama tabi içinde su kalmamış saatlerdir kaynaya kaynaya. Dedim "önce bi su doldurayım içine". Attım elimi, elim yapışayazdı. Yapışmaya saliseler kala çektim o elimi. Benim elim biraz kıymetli çünkü. Dedim ki "az ıslayayım suyla da, sapı soğusun biraz". Bu ıslama olayı tabi benim beklediğim şekilde sonuçlanmadı. Attığım su da kaynadı anında, havaya karıştı. Neyse dakikalar sonra çaydanlığın sapını biraz olsun soğutabildim. Hemmen dedim ki "şu" dedim "çaydanlığı sarı bezin üzerine koyim de, soğusun altı falan". Tabi bu hamle de benim beklediğim şekilde sonuçlanmadı. Çaydanlığı sarı beze koymamla çaydanlığın sinsi sinsi "tssss" sesini çıkarması bir oldu. Hemen kaldırıp altına baktım ve sarı bezin artık eskisi kadar sarı olmadığını gördüm. Dövme yaptırmışım gibi, ama kendime değil de, skoçbrayt'a. Kapkahverengi yuvarlak bi iz çıkmıştı skoç'ta. Dedim "sen skoç adamsın, hiç yakışıyo mu". Cevap veremedi tabi. "Abi haklısın, özür dilerim" dedi. "Tamam hadi seni affettim diyelim" dedim, "sen böyle siyah siyah ne boka yarıycaksın?" Ben öyle üzerine gidince bi ağlamaklı oldu skoç, bi ağlamaklı oldu. Sanırsın ki William Wallace onun atası değil de benim atam. Neyse. Oldu bi kere sonuçta. Bi daha skoç'a o kadar güvenmeyeceğimi söyledim, o da buruk bi şekilde başıyla onayladı. Ayrıldık.
● Tabi kendisiyle 20 dakika sonra tekrar buluştuk. Bu kez çaydanlık soğumuştu ve taze taze su kaynatmak artık kaçınılmazdı. Şu an kendisi içerde, ocağın üzerinde, ve hâlâ kaynıyo. Bence yine bi süre ben onu tutamıycam.
● Bence bi yerde bırakmak gerek bu yazıyı da. Gideyim de poşet ıhlamır içeyim. Oh, mis.

Daçe.
Okumaya devam →
4 Kasım 2009 Çarşamba

Takım Tamam, Go Go Go!

2 tane ömer üründül tadında yorum
Neaber okur? Ben biraz hasta oldum. Tabi yaklaşık bir ay dayandım, direndim ama sonunda olacağı buydu. Direnmenin getirdiği tek güzellik, hastalığın ertelenmesi oldu. Ama yok yani, bak bana, yine hastayım sonuç olarak. Bişey değişmedi.
Bir ara "Odtü'de herkesler hasta, benim de olmam an meselesi" diyodum blogda, hatırlarım. Sonra o herkes iyileşmişti. Şimdi bir başka takım herkes hasta olmaya başladı. Ben de ikinci takımdayım görüldüğü üzere. İyice Devler Ligi'ne döndü iş.
O diil de ben asıl yarın falan bekliyorum büyük vurgunu. Bugün henüz sadece biraz boğazım ağrıdı, bir ara da 38 derece ateşi gördüm, o kadar. Asıl iş yarın bence. Marduk bekler gibi bekliyorum, bakalım.

Neyse, benim hasta olmam sizi zerre kadar ilgilendirmiyo biliyorum. Hiç demiyosunuz ki, "Olm bak bu çocuğun yazılarını okuyoruz, kimi zaman da kikir kikir gülüyoruz falan ama ya o da diğer insanlar gibiyse? Ya hastalanırsa yarın bir gün?". Demeyin zaten. "İki dua edeyim lan hayrına." demeyin. Ben böyle ilaçları alayım, efendime söyliyim, öksüreyim ciğerim çıksın, kimi zaman ateşleneyim falan. Hiiiç.

Yok lan ben de hızımı alamadım. Cansın sen okur, valla cansın. Biliyorum en iyi dileklerini gönderiyosun her okuduğunda. Arada iki elham bir kulhü de gönder diycem ama sanırım o ölülere gidiyodu dimi. "Bizdaaaölmedik!".

Haa tabi şimdi bi de bu yazıyı okuyup da, yarın öbür gün okulda görünce uzak falan durmayın benden ha. Valla pis dalarım. Hastayım diye uzaklaşan insanın ağzını burnunu kırarım, eline veririm. Bence o daha uzun süreli bi hasar yani.

Başbakanın da "Ben domuz gribi aşısı olmuycam!" demesi ne garip, o diil de. Hayır, resmen çocuk gibi "olmuycam" falan. Sade o değil tabi, böyle insanlar var çevremde "aşı olmuycam olmuycam!" diye gezen. Olmazsan olma tabi ama, bence önce bi diksiyon kursuna git dimi. Sonra aşı oluyor musun olmuyor musun artık ne istiyosan onu yap.

Her blogda "hastalık" temalı bi yazı olması, burda olmaması, yani önceden olmamasıymıştı da sonradan yazmıştımdı falan, off ben de bi dilbilgisi kursuna gideyim lan. İki gündür 7'de kalkan, o da yetmiyor gibi bugün grip başlangıcı belirtiler gösteren bi insanın; şu saat şu dakika (12 pm oldu olucak) cümle kuramyor olması ne acı.

Şimdi doğrudan yatmaya gidiyorum ve hepinizi öpüyorum. Evet, şu halimle öpüyorum. Utanmıyorum da. Ne utancam. İkinci takımdaki takım arkadaşlarıma başarılar diliyorum bi de tabi. Haydi, kendinize iyi bakınız efendim. Sıkı sıkı giyinin valla.

-bu arada yazılarının hastası olduğum insan alpay erdem'e, okulla ilgili bir konu için mail atmış olmam, bir günü aşkın süredir kendisinden cevap gelmemesi falan, ne bileyim, biraz üzülüyor gibi insan. ama umudumu yitirmedim, cevap yazıcak bence. sonuçta twitter'da görüyoruz ki, "az ünlü" insanın benden farklı olarak yapıcak çok da bi işi yok. paso twitter.-
Okumaya devam →
1 Kasım 2009 Pazar

Fizik Sınavının Akabi

6 tane ömer üründül tadında yorum
● Neyaptınız?
● Dünyanın, çok sevimli görünen, fakat en sevimsiz hal hatır sorusuyla yazıya başladım. Allah sonumuzu hayretsin, amin.
● Oha bi de resmen duayla falan başladım. Bence sonumuzun hayır olmayacağı varsa da olur şimdi. Hakeme oynamak gibi olmasın ama.
● Hakem diyince aklıma tabi Erman Toroğlu geldi şimdi. Neden? Çünkü dün gece ilk kez "Devler Ligi"ni izledim. Sergen'li falan program hani. Sergen'li, Tanju'lu. Tabi bazı ağzıbozuk arkadaşlar "götlü, göbekli program" da diyor olabilir, herkesin ağzı kendine. Yalnız ben işte dün fark ettim, Erman Toroğlu'nda ne göbek var arkadaş. Manyak gibi de koşuyo falan. Yığılıp kalıcak diye korktum, oturdum izledim yakaladığım yerden sonuna kadar. Yığılmadı ama yakındır bence.
● O diil de mesela dün aynı programda, bi Türklere bakıyorum, bi yabancılara bakıyorum; yemin ediyorum o yabancılar 56 yaşına da gelse, ki bence gayet uygun bi yaştır göbek yapmak için, bizimkilerden daha zayıf ve çevik olurlar. Hooijdonk dediğin adam, yani aslında "hoydonk" dediğin adam, zayıflıktan ölebilir. Dün bunu gördüm.
● Dün ben tabi bi de asıl olarak, Odtü'deki dans yarışmasındaydım. Yani, yarışmadaydım derken, yarışmacıymışım gibi oldu dimi, eheh, evet fena da olmazdı. Gerçi anında domatesi yerdim alnımın çatına ama. Neyse. Ne diyorum. Dans. Latin dansları. Yıllar yılı türlü yarışmaları EuroSport'tan izleyen biri için 15-20 metre uzaktaki tribünden izlemek güzel oldu. Bi de özellikle lisede edinmiş olduğum çevrenin de, latin danslarına ne denli ilgili olduğunu gördükçe gözlerim büyüdü. Seyircisinden yarışmacısına kadar liseden 50 kişi görmediysem, ben de insan değilim. Yani en azından bi 10 kişi. Ahehey.
● Dün ge... Lan dün çok şey olmuş. Dün gece dolmuşta, dünyanın en gereksiz ikinci insanına rastladım. Bi de dünyanın en gereksiz ikinci insanının Türk olmasına biraz üzüldüm tabi. Utanç verici bişey. Şimdi dolmuştayım tamam mı. Kızılay'dan eve geliyorum falan. Ne ara bilmiyorum, bi ara o en gereksiz ikinci insanla dolmuşçu arasında bi muhabbet başladı. Şimdi tabi, insan gereksiz olunca, muhabbeti de çekilmiyo pek. Diyo ki dolmuşçuya, sanki çok umrundaymış gibi, "Yeaa buuuöbür dolmuşşlar galktı mı ney oldu yeeaa?" Öbür dolmuştan kastı, bizim komşu semte gelen başka bir dolmuş hattı. Şöförün de hoşuna mı gitti artık konu, ne olduysa, "Hee yaa galkhtı yiğenim. Eskiden çoh işlek bi hattı ora. Şimdi işlehliği galmayınca galdırdılar. Eskiden oraya dolmuşçular gendi arasında 'Almanya' derlerdi. Keh keh." Oturduğum yerden, hayvanı fazla ürkütmemek için hareketsiz olarak dinliyorum konuşmayı. Dünyanın en gereksiz ikinci insanı tekrar devreye girdi ve tokat gibi espriyi yapıştırdı: "Heee demek ki şimdi İran mı oldu ora, Irah mı oldu? Ehehehahahehehahahahehe."
● Mal.
● O diil de, teknoloji ne acayip bişey lan, özellikle bilgilsayarlar falan. Ben şimdi küçükken çok hevesliydim bilgisayar işlerine falan, meraklıydım tamam mı. Sonradan ne olduysa, büyüdükçe, bilgisayar bilgimin ortalama bi insandan daha fazla olmadığını acı bir şekilde fark ettim. Ondan, mesela iki gün önce, artık ne yaptıysam, internet gitti şurk! diye. Bu 3-5 saniyelik hatamın sonucunda bugün 2 saat boyunca bununla uğraştım. Hani bi de, bilgisayarın, bazı şeyleri kafasına göre yapması durumu var ya. Şimdi bak yine paragrafın sonu gelmiyo ama. Ne bileyim. Bence Allah belasını versin. (neyin?)
● Bazı kendi kendime soruyorum, alnımın çatı neresi, diye. Henüz bulmuş değilim. Bi de şakak var böyle, ama o da insancıl gibi.
● Feysbukunun, msninin, efendime söyleyim, banka kartının, evdeki kasasının falan şifrelerini telefonuna kaydeden insanlar var. Bence onlar çok "can" insanlar. Anadolu'dan başka yerde bu denli "can" bi insan göremezsin bence. Valla bak.
"Feyzbuu na garip olmuş nan!" muhabbetine hiç girmiyorum dikkat ettiysen.
● Geçen gün televizyonda, TRT'nin onyüzbin tane kanalından birinde, yabancı damat tadında, gençten, yabancı ve biraz da safça bi adamın Anadolu'yu dolaşmasına şahit oldum. Köyleri falan dolaşıyo böyle. Salak mı ne. Köydeki adam bi Türkçe konuşuyo, bu yabancı olan başka bi Türkçe konuşuyo. İkisini de anlamıyorum. Onlar anlaşıyo ama. Çok acayip. Bi şekilde aynı frekanstalar. O günden beri kendi kullandığım Türkçe'yi sorguluyorum, ben mi yanlış biliyorum diye.
● Abarmadan gideyim artık. Hepinize çok şahane bi hafta diliyorum. Kendinize iyi bakın, gripten korunun, 'olaylara garışma'yın. Ya da karışın banane. Bi aksiyon olsun. Haydi öptüm.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)