29 Ekim 2009 Perşembe

"Onlarrr!!"

1 tane ömer üründül tadında yorum
Biraz geç olucak ama (oha, yirmi dakka kala) bayramınızı kutlarım gençler. Milli bayram da kutlanmaz gerçi ama, ne bileyim, ben zaten milli bayramların dini bayramlar gibi kutlanmamasına yıllar yılı çok içerlenen bi insanım, şimdi yine söz açıldı falan, off, değişik işler.

Milli bayramlarda öğle saatlerinde TRT 1'de "Onlarr geliyooorr!! Onllaarr, Türkk havaa sahasınınnn korrkusuzz şahinnleriiii!!!" falan diyen bi adam var ya. Bence o adamın genel olarak ekmek yediği tek müessese milli bayramlar. "Dostaa güveeennn, düşşmanaa korrkuu veriyorrlaaarrr!!!" Ben böyle gaz bi insan görmedim. Tamam, yani orda adamlar bence de deli gibi güzel hareketler yapıyolar, o akrobasiye benim g.tüm yemez sonuçta, saygı duyarım; ama ne bileyim yani, izlerken hiç de "Onllarrrr!!" demek aklıma gelmiyo.

Bi de aynı adamın, yine aynı gün ve haftalarda, yine "Onlarrr!" diyerek kara ve deniz birliklerine dikkat çekmesi falan, yani açıkçası, hani bilemiyorum, çok garip lan işte. Adam resmen asker gördü mü teyakkuza geçiyo, ağızda "Oo!!" bekliyo böyle. Aynı, gol yiyince otomatik olarak sağ kolu havaya kalkan Rüştü Reçber gibi. Ha, Rüştü'yü daha az severim, o ayrı.

Bugün yine bi yerlerden sesi geliyodu o adamın, o yüzden içimde kalmasın, bi yazayım dedim. Hem böylelikle bayram da kutlamış olurum. Kaç zamandır blogda bayram kutlamıyodum. Oh, iyi oldu.

Haydi gidebiliriz şimdi. Gittik.. Gidin olum.
Okumaya devam →

Adidas Aşofman Altı...

1 tane ömer üründül tadında yorum
*fazlaca uğraşasım olmadığından editleyemeden postluyorum. cümle başı büyük harflermiş, konuşmaların italik olmasıymış falan, kusura bakmayınız efendim. öpüyorum hepinizi.*

...anlamıyordu besbelli söylediklerimi. ya da anlıyordu ama otoriter olamıyordum ona karşı. herkesin yaptığını harifyen uyguluyor, ama bana gelince mal mal bakıyordu suratıma. yarım saatlik uğraştan sonra "gerizekalı köpek!" diye bağırdım. havladı. gerizekalıydı işte. ona olan bütün sempatim yok olmuştu. yapacağı biraz maymunluktu, hepsi o. arkamı döndüm ve yürümeye başladım.

hava kararmaya yakın, köydeki evin epeyce geniş avlusunu boydan boya yürürken kafamdaki tek şey, canımı sıkan sevimli bi köpek değildi elbette. karamsar düşünceler vardı aklımda. okulu düşünüyordum, okuldakileri, sonra ankarada olan biteni, hayatına orda devam edenleri.. buraya geldiğimden beri hayat durmuş gibiydi. yürüyordum sadece.

avlunun ne kadar geniş olduğunu, yorulduğumda fark ettim. daha sonra "avlu" kelimesinin benim kadar sık kullananı olmadığına kanaat getirdim. ama sevmiyordum işte. genel beğenileni kafadan beğenemiyordum. ankara'da ne kadar "bahçe" dediysem, burada o kadar "avlu" diyordum. bir takım matematiksel düşüncelerin de ardından eve ulaştım.

dışarıda çıkarılmış ayakkabı olmaması önce yalnız olduğumu düşündürmüştü. içerideki anlık kahkahadan bunun yanlış olduğunu anladım. içerde bi muhabbet dönüyordu ve hemen dahil olmalıydım. aksi halde o akşam hiç geçmeyecekti..

uzunca yollardan sonra gelinen bu köy evindeki samimi sohbet akşam saatlerinde başlar, herkes yatana kadar devam ederdi ve bir kere başını kaçırınca, insan hayattan soğurdu. sohbeti başlatan, genellikle ailenin fırlama gençlerinden biri oluyordu ama; bu kez bir yabancı konuşuyordu salonun orta yerinde, hararetli hararetli. tamam, bu eve hiç misafir gelmiyor değildi tabi ki, ama ilk olan şey; bu köye adidas eşofman altlı, hatta aşorfman altlı bi yabancının gelmesiydi. şaşkınlığımı söze vurmak zorunda kalarak; "eheh biz bu köyde adidas aşofman giyip gelen yabancıyı sevmeyiz." dedim. herkes dönüp baktı ve sessizlik bir anda tüm odayı sardı. soğuk bir espri olduğunu biliyordum, ama o an muhabbet öylesine sıcak ve içtendi ki, bir anda beni de "gel can!" diye aralarına alırlar sandım. rahatlıktan uzak hareketlerle boş bi yer bulup oturdum. muhabbet devam etti.

benden sonra yine normale dönen ve saatler boyunca ilerleyen "can" sohbete bir daha espriyle giremedim. birkaç kez "ehunuhu uhunuhu" diye çok net güldüğümü hatırlıyorum. onun dışında tek kelime etmedim. başını yakaladığım muhabbete rağmen, o akşam geçmedi..

ertesi sabah adidas aşortmanlı kahvaltı masasının baş köşesinde oturmuş, aile fertlerini esprilere şakalara boğuyordu. iyiden iyice gıcık oluyordum adidaslıya. resmen lafları ağzımdan alıp, şapır şupur koyuyordu ortaya. kafam bozuldu iyice. köyün adeta yerlisiymişim gibi, montumu alıp dışarı çıktım. sanki gidecek bi yer biliyormuşum, yahut köy ahalisinden en azından birkaç kişiyi tanıyormuşum gibi.

dolaştım akşama kadar köyün sokaklarında. önceden birkaç sefer gördüğüm köyün hocasıyla tanıştım. hocası derken, imam yani. ezan falan okuyan bi insan. namaz kıldırıyor bayramlarda. köyde forsu var yani. birkaç saat birlikte oturup çay içtik. sırf zaman geçsin diye evde bile içmediğim kadar çayı hüpür diye içiyordum. o sırada ettiğim sohbet de boşa gitmesin diye yıllardır aklıma takılan soruları peşisıra sormaya başladım. başından beri yobaz olmadığına, mantıklı bi insan olduğuna inandığım hoca, sorularıma yine aynı mantık çerçevesinde cevaplar veriyordu. o an afrika yerlisi olsam, anında müslüman olabileceğim düşüncesine kapıldım. sahi, afrikalılar ne yiyip ne içiyordu..

birbiri ardına düşüncelerle, saatler sonra yeniden eve geldim. dışarıda yine hiç ayakkabı yoktu. iki gündür bi terslik vardı bu evde. adidas aşorfmanlı tek başına bozmuş olamazdı bu düzeni.

kapıyı açıp içeri girdiğimde yanılmadığımı gördüm. içerde çok fazla sayıda akrabam, genç-yaşlı, çocuğunu alan kuzen, kayınço, enişte, kayınkuzen, ne varsa doluşmuştu. sanırsın ki yüzyıllar sonra ilk kez parti veriliyordu bu evde. büyük bi gürültü hâkimdi eve. herkes bi ağızdan konuşuyor, o sırada ben aralarından geçmeye, kalabalığın tüm dikkatini verdiği salonun ortasına bakmaya çalışıyordum. sonunda neler olup bittiğini gördüğümde, adeta dünyalar başıma yıkıldı. kalabalığın baktığı yerde, yine bir ton akrabam, köylü, şehirli, herkes, çeşit çeşit adidas aşorfman altlarını giymiş, yere oturup daire oluşturmuş, etrafında da mumlar falan, ayin yapıyorlardı. çemberin orta yerinde benden iki yaş küçük kuzenimi gördüm, o da yerde oturuyor ve herkes gibi sırıtıyordu. ona da giydirmişlerdi adidas aşorfman altını. hem de açık yeşil renktekini. yanlardan tabi iki adet beyaz şerit. off. kuzenimi o halde görünce panik halinde yakınımdaki, kalabalığın arasındaki halama sordum. halam, oğlunun da sonunda adidas aşofman altına geçtiğini ve bu gecenin "ailemizin adidas aşorfman altına geçiş gecesi" olduğunu söyledi. hayır hayır, böyle saçma bişey olamazdı. dünyanın her yerindeki insanlar, son zamanlarda iyice boku çıkarılan adidas aşorfman altına bu şekilde geçiyor olamazlardı.

acı gerçeği gördükten yaklaşık 2 saat sonra ayin neredeyse bitmiş, ailenin en büyüklerinden en küçüklerine kadar ve hatta yeni doğan kuzenim bile rengârenk adidas aşorfman altları içerisindelerdi. 2 saattir içinde bulunduğum rüyadan bir türlü uyanamıyordum. evet evet, bir rüya olduğuna inanmak istiyordum, ama belli ki gerçeğin ta kendisiydi.

kısa süre sonra kendimi de kırmızı adidas aşorfman altını giymiş olarak buldum. bu olamazdı. dünya ya tersine dönüyordu, ya da hakikaten yeryüzündeki bütün insanlar adidas aşorfman altına bu şekilde geçiyorlardı. allah'ım, adeta bir tarikat, bir saadet zinciri gibiydi.

çiçeği burnunda kırmızı adidas aşorfman altımla kendimi avluya attım, ve köyden koşarak uzaklaştım. koşarken gözümden akan yaşlar, aşofmanımı ıslatıyor, ama aşofmanım katiyen renginden ödün vermiyordu. o gece bütün yolu koştum ve olabildiğimce uzağa kaçmaya çalıştım. saatler sonra cansız bedenim, bir adidas outlet'inin girişinde yerde yatar halde bulunacaktı...

bu da böyle bi anımdır. -bu hikayede anlatılan kırmızı adidas aşofman, tamamen gerçek dışıdır. ha bi de, köyde geçiyor diye, hayvanlara zarar verdim değil. vermedim.-

daçe.
Okumaya devam →
28 Ekim 2009 Çarşamba

Geçen Washington'dayım

2 tane ömer üründül tadında yorum
*gizli maddeli yazı*

Yazmamamamam.. Alamadım hızımı bi dakka.

Yazmamamdan şikayetçi olan arkadaşlarım, cancaazlarım oldu. Dediler ki "Daçe, el insaf!" Böyle söyleyince pek bi kalabalık okur kitlem varmış gibi oldu gerçi. Yok lan. Bi-riki kişi oldu böyle. Bir nevi irkilme yarattı bünyede. Ben de bundan itibaren "blog modu"na girmiş olduğumun müjdesini verir, yazmakta olduğum postu kendisine ithaf ederim. İtaf. İthaf. İtharf. Neyse. Neaber?

Geçen bi hocamla konuşuyorum. Böyle karşılıklı laf atışıyoruz falan. Öyle bi öğrenci-hoca muhabbetimiz var. Sizin yok mu öyle hocalarınız? Bizim var işte. Diyor ki "Valla bizi unutmadınız ha bu yaşta". Bu yaşta dediği, 32 yaşına gelmiş bi insan kendisi. Kendisini söylüyor yani. Çok gencim ben diyor. Halbuki 32 yani. Bilmiyor ki öyle sıradan bir 32 değil; bayaa bayaa OTUZİKİ yaşına gelmiş. Kusura bakmasın ama otuziki yaşındaki bi insana artık ben eskisi kadar güvenemem. O yaşların alzaymırı olur, bağsuru olur. Hayır, aranızda 32 yaşında bi tanıdığı olan varsa, biraz kolay oldu ama, onları tenzih ederim. Onlar başka. Ama ne bileyim, ben daha, efendi gibi, tam anlamıyla 20 bile olmamışım belki; hoca geçmiş karşıma, 32 oldum diyor. Dünya biraz değişik dönüyor hacı. Ben daha nidiyim yani.

Ha yalnız bu hocam elbette ki üniversite hocam değil; öyle olsaydı zaten şimdiye almıştım birtakım resmî evrakı elime, "Hacı sizde kontenjan var mı yaa?" diye geziyor olacaktım Anadolu'yu.

Bir ara hatırlat da sevgili okur, senle Anadolu'yu gezelim. Köylerine gidelim, nehirlerini görelim, ne bileyim, gözleme açan şişman ve başörtülü kadını yerinde inceliyelim, bakkaldan aldığı plastik topları arabanın altına değil de yüzyıllık çınara kaçan çocukların acısına ortak olalım. Bilmiyorum belki de şımarıklığımdan istiyorum böyle şeyler.

O diil de şaka maka, bi İspanya yapsak fena olmaz ha. Kaç kişi çıkar acaba şu blog okurlarından çok merak ediyorum. Ona göre otobüs veya araba kiralarız. Evet iki İstanbul gördüm diye gezme çakram açıldı benim, ne var.

Geçen gün rüyamda Washington'daki coşkulu kalabalığın içinden devasa bi iş makinasıyla geçiyodum ve bi arkadaşımı polis -göbekli, yaşlı türk polisi- tartaklıyodu. Washington'da bu olay. Obama falan. Artık ne içtiysem önceki gece. Washington sokakları da, siz bilmezsiniz belki, ana-baba günü, bi trafik, bi yoğunluk falan. Gittim, geldim.

"Rüyamda" diye başlarsın hevesle, "Gündüz niyetine.." derler ya. Sözünü bi keserler hani şuursuzca. Mümkünse olmasın öyle şeyler. Belki ben gece niyetine anlatıcam.

Araba tasarımı yarışması yapan arkadaşlarım var. Yapıyo yani adam. Kendi yapıyo. Resmen sahneye çıkıyo, yarışmanın sonucunu sunuyo, "Sayın mayın" diyo, kazanana ödül falan veriyo. Böyle arkadaşlarım işte. Peki o sırada ben ne yapıyorum? "Aabi fizik ödevini yaptın mı ya?" nidaları eşliğinde feysbuk senin, msn benim takılıyorum. Adamlar çalışıyo resmen; acayip, büyücek işler yapıyo.. Evet, benim de bazen kendime sualler ilettiğim anlar oluyor sevgili okur, ve sen bundan bîhabersin. yapıcak bişey yok.

Biraz Erman Çağlar takviyesi için aranızdan ayrılıyorum. En kısa zamanda burdayım. Öperim.

-aslında bi hikâye yazdım, ama ilk olarak bunu göndereyim dedim. hikâye daha bi itinalı çünkü. kaynamasın.-

Daçe.
Okumaya devam →
26 Ekim 2009 Pazartesi

Kafanı Kırarım Köpek

1 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlar canlar! Pastırma sıcakları mı var artık ne varsa, şahane güneşli günler hâkim Ankara'ya haftalardır. Sabahları semt servisiyle okula gidiş, akşam semt dolmuşuyla eve geliş falan, bunlar sivitle çekilecek şeyler değil. Evet Ali Kırca, başkentte durum böyle.

Şimdi sevgili Kırca, diyceksin ki, "Daçe, peki sen sadece Ankara'da mıydın bu ara hep?". Haklısın. "Ortaköy Camii'nin oralarda sana benzeyen birini gördüm hele." diye de ekliyceksin. Doğrudur. Başka da ekleme yapmazsan, rica edeceğim, gerisini ben anlatıyorum..

Efendim, haftasonu İstanbul'daydım ben. Okul zamanındaki şehirdışı gezileri yalnızca düğüne ve derneğe dayanan Daçe kişisi olarak, bu kez Disko Kralı'na gittim. Hatta ODTÜ Radyo Topluluğu olarak gittik (topluluktan insanlar, neaber?). Geçen sene bu vakitlerde ilk kez gittiğim Kanal D stüdyolarına, bu kez daha bilinçli ve daha bi kuul, evet kuul gittim. Sonuçta geçen sene bizimle gelemeyip, bu sene ilk kez gelecek olan arkadaşlarım vardı ve ben onların bütün heyecanına inat, soğukkanlı durmaya çalışıyodum. Böyle bi, "Ben burayı biliyorum lan.", "Şurda Bedük'le fotoğraf çekildiydik.", "Efenim bura geçen sene bööyle dutluktu." falan havaları.

Bu soğukkanlılığı program sonuna kadar koruyabildin mi derseniz; tabii ki hayır. Programın sonunu bırak, daha başında deli gibi bi coşku ve heyecan kapladı içimi. O sahne, stüdyo, renkli renkli ışıklar, yıllardır televizyonda gördüğün "yarı-ünlü" insanlar falan. İnsanı gazlamaya yeten şeyler bunlar. Bi de yanında sevdiğin insanlar olunca neş'eden neş'eye koşuyosun haliyle.

Haa, ama asıl nerde yelkenleri tamamen indirdiğimi sorarsanız, Sinan'cığımın da dediği gibi, evet Sinan'cığım tabi, Fatih Ürek'in sahne performansı idi. O dudaklar bi onda var, bi Oğuz'da var. Oğuz'u tanımıyosunuz tabi siz dimi? Disko Kralı'nı izlediyseniz görmüşsünüzdür; orda seyirciler arasında, bi surattan bağımsız olarak oraya buraya koşan, şarkılarda falan alt ve üst kısımlarını birbirine "çap! çap!" diye vurup alkış yapabilen bir çift dudak görmüşsünüzdür. İşte o dudakların genel adı Oğuz. Öyle bi dudak. Oğuz'u da niye bu kadar anlattıysam. Neyse.

İstanbul'a gidiş fena değildi tabi ama, dönüşte, bi gün öncesinden radyoda sabahlamış olarak, Ankara'ya varana kadar ağzımı aça aça uyumuşum. Uyuduğumdan eminim de yani, ağzımı açtığımı fotoğraflardan gördüm. Resmen kale kapısı gibi ağzım varmış, bunu da fark ettim.

Sonuç olarak çok keyifli, çok mutlu ve biraz yorucu bi haftasonu gezisi yaptım geldim. Haa sanmayın ki şimdi enerjiyi aldım, deliler gibi abanıcam bloga. Yok öyle bişey. Yine böyle ara ara yazıp kendimi hatırlatırım hepsi o. "Hazırlık iyiydi hafız."

Okan'cığıma ve topluluktaki çok sevdiğim insan.lar.a selam olsun. Öpüyorum herkesi.

-become a fan of volkan baydar. ben böyle almancı görmedim.-

Daçe.

-alakasız olcak ama, ugg'sız ve babetsiz bir dünyada da yaşanır hani. yaşanmaz diye bişey yok. ugg'ı bulan insanı güzel şeyler beklemiyor açıkçası.-
Okumaya devam →
21 Ekim 2009 Çarşamba

Ne Sorcan La?

3 tane ömer üründül tadında yorum
Yazmak istiyorum da kafa beyin kalmadı ki fizikten, kalkülüsten. Bi hafta boyunca bloga yazıcak bişey düşünmemenin sonu budur işte. Bula bula bir madde buldum, o da tek başınayken hayatta, bazılarınız "s.ksen" falan da kullanır, çok ayıp, hayatta tatmin etmiycek bişey. Yazim ama yine de, kalmasın içimde.

● Ortaokulda, lisede falan dersin en can alıcı yerinde, kimsenin beklemediği bi anda, karşı konulamaz bir enerjiyle hocaya bi soru sormak istersin, aniden kaldırırsın parmağını, hoca da şaşırır; içten içten böbürlenirsin, "Ressmen.." dersin ya. Hah işte öyle bi anda sıra arkadaşından, ki kısmen bu çocuk senden daha sorumsuz biri olabilir, "Ne sorcan la?" sorusu gelir ya meraklı meraklı. İşte öyle bir merak benimkisi.. Ulan zaten tek madde, bi yere de bağlıyamadık iyi mi.. Bence değil. Sanki bi madde daha vardı ama, du bakiyim..

Resmen yokmuş ha. Şaka gibi. Sen sayfalar dolusu yazı yaz, 250. post diye at-tut-video çek, ondan sonra gün gelsin tek maddeli yazı gönder falan. Değişik.

-o diil de hayat ne güzel lan; kuşlar, vapurlar falan..-
Okumaya devam →
16 Ekim 2009 Cuma

Harry Potter: Cevşen Kolye

3 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar, ne yaptınız?
● Şimdi öyle şeyler anlatacağım ki, piyüüüff, çok acayip şeyler anlatacağım. Öyle böyle değil. Yok lan ben beceremiyorum böyle işi. Direk girişeyim en iyisi.
● Lise bizim eve çok yakındı sevgili okur. Acayip yakındı. Yürüye yürüye gider gelirdim. Hatta bazen bi kere gider-gelirdim, kesmeyince bi daha gider gelirdim. Öylesine bi yakınlık. Bi keresinde yoluma bi adam çıktı, işportacı, elinde cevşenler var. Cevşen nedir bilir misin? Ben de o zaman öğrendim. Hani boyuna asılan üçgen, siyah uçlu "deliuanlı" kolyesi var ya, hah ondan işte. Neyse. Gidiyorum her günkü gibi arabalara falan baka baka, cevşenci çıktı. dedi, "Bi cevşen alsağa". Dedim "Eyvallah". Döndüm, gidiyorum. Bikaç adım attım, adam arkamdan çok da ısrarcı olmayan ama son bi kez denemek maksatlı ses tonuyla, dedi "..Ama deliüanlı, cevşen alırsan ohulda falan kimse seği dövemez."...
Ne o gün cevşen aldım, ne de ohulda falan dayak yedim. Ama o günden beri düşünüyorum ki, cevşen kesinlikle büyülü bişey, adeta bir world of warcraft, bir dota "item"ı. Tılsımlı cevşen.
● İngilizce işlenen dersler bi garip ya. Resmen fiziğin, matematiğin falan İngilizcesini görüyoruz. Hayır, bildiğimi de unutturuyo, aklım gidiyo resmen. Ressmen.
● Geçen gün böyle topluca, toplulukça, bi mekana gittik. Eğlendik, coştuk. Murat Boz'larla, Murat Dalkılıç'larla başlayıp, kolbastıyla falan bitirdik. Öyle bi coştuk. Sonraki günlerde orda olmayan bi arkadaşa bi hevesle o eğlenceli zamanı anlattım, değişik gibi, "Abi daha iyi yerler vardı aslında" falan dedi. İşte ben o insana biraz şaşırdım o an. Hevesimi baltalayan can arkadaşım, canan arkadaşım, neden bunu yapıyosun? Hadi tamam sen bunu bir kere yaptın. Peki ya diğerleri? "Abi yani aslında çok şahane bi mekan biliyorum ama neyse sen bilirsin" diyen insanlar. Hepiniz. İzin verirseniz, size daha da şaşırmaya devam edeceğim.
● Tüm Odtü, şu an hastalıktan bir sağa bir sola sallanıyor sevgili okur. Bize en güzel dualarını gönder olur mu. Varınca ara. Kib bay.
● O değil de, iki haftada iki defter kaybettim, iki adet gıcır rotring unuttum, bir adet lab kitabı bıraktım, bir adet de ingilizce kitabı kayıpladım. Yani ilk 3 hafta, sıfır puan, bugün 3 puan, defans, first touch, and then I goal, everybody happy, I am happy, important. Yani Tuncay diyor ki, eğitim adına kayıpla başladık sezona.
● Arkadaş, var ya, hazırlık kadar "yatış" bi şey yok ya. Günde 3 saat ders olması bi yana, bu sene en alakasız dersleri en alakasız fakülte binalarında alıyor olmam çok koyuyo. Özellikle de cuma sabahları 8.40'ta İnşaat'ta girdiğim calculus dersi var ya, off. Ömrümden 2'şer hafta götürüyo yemin ediyorum.
Eheh, not hero.
● Ya o da değil de, ben ne zaman dünya gözüyle bi Dünya Kupası görücem ya? Ben Dünya Kupası'nı Hasan Şaş'la falan hatırlamak istemiyorum abi.. Şşt Fifa yaa, gözünün yağını yiyim hadi be. Bu seferlik idare ediversene. Hadcanım ya.
● Bizim geçenki White Night'ın girişinde "Bu seferlik idare ediversene.." diye biletsiz olarak girmeye çalışıp bana sığınan eleman gördüm. Değişik midir nedir. Dedim, bi dur bi soluklan. Bu seferlik dediği zaten, bi seferlik. Hayır, sanki müdür muavinine "Hocam valla bi daha olmaz yeaa" serzenişi gibi. Garip.
● Bana bir Alpay Erdem lazım, benden içeri. Yok lan öyle söyleyince de bi garip oldu. İçeri falan olmasına gerek yok, iki kelam yazısını okuyayım, kâfi. Bir haftadır ne bir satır blog okuyorum, ne "mizahi mecmua" alıyorum. Kafam beynim durdu valla yazarken.
● Bu da böyle cevşenli tavşanlı bi yazı olmuş oldu. Yalnız hakkaten, ne pis yazdım ya. Dur bakim ikinci okuyuşumda gülcek miyim ki.. Off. Nası gerildim şu an var ya.

Daçe. -azeriler ne acayip lan, "-ov" falan.-
Okumaya devam →
12 Ekim 2009 Pazartesi

Böyle Garip Bişey İşte

4 tane ömer üründül tadında yorum
Artık son zamanlarda dolmuşa ne zaman binsem, genç-yaşlı, çocuk-büyük, ana-baba, bacı-gardaş, öhm, herkesin kulağında kulaklık görüyorum. İstisnasız ama. Bi tek dolmuşçunun kulağı boş. O da boş olsun zaten dimi. Ayıp. Hayır bu iyi bişey mi kötü bişey mi anlamıyorum da. Ama sanki iyi bişeymiş gibi geliyo bana. Hiç müzik dinlemeyen insanın bile müzik zevki oluşuyo falan. Hoş şeyler bunlar.

Yalnız hazır herkes müziğini dinliyoken, "Ehehe nası olsa kimse duymaz lan." diye düşünüp küfür falan etmeye kalkma sevgili okur. Dediğim gibi, kimse duymuyorsa da şöför duyuyor; ki bence bir şöför ormanda on yolcu gücündedir. Signifikıntsız 10. Karşına almak istemezsin. Haa bana kalırsa, dolmuş durdurup ayakkaplarnı bağlayan insan, bunu da yapar. O insan biraz değişik çünkü, aklından biraz problemleri var gibi.

Çok da kısa olmayan günün kârı.
Okumaya devam →
10 Ekim 2009 Cumartesi

Baltalı İlah

5 tane ömer üründül tadında yorum
● Yazamadığım günlerin acısını çıkartırcasına, biraz da yüzsüzmüşçesine, 10 ekim cumartesi gününün ikinci postunu yazıyorum. Hadi bakalım.
● Ne yaptınız geçen hafta? Ben valla hiç giremedim bloglara mloglara. Biraz feysbuka girdim çıktım, bir iki twitter derken daha da hiç internetle işim olmadı. Hatta günler sonra ilk kez evde bu kadar çok vakit geçiriyorum bugün. Ondan, hemmen açtım Blogger'ı, hem okudum, hem yazdım.
● Geçtiğimiz salı Modern Sabahlar'da "Sikke Sikke Anadolu" isimli program fikri duydum ki, mümkünatı olsa anıra anıra gülücektim. Ama o an sadece tebessümle yetindim. Böyle değişik duygulara kapılıyorum.
● Şimdi bi enstantane anlatıcam, ama belki de anlatamıycam. Bilmiyorum. Du bakalım. Şimdi düşün ki aceleyle evden çıktın, bi yere yetişiceksin. Altında araba yok ama. Dolmuşla falan gidiceksin. Tamam lan tamam, kendimi anlatıyorum evet. Bencilliğimi gizleyemiyorum ki iki dakka mınakoyim. Neyse. Bindin dolmuşa gidiyosun, bi yandan sürekli saatine bakıyosun falan. Bi ara bi bakıyosun, trafikte, yolda yani, adamın teki saçma bi manevrayla senin içinde bulunduğun dolmuşun önüne önüne kırıyo direksiyonu, dolmuş ani fren yapıyo, az daha kaza yapıyosunuz falan. Hah işte o anda, tam o anda, dolmuşçu o önüne kıran arabanın yanından geçip giderken camı açıp bağırıyo, belki el kol yapıyo falan; bikaç saniye sonra dolmuş ilerlerken, yanda geçen arabaya sen de bi bakıyosun ya "Ulan gerizekalı naapıyoğuun yaa!" diye çıkışmak üzere. Ama çıkışamıyosun. Off. Ben hayatımda bu kadar kötü anlatmamıştım bişeyi. Ha şeyde anlatmıştım, bi keresinde ilkokulda derste herkes fıkra anlatıyodu, ilkokulda niye herkes fıkra anlatıyosa, sıra bana geldi. Ben de kendi başımdan geçen, kendime göre komik bi olayı isim-yer-zaman değiştirerek anlatmıştım. Yani, yine anlatamamıştım. Sonra derin bi sessizlik olmuştu. Sonra tenefüste direk lavaboya gitmiştim falan. Güzel günler değildi.
● Geçen gün dünyanın enn yağlı kafasına rastladım. Ha yok bunu söylemiştim dimi. Karıştırdım. Öhm, baştan alıyorum..
● Geçen gün dünyanın enn açık sözlü dilencisine rastladım. Bi de öyle ki, hem açık sözlü, dobra; hem de şahane Türkçe'si var. Benden iyi konuşuyo hatta. "Abicim çocuğum aç be, bir ekmek parası be. Ne olur bak çocuğum aç yani. Hadi." falan. Allah başa vermesin tabi ama, ne bileyim, üstü başı paspal olup da, bu denli akıcı Türkçe konuşabilen bi dilenciye ben cep telefonumu çıkartıp veririm. O an veremedim tabi, şey oldu, işim vardı, ama başka zaman verirdim yani. Öhm. Gırgh.
● Dün bi göz hastanesinde randevum vardı. Göz hastanesi diyince bi tuhaf oluyo biliyorum, yani bildiğin göz doktoru işte. Ama ondan bi sürü var. Hastane olmuş. Bi de böyle otel gibi hafiften. Lobisi falan var. Çok acayip. Neyse. Gözlüğümü kaybetmiştim ben geçen hafta, neden acaba, yeni gözlük almadan önce muayene olmak için oraya gidiyorum. Önceden hiç gitmemiştim. Eskiden oturduğum semtte, fakat pek sık kullanmadığım sokaklardan birindeymiş. Yeni açılmış falan. "Tamam," dedim "bulurum." Arkadaş, belki de hayatımın en gerizekalı ironilerinden birini yaşadım ben orda. Girdim bana söylenilen sokağa, yine denildiği üzere, girer girmez görmem lazımdı. Yok. Göremedim. Sokağı boydan boya yürüdüm. Olmadı, yan sokaklara girdim çıktım. Hayır bi de öyle pis bi yer ki, havada "Ankaragücü kokusu" var, öyle pis bi yer. Bi türlü bulamadım göz hastanesini. En son tam ümidimi kesmişken şöyle bi kafayı kaldırdım ki, "Bişeybişey Göz Hastanesi" diye tabela var tam karşımda. Ama o kadar küçük yazmışlar ki, yani ne kadar küçük dersen, o kadar küçük. Ulan dedim, gözü bozuk insan orayı nası bulsun lan? Resmen toşak geçmişti hastane benimle. "Ulan bi gün benden bişey istersiniz" dedim. "Bi gün sizin de işiniz bana düşer..."
● Daha "göz muayenesi" konulu bi madde yazıcaktım ama bana ayrılan sürenin sonuna gelmişiz. Kameraman arkadaşım Berkay Daçe, stüdyo ve ışık şefim Berkay Daçe ve ben Berkay Daçe, hepinize şahikulade günler dileriz. Öperiz.

Daçe. (karikatürler bu haftaki sayılardan, alakasız ama anlamlı dimi.)
Okumaya devam →

Nası Koydu Lafı

4 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlar. Öncelikle geçen yazıdaki "artık öyle çok sık yazamayacağım" sözümü yerine getiriyor olmaktan dolayı kıvanç içerisindeyim. Çünkü genelde ben söz verip tutamayabilen bi insanım. Neyse. Günlerdir yazamıyor olmak fena. White Night'tı, add-drop'tu derken blog yalan oldu. Ha, benim aklıma bile gelmedi, o ayrı.

Ama şimdi hem yazıcak fırsatımın olması, hem de spontenyus olarak yazıcağım konunun ayağıma gelmesi hoş oldu. Become a fan of ayağa gelen konu. (sinan gürcan bunun hayranı. - sen de hayran ol.)
...

Ben sanırım hayatımın hiçbir evresinde, hazırcevap bi insan olamayacağım sevgili okur. Çok zor bişey lan. Hani biri şakalı-şakasız herhangi bişey söylüyo sana, sen de çatt diye cevabı yapıştırıyosun ya. Ha işte, nası yapıyosun onu ya? Ben yapamıyorum olm. Yapmak isteyince ağzıma yüzüme bulaştırıyorum falan. Bence onu yapabilen adamın kafası acayip çalışıyo. Makina gibi. Senin benim kafam gibi katılaşmış değil onun kafası. Bıngıldak hâlâ. Ortamda konuyla uzaktan yakından alakası olmayan o adam, muhabbetin bi yerinde girip stokk diye bi laf koyuyo, herkes böyle kalıyo falan. O insan bence biraz kıskanılır yani. Yanlış mıyım cancağız okur?..

..Radyodayım. Yine programlardan birinin teknik yayınını yapıyorum. Bir elimde Uykusuz, diğer elimde mouse, umrumda değil dünya. Bu ve benzeri laçka düşüncelerdeyken radyoya telefon geldi. İstek şarkı varmış. Efenm, ben öyle müzik bilgisi hayvanî olan insanlardan değilim. Onlar da nasıl öyle her boku biliyor, ona da şaşıyorum. Sanırsın ki herif 1970-2000 arasında plakçılık yapmış Avrupa'da. Emi sanki. Neyse. Telefonun diğer ucundaki adam konuşmaya başladı, ben de hemen kağıt kalemi çıkardım, not alıyorum. Ben bi de böyle, istek falan gelince heyecan yapıyorum. Gerçi ben radyoya gelen her türlü telefonda heyecan yapıyorum, o ayrı. "Ehehe lan ressmen istek şarkı var haa. Ressmen benden şarkı çalmamı istiyo. Hehe. Benim elime bakıyo yani. Öhehe. Hehö.. Lan neyse dur bakalım anlayabilcem mi dediği şarkıyı acöba.." diye bir başka laçka düşüncelerdeyken, telefonda konuşmakta olduğumu fark ettim. O sırada adam bişeyler söylemiş, ben de onları yazmaya çalışmıştım. Adını, yani adamın adını, şarkının adı sanmış olmam biraz değişik olmuş -mizikbilgisisıfırdaçe- , fakat en sonunda telefonu kapatma anına gelmişiz.. İşte ne olduysa o anda olmuş; adam "Bu şarkı bütün Radyo Odtü çalışanlarına gelsin!" diye coşkulu bişey söylemiş, ben de, öküz ben de, "İnşallah.." demişim.

Bildiğin inşallah.

Hayır hazırcevabı bırak, efendi gibi, normal insan gibi cevap ver dimi? İlla "Lafı koyucam, ehehe, hehe." diye kasma dimi? Ama yook. İster istemez, "Dur bakim şurda ne desem.." diyorum bazen. Sonra da böyle saçmasapan cevaplar çıkıyo.

Neyse ya ben gidiyorum. Bi süre yazmayınca kalemim hemen düşüyor, onu anladım. Çalışmak lazım biraz yazı işlerine. Sonraki yazılardan birinde büyük ihtimalle, daha önce de anlattığım "1. sınıf derslerinin abukluğu" konusunu daha uzunca yazabilirim. Ama yazmaya-da-bilirim, belli olmaz. İnşallah.. (?)

Son olarak; bi ortama girdiğinde "Ohaha nası koydu lafı kekikekikeki!" dedirten hazırcevap insana iki çift lafım olacak... Dilin düşsün yere yapışsın, kafana da Nasreddin Hoca kadar at düşsün inşallah.

Öpüyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
2 Ekim 2009 Cuma

Kelebek Etkisi

8 tane ömer üründül tadında yorum
● Aynı anda iki yerde birden olabilen hayvandan ben korkarım. Hiç kusura bakmasın. Şimdi isim vermiyim ama mesela kelebek dediğimiz hayvanın Allah belasını versin. Aylardır ne kelebek yaptı arkadaş ya. Başta acıyodum, 1 gün ömürleri var falan diyodum da, mınakoyim ertesi gün de başka bi tanesi geliyo. Hayır zaten ölücen yani, niye kısaltıyosun ki ömrünü. Al, öldürdüm işte. akıttım pekmezini, değdi mi yani "Hobaa ışııık!" diye bilgisayar ekranıyla aramıza girdiğine? Oh olsun. Kelebek etkisi varsa da artık, Allah bilir ne zaman etkisini göstericek, hiiç umrum değil arkadaşım.
● Süt veren, bal veren, ekmek veren hayvan ise candır, yerim ben onu. İki anlamda da. Arıyı yemem gerçi, niye yiyim arıyı. Arı değişik bi hayvan çünkü, benim öyle değişik hayvanlarla işim olmaz. Gerektiğinde mangal dumanına, gerektiğinde kolaya gelen hayvandır arı. Kola diyorum ya, bildiğin kola yok mu? Adam ona geliyor. Mangal olayında da ete falan değil, doğrudan dumana gelir bu hayvan. Benim, hayattaki en büyük iki hedefi mangal dumanı ve kola olan hayvanla ne işim olur yani dimi. Demin de dedim. Olmaz. (videoda burda bitiyor yazı. demek ki neymiş? blog:1 - A4 kağıt:0)
● Benim mesela hiç işimin olmayacağı bir başka hayvan da Yugoslavya. Doğduğum yıl nedeniyle biliyor olmam lazımmış gibi bir intiba yaratıyorum Yugoslavya'nın dağılış yıllarını falan ama, hiç bilmiyorum. Tamam, zaten çok sorun olmuyo arkadaşlarımla giriştiğim muhabbetlerde, kimse tutup daYugoslavya'nın dağılış bahsini açmıyor umarsızca. Bunu yapan tek yaş grubu var, o da bir önceki jenerasyon işte, çıkartamadım şimdi hangi yaş grubu olabileceğini. Bu koca koca adamlar, ne yapıyor ediyor, konuyu dönüp dolaştırıp eski Yugoslavya ülkelerine getiriyor. Sırbistan diyor, Karadağ diyor, Hırvatistan diyor. Ben bilmiyorum şimdi hangi ülkeler çıktı o Yugoslavya'dan ama diyor işte bişeyler. Kusura bakmazsa, o insanlara şaşıracağım biraz.
"Valla de!" diye şaşıran arkadaşım vardı. Her seferinde de anlattığım şeye zaten inanmış olurdu, ama ben her seferinde mal gibi "Valla olum" diye cevap verirdim. Sonra o arkadaş "Yemin et!"e dönünce, iş pratiklikten uzaklaştı, kuru bi 'valla'yla tatmin edemez oldum. Zaten sonra da uzun yıllar görüşmedik, herhalde şu an ekmek-mushaf ilişkisine geçmiştir.
● Vidyom nası olmuş ya? Ehe ehe. Yorum yapan ya da safi izleyenlere teşekkürler. Çok şahane yorumlar aldım hep. Uğraştığıma değmiş lan demek ki. İyi iyi.
Kısa videolar çekerim de, kısa reklamlar yapmam mı: 7 Ekim Çarşamba*, Odtü Vişnelik'te gerçekleşicek süper ötesi bi aktivite var; White Night. Yani "beyazlar giyin de gel, alayım kız seni gel" partisi. Hepimiz beyaz beyaz giyinip gidicez falan. Ankara'nın tanınan dj'lerinden Himm ve Levent Alptekin'in (levent'e de selam olsun. naber bro?) çalacağı, alkolün falan tüketileceği fantastik ötesi eğlence yani. Arada yapmak lazım böyle şeyler. Önceki 4 yılda olduğu gibi, bu yıl da Odtü Radyo Topluluğu düzenliyor. Partiyle ilgili detaylı bilgi için mail atabilirsiniz bana. Bekleriz efem. -paragraftaki link, doğrudan feysbuk event'ine gidiyor. detaylı bilgi orda da var-
● Sonbahar-kış zamanlarında, yani eğer Ankara'daysan bu "Soğuktan artık tersine s.çmaya başladığın zamanlar"a tekâbul eder, sivitin altına tişört giyebildiğin güzel anlar oldukça fazladır. Sivitin evet. Sivit yok mu işte. Fakat gel gör ki, aynı sivit+tişört ikilisinin, bir araya geldiğinde insanoğlunun en büyük düşmanı olduğundan haberin var mı cano? Yok tabi. Ya da vardır belki. Hani hava soğuk oluyo, sivit+tişört giyiyosun, sonra bi yere gidiyosun, kapalı bi yere. Oturuyosun eğleniyosun, kıpır kıpır coşuyosun belki. Sonra o sivit fazla geliyo ya.. Ben işte o an için Allah'ımdan bela diliyorum. Siviti çıkartırken tişörtün de yukarı yukarı sıyrılması, sonra sivit kafa seviyesindeyken tişörtün de aynı seviyeye çıkması, ve bu yüzden ortamda tanıdık-tanımadık kim varsa hepsine bütün vücudunu sergilemen, ve bütün bunların 10 saniyeden aşağı sürmemesi.. İşte o anın Allah belasını vermesin de, hangi anın versin dimi. Hayır göbeksiz ve fit bi insan olsam neyse. Öylelerini de, biraz Barış Uygur gibi olucak, tenzih ederim.
● Hiç düşündün mü sevgili okur ülkeler coğrafyası ne kadar eğlenceli bi konu diye. Düşünmedin tabi niye düşüncen. Ben sana söyliyim, çok eğlenceli. "Valla olum".
● Benim dersler falan başladı ya şimdi, belki de artık eski performansımda yazamayacağım. 1. sınıf ne fena olum üniversitede ya. Her iş senin eline bakıyo resmen. Binalar arasında koşuşturmalar, aralara giren 3 saat boşluklar, sabah 6.30'da uyanmak, derslerle ilgili hassas bilgi ve işlemler falan.. Off. Yemin ediyorum 1. sınıfa başlamak, ömrümden, rahat bi 3 yıl 10 gün aldı. Çok rahat bak. O 10 günü de nerden aldı bilmiyorum, belki şey olabilir ama, hani mesela ramazan da hep 10 gün kayıyo ya. Onunla ilgili olabilir. Yok lan onunla ne alakası var? Sen de her dediğime yancı olma sevgili okur. Yancılık hoş bişey değil.
● Geçen gün dünyanın en yağlı kafasına rastladım. Enn yağlı. O kadar pis. Bi de sanırım aynı zamanda en hızlı kafası da, çünkü o en yağlı kafanın sadece izine denk geldim. İz bırakıp gitmiş o en yağlı kafa... Kendisini gördüğümde dolmuş camındaydı. Belli ki uzun bir şehiriçi yolda epey yorulmuş, belki de sıkıntıları var kendine göre o enn yağlı kafanın. Enn yağlı. Pis yağlı... Resmen o dolmuş camındaki yuvarlak kocaman yağ tabakası, iz yani, güneşin iç tarafa geçmesine engel oluyor, adeta dolmuşun içerisinde büyük, genişçe, yuvarlak bir gölge yaratıyordu. Allah'ım, dedim o ize bakıp, Allah'ım sen kafamı koru. Yağlanmasın. Amin.
● Kaçtım. Yazacağım yine. Buralarda ol sevgili okur. Görüşelim.

*7 ekim salı değil, çarşamba olucak.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)