30 Temmuz 2009 Perşembe

Eski Sevgiliye Kapak

0 tane ömer üründül tadında yorum
Bu haftaki Penguen'den, koymazsam içimde kalır diye taratıp koydum. (altın kaplama tarayıcım var diye hava atıyorum burda.) Tabi ben olayın siyasi yönünden çok Fulya&Mert'le alakalı olan kısmına gülmüştüm. Ama siyasi şeysi için önbilgiyi vermem gerekiyor: "Başbakan Erdoğan, Kürt sorunuyla ilgili açıklamaları nedeniyle partisinin Güneydoğu milletvekillerine 'Söylem birliğini bozmayın.' uyarısında bulundu..."
Okumaya devam →

Oha #6

3 tane ömer üründül tadında yorum
Galatasaray'ın bu sene yaptığı mükemmel transferlere (rijkaard, keita..) bir Beşiktaşlı olarak hazımsızlık etmemek elde değil. Adamların Elano'yu aldığı yere biz Fink'i alıyoruz mesela. "Oha" yazmayalı bir aydan fazla oldu sanırım, sonuncusu da yine kötü Galatasaray'la ilgiliydi hatırlarsanız.. Neyse çirkeflik yapmıyim, hayırlı olsun. -hmınkdumun demiröreni-
Okumaya devam →
29 Temmuz 2009 Çarşamba

Kotam Geldi

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Esasen blog değil de hacı, radyo programı tadında canlı kanlı burda olmak isterdim. Şimdi mesela "iyakşamlar canlar" desem de sen bunu yarın sabah okusan hoş olmaz. Gerçi bu iki konseptin birleştiği, "canlı kanlı" ifadesinin gerçek olabileceği bi proje var aklımda ama, şimdi biraz daha gidelim bakalım böyle, henüz toplum buna hazır olmayabilir. Mih mih.

● Temmuzun 29'undayız vee... hemen şöyle bi iki yumruğumu yanyana yapıştırıp bakıyorum ki... temmuz 31 çekiyor. E-insaf! Zaten ne zaman kotam gelse, kotam geldi ne lan, neyse, ne zaman kotam gelse kapıya dayansa o ay 31 çekiyor. Aylardan şubat mı mesela? O zaman kesin o yıl artık yıl şeysi oluyor. Oluyor yani böyle şeyler. Kotalı bi insan olduğum için de "ağustosa saatler kaldı" yerine "ağustosa megabyte'lar kaldı" diye bekliyorum. Öyle bi durumdayım. Neyse.

● Geçenlerde İstanbul'a 50 Cent mi gelmiş ne olmuş, Allahım, her yerde alakalı alakasız haberler var. Bi de muhteşem araştırmacı gazetecilik anlayışıyla hep şey yazmışlar: "50 cent grubunun solisti Curtis Jackson.." Ney? Ha? Nasıl?.. Haberleri yazarken en ince detayına kadar araştıran çok bilgili gazeteciler, sizi seviyorum(!).

İbrahimoviç sonunda imzalamış. Vay anasını, nerden nereye dimi. Tuğba Özay'ın düğününde "çakallık yapıp bi dilim daha pasta almalıyız hacı" diye kankalarını gaza getiren çocuk nerde; şimdi 50 bin kişiye top sektirerek şov yapan adam nerde.

● O değil de mesela, kötü Sivasspor bi adam transfer etse de o adam imza töreninde şov için top sektirse, bunu anlarım. Ama İbrahimoviç gibi, Ronaldo gibi koskoca adamlar da imza töreninde top sektirir mi bilader? O adamların artık şov için top sektirmek yerine ne bileyim, para falan sektirmeleri lazım; ya da belki stadyuma köpeğiyle gelip onu gezdirmesi lazım taraftarların önünde. Yoksa sen hem 90 milyon yuro ver adama, hem de o adam pis terli terli top sektirmeye çalışsın, ayağından kaçırsın falan. Olucak iş değil bunlar. Burdan La Liga'daki başkanlara sesleniyorum; aklınızı başınıza devşirin. Bir İbrahimoviç kolay bulunmuyor.

● Şimdi yolda belde "Şşt Daçe.." diye kenara çekip, "Seni bu aralar üzen iki şey nedir?" diye sorsalar, derim ki, Yiğit Özgür'ün Uykusuz'da, Alpay Erdem'in de Penguen'de kaç haftadır gözükmemesidir. Bundan başka bişeye de üzülmem, öyle iyimser bi insanım.

● Alışveriş için herhangi türde bişey satan bi mağazaya gittiğimde, hep "Sizde bundan kaç tane var?" demek istiyorum. Öyle bi temel içgüdü cereyan ediyor bünyemde. Mesela bi kulaklık bakıyorum, hemen beğendiğim bi tanesini ilgili görevliye götürüp, "Sizde bundan tam olarak kaç tane var?" diyesim geliyor. Sanki toptan alıcam. Yok halbuse, bi tane alıcam. Ama işte ben akabinde girilecek olan "Size kaç tane lazım efendim?" sorusunu bekliyorum. O soruyu duysam, sanki iş adamı moduna giricem, "Eheh, ne kadar varsa hepsini istiyorum, iş yerinde lazım oluyo da bize. Heheh." falan diycem. Bi de bir anda elindeki bütün malları alıcağımı düşünen görevlinin yüzünde oluşan haklı sevinci görmek fena olmayasa gerek. Neyse. Bunlar güzel şeyler.

● Elin-ayağın, kolun-bacağın karıncalanması kadar tehditkâr bişey yok vücutta bence. Elini iki dakka havada tut, ya da parmağın yanlış yerde yanlış zamanda olsun, hemen karıncalanmaya başlıyor. İşte orda sinir hücreleri bize bişey anlatmaya çalışıyor bence. Diyor ki "Bak bilader biz çalışmasak öyle göt gibi kalırsın afedersin. Oynatamazsın öyle dilediğince." O yüzden sorsalar şimdi, "Beyin hücresi mi sinir hücresi mi?" diye; derim ki sinir hücresi rulez!!.

● Gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
27 Temmuz 2009 Pazartesi

Keçi Sakalı Varmış?..

3 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlar efem. Bugün yaşadığım garip, abuk bi olayı paylaşmadan geçmeyeceğim. Olaydan çok durum gerçi. Öhm. Şöyle ki..

Uzun süredir görmediğim pek sevgili iki dostumla buluşma ayarladık bugün, sözde "karting" falan yapıcaz. Yeni de almışız ehliyetleri, hevesliyiz, Hız Tuzağı 5'i çekicek de enerjimiz var. Çıktım evden, mâlum bizim oranın yokuşlarını filan aşmak gerekiyor medeniyete ulaşmak için. Medeniyet dediğim de, dolmuş tabi; ne sandın. Bence medeniyetin beşiğidir dolmuş. Bi kere sanatsa sanat (radyo var bi kere, müzik falan), pozitif bilimse pozitif bilim ("100 liradan iki kişi" dediğin zaman paranın üstünü gönderecek adamın yüksek matematik zekasına sahip olması lazım), halkın birlik beraberliğiyse halkın birl.. (şurdan bi kişi uzatır mısınız? teşekkürler.) Konudan sapmamak lazım.

Medeni bir insan gibi dolmuşumla Kızılay'a vardıktan sonra gördüm ki dostlarımdan biri gelmemiş, onun yerine diğer dostumun başka dostları gelmiş. Dedim dostumun dostu dostumdur bi yerde. Dostosdostos. Gerçi ben bütün enerjimi yitiriyorum bir anda tanımadık insanlarla beraber olma durumunda kalınca. "Hmm Berk gelmedi mi ya?" - "Yok abi işi çıkmış en son. Tanıştırayım; bunlar da arkadaşlarım X-Y-Z." O an tanışırız iyi güzel, ara ara muhabbete de dahil olurum falan belki ama bi uzak hissederim. Bi çekincerim. Hatta düşünürüm sonra, "Hmmff, ulan Berk de gelicekti ama.. Gelir mi ki şimdi arasam? Isınmak lazım ortama şimdi, karting marting. Yok neyse sonra ararım belki ama kesin gelir zaten ya. Gelir mi? Gelmez sanki." filan. Ha dostum, yanlış anlama, senin arkadaşlarını çok sevdim, hakkaten memnun oldum yani. Zaten hep böyle oluyo mnakoyim; yeni tanışılan ve herkesin birbirini tanıdığı bi grubun içindeysem önce bi sıkılıp pıkılıyorum, lâkin ilerleyen saatlerde s.ksen koparamıyorsun beni o adamdan, o kızdan. Öyle seviyorum. Memnun oluyorum hakkaten. Neyse, s.kcem konu dağılıyo lan.

Ha konu kartingle alakalı değil bu arada onu belirtmek isterim. O yüzden kartingi anlatmıycam hiç, heveslenmeyin. Ha birinci olmadım mı, oldum tabii, hehe. Efendim neyse bende 6 ayda bir nanometre kadar ancak uzayan bir sakal var, tip olarak da "keçi sakalı" kategorisine giriyor. Halbuse çenenin başka yerlerinde de sakal çıksa, belki adı başka bişey olucak. Neyse. Şimdi bugünkü arkadaşların da t.şaklı tanıdıkları var askeriyede, o yüzden dedik ki kartingden sonra, yemeğe askeriyeye gidelim. Koskoca bilmemnegenerallik yani. Dostum oraya giderken uyardı, "Abi" dedi, "Senin bu sakal sorun yaratabilir." Espri yapıyor sandım, zira üç telden ibaret sakalımı her gören bi dalgasını geçiyo. Vardık askeriyeye, kapıdan geçip gidicez. Asker abi iyi arayıp taradı, bi süzdü içeriyi ve "yok artık" dememe sebep olan lafı sarf etti: "Yannız gomutanım, arkadaşın sakalı var..?" Gomutan geldi, baktı. "Evet hakkaten o arkadaşta keçi sakalı var, üzgünüz arkadaşlar alamıcaz sizi." diye ayar veresiye kalktı. Böyle 2-3 dakika boyunca 2-3 askerin arabanın etrafında toplaşıp sakalımı incelemesini bekledik. "Oha lan!" dedim. Çok şaşırdım okur. Askeriyedeki disiplinden haberdardım da yani, bu kadarını duymamıştım. Üç tel diyorum olum. ÜÇ. Neyse ki arkadaşlar t.şaklarını gösterdi de bi sorun olmadı. Ama ben bi kere kıllanmıştım bu "yassak!" işinden.

Geç vakte kadar lokal tadında bi yerde sohbet ettik derinlemesine. Bu benim "keçi sakalı" mevzuu da çok konu oldu. "S.kerler" dedim, "Allah bilir şortla falan da dolaşılmıyodur, ahahahah". Espri yapmıştım lan. Şortlaydım bi de. Güldük filan. Arkadaşlardan biri dedi ki eğilerek, niye eğiliyorsak, "Abi burda değil de mesela başka bi nizamiye var, orda şort yasak." Haydaa. Ebeninki ama dimi. Değil işte. Muhabbetin her yarım saatinde bir "Eheheh beyle beyle yapmak da yasak mı?", "Bu da yasak mı?", "O zaman şu da yasak, ehehehühe." gibi saçma içerikli espriler yapıştırıveriyordum; ama arkadaşlarım sağolsunlar hepsine güldükten sonra tek tek "Evet aslında mesela öylesi de yasak, böylesi de, şöylesi de.." falan diye açıklıyolardı. Kravatsız yemek yemekten falan bahsediyorum. İki gün tıraş olma hafif kirli sakalın çıksın belli belirsiz, ondan bahsediyorum.

Neyse bu "yasaklar" temelindeki konuşma sırasında başka insanlarla da tanıştım; ama bu sefer dostumun dostu şeklinde değildi. Lokalin çeşitli yerlerinden insanlar geliyordu, "Bir keçi sakallı varmış, görebilir miyiz? Vaaoooowwwsss, daha önce görmedik böyle sakallı bi insan burdaa.." diye. Oha lan. Resmen "Keçi Sakallı Daçe Baba" türbesine döndü. "Sakalını merak etmiş abisi" diye elinden tutup getirilen çocuklar falan diyorum. Tamam evet biraz abarttım belki ama -o çocuk falan mesela doğru- hakkaten merak edip gelenler oldu, "Bi keçi sakalı varmış, burda mı?" tadında.

Şoka uğramıştım tabi. Resmen namımı duyan geliyordu. Ya da mesela yürürken falan etraftan garip tepkiler alıyordum; örneğin bi ara iki asker arasında -benim için hepsi asker, ben rütbe falan bilmiyorum- şöyle bi konuşma duydum bak: "Ulan bu berber de hiçbişeyden anlamıyo haa." Bana bakıyolardı. "What's your problem maan?" diyeceğimdi, ama oracıkta adamı skizleyiverirlerdi.

Neyse uzatmaya gelmez bir anımdır bu da. Karizma olsun diye bıraktığım, ama arkadaşlarımın üzerinden mizah yaptığı pek seyrek keçi sakalımın (mizah dışında da mesela james hetfield olmuşluğum var); amanın görmesinler diye geçerken askerin iki metre öteden "Giremen." demesi beni yaraladı. Türk askerine güvenim sonsuz, bak hakkaten, polis değilse de asker candır, canandır; ama bu olmadı abiler. "Keçi sakala, şorta ve kravatsız yemek yiyebilmeye evet!" diyor ve aranızdan ayrılıyorum şimdilik, çünkü sabah 9:30'da radyoda olmayı planlıyorum. 2:34 olmuş, uyumak gerek. Öperim hepinizi. Askere selam ederim. Daçe.
Okumaya devam →
25 Temmuz 2009 Cumartesi

Daçe'yle Biyoloji Dersleri

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Şimdi ben hipermiyop bi insan olduğum için zaten belli bi mesafeden sonrasını seçemiyorum tam. Bi de böyle çoğunu uyuyarak geçirdiğim yaz günlerinde, uykulu gözlerle iyice düşüyor menzil. Ondandır, artık nesneleri görebilmek için gözüme sokuyorum. Hayır hayır, komiklik olsun diye değil, ciddi ciddi o nesneyle retinamı geçip "sarı benek"e kadar ulaşıyorum. Kalemse kalem, bilgisayarsa bilgisayar. Çok tehlikeli bişey değil, artık uzun zamandır öyle yaptığım için gözlerim yalama oldu. Ama mesela sarı beneği geçerseniz mazallah, hani mesela kör noktaya falan ulaşabilirsiniz, o zaman şimdiden geçmiş olsun derim. Gözünüz artık sizin o küçük sevimli gözünüz olmaktan çoktan çıkmış, sırf suratınıza bakan iğrenmesin diye hala orda yaşıyor demektir. Allah korusun. (biz bu paragrafa şimdilik Daçe'yle Biyoloji Dersleri #1 adını verelim. yakında ikincisi çıkarsa kalmasın açıkta.)

● Yerli dizilerin gündelik dilimize kazandırmış olduğu bi ton laf var, lâkin ben en çok "başımızı sokucak küçük bi yuva" adlı söz öbeğini seviyorum. Çünkü çok cesaret isteyen bi laf. Ben mesela o repliği söyleyecek olan oyuncu olsam kesin "başımızı sokucak küçük kaygan deliğiii.." diye ağzım kayar, ayıp bişey söylerim. Düşününce, komik söz zaar.

● Bazen düşünüyorum da; oluyor yani imkan bazen; keşke transfer döneminde takımlar futbolcuları Dest-i İzdivaç'la alsa. Mesela başkan çıkıcak, koskoca Laporta, "Çok şükür maddi durumumuz iyi. Bu sene yine bi sürü kupa almak istiyoruz; bu yüzden 1.90 boylarında, her iki ayağını da iyi kullanabilen, leblebi gibi gol atabilicek olan forvet arıyoruz." filan diycek. O sırada İbrahimoviç programa bağlanıcak falan. Çok zor şeyler değil bunlar bence, iki aloyla hallolur yani nedir. İş Esra Erol'da bitiyor hep.

● Her an gazetenin arka sayfasındaki saçma alternatif gündem haberlerinde şöyle bir bilim haberine rastlayabilirsiniz: "Yarasalar yine şaşırttı! İsviçreli bilimadamlarının yaptığı araştırma, yarasaların ses dalgalarının frekansıyla, iki tekeri üzerinde duran bir arabayı itebileceklerini ortaya koydu." falan. Ya da bunun balinalar yahut yunuslar için olanı da yazılabilir: "Katil beyaz balinalar çıkardıkları sesteki özel sinyaller sayesinde suyu ikiye ayırabiliyor". Ama yıllar yılı bir tane haber yapılmamıştır ki o arka sayfa güzelinin yanına, çekirgelerle ilgili olsun. Asıl, sesini birşeyler yapmak uğruna kullanan bi hayvan varsa o da çekirgedir. Özellikle doğayla iç içe olunan yaz akşamlarında, yakınlardan bir yerden çekirge sesi geliyorsa iddia ederim ki onun yerini bulamazsınız. Öyle kıvrak bir ses çıkartıyor. Sağa bakıyorsun, adam soldan ötüyor; sola bakıyorsun sağdan ötüyor gibi geliyor. Böyle menem bişey işte. O yüzden de kimse kulağına güvenerek bir çekirgenin yerini tespit edemez. Böyle bir özelliği var çekirgenin. Ama niyeyse işte bu muhteşem özellik, yarasa ve balinanın s.kik özelliklerine hep boyun eğmek durumunda kalmıştır. Yazık, günah. (gecikmeden ikincisi de çıktı. Daçe'yle Biyoloji Dersleri #2'ydi bu da.)

● Hani böyle, milli maçlardan önce "Rakibimizi Tanıyalım" köşesinde İsviçre'nin, Lihteştayn'ın falan oyuncularının hep ikinci birer meslek sahibi olduğunu öğreniriz de üzerlerinden şenleniriz ya, "Ahaha bak lan sağ bekleri aşçıymış ehehe hehe." falan diye. Acaba İsviçre a milli takımında ikinci mesleği bilimadamlığı olan oyuncu var mı.. "Şimdi de top İsviçreli bilimadamındaağ!" falan. Bi de tam Ertem Şener'lik takımlar değiller mi? "Şimdi Strelleaar.. Streller gidiyooaar.. Strelleaar, aynı zamanda bir bilimadamııaa.. Aynı zamandaa üç çocuk babasıaaa.." Şampiyonlar Ligi başlasa da iki Ertem Şener duysak.

Daçe.
Okumaya devam →
24 Temmuz 2009 Cuma

İstenmeyen Adam

0 tane ömer üründül tadında yorum
Koskoca David Beckham da şu durumlara düşecek adamsa ben daha bişey demiyorum. Son zamanlarda biraz yersiz(!) açıklamalar yaptı diye resmen hain ilân edilmiş, Amerikalı taraftarlar her fırsatta onunla toşşak geçer olmuş. Olm bu adam Man Utd'dayken benim hayata tutunma sebebimdi. Hâlâ daha feysbukta LeBron'a verdiği ayarı izledikçe mutlu oluyorum. Keşke yine sırtında 7 numaralı kırmızı formasıyla olsa. Yani, olsa da izlesek lan; fena mı olur kötü Fox TV Premier Lig'i verirken arada iki Beckham görsek?

-galaxy'nin renklerine hastayım. var mı ki bu renk türk takımı..-

edit: lebron nerden çıktı lan, garnett olucak orası.
Okumaya devam →
22 Temmuz 2009 Çarşamba

Choose Difficulty

9 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar efendim. Sormayalı uzun zaman oldu, neler yapıyorsunuz? Dana gibi yatıyorum ben. Büyük olasılıkla hepimiz danaya bağlamış durumdayız zaten. Olsun. Güzel günler göreceğiz.

● Feysbukta tanışılıcak ve akabinde yazılıcak olan karşı cinsten friend of friend'i eklerken, firend mirend demişken Friends'in 3. sezonuna başladım a dostlar, neyse, eklerken "Arkadaş Olarak Ekle" yerine direk "Sevgili Olarak Ekle" çıksa da arada geçicek olan onca günden tasarruf sağlansa.. Sonuçta insan her ilişkiden 10 gün kazansa, emekliliğinde Berlusconi gibi şukela bir hayat sürebilir. Ya da sürmeye-de-bilir, emin olamadım şimdi. Her neyse. Bu, Berlusconi'nin edepsiz olmadığını göstermesin. Kalıbından utan Berlus, püü! Olum sen koskoca Milan başkanıydın, bi saygı duyuyoduk falan. Allah canını almaya seğin.

● Bir Berlusconi, bir de Melik Gökçek zaten. Bunlar dünya futbolunu yöneten önemli isimler. Hmnakduklrmm.

● Yaz geldi diye oyun dünyasına balıklama atladım okur. Bir ondan bir bundan oynayıp, keyiften keyife koşuyorum. Yalnız bu oyun sektöründe canımı sıkan bişey var ki, söylemeden edemeyeceğim artık. Bak şu dakika itibariyle 21. yüzyıldayız, ama nedense hâlâ oyunlara başlamadan önce zorluk derecesini ayarlıyoruz. Bunu sevmiyorum ben. "Choose Difficulty." Hayır kardeşim, istemiyorum ben senin benim zekâma ve kabiliyetime göre vereceğin keyfi. Hff.. Tamam, açık konuşuyorum, itiraf ediyorum. Herhangi yeni bi oyun elime geçtiğinde, nerde zorluk seviyesi belirmecesi görsem gidip en kolayını seçiyorum. Misal "Easy - Medium - Hard" varsa, "Easy"den şaşmıyorum. Öyle zevk alıyorum. Ben takır takır öldüreyim de kimse beni öldürmesin istiyorum. Ama yok "Easy - Medium - Hard - Veteran" gibi dört seçenek varsa, o zaman garanti en kolaydan ikinci seçeneği seçiyorum. Neden? Çünkü yediremiyorum orda kendime. "Yok lan, medium medium.." diyorum. İşte böyle her seferinde kolay olanları seçmem ve hemen ardından aklımda "Ahah gerizekalı, yine en kolayı seçti." düşüncesi beni benden alır, uzak diyarlara götürür. O yüzden lütfen diyorum, allaşkına diyorum, Jesus, Christ diyorum; artık koymayın o zorluk şeysini. Nolur olum. (gözlerin dolması)

● Geçen güneş tutulması mı ne olmuş. Takip edemiyorum haberleri, annemden alıyorum bikaç gün sonra, o yüzden mişli geçmiş kullanıyorum. Bilimadamları da çıkıp demiş ki "Efendim bir dahaki iki zibilyon yıl sonra anca olucak." falan. Ulan ben anlamıyorum ki bunu. Her türlü gök olayı için, mesela meteor yağmuru, güneş tutulması, işte ne bileyim, yıldız kımıldanması falan, "Bi dahakini anca şu kadar sene sonra görücez" falan diyolar da, ne hikmetse ertesi sene aynı olay bi daha oluyo. Sayın yetkili, tamam siz de haklısınız, kıçımıza giydiğimiz pantolonun hesabını tutamıyoruz, ama lütfen bu kadar da üzerimize gelmeyiniz. Canınızı yediklerim. Gözünüzü emdiklerim. Akıllı olun oğlum.

● Gideyim şimdi. Daha easy'de oyun oynıcam ben. Gece de yayın var, beklerim yine.

Daçe.
Okumaya devam →

July 22, 1934

1 tane ömer üründül tadında yorum
Sağda, saçı sörf yapılırcasına dalgalanmış olan abimiz şu yazıda da ismini çok zikrettiğim John Dillinger'ın bizzat kendisi. Fotoğraftaki sahneyi filmi izleyenler hatırlayacaktır. Esasında çok yakışıklı değilmiş, tabi sonuçta filmde Johnny Depp oynayınca insan orijinaline pek ısınamıyor. Her neyse. Bugün ölüm yıldönümüymüş. Sinema çıkışında enseden yediği kurşunun, elmacık kemiğinden havaya karışması sahnesi hani.. Bildik mi? Saygıyla analım.
Okumaya devam →
21 Temmuz 2009 Salı

Korcan The 3D

3 tane ömer üründül tadında yorum
Akşam Tri-di Korcan'ı şakır şakır İspanyolca konuşurken gördüm. Vay be abi dedim, sen neymişsin. Hani bi an götünden mi uyduruyor diye şüphelenmedim değil, çünkü adam resmen şiir gibi İspanyolca konuşuyor. Sanırsın Show TV ana haber bültenini artık Iniesta sunuyor, o derece. Ama sonra düşündüm, karşısındaki adam öyle trişkadan değil yani, koskoca Julio Iglesias. Baktım bunlar iyice sardırdılar muhabbeti. Bi yerden sonra artık iyice enseye şaplak, göte parmak kıvamına geldiler. Ya da bilemiyorum, belki de Serra Yılmaz'ın(!) kendi yorumunu katmasıyla öyle oldu. Bu arada Serra Yılmaz'ın sesi de iki dakika çekilicek ses değil arkadaş. Memlekette İspanyolca bilen üçüncü bi kişi yok mu? (o değil de adam hologram olcam ayağına saygı duruşuna girmiş resmen.)

birkaç gün sonra edit: bu adamın seneler öncesinden bir videosuna rastladım. program sunuyormuş zaar. bi de şimdi böyle hazır olda duruyor da, o zamanlar resmen götü başı oynuyormuş.
Okumaya devam →

Mahallenin İtleri

0 tane ömer üründül tadında yorum
● Yazılarımın yüzde 77'sinde olduğu gibi, ahh ulan benim -yuvarlak- 200 yazı olunca istatistik atmam da zorlaşıyo, bir yazıya daha dolmuş kelimesinin geçtiği paragraflarla başlayacağım.. Sevdicek okur, birkaç hafta önce başkentin güzide dolmuşlarında başlayan erik servisini yine bu blogda, manşetten vermiştik. Evet vermiştik diyorum ama bu birinci çoğul bana ne kazandırıcak bilmiyorum. Neyse. İşte bugün de şahit oldum ki, oou bu da çok dinî oldu, yine aynı güzide mavi dolmuşlarda kavun servisi başlamış. Bildiğin kavun. Şurup gibi kavun abi. Kesiyim mi? Öhm. Ok. Ama tabi erik servisiyle karşılaştırıldığında bazı eksikleri yok değil*. Onlar da zamanla düzelicek şeyler. Tatilde millet Bodrum'da, Alanya'da, en kötü İstanbul Boğazı'nın çeşitli boklu kıyılarında (temiz olduğunu iddia eden bir kuzenim var.) denizlere girerken, belli ki Ankara Dolmuşçular Odası, ya da her kim bakıyorsa o işlere, biz Ankara'da tatil yapan cefakâr gençleri düşünüyor. Yoksa her hafta bir yenilik, her hafta bir yenilik yani.. Kendilerini kutluyorum. En kısa zamanda dolmuşta havuz servisi talep ediyorum. Varsın arada 30 kuruş fark olsun. Yolcular ayakta gideceğine havuzda gitsin, çıpıdı çıpıdı derken yolculuk rahat geçsin.
*kavun servisinin en belirgin eksisi, kavunun henüz yalnızca şöförlere ikram ediliyor olmasıdır. ama dediğim gibi, zamanla düzelicek şey bu.

● O değil de, dolmuşların filo halinde, 5'erli 6'şarlı gruplar şeklinde ve belli bir formasyonda harekete başlaması ne acayip dimi? Yani o ilk kalkışta öyle bi kalkıyolar ki sanırsın bir kısım kuş güneye uçuyo. Öyle acayip bi formasyon işte. (yok arkadaş yok, ben betimleyebilen bi insan değilim)

● Geceleri alkol alıp alıp kavga-gürültü çıkaran köpeklerle dolu bi mahalledeyim a dostlar. Köpek evet, yanlış yazmadım. Mecaz falan da değil. Düz köpek. Böyle "Kankaa bu akşam içiyoruz dimiee?" diye ta öğlenden birbirlerine seslenen, her gece buluşup, kafaları çekip, mahalleyi bu saatlerde ayağa kaldıran bi topluluktan söz ediyorum. Neyse ki koca mahallede şu dakika itibariyle ayaktaki tek kişi olan Daçe balkona çıktı ve tüm kahramanlığıyla köpeklerin olduğu yere baktı. "Keşke bi ışık mışık olsa yaa." dedi, göremiyordu zaar. Hayır aydınlıkken de göremiyor, çünkü miyop kendisi biraz, karanlıkta nasıl görsün dimi? Yok, illa kahraman olucak ya işte. Neyse. Baktı bunlar hır-gür çıkarmaya devam ediyor, hemmen "Bunlara bişey atmak lazım da dağılsınlar, ama ne.." diye etrafına bakındı. Gördüğü ilk şey kanserojen silâhıydı. Tuttuğu gibi köpeklerin olduğu yere fırlattı. Bi işe yaramadı çünkü bu kanserojen silâhı diye tabir ettiği şey esasen, bildiğin Duracell kalem pildi. Kalem pilde susmayan sarhoş itlere bu kez kibrit atıcaktı. Hani böyle artistik bi şekilde tutuyosun da vurduğunda alevlenerek gidiyo ya. İşte o şekilde. Neredeyse kendini yakıyordu. "Eeh skerim lan" dedi, hiçbir silah olmadan, sadece ağzıyla "fiyüviit!" ederek hayvanları kaçıştırmaya çalıştı. İşe yaramıştı. Dağıttı köpekleri. Daçe başarının getirdiği haklı gururla bilgisayarının başına döndüğünde, köpekler aynı şekilde gürültü etmeye devam etti. Olsundu, şimdi "s.kerler"di, başka bir geceyeydi artık.. (olm öyle deme lan, duracell iyiydi yani)

● Ben bi de dumansız hava sahası şeysi hakkında yazacağıdım ama çok alakasız olucak. Şimdi arada bağlantı yapmak falan lazım, ona da üşendim. Artık bi sonraki karakter eşlemci maddelere kaldı. Vay anasını. Görüyo musun ayyaş köpekleri, nası yazdırdılar adama. Geçen de sabah kovalamışlardı falan, yazmıştım yine. Bildin.

Daçe.
Okumaya devam →
20 Temmuz 2009 Pazartesi

Evdeki Ses Bam Bam

1 tane ömer üründül tadında yorum
Cartel'in yaptığı müzikten aslında zerre hazzetmem. Yani belki 90'larda olsak edebilirdim. Ama o zamanlar da çocuk olduğum için çok alakam olmadı kendileriyle. Bi de bu kadar geçen sene boyunca bu işin içinde olmaya devam etselerdi çok şahane olabilirdi.. Ama şimdi, şöyle de bişey var ki; Sezar'ın hakkı Sezar'a. Adamlar, Karayiplere barutu götüren Hollandalılar gibi Türkiye'ye ilk kez rap'i getirdiler. Yani en azından, resmi kayıtlar böyle diyor (hayır resmi kayıtlar hollandalılar için bir şeyler demiyor, onu ben salladım. ama olabilir yani, olamaz mı). O zamanlar vardılar, sonra dağıldılar falan filan. Rock'n Coke'ta seneler sonra tekrar bir araya gelmiş olmaları da, benim gibi Cartel hayranı olmayan birini bile heyecanlandırdı. Dün bulamamıştım Manga'yla olan sahne performanslarının videosunu, bugün buldum. Tıklayın, arkanıza yaslanın ve bu güzel ortak performansı izleyin. 2010'da çıkıcak olan Carma albümü bakalım nasıl olucak..

Tık: Cartel & maNga @ rock'n coke.
Okumaya devam →
18 Temmuz 2009 Cumartesi

Tıp Fak.

6 tane ömer üründül tadında yorum
Çok küçük yaşlardan beri anlamıyorum ben insanların neden doktor olduğunu. Tamam Allah razı olsun, götümüz başımız oynadığında gidiyoruz falan ama, yani kim ister ki elalemin götünü başını her gün görmeyi? Bi de işte klişe olarak, "Aooööeh, 6 sene okunmaz hacı.." geyiği var ki; mantıksız falan değil. Hani bildiğin, 6 sene okunmaz. Bi an önce mezun ol da iş bulasın dimi? Hani sanırsın ülkede çok az sayıda doktor var da, yeni gelicek mezunu dört gözle bekliyolar. Öhm. Neyse bi yere bağlayacağımdı ben bunu..

Şimdi ben sayısalcı bi insan olduğum için, eheh evet bu konuda mütevazi olmak istemem, geçen sene çevremdeki arkadaşların çoğusu sayısalcıydı tabi haliyle. Onlardan da akıllı gibi, efendi gibi mühendislik ya da benzeri bişey isteyenlerin yanı sıra; tıp okumak isteyenlerin sayısı hiç de az değildi. Bakın dişçilik hayali kuran arkadaşlarımı tenzih ederim. Onlar yine bi yerde en asil duygunun insanı. Neyse. İşte o sayısalcı arkadaşlarımdan özellikle bi kısmı, ki ben o kısmı nedense hiç bizim dünyamızdan sayamıyorum, aşırı derecede "Tıp okuyacceaaam!" derdindeydi ve ÖSS sonrasında gördük ki, pek çoğunun Ankara'daki tıplara girme gibi bi şansı olmamış. Tamam üzüldük falan da.. Hayır, zerre üzülmedim, kimseyi kandıracak değilim. Hatta sevindim bayaa.

Doktor olmak uğruna Adana'da bile okuyan arkadaşlarım olmasının yanı sıra, ekikeh selam Merve, öperim, neyse, bi de Ankara'da hiçbir tıp fakültesine giremediği için ikinci sene bi daha şansını deneyenler var.

İşte sözüm o ikinci söylediğim gruba.

Bak şimdi. Arkadaşım. Öhm. Efendi ol önce. Sonra şöyle bi düşün. Acaba niye olmadı diye bi sor kendine. Belli ki çok şanslı bi insansın sen. Belli ki Allah'ın sevgili kullarından birisin, ki onlardan biri de benim. Hatta biri de Kaká olmalı ("i belong to jesus"). Neyse Kaká'nın konumuzla alakası yok, zaten a'nın şapkasını da rastgele koydum. İşte sen güzel arkadaşım, ne diye sana verilen bu şansı her gün göt-baş görmek uğruna çarçur ediyorsun? Değer mi koca bi sene daha çalışmaya? Değmez.

ÖSS'yle yakınlarda alakası olan, olacak olan kişilere sesleniyorum. Böyle şanslı bi insansanız ama tıp! tıp! diye tutturduysanız, artık sizin kafanız kopsun, pipiniz düşsün. Ben daha bişey demiyorum. (tekrar vurguluyorum, diş hekimliği konusu çok başka. tenzih ediyorum.)

-ikiyüzüncü yazı, ikinci dalya. arkadaşlara selam ederim-

Daçe.
Okumaya devam →

Olmadı Yar

4 tane ömer üründül tadında yorum
Benim bu formaya alışacağımı düşünmüyorsun değil mi başkan? Güzel, çünkü alışamayacağım. (o diil de niye her sene ayrı forma paketi çıkartır ki takımlar? geçen senekiyle oyna işte lan ne var yani.)
Okumaya devam →
17 Temmuz 2009 Cuma

Garip Heyecanlar

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Saçma durum ve zamanlarda, patates yumurtlamış tavuk gibi sırıtma adlı davranış bozukluğum devam ediyo ey okur. Babamla ciddi bişey konuşurken, birine yol sorarken, bi arkadaşım bana çok fena bi derdini anlatırken nedense tutamıyorum kendimi, sırıtmaya başlıyorum. Hissediyorum, dayağa az kaldı. (örümcek içgüdüleri)

● Örümcek diyince.. Örümcek-adam'ın kendine Spaydi demesi kadar başka hiçbişey kuul olamadı çocukluğum boyunca. "Hadi oğlum Spaydii, şimdi biraz şov zamanı.. KHUH!!" O khuh da ağ atma efekti oluyo. Kuul ya.

Tarihte bugün ya da bugünlerde bi gün - Geçen sene: ÖSS sonuçlarının açıklanıcağı sabah erkenden kalkan Daçe, bir heyecanla önce sağa baktı, sonra sola baktı, sonra tekrar sağa baktıktan sonra oturdu bilgisayarın başına. Bunu neden yaptığını kendisi de anlamamıştı. "Çok yoğun olcak internet.", "Ben bayaa bi iki saat uğraşmıştım geçen sene siteye girebilmek için.", "Önce yüzünü yıka." gibi uyarıları göz önüne alıp, temkinli hareketlerle ÖSYM'nin, ha yeri gelmişken ÖSYM başkanının kafasına sçayım ben, neyse, temkinli hareketlerle ÖSYM'nin sitesine erişti. TC Kimlik No'sunu, bir üst nesilin deyişiyle TC'sini gerekli kutucuğa girdikten sonra, "Ulan kesin açılmıycak şimdi ama hadi bismillah.." diyerek Ctrl'ye bastı. Bi değişiklik olmadı. Bunun yanlış olduğunu fark edip Enter'a basmasıyla da sonuç sayfasının açılması bir oldu. Bayaa bayaa ilk denemede erişmişti sayfaya. "ÖSYM - Şu kadar puan, bununcu sıra." falan diye yazıyordu işte. Bu pek ani öğreniş sonraları Daçe'de çok rahatsızlığa neden olacaktı..

● Merak ediyorum, acaba Melik Duyar şu ara napıyo. Gençliğindeki "Dün ne yediğimi unutuyorum lan ehi ehihe" diye arkadaş arası geyiklerden bu yıllara uzanan bi kariyeri var sonuçta adamın. Saygı duyulmalı, merak edilmeli. Zaten öyle kariyer bi onda var, bi de Luca Toni'de.

● Luca Toni de tam pornocu ismi. "Can't Touch This - Luca Toni & Banu Alkan. Production: Erşan Kuneri."

Hayattaki küçümen heyecanlar: Ankaray'dan AŞTİ'ye geçiş yaparken, çıplak da geçsen, 15 kilo patlayıcıyla da geçsen "di dit!" diye öten dedektör. Hayır, her geçişimde ötüyo milyarlık alet, anlamıyorum ki neye ötüyo.

Hayattaki büyümen heyecanlar: Bugün sabah, yaklaşık olarak ortalama bir at vücuduna sahip bi sokak köpeğinin beni beş metre kovalaması. Hem öyle Midilli falan değil, bayaa bildiğin yarış atı kadar. Baktım kaçsam kovalıycak, en sonunda da ısırıcak s.kerticek belamı; dönüp ben de onu beş metre kovaladım. Kısasa kısas arkadaşım, hiiç kusura bakma. Köpeksin diye sana acıyacak değilim. Döndüm gittim, daha da kovalamadı. (o iki kovalama sahnesi arasındaki köpeğe doğru dönüp üzerine koşma kararı aldığım andır işte en büyük heyecan.)

● Ezan okunuyo lan. Sabah ezanı. Ben daha dizi izlemeyi planlıyorum bi de. Güya ben uyku düzenimi oturtmuştum, sabah erken kalkıyodum falan. Neyse kısmet. Gideyim de izliyeyim dizimi.

Daçe.
Okumaya devam →
16 Temmuz 2009 Perşembe

Public Enemies

1 tane ömer üründül tadında yorum
Dedim hazır İstanbul'dayken bir iki sinemaya gideyim, burda sinema yok çünki..
"Public Enemies" çok şahane bir "based on a true story" film.
Üşenmezsem bir ara incelemesini falan yazıcam. O zamana kadar şimdilik yalnızca tavsiye etmekle yetiniyorum.
Mutlaka izleyin, hatta sinemada falan izleyin yani, öyle g.t kadar laptop ekranı yetmez bu filme.

...
Üşenmedim, yazdım. Ama sizin için falan değil. Sıkıntıdan yazdım. Bkz, saat: 05.51...

Sene 1930 falan. İkinci Dünya Savaşı baş vermiş. Küresel kriz sinyalleri veriliyor. Çarşı-pazar haberi dönüyor haber bültenlerinde sürekli, işte "Bu domedizi biz geçen senee.. kilosuu... Ahmeeaat!.. Kaça aldıydık la biz domedizi geçen sene?" tarzı diyaloglar filan. Ülkede üretim minimuma düşmüş, ihracattan eser yok. Kriz ortamında böylesine yıpranmakta olan Birleşik Devletler'in o zamanki başkanı, yüzsüz yüzsüz çıkıp orda burda açıklama yapıyor, ulusa seslenişte falan "Kriz teğet geçicek. En kötü sürtünür olm." diye halka "aslında siz bilmiyosunuz ama her şey tosz pembe lan" mesajı vermeye çalışıyor. Devletin geliri neredeyse sıfıra düşünce, halktan daha fazla vergi alınmasına karar veriliyor. Daha çok vergi veren halk, daha çok fakirleşiyor falan. Böyle pis, böyle giderek fakirleşen bi ortam var yani sokakta.
İşte aynı dönemde, ki yıllar sonra "Amerika'da Bunalım Yılları" olarak geçecek bir dönem, devlet aynı zamanda sayıda küçük ama pahada büyük bir suç çetesiyle de uğraşıyor. Bu suç çetesinden kastım, John Dillinger (J.Depp)'ın başını çektiği üç kişilik "most wanted" ekibi.. O yılların en büyük suçluları işte güya. Banka soygunları, cinayetler, hapishaneden kız kaçırma falan. Ne ararsan var.

John Dillinger ülkede soyulacak banka bırakmayınca, devlet onu ve çetesini "Halk Düşmanları" ilân ediyor. Oysa ki John Dillinger, tüm suçları üstün bir kıvrak zekayla işlediğinden, hapse her girişinde zekice bir yol bulup kaçabildiğinden ve krizden dolayı halkın güvenini altüst eden bankaları bir bir soyduğundan, halkın sempatisini kazanmış durumda. Yani efendim bu adam her naneyi yiyor da, esasen halk düşmanı falan değil. Karşılıklı sevgi saygı var. Neyse.

Federal Suç Bürosu (götümden atmıyorsam), o sıralarda yeni yeni kurulmuş. Kapılarında daha çelenkler falan var. O derece yeni. Bi bakıma da aslında böyle azılı suçlular o dönem bayaa azmış olduğu için devlet böyle bişey kuruyo. Adını da "Çok havalı lan. Rozet falan yaparız." diye FBI koyuyolar. Şimdi bu paragraf filmden çıkardığım bişey değil efendim. Biraz sallıyorum esasen. Ama filmin orijinal adında "Public Enemies: The Birth of FBI" gibi bi ibare var. Ama iyi sallıyorum şimdi, hakkımı verin.

Öhm. Suç Bürosu, artık canlarına tak ettiren John Dillinger'ı yakalamak için çok başarılı bi adamı göreve getiriyo. Bu adam da işte Christian 'Çene' Bale'in oynadığı Melvin Purvis karakteri. Diğerlerine göre daha bi iyi polis meğerse. Neyse. Çene kovalıyor, Johnny kaçıyor; Johnny kaçıyor, Çene kovalıyor falan. Birkaç kez "ebeledim!" diye yakalayı-yakalayıveriyor, onda da John Dillinger yine çok zeki bi şekilde kaçmayı başarıyor. Neyse en sonunda bi kıstırılıyo artık bu "Yüzyılın En Büyük Suçlusu" John Dillinger ve işte neyse lan gerisini de izleyin, sıkıldım yani yaza yaza. Güzelim filmi blogda okuyarak heba etmeyin, rica ediciğim, gidin izleyin.

Benim puanım 7.8 kanka. (olm ben filmi anlamamış mıyım lan acaba.. çoğu yerini salladım çünki yazarken. neyse du bakalım. film böyle değilse, bence burdan da iyi bi film çıkar ha.)
Okumaya devam →

Yaz-Çiz-Bir!

3 tane ömer üründül tadında yorum
Aramızdan biri ilk yılını doldurdu ve yeni yaşına bastı. Buna şahit olmak güzel. Blog olarak kendisini kutluyor, nice post'lar diliyoruz. Daçe Der Ki Belde Başkanı.
Lan o değil de, herif şimdi iyice şevklendiriyor insanı, "Olm ben de bir yıl yazabilirim ki!.." falan diye. Darısı senin benim başıma değ mi Diren..
(elinde "1" tutan insanın resmine tıklayınca doğumgünü çocuğu bloga gidiyorsunuz ha. o triki de her zaman yapmıyorum. resme tıklayın canlar, resme tıklayın.. - aynı belde başkanı.)
Okumaya devam →
15 Temmuz 2009 Çarşamba

Sabahın Körü

1 tane ömer üründül tadında yorum
Blogun en erken yayınlanan yazısıyla yeniden karşınızdayım efendim. Birkaç haftadır goralıyı yiyen uyku düzenime rağmen bugün 7:30'da uykumu almış şekilde kalktığımı belirtmek isterim. Bunun haklı gururunu yaşıyorum.

● Haftasonu düğün dernek derken çaktırmadan boğaz kokusu çektim iki fırt. Orası fena sıcak ama. Nem filan. Pis şeyler bunlar.

● Düğün demişken.. Yakın zamanda evlenen tanıdıklarım falan üzerine alınmasın da.. Yani arkadaş, ben anlamıyorum iki saatlik düğün için beş saat hazırlanma telaşının yaşanmasını. Telaş dediğim de, telaş diyince de devlete bağlı şirket gibi oluyo, neyse, telâş dediğim o yoğun "nasıl görünmeli?" telâşı. Bi de benim gibi, böyle özellikle giyinme konusunda kararsız bi insan için hazırlanmak iyice işkence oluyo. "Lan acaba bu gömleği mi giysem.. Hmm bi bakiym.. Yok ya bu gömlek de olmaz şimdi.. Şunu mu giysem.. O da şimdi pantolonla uymaz.. Off.. Ayakkabıyı şe'apsak, hmm... Neyse ayakkabıyı da skerim iki dakka kalsın o yaa.." falan. Yok, çekilicek iş değil. Burdan yeni nesile sesleniyorum; düğün yapıcaksanız white night tadında olsun, herkes aynı giyinsin, adamın asabı bozulmasın. Tenkû.

● O kadar erken kalktım ki bir an için çocukluğuma döndüm. Hani evdeki diğer kişiler uyurken senin sabahın köründe kalkıp kısık sesle çizgi film izlediğin günler. Ya da bilemiyorum, belki sadece benim öyle yaptığım günlerdi.. Nickelodeon.

● Nikolodyın demişken; blog olarak Sünger Bob'un doğumgününü kutlar, nice yıllar dileriz. Daçe Der Ki Belde Başkanı.

● Ya arkadaş, ODTÜ'den çektiğim otostop bi kere de tam istediğim yere gidiyo olsun, yemin ediyorum bi yerimi kesicem ya. Ya da neyse yemin etmiyim de şimdi. Ama kese-de-bilirim yani üstüme gelmeyin bi dakka. Hem ne demiş ünlü antik Mısırlı feylozof*: "Nihat Doğan sakal gibidir, kestikçe daha gür çıkar."

● En başta paylaşmış olduğum güzide resim insanoğlu için büyük bir imza niteliğinde. Geçen gün Neil mail atmış, "Bak hacı burda ni var" diye. Rarlamış falan bi de. İnsanlık için büyük bir salak.

* Bi Ahmed Hassan vardı Mısırlı falan, o noldu?

Daçe.
Okumaya devam →
10 Temmuz 2009 Cuma

Çıstak

1 tane ömer üründül tadında yorum
Birkaç gündür riför ettiğim üzre haftasonu buralarda olmıycam. Düğün müğün işte, bir takım eğlence, biraz kafa dağıtmaca. Haftaya burdayım. O zamana kadar sıkılmamak için, çünki evet biliyorum ben yazmayınca fena günler geçiriyosunuz, evet öyle de bencileyin bi insanım, neyse, sıkılmamak için kardiş bloglarla kırıştırabilirsiniz. Haydi gittim.

(olm televizyondaki konserde melih gökçek'le ferhat göçer feat atıyo lan. "biri bana gelsin o da sensin bebeğim" falan. ne pis herifler.)
Okumaya devam →
9 Temmuz 2009 Perşembe

Buyur Bilader

0 tane ömer üründül tadında yorum
"Sabah erken kalkınca bi sürü şey görürsün, işin hallolur." diye laflar ediyor yaşlı insanlar. Yani aslında öyle de demiyorlar da ben şimdi tam hatırlayamadım ne dediklerini. Özünde "Erken kalkıcan hacı, erken." anlamını taşıyan bi söz var. Neyse.

Ben bugün, sabahın körü diye tabir edilen, Yunanistan saati ile 08:45 sularında, çünki Atina-İstanbul-Minsk diye bişey var, neyse, 08:45 sularında sokaklardaydım. Hayır, deli falan s.kmedi.. Gece yayını falan. Ordan çıkış. Eve gidiş. Yoğusa yeryüzündeki tüm deliler toplanıp tecavüz etse o saatte kalkmam. (kalkamam tabi, orası da ayrı konu. allah korusun. fena.)

Efendim öncelikle dedim ki, hazır Kızılay'a gitmişken, evet tabi ya nerde olacağımdı, Bazaar'ların birinden dizi, oyun moyun Allah ne verdiyse bişeyler alayım yine. DC++ insanı olmadığımdan kelli, bütün Bazaar'ların DVD'cileriyle kanka olmuşluğum var. Gerçi sonra küsmüşlüğüm de var o DVD'cilerle ama. DVD'ci diyorum bak üstüne bastıra bastıra, sonra CD'ci diyince kızıyolar. Halbuki nedir yani, CD'cisin işte. Neyse. Girdim bi bazaara, girişteki ufak çaplı tabureyi kendine organ edinen bazaar insanı "Buyur bilader" diye karşıladı. Bi ifadem değişti, bi yüzüm asıldı falan. Çünki "Buyur bilader" diyosan sen daha baştan araya mesafe koyuyosun demektir. Halbuse sabahın o saçma saatinde "Buyur bilader" yerine "Buyur kardeşim." diye karşılasa, o an dünyalar benim olucak. Böyle bişey de var. "Buyur kardeşim." diyen 20'li yaşların ortalarındaki kirli sakallı insanın ben "Aaaabimm beeaa!" diye boynuna atlayıp sarılırım. O denli severim. Karşılıklı bi samimiyet olur. Bazaar işindeysen hacı, kusura bakma ama biraz da samimiyet işindesin. Beyleyken beyle.

Neyse o "Buyur bilader." adlı buzz gibi lafı duyunca dedim "Siğ-di, miğ-di..?". Halbuse orda sanane yani. Sen cd mi satıyosun sanki. Hemen dedi ki "Yoğk daha açılmadı içerisi." Saat 09:00 falan olmuş o sırada Beyaz Rusya saati ile. Evet coğrafyam her zaman iyi olmuştur. "Saat 9 olmuş, daha açmamış standlarını tembel herifler.." diye geçirdim içimden. Hemen karşısındaki bilgisayarcı tükânına girdim, USB kablosu aldım, orda da on dakka kahvaltısına ara verip de alt kattan gelicek ve benden para alıcak olan tükân sahibini bekledim. 70 yaşında adam çıktı o da. Dedim "Eski bilgisayarlar yok değ mi?.." Cevab veremedi.

USB'mi aldıktan sonra bir başka bazaara giricektim ki, kendi kendime dedim ki şurda güzel bi kahvaltı yapayım. Şurda dediğim yer de Konur'un akabindeki Burger King oluyor. Tavukburgerler falan hayalimde canlanırken, o kadar heveslendim yani sabah sabah, gittim, kapı açılmadı. Kilitliymiş. Araba camından içeri bakan çocuk gibi alnımı dayadım cama, içerdeki, gün boyunca "BİİĞER BÜYÜÜEEK BOOAAY KOLAAAM VAARR!!" diye bağıran elemanlardan biriyle giriştiğim diyalog sonucu henüz açmadıklarını anladım. "Bunlar da tembel yaa" dedim. Tavukburgerler zihnimin kenarında bir heves olarak kaldı.

CD almak üzere bir başka bazaara girdim, orda da arkamdan bazaara giren apaçi gençler daha standın açılmadığını söylediler. "E sokayım ama ben" dedim "sizin yapacağınız işe."

Dolmuşta, eve varmak üzreyken dedim ki şurda ineyim de bi saçımı kestireyim, hazır cumartesi de düğün var. Ben dükkâna girdikten sonra berber geldi. Yatağından ancak kalkmış herhal. Hani çırak olmasa o saatte, ben açıcam dükkanı, o derece. Neyse, ilk müşteri olmanın verdiği gazla yine saçımı 3'e vurdurdum. Ama bu, berberin de taa saat kaçta dükkana gelmiş olduğu ayıbını gizlemesin.

Her neyse. Eve 10 gibi falan vardım falan ama.. Dostlarım.. Şunu çok iyi anladım ki, yaşlılar bazen bizimle hakkaten toşak geçiyor. Sabahın o saatinde sokaktaydım, ve insanların tembelliği yüzünden hiçbişey görmedim. "Bi sürü şey" dedikleri de anca bi USB kablosu, bi de rötarlı bir 3 numara saç tıraşı oldu.

Demem o ki; sabah erken kalkınca hiçbir işinizi halledemiyorsunuz. Devirin g.tünüzü, yatın kardeşlerim.

Daçe.
Okumaya devam →
8 Temmuz 2009 Çarşamba

Amaçsız Ol

1 tane ömer üründül tadında yorum
Haftasonu kısmetse İstanbul'da, düğünde olacağım. Çok kalıcak olmasam da, en azından kafayı bi sokup çıkarmak (-oha!? +suya. -haa..) iyi gelir herhal. Olm o değil de, düğün var diye çok seviniyorum ben ya. Niyeyse gidilicek bi düğün olması, acayip bi haz veriyo bana. Hani, sanırsın ki evde kalmış çirkin kız. Değilim halbuse. (bkz: evde kalmış çirkin kızın düğün düğün dolaşması - bu sizin ablanız da olabilir. hemen bizi arayın.)

Duydum ki Çin dolaylarında olaylar çıkmış. 21. yüzyılda hâlâ var olduğunu duyunca şaşırdığım Uygur Türkleri, çünki sonuçta bu adamlar "Uygurlar" diye bi ara tarihte var olup sonra kayboldulardı, Allah ne verdiyse girişiyormuş. Olabilir dedim. Aslan, kaplan. Ama bizimkilerin değil de asıl Çinlilerin "Buddha ne verdiyse" giriştiğini duydum ki dedim o işte bi iş var. Böyle de yanlı bi insanım. O değil de, sanki oralarda hiç böyle olaylar olmıycakmış gibi geliyo ya. Hani bence dünyadaki aksiyonun menzili balkanlardan ortadoğunun bitimine kadar falan. Orta Asya'da olay çıkmaz. Öyle bildik biz. Çabuk öpüşün, barışın. Menzil de olmadı oraya ama.

Geçen yazılardan birinde o kadar bok attığım Friends'in, yarın ikinci sezonunu edineceğim. Böyle de değişik bi insanım. (ama bu yine de jennifer aniston'ın çeneli olmadığını göstermez.)

Bu ara olmadık yerlerde, olmadık zamanlarda sırıtmaya başladım. Manyak gibi, böyle ciddi bi konuşmanın ortasında, adeta Yiğit Özgür delisi gibi sırıtıveriyorum. Dayak yiycem bi ara ama, du bakalım.

Yaz günü evinde DVD keyfi yapanlara tavsiyem: Crossing Over. Harrison Ford falan var başrolde. Aslında film genel olarak Amerika'nın ağzına sıçıp bırakıyor ama neticede "Seneye kesin gidelim hacı bu Amerika'ya." diyosun. Neyse. Çok şahane film. (bi de filmin bi yerinde "Türkiye" geçiyo, orda bi seviniyosun falan. ilgili olarak: törkiş kebab)

Yok ben yaz günü oyun da oynayacam diye tutturduysanız o zaman bikaç yıl öncesinin EA oyunu olan Most Wanted'ı öneririm. Başında saatler değil, günler geçi-geçiveriyor. Ya da ben geç kalkıyorum biraz, belki de ondan.

Son olarak da, eğer derseniz ki "Yok Daçe, ben şimdi denize giricem."; o zaman diyecek bi lafım yok. Ben bu iğrenç, pis Ankara sıcağında en iyi ihtimalle, duşa girebiliyorum çünki.

O değil de bu yazıyı yazma amacım neydi lan benim. Neyse. Amaçsız oldu. En azından bi görsel koyayım da az laf yiyim. Ha bi de gece benim yayın var yine. Beklerim.

Daçe.
Okumaya devam →
6 Temmuz 2009 Pazartesi

CR9

1 tane ömer üründül tadında yorum
Aceto'da dahi olmadan burda olsun bi kere de. Hehey, hohoy. Demin izledim televizyondan bu töreni canlı canlı, çok heyecanvericiydi. Tıklım tıklım. Allah bilir törene gelen taraftara bilet kesilseydi çıkardı ödenen para. İnanıyorum. Tamam, çıkmasa bile üstünü ben tamamlardım. Aramızda 15-20 milyon avronun lafı mı olur yiğenim? Nedir yani.
(şimdi cüzdanı evde unutmuşum, bu seferlik senden olsun da ben bi sonrakine şe'aparım. valla.)
Okumaya devam →
5 Temmuz 2009 Pazar

Dangız, Dangız

1 tane ömer üründül tadında yorum
● 21. yüzyılda hâlâ etraftakilere hava atmak için pitbull falan gezdiren tipler var, anlamıyorum onları. Hayır ne geçiyo eline. O tasmayı elinden bi kaçırıverse mazallah, o köpek s.kertir o etraftakileri. Evet beni. S.kertir beni. Evet tamam korkuyorum öyle büyük, at kadar köpeklerden. Ama hayır yani gezdirmesin arkadaş o köpeği. Korktuğumdan değil. Saçma oluyo, ondan. Tamam Allah belanı versin, korktuğumdan, tamam.

● Kendini çekirge sanan bir avizeyle aynı odayı paylaşıyorum dostlar. "Böcek girdi mi la? Kelebek mi lan o?" gibi paranoyalarla yaşadığım şu sıcak yaz gecelerinde, belli bir saatten sonra çekirge sesi çıkartmaya başlıyor alet. Alet evet. Milyarlık alet. Işığını ışıt git arkadaşım, çekirge taklidi yapmak zorunda mısın? Hayır, küçük yaşta her gördüğü şeyin taklidini yapan gerizekalı çocuklar gibi. Bakalım kışın neyin sesini çıkartıcak.

"Dangız, dangız! Dangız, dangız!..." İşte başlığa da adını veren bu efekt, güzelim mahallemde yaz gelince düğün yapmak için sokakları dolduran milyonların türkü dangızlaması efekti. Evet böyle bişey var. Yaz gelince başkentimin dört bir yanı sokak düğüncülerinin mekanı olu-oluveriyo. Sokak düğüncüsü dediğim de, hani bildiğin beleşçi. Rakı bardağında Fanta dahi verilmiyo sanıyorum ki. İşte bu organizasyonların bir ayağı da bizim mahallede. Sabahtan akşama kadar dangız. Eğer şanslı günümüzdeysek akşama doğru yağmur yağıyo, bunlar da çil yavrusu gibi dağılıyo. Ama yook, eğer yağmur filan yağmıyorsa o zaman kafa beyin bırakmıyolar insanda. Hayır bi de böyle güzel günlerinde sokakları dolduruyolar da, ne bileyim, bi eyleme falan katılsınlar bişey yapsınlar. Bi işe yarasınlar bari. Eylem de ne kadar işe yarar bişey o da tartışılır ama. Olsun. Allah dangızlarını versin.

● Şu janjanlı transfer döneminde herkes birilerini almaya çalışıyo hani. Transfersiz bir gün geçmiyo. Geçen biri şey yazmıştı bi yerde, nerdeydi o.. "Transfere ihtiyacı olmayan takım olsun bi kere de. Bi seferinde de bi takım transfer yapmadan geçişlesin bu dönemi." diye. Çok haklı. Neyse. O değil benim anlatıcağım şey. Böyle goygoylu bir zamanda herkes parayı çatır çatır bastırıp birilerini alıyo da, yazık, garibim, Manchester City birini almak isteyince suç oluyo. Suç oluyo dediğim de, hani spor haberlerinde falan bayaa bildiğin küfür yiyolar haberciden. Adamlar oyuncuyu almak istiyo arkadaşım, niye karışıyosun ki? Sanane yani. Lan ne zaman bi spor sitesine falan baksam, çünki evet spor siteleri falan, çok sporcu insanım çünki ben, işte ne zaman baksam atıp tutmuşlar Manchester City'nin arkasından. "Arsız Man. City!!!", "Bu City laftan anlamıyor!!!", ya da işte ne bileyim, "Para her şeyi satın alamaz hafız!!1", "Irıspıçıcıklarııı!!!" falan. Ulan adamlar parasını verip alıcak oyuncuyu işte, giren çıkan bize mi sanki. (olm arsız yazıyolar lan şaka maka. yazılır mı arsız diye.)

● O değil de, geçen gece uyuyup uyumadığımı bilmiyorum lan ben. Çok acayip. İnsan bilmez mi. Saat 4 falandı, daha uyumadım herhalde dedim kendi kendime. Uyumuş da olabilirim 4'e kadar. Ama bilmiyorum işte. Sanki uyumamışım gibi geldi. Sonra 6'ya kadar falan yine böyle geçti. Hava iyice aydınlanınca dedim s.kerim böyle işi, açtım bilgisayar oynadım. Biraz oynayıp onu da kapattım. En son uyumadan önce saatin 8 olduğunu biliyorum. Ondan sonra da uyudum galiba. Ama emin değilim. Galiba uyudum.

O da değil de.. Ne sıcak di mi?..
Okumaya devam →
4 Temmuz 2009 Cumartesi

Oh Yeaah Man

3 tane ömer üründül tadında yorum
Sana puanım 9 kankam.

Fuat'ı böyle götten çıkmış abeci tipine sokan şey Ceza'nın yeni klibi. Merakla beklemekteyiz. (klibin bir başka güzelliğiyse doktor fuchs'un harbi doktor kılığında olması. oh yeah lan tadından yenmez.)

(o değil de tembel bi insan olduğum için böyle fotoğraflarla filan geçişiyorum. geçişiyorum evet. yarın filan üşenmezsem yazacağım canım yine bişeyler. fotoğrafla idare ediniz. bulamayanlar var, a tabii.)
Okumaya devam →
3 Temmuz 2009 Cuma

Büyük Soygun 2

0 tane ömer üründül tadında yorum
Geçtiğimiz aylarda vizyona bi girip çıkan polisiye-komedi "Büyük Soygun - Lé Havre dés Loups Monaco" filminin elde ettiği gişe rekorundan sonra, Fransız yapımcılar filmin devamını çekmeye karar vermiş. İlk filmin senaryosu üzerine fazlaca gittiklerini belirten yönetmen, "Bu kez daha büyük bir aksiyon ve komediye hazır olun. Barthez bu kez daha büyük işler peşinde!" diyerek heyecanı yine üst noktada tutmayı unutmadı.

Hatırlayacağınız üzere ülkemizde mart ayında "Büyük Soygun" adıyla vizyona giren filmin devamı için "Daha Büyük Soygun" ismi düşünüldüğü de verilen bilgiler arasında.

İkinci filmin setinden ilk görüntüler ahanda yukarda sizlerle..

(İlk filmle ilgili inceleme için: Büyük Soygun)
Okumaya devam →

Dolmuşta Erik Keyfi

5 tane ömer üründül tadında yorum
● Yaz gelince herkes değişiyo, bi acayip oluyo. Herkes sanki yazın gelmesini bekliyomuş gibi, bekliyo da gerçi, Allah'ım, yaz geldi diye bi hal-tavır değişiklikleri, bi kendini bulmalar falan. Evet, kendini bulmalar. Yaz gelince insanoğlu resmen kendini buluyo. Yıllık evrimin son level'ı yaz yani. O derece.

● Bunu nereye bağlıycam? Şuraya bağlıycam. Yaz geldi diye başkentimin güzelim mavi dolmuşlarında erik servisi başlamış. Yanlış okumuyorsun evet, bildiğin erik servisi. Böyle yeşil, kütür kütür. Hemi de şehrin öyle her yerindeki dolmuşlarda değil, bizahare Odtü dolmuşlarında. Bizahare de neyse. İşte neyse ne. Bindim dolmuşa geçen okuldan, Kızılay'a ordan da eve gidicem falan. Daha yolcu bekliyoruz, kalkmıycaz. Şöför de aşağıda, daha binmemiş. Bi de böyle bişey var bizim okulda. Şöförler dolmuş dolmadan binmiyor. Niyeyse. Trip işte. Neyse. Ben sandım ki her zamanki gibi sigara falan yakmış on dakka için. Yok karşim, sigara yaksa yine iyi, artık dışarıda ne yaptı ne etti de bulduysa, adam elinde avucunda resmen bi kilo yeşil erikle bindi dolmuşa. Olm yeşil erik diyorum lan! Sonra bi de sordu, "Gençler istiyonuz mu erik?" diye. Nasıl da açtım o sırada. Ama almadım. Dolmuşçunun erik dağıttığı nerde görülmüş. Benim canım tatlıdır, öyle dolmuşta falan erik yemem. Neyse sonra adam kimse erik almayınca gitti hepsini bozuk paraların durduğu o kapaklı bölmeye koydu. Para üzeri olarak erik mi vericek napıcaksa. Bu da böyle bi yaz kampanyası işte.

● Geçen yine dolmuştayız bi gün. Bizim Çavuş Şevki var. Lan, dedi, şurdan bi kişi. Evet öyle anlatsam ya aslında. Askerlik anısı gibi dolmuş anısı anlatmak. İnsanın hayatı dolmuşta geçince askerlik kadar yer yapıyor tabi. Neyse. Dolmuştayız. En arka dörtlüde oturuyorum. Sıkış tepiş dört kişi. Bi de o sıcakta sevgili okur, sen bilir misin terli terli insanlarla omuz ve kol teması kurmayı? Bilirsin tabi, sen de kullanıyorsun toplu taşıma. Ama ben sokayım böyle toplu taşımaya. O derece sinirlendim. Bi de niyeyse virgül kullanmıyorum bak. Sanırsın virgül yasak. Neyse gidiyoruz işte böyle titreye titreye. Bir ara ön taraftan biri indi, benim arka dörtlüde play-doh hamuru gibi kolunu yoğuşladığım kişilerden biri gitti oraya oturdu. Rahatladık falan. Sonra biri daha indi önden, benim yanımdakilerden biri daha gitti o boş yere oturdu. Ben o sırada bi paranoya oldum tabi, acaba benden mi kaçıyorlar, acaba pis pis terledim, ondan mı kaçıyorlar falan diye. En son, köşede kalan adam da başka boşalan bi yere oturunca tağam dedim. Kesin bende bi bok var. Hayır bi de sanırsın radyoaktif bişey yayıyorum. Sonra bir süre sonra bi koku gelmeye başladı iyice burnuma, kesif kesif. Lan bi kafayı çevirip baktım, güneşin dikizlemesine geldiği bembeyaz kolum yanıyor olmasın mı. Vallahi mangalda pirzola gibi kokmaya başladı iyice güneşin s.ktiği yer. S.ktiği diyorum çünkü hakkaten resmen koluma ışınlarıyla tecavüz ediyordu. Neyse en sonunda dayanamadım, gittim ben de öndeki gölge yerlerden birine oturdum. Zaten o sırada anladımdı niye öne kaçtıklarını. Öne güneş gelmiyordu. Paranoyamdan kurtuldum, raatladım.

"Allah!" diye kükreyen aslandan sonra "Şanlıurfa!" diye hapşuran insan çıktı. Benim. İnsan Şanlıurfa diye hapşurur mu lan. Hapşurur mu hapşırır mı bilemedim zaten. Ama hapşurmaz yani. İnsan olan bunu yapmaz.

● Etrafta dizi konuşulunca fena oluyorum. Hele Lost most. Ama ben konuşunca seviyorum bak. Geçen How I Met bittikten sonra bi boşluğa düşmüştüm, dedim napiyim napiyim. Böyle neşeli, küçük kız çocuğu edasında "napiyim, napiyim". Örgülü saçlı falan. Tam ağzına vurmalık. Örgülü saçlı küçük kız çocuğunun ağzına vurasım geliyor okur. Sanırsın Çin malı oyuncak. Değil halbuse. Annesi babası izin verse de o çocuk da saçlarını doyasıya yaşayabilse. O saçlarının varlığını falan. Neyse. Dedim böyle napiyim falan. Arkadaşım dedi ki "Friends'e başla, çok sarıcak". Aldım. Almaz olaydım. Lanet olsun bana Friends tavsiye eden arkadaşa. Tamam komik, eğlenceli falan ama.. Yani dizi 1994'te başlıyor hacı. 1994 lan! Bak 94 yapımı film izlerim, çok da bayılırım. Hani resmen ağzı götü dağıtırım da izlerken. Ama dizi olmasın lan. Olum yabancı dizi 94'te başlar mı lan. Olsa olsa Bizimkiler olur, Kaygısızlar olur, Tatlı Kaçıklar olur, ne bileyim işte Çiçek Taksi falan olur. Friends olmaz hacı. Kusura bakma ama, o Jennifer Aniston'la hele hiç olmaz. Çeneli kadın.

● Ben asıl bişey anlatacağımdı da. Unuttum bak. Neyse. Bu kez ne intro ne outro var. Noktayla başlayıp noktayla bitiriyorum. Haydi kaçayım ben. Saat dörde geliyor. Uyumak lazım.
Okumaya devam →
1 Temmuz 2009 Çarşamba

Temmuz Filan

0 tane ömer üründül tadında yorum
O da değil de, yeni aya girdiğimizi 1- adsl kotasının "tatak!" diye sıfırlanmasından, 2 de- blogun arşiv kısmının ufalmasından anlıyorum. Onlar da olmasa temmuzmuş, ağustosmuş, alâkam yok.

Efendim herkese mutlu, bol güneşli, tatilli falan, ne bileyim işte eğlenceli, fazla sıcak olmayan bir temmuz diliyorum. Sonraki yazıda görüşmek üzere.

(muhtarın "yeni yılınızı kutlarım" mesajlı pankartı gibi oldu lan. ahohaha. gittim.)
Okumaya devam →

Benzema

4 tane ömer üründül tadında yorum
Bugün duydum ki R.Madrid Benzema'yı da almış. Ebesininki dedim. Gelsin beni alsın lan artık. Bonservisim de elimde. Bak bak, elimde. O değil de bizde şimdi ne Benzema'lı espriler yapılır ha. Allah cezalarını versin. Püü.

Bu arada çizim Benzema'nın kendisinden daha güzel olmuş.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)