30 Haziran 2009 Salı

Sivilcü

8 tane ömer üründül tadında yorum
Arkadaş, sivilce ne pis bişey ya. Sabah bi şevkle kalkıyosun, böyle kuşlar falan cıvıldıyor, çocuklar sokaklarda top oynuyor falan. Tamam ben sabah kalkmıyorum ama en son sabah kalktığımda böyle şeyler vardı. Neyse. Şevkle, neşeyle kalkıyosun. Hiç olmadığın kadar enerjiksin falan, böyle, "Tral-la-lalaa!" diye amele amele filmlerdeki banyo sahnelerinde duyduğumuz melodileri söylüyosun. Eğer imkanın varsa ıslık falan çalıyorsun (benim imkanım yok mesela*). O muhteşem güne bir an önce başlamak için lavaboya gidip elini yüzünü falan yıkıyorsun ve en nihayetinde aynaya bakıyorsun ki... İşte o, akşamdan haberini veren, gece de kendiliğinden büyüyen, adeta Adana karpuzu gibi oracıkta yatarken sana el sallayan püştunoğlunu görüyorsun o anda.. O sana ordan "slmm nbr, asl?" falan gibi tanışma mesajlarıyla sululuklar yapıyorken, senin güne olan, hatta bırak günü, hayata olan sevincin bir anda yok oluyor falan. Demin ıslıklar eşliğinde "trallalalaaa" diyen enerji dolu insan gidiyor, yerine "hmunakoyim yaa.. pff.." diye söylenen biri geliyor. Hoş bişey değil, güne 1-0 yenik başlamış oluyorsun..

İşte gerilerden gelen Sabri'nin akıl dolu şutu gibi, ordan aldığım konuyu şuraya bağlamak niyetindeyim...

İnsanoğlu kaknem bişeydir!..

Böyle, gece ben 65. uykumdayken vücut kendi kendine bir takım salgılar, bir takım yağlar biriktirip, suratımda pis, yağlı yağlı bi uzuvcuk oluşturuyorsa, bu düpedüz ipneliktir, kaknemliktir..

Burdan, kimyasal olayları inceleyen, vücuttaki bilim merkezlerine sesleniyorum..
Akıllı olun..

-bir de civil engineering var ki, onun konumuzla alakası yok.-

*tamam lan, beceremiyorum tamam.
Okumaya devam →
29 Haziran 2009 Pazartesi

Mavi Bilgisayar'a

0 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlar herkese. Nasılsınız? Çıktınız mı tatile? Çıkın, çıkın. "Yazın çıkmayak da, kışın bi Uludağ yaparız" diye kendinizi kandırmayın. Eylül'e kadar, hatta eğer emekli ve 60'lı yaşlarınızdaysanız Ekim'e kadar tatil yapın. Ama onu tavsiye etmem, deride buruşukluk falan yapar herhalde belli bi zamandan sonra. Zaten bu yüzdendir aslında yaşlıların kırış kırış olması. Ahohah. Yaşlanınca unuturum ben bunları tabi. Neyse. Bir kez daha gördüm ki intro yazma konusunda da az özürlü değilim.

● Tamam belki intro yazamıyorum ama totalde güzel yazıyordumdu lan hani. Hani okurken çok kez kendi kendime eğleniyorumdu bir egoist gibi. O zaman neden Prof'ta writingden 9 aldım lan? Hani, yazıyla dokuz yani bildiğin. Yapılır mı olm bu bana? Hayır bi de bilmeyen arkadaşlar için ayrıntı vereyim; writing section'ın tamamı 20 puan. O da yazıyla yirmi ediyor. Vere vere 9 vermişler. Sanata ve sanatçıya saygı istiyorum. Emeğe saygı, +rep beyler.

● 180 küsür yazılık Daçe Der Ki'de ilk kez üçleme yapmanın haklı sevinci içerisindeyim.

● Geçen gün "People May I Know" kısmında "Tanrı Yok" diye profil çıktı. Girdim, baktım. Ne amaç uğruna açıldığını çözemedim. Tam çıkıyordum ki, "Tanrı'ya Mesaj Gönder" yazıyor haliyle. Komik. Ama mesela şu daha ilginç, ki aynen kopipast ediyorum: "Tanrı herkesle yalnızca belirli bilgilerini paylaşıyor. Tanrı hakkında daha çok şey öğrenmek için, onu arkadaşın olarak ekle."
"Ahohahaha" diye yarılıverdim orda. Ama eminim o an traşkk diye elektrikler gitseydi eşhedünün kralını çekeceğimdi. (bir de bunun Allah fan page olanı var ki, onu rectoa yazmış Malın Gözü'nde. böyle de içi temizmiş. ahah.)

● Michael Jackson'ın ölümünden sonra kimle konuşsam, "Çok dinlemiyordum ama üzüldüm." falan diyor. Ben dinlemiyorduysam, sen dinlemiyorduysan, kim dinliyordu söyleyin bana.

● Bir hafta içinde ne ölüm yaptı be. Önce Kazım Koyuncu'yu andık falan. Sonra Çarli'nin meleklerinden biri öldü. Sonra Michael Jackson. Ve şimdi de.. Sıkı durun dostlar.. Mavi Bilgisayar.. Evet, canımız ciğerimiz, Ankara'nın neredeyse simgesi hâline gelen kocaman ama sempatik firmanın "bödöff!" diye batıverdiğinin haberini aldım. Nasıl üzüldüm var ya.. Hani, "Mavi Bilgisayar", zamanında Kızılay'da ancak bir apartman katını kiralamışken oradan gidip ilk mp3 çalarımı almıştım. 5 yıl falan oluyor herhalde. Sonra o apartmanın giriş katını aldılar, gittim bilgisayar aldım. Sonra büyüttüler. En son Çukurambar'da devasa bi mağaza açtılar. Alışverişimi kesmedim, sürekli gidip geldim. Ama şimdi.. Şimdi iflas haberini aldım ve.. Konuşamayacağım dostlarım.. Gulb..

● Dün haberlerde Baykal'ın Erdoğan'a "Yargıyı mıncıklamayın!" diye ayar vermek istemesine şahit oldum ki, "Allahım" dedim, "Bu nasıl muhalefet, nasıl iktidar." Onlar birbirlerini mıncıklasın, olan sana olsun, bana olsun, Mavi Bilgisayar'a olsun.

"Ve spor.." diyip geçmek istedim, ki cuk diye oturuyor olsa gerek.. Hani futbolla ilgili büyük organizasyonlardan hemen önce mutlaka tüm takımların yıldız oyuncuları, artıları-eksileri, işte ne bileyim tarihinde almış olduğu kupalar falan yazılır ya turnuva albümüne, dergilere, oraya buraya. İşte bence 2010 Dünya Kupası için çıkıcak olan turnuva albümlerinde Güney Afrika milli takımının eksilerinde vuvuzela, artılarında da Mphela yazılmalı. Mphela kadar ayarcı insan ben görmedim. Sen tut, Afrika'nın bağrından kop gel, böyle aslanların, zebraların falan arasından; zibilyonluk İspanya'ya 90+3'te frikik golü at, maç uzatmalara gitsin. Olacak iş değil.

● O değil de, Konfederasyon Kupası'nın mantığını anlamıyorum lan ben senelerdir. Biz de katılmıştık mesela zamanında. Ama nedir yani, niye yapılır? Öyle amaçsız kupa olmaz olsun.

Neyse efendim, siyah noktaların da bir sınırı var. Ben onlara para veriyorum. Bir sonraki görüşmeye kadar kendinize çok iyi bakın. Bakın içten söylüyorum ha. Sağlıcakla kalın.

Daçe.
Okumaya devam →
28 Haziran 2009 Pazar

Karne

2 tane ömer üründül tadında yorum
O değil de hazırlık bitti lan. Ben böyle bitiş görmedim ama. Ne bir karne, ne bir bişey. Ressmen gümbürtüye geldik ha. Millet tatile gitti mesela, ordan öğrendi hazırlığı geçip geçemediğini falan. Acayib işler bunlar.

Neyse, üniversitenin de böylece ilk yılını geride bırakmış olduk. Acısıyla, tatlısıy... AAGH! Vurmayın lan. IGH! Auç!..

Karne istiyorum lan ben. Böyle, "Resim - 5, Fizik - 4, Kimya - 5, Türk Dili ve Edb. - 4", işte ne bileyim, "Yb. Dil - 5, Sçm. Yb. Dil - 2" falan yazsın istiyorum. Ön yüzünde "Canım yavrum.." diye başlayan, her bir harfinden samimiyetsizlik akan "sınıf öğretmeni notu" yazılmış olsun istiyorum. Arkasını çevirdiğimizde üstün teknoloji ile koyulmuş, fonda mavi/mor renkte Atatürk suratı olsun istiyorum. Olm rektör, akıllı ol, bak en azından resmî bi kağıt parçası istiyorum lan. Yarın bir gün sorsalar "Hacı naptın hazırlığı, bi getir görelim" deseler, internet sitesini mi açıcam?

Michael Jackson ölünce nasıl bir devir kapandıysa, biz karne almayınca başka bir devir de öyle kapanmıştır.

Gideyim de kahvaltı yapayım.
Okumaya devam →
27 Haziran 2009 Cumartesi

İlk Gece Yayını #3

0 tane ömer üründül tadında yorum
06.53: ...Kalan yedi dakika hızla akıp gidiyorken, ben dört gözle Gökben'i bekliyorum. Dakikalar olanca hızıyla geçiyor, gözlerim endişeyle Gökben'i arıyor, Gökben gelmiyor...

06.55: Allahım, çıldıracağım. İlk yayının sabahında haberciye ilk bağlanış falan. Benim aklımda hiç böyle değildi lan, diye düşünüyorum bir yandan hâlâ umutla dışarıya bakarken. Haberci gelmezse nolucak? Aceba her sabah okunan 7 haberlerini bu sabahlığına atlıycaz ve şarkıya devam mı edicez? Aceba 7'de değil mi haber? Ama Solea'ya göre 7'de haber giricek baya bildiğin. Bir stüdyoya koşuyorum Solea'yı takip etmek için, bir Gökben'e bakmak için kapıya. Hayır, 2-3 şarkı falan kaldı. Allahım, heyecan..

06.58: Benim öyle bi bekleyişim var ki kapıda Gökben'i, sanırsın Sinan Çetin'le Film Gibi'de yıllar önce kaybolan ablam gelicek. Öyle bekliyorum.. Derrken o sırada Gökben geliveriyor, yüzünde her zamanki şeker gülümsemesiyle. Hiç birşey yokmuş gibi, "Ya servisçi gecikti bugün biraz" diyor, hızlı adımlarla içeri geçiyor. *** "Bir şarkı falan kaldı haa!" diye uyarıyorum Gökben'i, sanki yılların Gökben'i, yılların derken yaşlı manasında değil, bilmiycekmiş gibi. Olsun, heyecanlıyım ben, ters gitmesin bişey, uyarayım.

07.00.42: Bakın canlar bu kez saniyesiyle falan yazıyorum. O denli bir yarış var zamanla. 01 geçe haber giricek çünki. Neyse, saniyeler kala Gökben'le karşılıklı stüdyolarda oturuyoruz. Gece Pınar'ın tekrar gösterdiklerini hatırlıyorum. Zor değil. Ama ilk kez yapıcam. Du bakalım diyip, gayet kuul, evet kuul bi sesle "Bi sesini deniyelim" diyorum. Sanki beğenmeyince "Üzgünüz Gökben, olmadı.. SIRADAKİİEEE!" falan diyesim gelir. Güzel bir ses testinden sonra o sırada yayına haber fonu giriyor, "Haydi bismillah.." diyerek bağlanıyorum habercimiz sevgili Gökben'e.

07:05, bilemedin 07.06: Evet dostlarım, Gökben haberleri okuyup bitiriyor ve ben de bu ilk gece yayınımın sabahında ilk kez haberciye bağlanmak mission'ından alnımın akıyla çıkıyorum. Kulaklığı çıkartıp koyuyorum kenara, Gökben "Geçmiş olsun" diyip gülümsüyor. Rahatlıyorum. Adeta dünyalar benim oluyor.. Hayır, bi de nası zevkli bişey o haberciye bağlanma olayı. Utanmasam on dakka sonra Gökben'i tekrar çağırıp, "Ya bi daha oğusana haberleri" diycem. O derece. O sıra duyuyorum, Modern Sabahlar'ın intro'su giriyor, program başlıyor falan. ***

07:25 olayazarken: Gökben'le kakara kikiri şeklinde sohbetlere girişiyoruz, o sırada aynı liseden mezun olduğumuzu, aynı kişilere küfrettiğimizi falan, böyle "dünya küçük yer hacı" diyeceğin muhabbetler ediyoruz. "Uyanamıyorum yahu sabahları" diyor, "Ben de kahvaltı yapamıyorum" diyorum, böyle alakasız diyaloglar da olmuyor değil. Zaman geçiyor, 7'nin şarkıları çaladururken "Nolur nolmaz kardişim" diye 8'i de atıyorum Solea'ya. Utanmasam 9'u da atıcam. *** 5 dakka sonra haber özetleri için bi daha bağlanıyorum Gökben'e, dünyalar bir kez daha benim oluyor..

07.56: Şimdi nedense tam hatırlayamadım 8'de bağlanıyor muyduk haberciye diye.. -pödöf efektiyle camdan deniz can girer odama: "var var, 8de de habere bağlanıyoruz". camdan çıkar gider yine- *** Solea'ya bakıyorum, yine haber girmemiz gerekiyor. *** Böylece 1 saat içinde 3 defa habere geçiş yapmaktan artık mutluluğun dibine dibine vuruyorum, adeta "artist in orgasm" oluyorum. (AIO bir fotoğraf stüdyosudur, yahut öyle bişeydir. "aa orgahazım diyor" diyerek recm etmeyiniz. marianno'ya selam.)

08.13: ***

08.25: *** "Ha Ege abi" diye çekiyorum kenara. "Telefon shifti de benim." diyorum, bu kez şu yazıdaki fobinin üstesinden gelmiş olduğumu fark ediyorum. "Tamam ya sen yoruldun, yat şuraya dinlen azcık. Zaten Fahir gelince gürültüsüne uyanırsın." falan diyor. İlk yayını resmen bitirmiş olmanın verdiği haklı gururla, oo gurur falan, tamam lan sevinçle, kıvrılıveriyorum "şura" dediği yere. Programı dinlerken bir yandan gülerek, bir yandan sızıyorum.

10 dakka sonra kalktığımda telefon shiftime gerek kalmadığını görüyorum, Kadriye abla gelmiş zira. Gökben yine gülümseyerek "Hadi git sen eve, yat uyu." diyor.. Herkese selam ettikten sonra evin yolunu tutuyorum. Son bir kez daha dönüp bakıyorum, bütün mission'ları çek ediyorum. Kafam rahatlıyor.. Arka köşeye kıvrılıyorum gelen ilk dolmuşun, eve gitmek üzere gözlerimi kapatıyorum... *perde!*

İşte bu da böyle bir ilk yayın hikâyesiydi dostlarım. Çok fazla uzatmadan giderim, hepinize selam ederim. Bu üç volümde adı geçen tüm kişilere de special selam ederim. Radyo Odtü, 103.1, Hayatın Sesini Aç...

***: yanlış numara.

Daçe.
Okumaya devam →
26 Haziran 2009 Cuma

İlk Gece Yayını #2

1 tane ömer üründül tadında yorum
Gece tüm heyecanıyla devam ediyor...

.. 03:34 olmuş: Pınar'ın uykusu gelmiş, istese gidip yurduna yatıcak. Ama bana mı kıyamıyor nedir, duruyor hâlâ sağolsun. Benim de uykum geliyor hafif, ama dayanırım sanrıları içerisindeyim. O sırada Solea dediğimiz, bütün radyonun işletim sistemi arkadaşa baktığımızda, daha koyabileceğimiz birkaç şarkı kadar boşluk olduğunu görüyoruz. O sırada adeta bir mal gibi stüdyodaki pc'den atmaya çalışıyorum bir-iki şarkı, koridordaki pc'den atmam gerektiğini unuttuğumdan. İşte ne oluyorsa o anda oluyor... Solea büyük bir gürültüyle yere kapaklanıyor, oradan oraya savruluyor ve en sonunda şiddetle patlıyor. Tamam yok, bu kadar büyük bi olay olmuyor. Ama stüdyoda bütün radyonun can damarı olan Solea, takılıyor. Bence patlamadan daha büyük bi olaydır bu. Bir yandan yayın devam ediyor, lâkin hiçbir işlem yapamıyorum mouse'la, klavyeyle falan. Korkuyorum. Ama öyle böyle değil..

04.00: İlk yayınımda Solea'nın bu diyardan göçüp gittiği düşüncesiyle neredeyse peşinden göçeceğim. O derece korkuyorum. Hani 3,5 derler ya. İşte efenim ben o sırada 13,5 atıyorum. Pınar daha soğukkanlı. Birkaç dakikalık "Arasak mı?" düşüncesinin ardından, saate bakıyorum."Haydi bismillah.." diyerek Muto'yu arıyorum.. Uykusunu böldüğümden çok emin olduğum ses tonunu veriyor, "Tamam" diyor. "Biraz daha bekleyin. Düzelmezse Hakan abinizi arayın."

04.03: Solea'nın takılmasıyla çeşitli düşünceler vücut buluyor kafamda. Sonuçta 4'ün playlistini atmışım, güzel; ama saat 5'e gelirken nolucak? 5'in playlistini de atmak gerek elbet, o zaman ne bok yiyeceğim ben? Ta-taank! Yoksa.. Yoksa Modern Sabahlar'a kadar onca saat cd'den mi yayın yapıcaktım? Aman Allahım, tamam iyi güzel, biliyorum cd'den de nasıl yayın yapılıcağını; ama neden ilk yayınımda? Neden?.. Bu düşüncelerle korku seviyemi üçe-beşe katlıyorum herhal. Pınar'la bakışıyoruz, az çok onun da tırstığını fark ediyorum. "Du bakalım" diyip, beklemeye devam ediyoruz. Adeta hastanenin acil servisinde, ameliyathaneden gelicek haberi bekler gibi..

04.07: Korkudan az sonra götümden pervane çıkartıp uçacakken, Hakan abiyi aramadan önce son bir çabayla Allah ne verdiyse diyerek şuursuz haraketler yapıyorum Solea'ya. Sol tuşa tıklıyorum. Sağ tuşa tıklıyorum. Derken düzeliyor. Sağ tuşa tıklayınca düzeliyor. Lan, sağ tuş laan! Şaka gibi! Sen, milyarlık alet, tut bi sağ tıklamayla düzel, olucak iş değil. Hayır, düzelsin tabi, ama benim o "yayın gideyor" korkusunu hiç karşılamıyor. Neyse tabi, onu düşünecek lüksüm yok, bir anda fena halde rahatlıyorum. Hemen Muto'yu arayıp iyi haberi veriyorum. Herhalde "Ne pislik çıktın sen arkadaş yaa gece gece!?" düşünceleriyle açıyor telefonu, lâkin kibarlığından ödün vermeden "Tamam abi arıycaksın tabi, geçmiş olsun haydi." falan diyor. Rahatlamışlıktan uçuyorum adeta.

04.35: 5'in de listesini atıyorum ve 6'ya kadar boşa çıkıyorum. Bakıyorum saate, dörtbuçuk. Daha 6'ya var. "Haydi artık sevgili Daçe, ben gideyim" diyor Pınar, o benim yüzümden uykusuz kalmış gözlerle. Ya da şimdi hatırlamıyorum "ben gideyim" kısmını, ama öyle bişeydi işte. ***

04.47: Bu kez tek başımayım hakiketen.. İlk iş, gidip Solea'ya bakıyorum. Çalışıyor. Deminki düzelişinden sonra resmen sarılacağım tutuyor, o denli seviniyorum. Ama tabi "Radyoda, bilgisayar ve mixerle cinsel ilişki yaşayan B.D. evinde ölü bulundu." diye haber çıkmasın diye sarılmıyorum. 6'ya kadar hâlâ çok vakıt olduğunu, evet bazen de vakıt, gördükten sonra kalan keklere ve böreklere abanıyorum. Eşşekler gibi hepsini bitiriyorum tabi. Yok, eşek değil de. Ayılar gibi olabilir. Neyse. Anıl'ın çalışmam için verdiği haber metinlerine çalışıyorum, sabah da Modern Sabahlar shiftimin ardından haber çalışması olucağından mütevellit.

05.39: Zerre uyumadım henüz, halbuki gecenin başında girişteki kırmızı ikili kanepeyi gözüme kestirmiştim. Neyse, uyumamaya çabalamaya devam ediyorum. Aslında çok da zor olmuyor, çünki insan koca radyoda yayın sorumluluğu babından tek kalınca yiyorsa uykuyu düşünsün. Yok, düşünmüyor, kendimden biliyorum. 6'yı atıyorum Solea'ya, 7'ye kadar rahatım..

06:30 gibi bir şey: Beş-otuzdokuz'dan bu vakte kadar möhim bişey olmadı. Efenim? Ha yok, o boşlukta uyumadım. Ehah. Valla uyumadım lan. Herhangi bişey olmadı sadece.. Neysa, hava aydınlık iyice, bakıyorum saat 7'ye geliyor. Bu demek oluyor ki, yarım saat sonra Güneş Gözlüğü biticek, Modern Sabahlar başlıcak. Teoride tabi. Solea'daki listeye baktığımda 6 listesinin sonundaki Güneş Gözlüğü outro'sunun haberle çakıştığına tanık oluyorum. O an var ya, sevgili okur, nasıl mutlu oluyorum o "otomatik" aparatını ikinci kez kullanıcam diye.

06.53: Modern Sabahlar'a giriş yapıcam, iyi güzel, lâkin bir tuhaflık var gibi.. Diye düşünmeye kalmadan fark ediyorum ki, 7 haberlerini okuyacak herhangi bir haberci henüz gelmedi. Gelmiş, içerde oturuyor olması gerekirdi. En azından benim ilk yayınım diye erken gelsindi, heyecanlıydım zaten.. İşte o an birkaç saattir unutmuş olduğum korku faktörü yeniden ve tüm hızıyla devreye giriyor. Kalan yedi dakika hızla akıp gidiyorken, ben dört gözle Gökben'i bekliyorum. Dakikalar olanca hızıyla geçiyor, gözlerim endişeyle Gökben'i arıyor, Gökben gelmiyor...

Durun canlar, sırf üçleme olsun diye değil, harbiden üçüncü volüme sarktığı için burda bırakıyorum. Son volümde görüşeceğiz.

***: yanlış numara.

Daçe. (listeningdeki gibi fade out biticek benim yazılarım, hohey.)
Okumaya devam →

MJ

1 tane ömer üründül tadında yorum
Alakam yoktu esasen kendisiyle. En azından öyle sanıyordum. Varmış. Meğer çok yeri varmış hayatımızda. Çocukluktan beri onun varlığıyla büyüdüm lan ben. Michael Jackson aşağı, Michael Jackson yukarı..

Cennete gider mi orasını bilmem, ama bildiğim bişey varsa o da hep bu dünyada kalması gerektiğiydi. O buraya aitti lan. Sübyancıydı falan ama, hangimizin yanlışı olmuyor şu fani hayatta a dostlar?

Rest in peace Mike.
Okumaya devam →
25 Haziran 2009 Perşembe

İlk Gece Yayını #1

1 tane ömer üründül tadında yorum
Radyodaki ilk anonssuz yayınım ve biraz öncesi...

14 Haziran Pazar: "Gelin canlar bir olalım" diye toplantıya çağıran Muto, herbirimize ayrı ayrı günler için gece yayınları vermiş, "Stajda öğrendiniz nasoosa, dimi gençler? Ehe ehe." diye de gazlamıştır. O gazı alıp, "Tabii ki yaparım ki lan ben bu işi, nolucak." diyen ben, "Çarşamba gecelerini ben alırııaam!" diye haykırı-haykırıverdim.

24 Haziran Çarşamba (dün), akşam saatleri: Akşamki 6Üstü programının telefon shifti için radyodayım. Telefon shifti diye üstüne bastıra basıtra söylüyorum ki, bir havalı olsun yaptığım iş diye. Yoksa telefon filan baktım işte, nedir yani. Ahoha. Eminim "kısa süreli sekreterliğin" adı daha güzel ulvîleştirilemezdi. Tabi lan, telefon shifti. "Gelemem bebeğim, radyoda telefon shiftim var." Halbuki bebeğim bilmiyor ki, bildiğin telefon bakıyorum. Hoha. Neyse işte bir yandan telefon bakarken bir yandan Gökben'i görüyorum kısa süreliğine. Merhabalaşıyoruz falan. Efendim Gökben, şeker insan, habercilerimizden. Diyorum ki hava atarcasına-tutarcasına, "Eheh ben gece bi daha gelicem, ilk kez kalıcam da tek başıma gece yayınına.."

Dün, 23:30 civarı: 12'de yayını başlayacak olan bendeniz Daçe kişisi, heyecanlı adımlarla yurtların o taraftan radyoya doğru yürüyorum. Okul sessiz, sakin. Varıyorum radyoya.

23.41: Daha önce stajlarımdan birinde bi kere gördüğüm Ferigül'ün olucağını sanıyorum yine. Yayını ondan devralacağımı sanıyorum. Ondandır, Elif'e Ferigül muamelesi yapıyorum, Elif olduğunu bile bilmeden. O kadar heyecanlıyım ki, ilk playlisti bir an önce hazırlayıp atmam gerekirken, unutuyorum. Ferigül'ün, yani Elif'in yayınının bitmesini bekliyorum mal gibi. O sıra sevgili Pınar geliyor. Biraz olsun rahatlıyorum.

23:49 filan olsa gerek: Birkaç gün öncesinden, hem yardım etmek, hemi de iki laflamak için geliceğini konuştuğumuz Pınar'la 12 listesini hazırlamak üzre, ben hazırlıyorum gerçi o niye hazırlasın, yazık, hazırlamasın, koridorda kendi halinde duran pc'nin başına oturuyoruz. O sırada Ferigül kafayı uzatıyor stüdyodan, "Berkay'dı, dimi?" diye soruyor. "Hı-hım evet." cevabımın ardından, "Niye sordu acaba?" diye düşünüyorum. O sırada Pınar, onun Ferigül olmadığını, kim olduğunu da bilmediğini söylüyor.

23.55: Oniki listesi bitmeye yakın bir kulağım radyoda. Şarkı bitiyor, Ferigül olmayan Ferigül anonsuna başlıyor. "....Elif'leydiniz...." aa Elif'miş diye birbirimize bakıyoruz Pınar'la. "....Şimdi ben burdan ayrılıyorum, ama üzülmeyiin..." Ahohaha, evet bunu ben ekledim. "...ama üzülmeyiin çünkii az sonra Güneş Gözlüğü'nde Berkay burda olucak...." Hıb? Hıbıb? N-nasıl? Ki-kim bu-burda olucak? Be-beb-Berkay?.. Bir anlık "radoyda adım geçti la ahı ahı" şokunun ardından ağzım kulaklarıma varıyor. Sonuçta çok yakın arkadaşlarımın bloglarında bile adım geçince sevinen bir insanım.. Pınar "Eheh hadi iyisin" bakışı atıyor. Anons biter bitmez koşar adımlarla stüdyoya varıyorum.

23.59 filandır: Zamanında çok canımı yakan "Otomatik" adlı aparatın işlevini tam anlamıyla öğreniyorum yaparken. Elif'in son kez yardımıyla. Bi rahatlıyorum. Elif gidiyor. Kalıyoruz Pınar'la. "Oha resmen benim la sabaha kadar bu yayın" diye heyecanlanıyorum bi daha. Off. Tatlı bi heyecan ama..

00.39: Benim evden getirdiğim keki falan yiyoruz. Ama yok, öyle kayda değer bişey olmuyor şu dakikalarda.. Ha şey, ben iki tane istek geldi diye çok seviniyorum. İkisi de arkadaşlarımdan. Sağolsun canlar, istek yaparak "Kolay gelsin kardiş" mesajı veriyorlar. İlk isteklerimi almış olmanın verdiği mutlulukla bir hoş oluyorum. Anlatamadım şimdi onu.

01.20: Sabah haberciye geçiş yapıcam, nası yapıcam diye heyecan var. Pınar benden bi gıdım daha deneyimli olduğu için ona yalvarıyorum köpekler gibi, "şu haber geçişini göstersene" diye. Yok, köpek gibi de yalvarmıyorum vazgeçtim. Neyse beş-on dakikalık çalışmanın ardından haberciyle dj'in arasındaki o iletişimin mantığını çözüyorum. Rahatlıyorum iyice. Sonra zevzekliğe vuruyoruz Pınar'la biraz. Geyik falan. Sohbetti, kekti, kahveydi, yoğefendime söyleyim, Solea'ydı derken geçiyor zaman. Bayaa da hızlı geçiyor. Bakıyorum saate..

.. 03:34 olmuş: Pınar'ın uykusu gelmiş, istese gidip yurduna yatıcak. Ama bana mı kıyamıyor nedir, duruyor hâlâ sağolsun. Benim de uykum geliyor hafif, ama dayanırım sanrıları içerisindeyim. O sırada Solea dediğimiz, bütün radyonun işletim sistemi arkadaşa baktığımızda, daha koyabileceğimiz birkaç şarkı kadar boşluk olduğunu görüyoruz. O sırada adeta bir mal gibi stüdyodaki pc'den atmaya çalışıyorum bir-iki şarkı, koridordaki pc'den atmam gerektiğini unuttuğumdan. İşte ne oluyorsa o anda oluyor...

Efenim çok uzun olduğundan volümlere bölesim icap etti. Zira ilk gece yayınımı uzun uzadıya paylaşasım var. Şimdilik kaçıyorum. Sonraki volümlerde yeniden görüşeceğiz.

Daçe.
Okumaya devam →
24 Haziran 2009 Çarşamba

Sinek

1 tane ömer üründül tadında yorum
Çok haşerat var sevgili okur. Geçen yaz da böyle olmuştu. Benim odam çok yahşi geliyor olsa gerek hayvanlara. Adeta habitat edindiler burayı kendilerine. "De gedin burası benim habitatım" demeye kalmadan birbaşka takım sinek geldi. Toplu geliyorlar böyle, takım takım. Sanırsın ki üniversite gezisi yapan lise grubu. Daalın oğlum hadi. Keserim topunuzu. Bak hâlâ..

Obama gibi vurucam şaplağı enselerine, o olucak. Hayır ben yapınca "aa öldürdü hayvancağzı", Obama efendi yapınca "vay be nası da koydu sumsuğu sineğin beynine beynine" oluyor. İşte dünyada savaşlar da bu yüzden çıkıyor okur. Böyle de kıçtan bir durumu möhim bir probleme bağlarım işte. Behey. Gideyim ben. Önümüzde sınav kalmadığına göre, sabahlar bizimdir a dostlar, sabahları birlikte edeceğiz artık! Hobarey.
Okumaya devam →
23 Haziran 2009 Salı

Kirk Hammett'lı Yazı

2 tane ömer üründül tadında yorum
İyağuşamlar diye ağzımı eğe eğe selam vermek istiyorum. O derece rahatım. Gerçi şu an pek rahat değilim, uykudan yeni kalktığımdan gözüme gözüme batan bir çapak var, ama prof filan geçti ya, artık rahatım. Didim hemen girişleyeyim maddebaz yazılardan birine. Bu nahoş intronun ardından hemen karakter eşleme dönüyorum.

● Şu Odtü hazırlığın müfredatında blogger.com'a ve blog yazarlarına gördüğüm ilgiyi ben başka yerde görmedim arkadaş. Ne blogcu insanlarmışınız. "and finally, one of the most popular blogging site blogger.com has also been banned by the government." Hayır o değil, sanki blogger.com'un yüzde 49'u benimmiş gibi, böyle yolda belde bahsedilince bi seviniyorum, bi "eheh, doğrudur efenim kapattılar bizi" diyorum.

● sansüresansür.org da gördüm ki, ben artık bişey demiyorum prof hazırlayana.

● Geçen hafta feysbukta "Bilmemkim şu an serbest bir ilişkide." diye bi ifadeye tanık oldum o dostlar. O an kafam nerelere gitti bilseniz. Ya da yok, bilmeseniz daha iyi.. Serbest ilişki nedir, sorarım size.

● Sabahleyin sınava girmeye yakın, yeni kalkmış kahvaltısız bünyeyle dolanırken, dünya üzerinde ne kadar tanıdık varsa rastlarsın ya, hatta tanımaz dediğin adam bile, belki Kirk Hammett bile gelir, bi selam verir, bi yanaktan öper ya. Hani, iki dakka sonra denk gelse olmazmış gibi, tam da fırında tavuk göğsü gibi pis kokan ağzının içinden içinden öper ya. İşte öyle Murphy yasasının Allah cezasını versin.

"Do you really know Françeska?" diye test hazırlayan bir nesille birlikte büyümek istemiyorum ben. Çözenin "Aaa cınım bu sorular zzor yhaaa..." diye, test sahibininse "olsun yaa bu zaten çhokk saçma bi test, sıkıntıdan hasırladımm;)))" diye olan yorumları eksik kalmıyor bir de. De gedin. (tamam itiraf ediyorum, ben de çözdüm lan bi kere böyle. berk'in testini çözdüm. berk'i de, kendimi de şu an içinde bulunduğumuz paragraftan muaf tutar, tenzih ederim. berk'e de böylece selam ederim.)

● O değil de, babalar gününde severek aldığım tişörtün üzerindeki insanoğlunun Kirk Hammett çıkması ve hemen sonrasında Kirk Hammett'lı bi cümle kurma isteğim de bu yazıyla birlikte gerçekleşmiş oldu. Nasıl mesudum, nasıl.. (bir de kirk'ün "daçe" yazan tişört giydiğini gördüğüm gün daha mesut olurum tabi.)

● Madem açıldık, iyice gidelim. Buradan Red Hot Chili Peppers'a sesleniyorum. Californication diye şarkı yaptınız sevdik, bi de video oyunlu klip çektiniz bağrımıza bastık. Yıllar yılı her duyduğumuzda, nakarattaki "dreeam of califoorni-keeyşııığaan!" ortak paydasında buluştuk. Ama aradan artık kaç sene geçti. Yetmez mi lan artık. Bence birbirimizi daha fazla kırmadan ayrılalım. İki medeni rakçı gibi, he? Esasen rakçı da değilim de, bak sırf siz üzülmeyin diye canlar. -iki değil de, beş olsa gerek-

● Gece vakti evde tek başına, götü adeta bostan karpuzu gibi devirip iki seksen uzanmışken elektrik gitmesi kadar anlık korku veren bişey yok okur. O göt karanlıkta o kadar savunmasız dururken kendini manav tezgahında sergide hissetmen var ya.. Of of.. İşte hepsi birkaç saniyenin düşüncesi..

"Bağımsız rock grubu Cicibebe" reklamını her duyuşumda, "nasıl yani lan bağımsız?" filan diye düşüncelere dalmam, günler sonra "independent" denilen türün Türkçe karşılığının "bağımsız" olduğunu fark etmem.. Ah, ne acı şeyler bunlar, beni anlamıyorsun ey okur. -paragraf içi gizli reklam-

● 10:30 gibi çok ters bi saatte Odtü kampüsünün çeşitli park ve bahçelerinde girilen Prof sırasında amfide listening teybinin yankıya kurban gitmesi korkusuyla önceki gece rahat uyuyamamak, akabinde ilkokul ve lise beden derslerinde spor salonu boyunca hocanın sesinin yankısını duymak ve bi bok anlamamak adlı korkunun beyinde tekrar vuku bulması ve benim böyle nereye gideceğini bilmeden başladığım cümleler kurmam, sonra silmeye üşenmem falan. Vallahi yoruldum ey okur, gudey gudey, ey kardiş.

Güldük, eğlendik (bkz: okuruyla interaktif olmayı birinci çoğul kullanarak gerçekleştiren blogger). Ama bi yere kadar. Sıkıntıya mahal vermeden, tadında bırakıyorum ey okur, a dostlar. Güzel haftalar diliyorum. Gidiyorum... Gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
21 Haziran 2009 Pazar

Babangidha Vardı Bir

0 tane ömer üründül tadında yorum
Bugün babalar günü diye erkenden kalktım. Kahvaltı filan yapıp çıktık. Babamla alışverişe çıktık. Önce ayakkabı aldık, sonra iki tişört, en son da bir şort aldık. Babalar günü ya. Hepsini bana aldık.

Babamın şu fani hayatta en sevdiği işlerden biri alışveriş sevgili okur. Hani şimdi eve gelip, "Anket düzenliyoz abla" yalanıyla annemi geçip, balkonda hafif uzanmakta olan babama ulaşsanız, deseniz ki, "Eyy baba baba! En sevdiğin ikinci iş nedir?", der ki "Bi basın gidin lan, uyucam ben". İşte o demese de ben diyorum, kesinlikle alışveriş. Ama niyeyse kendine değil de, bana alışveriş yapmayı seviyor. Benim çok bi tasam yok gerçi, memnunum; ama adam, babacım yani, sana diyorum adam deyu*, bi tane tişört, bi tane pantolon da sen beğen, ben sana aliyim dimi? Hani bugün babalar günü falan. Hani genelde babalar değil de çocuklar hediye alır falan.. Yok. Kısmet olmadı.

Neyse geç de olsa, babanızın babalar gününü kutlarım a dostlar. Pambuk ellerinden öper, körpeceğiz alnıma dayarım. Haydi kaçtım.

*rectoa'ya selam olsun.
*o değil de babangida'ymış lan doğrusu. ben de diyorum, koskoca efsanenin adını google'da aratınca niye ilk sıralarda benim blog çıkıyor. ahh babangida, nelere kadirsin..
Okumaya devam →
20 Haziran 2009 Cumartesi

PES 2010

5 tane ömer üründül tadında yorum
Oyun ve futbol üzerine yazacağım canım, kafadan yüzde seksenini eliyorum yani okuyucuların.

...
Dün gece saat 1 itibariyle PES 2010'un yeni trailer videosu internete salınmış. O vakit izleyemedim, bugün izledim dakikalar önce. Güzel evet, "oynanabilirliğini şöyle geliştirdik, piyasayı böyle s.kip atacağız" falan gibi demeçler veriyor yapımcılar videoda. Futbolcular paslaşıyor, çalımlaşıyor, gol atıyor falan. Yok, gol atmıyorlar gerçi galiba. Neyse.

Burda benim duygularımla oynayan, bir takım evlenme vaadleriyle kandıran bir videodan bahsediyorum.

Nedense senelerdir "teknolojinin dibine vurduk ve bu sene öyle bir oyun yaptık ki, hele bir alın, oynayın kardişler!" diye birbirinin aynısı açıklamaları, demeçleri koyuyolar trailer'lara. "Bu seneki oyun var ya, off, ressmen çığır açıcak oyun dünyasında, oyun tarihinin eline verip ağzından çıkıcak!!" diye heyecanlandırıp duruyorlar. E ulan, her sene mi çığır açıyosunuz lan? O açılan çığırın ömrü 1 sene mi lan? Artizler.

İkinci olarak, yine trailer ve screenshotlarda karşımıza çıkan bir "yenilik" grafikler. "Off oğlum şahane yapmışlar lan bu sene, ressmen gerçek gibi!" diye strese giren arkadaşlarım var. Tamam, itiraf ediyorum, her sene grafiklere "oha gerçek gibi lan!" diyen benim. Ama lan sanki boşuna strese giriyorum. Hayır yani geçen sene de gerçek gibiydi, bu seneki screenshotlara baktım, onlar da gerçek gibi. Sanki bi gelişme yok gibi duruyo. O yüzden "grafikleri de şöyle geliştirdik, böyle s.kerticez" demesinler. Aynı grafik motorunu kullansınlar. Bak ben senelerdir değiştiriyor muyum ekran kartımı?

Canımı sıkan, yüreğimi dağlayan, içimi parçalayan bir öğe de meşhur topçu kullanımı. Bu seneki topçu yine Messi. Ben zaten anlamıyorum bu Konami'nin Barça aşkını, Messi aşkını. Tamam arkadaş, biz de seviyoruz, biz de hastayız belki Messi'ye ama tutup da her sene her sene kapak ve reklam yüzü yapmak niye? Messi olmayınca, Eto'o olmayınca sevmeyecek miyiz biz o "ultra-detaylı grafiklerle bezenmiş, gerçeğe çok yakın oynanışla hazırlanmış" trailer'ınızı? Burdan o çekik gözlü yapımcılara sesleniyorum, bi oyununuzun reklam yüzü İbrahim Üzülmez olsun, Sabri olsun. Aynı sayıda satmazsanız vericem lan paranızı. Valla.

Bir trailer ve screenshot için bu kadar bok attım ama bu demek değil ki 4 aya kadar çıkıcak olan yeni oyunu almayacağım. Alacağım yine. Bir yüzsüz gibi, adeta bir kansız gibi yine alacağım. Varsın her sene trailer'ları aynı olsun. Press X To Continue..

Daçe, E3'ten bildirdi.
-şimdi bu yazıdaki tüm "trailer" kelimelerini, tek tek "teaser" olarak değiştirin, kalan harfler bir ünlümüzün adını oluşturacak-
Okumaya devam →

Biraz Yeşil Erik

0 tane ömer üründül tadında yorum
Youtube'a tünellerden, ordan burdan her girmeye çalıştığımda kendimi çok anarşik, evet anarşik, hissediyorum. Bi keresinde de okulda Göğçek eylemine katılmıştım. Çağdaşlar filan. Bunlar güzel şeyler. Her neyse başka zaman anlatırım onu. Asıl, bi video paylaşacağımdı, onun için buralardayım.

edit: videoyu youtube'dan başka bir kaynaktan paylaşmak durumunda kaldım, ama youtube'a olan hislerim değişmedi.

O değil de canlar, elimdeki dizi stoğunu biraz erken bitirdim ve FM'ye de sancı dolu maçların ardından "elveda bebek" dedim. Şu an elimde avucumda olan tek şey yeşil erik. O da tam yeşil değil zaten. Biraz yeşil. Yazın başında bu denli bir çaresizlik neye delâlet ola ki?

(iki sezonda 400 milyon yavroluk transfer yapan manchester city'ye lanet olsun. fak yu FM!)
Okumaya devam →
18 Haziran 2009 Perşembe

Dünyayı Kurtaran Adam

0 tane ömer üründül tadında yorum
Çok açık söylüyorum, benim.

Efem, bu sene mâlumunuz aylarca hazırlık okuduk ve nihayetinde bugün giriştiğimiz Prof'la gocuman bir seneyi geride bıraktık. Ama yok, burda böyle ukala ukala "bu sene şöyle oldu, böyle oldu" nutku çekecek değilim. Benim derdim, üzerinde bir sene boyunca ingilizce konuşulan konular..

Şimdi sorsalar, deseler ki "Daçecim" deseler, böyle samimi sorsalar yani, elimizde birer kadeh şarap olsa, arkamızda şömine yansa, tam olarak bir ayı postu üzerine otursak falan, neyse. "Bu sene içerisinde, gelecek nesiller ve tüm insanlık için naptın tatlı şey?" deseler, hiç duraksamadan derim ki, "Hazırlık ohudum ağbi ben." Ayı postunun diğer ucundakini nedense ağbi yaptım ama yani o densize vereceğim cevap, oo densiz oldu bak, tam olarak budur.

Odtü'de bir yıl boyunca okuduğum hazırlık boyunca, şu gencecik yaşımda a dostlar, bir ton dünya derdiyle uğraştım. Yalan yok. Hepimiz uğraştık. Dünya derdi dediğim de öyle aşk meşk, para pul değil. (para pul var gerçi biraz, neyse) Daha böyük, daha möhim şeyler. Mesela bunlardan biri genetik bilimi. Yok efendim klonlamaymış, yok anasından doğmamış çocuğun genleriyle oynamakmış falan, hepsine kafa patlattık, gelecekte karşımıza çıkabilecek her tür sorunu siz, insanlık için çözdük.

Mesela onun dışında, hazır İngilizce konuşuyoruz diye, başka başka ülkelerin dış politikalarını tartıştık. Çin'in ekonomisini konuştuk. Obama'nın gelecek planları üzerine düşüncelere giriştik. Amerikan halkının sosyo-kültürel durumunu inceledik, onun hakkında konuşurken sabahlar ettik. Efendim, bir reading geçmedi ki, Afrika'nın çeşitli yerlerindeki kölelerden, Dubai'de başlarına güneş geçmiş inşaat işçilerinden bahsetmeyelim. Onlardan da bahsettik, eksik kalmadılar. Ama Allah'a şükür, dünya üzerinde ne kadar ülke varsa, sırf ingilizce biliyoruz diye, hepsinin sorunlarının üstesinden bir bir geldik. Dünya barışını sağladık.

İnsanlara her tür yardım ve yataklığı yaparken hayvan kardeşlerimizi de unutmadık tabi. "Nesli tükenmekte olan hayvanlar" diye bir ay kadar kafamızı s.ken bir konu vardı ki, aman aman, hepsinin kuruyacak olan soyunu canlandırdık, hepsini ekosisteme geri kazandırdık. Nasoosa İngilizce dersi, koy g.tüne rahvan diyerek soyu tükenmekte olmayan hayvanların bile soyunu inceledik. Mesela bakınız, bugün profta yarasanın bile uçkuruna kafa yorduk. Yok karanlıkta çok şahane oluyolarmış da, yok uçabilen memeli olmaları bilimadamlarını derinden etkiliyormuş da.

Gel gelelim, küresel ısınma. Blogumu takip eden güzel insanlar, size bir müjde vereyim ki, o da küresel ısınmanın şıpırdık diye anında kesiliverdiğidir. Nedeni biziz. Bizim sayemizde çözüldü "global warming" problemi. Az mı kafa patlattık hangi aracın daha az gaz emite edeceğine, hangi önlemlerin şu dakika itibariyle alınması gerektiğine falan. İngilizce konuşsunlar da en toşşaklı konuları konuşsunlar diye geldiler üzerimize. Küresel ısınma da böyl... Aa dur lan bi dakka. Kürselleşmeyi de tartışmadık mı? Tabii, kaçar mı. Küreselleşmenin artılarını ve eksilerini tartıştık birkaç hafta boyunca. İngilizce tabi. Hepsi İngilizce.

Allah'ııım, Allah'ım!

Ulan bizi resmen yapmadıkları şey kalmadı ha bu sene. Dünya sağlık örgütü danışmanı mı olmadık, serbest piyasa ve menkul değerler uzmanı mı, yoğusa hayvan hakları örgütünün kurucu üyesi mi olmadık, s.kicem, dünya üzerinde ne kadar pis, ne kadar büyük sorunlar varsa hepsini bize kakaladılar, "al hacı sen çözersin. ingilizce konuşuyosun nasosa" diyerekten.

Ya var ya, yemin ediyorum, şu bütün sene konuştuğumuz konuları İngilizce konuşmaya kasmasaydık, bi "ders konusu" olduğu için tartışmak, hatta üzerine paragraflar yazmak yerine hepsini üç ay Türkçe olarak tartışıp konuşsaydık, bak bi daha yemin ediyorum, gerçekten kurtarırdık dünyayı. Ulan, güzelim konular helâk oldu biz iki tane İngilizce kelime yanyana getiremiyoruz diye. En basidinden, sabah gidiyorum, önceki gün atıyorum Amerika askerlerini Irak'tan çekip Afganistan'a yollama kararı almış, hocaya diyorum ki türkçe olarak, hocam beyle beyle. İki dakka dünya çıkarları için konuşalım orda adam gibi, iki medenî insan gibi. Ama yook. İlla İngilizce konuşucaz. Mınakoyim, ben de istemiyor muyum şakır şakır İngilizce konuşabilmek ha?

Şu anda diyeceğim son söz odur ki, şekerpare İngilizce'mizle az buçuk da olsa kurtardık dünyanın g.tünü. Darısı, tüm bu cağnım sorunları efendi gibi bir sene byounca Türkçe olarak tartışmaya.. O da olmayacağı için diyorum ki, ALLAAM NOLUR GEÇİYİM HAZIRLIĞI, amin.

Daçe.
Okumaya devam →

Devam Anonsu

1 tane ömer üründül tadında yorum
En son cumartesi yazmışım. Oha. O-HA! Yeri gelince günde beş yazı postlayan Daçe'nin şimdilerde durumu içler acısı.. Tam "fakirleşmiş Hababam Sınıfı oyuncusu" tadındayım. Niçin yazamadığım konusundaysa çeşitli rivayetler var. Efendim kimisi diyor ki, Daçe Prof'a çalışıyor. Kimisi diyor ki, yaz geldi unuttu blog alemlerini. Kimisi yurtdışına kaçtı diyor falan. Her bir gün için ayrı bir bahane bulabilirim canlar. Bence hiç kastırmadan, geçmişi unutup önümüze bakalım. Hirvigo!

Başlığa ilham veren sevgili Ceren'e selam olsun. Siz yanınıza, içecek soğuk bişeyler alın, ben yeni yazılarla az sonra burdayım..
Okumaya devam →
13 Haziran 2009 Cumartesi

Bi Maruzatım Olucağıdı

0 tane ömer üründül tadında yorum
Agresifim, kompleksliyim. Bu kez şikayetim yaradana olduğu kadar, Mark Zuckerberg'e de..

● Feysbuk günler öncesinden haber salmış, demiş Daçe, böyle böyle. Kendine bir nik belirle, hayranların profil sayfana ordan giriversin. Dedik iyi, tamam. Gelsin. Fakat, bugün dakikalar önce nik almaya giriştiğim sırada gördüm ki, her şeye kadir olan feysbuk almighty, "daçe"ye izin vermiyor. Dedim, olmaz olsun böyle sistem, olmaz olsun böyle hayat. Birileri feysbuk kullanıcı adımı sorduğunda ağzımı doldura doldura "daçe" diyemeyeceksem, başka kullanıcı adı seçmemin ne anlamı var? İşte o bakımdan sevgili okur, feysbukun bu yeni aparatını kullanmayı tüm benliğimle protesto ediyorum. Hodrimeydan Mark!

● Geçen günlerde yurdum popülasyonunun yüzde sekseninin blog sahibi olduğunu ve aslında tüm blog sahiplerinin bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu keşfettim. O günden beri "internet küçük yer hacı" diye telkin ediyorum kendimi. Telkin. Te-telkin.

● Asıl yeni keşfettiğim ve hayal kırıklığına uğradığım bir sanrım varsa, sanır/sanırmak, o da film fragmanlarındaki o gert sesin (bkz: world is in danger... everything will change... this november...") taklidini sadece benim yapabiliyor olmadığım, aksine çevremde ne kadar nefes alan varsa hepsinin o sesi çıkartabiliyor olduğudur. Oysaki bir zamanlar kendimi ne de farklı sanmıştım.. Bir arkadaş ortamında konusu açılınca, bir hevesle o taklidi yapmaya çalışan insanlar; sizin Allah cezanızı versin.

● O değil de, yarın ÖSS var lan. Vay canına, bir koca sene geçmiş demekten alamıyor kendini insan. ÖSS'ye giricek arkadaşlara başarılar diliyorum, ama zaten yarın ÖSS'ye giricek adam gelip de benim blogu okuyosa şu dakika itibariyle, ona da şansın en büyüğünü diliyorum, Allah'tan kendisine akıl fikir, yakınlarına sabır diliyorum.

● ÖSS diyince aklıma ilk gelen bir çarpıklık varsa o da, kuşkusuz, Ünal Yarımağan adlı hıyar turşusudur. Bak isim veriyorum, hakaret ediyorum. Artık anlar umarım hatasını. Hatta yeri gelmişken, tarihte bugün - 13 Haziran 2008: "Adaylar, şş çalışmayın olum daha fazla. Yani ben de girdim zamanında, çok kolay oluyo lan. Valla. Hele bu sene var ya, off nası kolay olucak bak gör." Allah gani gani hububatını versin.

● Şu an anladım ki, benim bilgisayarım yazın bir ejderha gürültüsünde çalışıyor. İki dakka sus lan, bu da kafa dimi.

Hayattaki küçük şeylerle de mutsuz olmasını bilelim, ders #12: Hani bazen cep telefonu monitörün ya da hoparlörün yanında olduğunda, bikaç saniye çalıcak gibi oluyo, monitör titreşiyo ya da hoparlör "dı-dı-dıt" ediyo, bi telefona bakıyosun o an, bi hevesleniyosun, ama yaratılış amacı sırf seni göt etmekmiş gibi, adeta bir şerefsiz gibi, çalmıyo ya.. İşte ben ona çok üzülüyorum..

Son olarak burdan bizim radyodaki yetkililere sesleniyorum. Yüzyüze seslenemiyorum tabi, o biraz sıkıyor, ahah, ama burdan sesleniyorum bak. Abi allaşkına şu radyoya bi ülker makinası alın, yahut şu telefonların yanına dışardaki sabit hattı nasıl arayacağımızı yazın. Açlıktan, dolaptaki artık yarım limonu somuracağıdım lan. Bak Allah, kitap diyorum, müslüman diyorum. Neyse ben kaçıyorum, güzel bir haftasonu diliyorum ve hepinizi öpüyorum. Muahck.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Haziran 2009 Cuma

£80M + Paris

2 tane ömer üründül tadında yorum
Haberin ayrıntılarında, Ronaldo'yla Paris Hilton'un gece gece bir muhallebicide buluştuğu, muhallebiciden sonra Ronaldo'nun Paris'i eve bıraktığı ve Paris'in "Bağa kahveye gelseğe yukarı.." davetinin ardından sabah 5'e kadar kahvenin her türlüsünün içildiği yazıyor. Tabi 93 milyonluk Ronaldo içmesin de, ben mi içiym lan? Dur ben bi su içiym de geliyim.

- ya o değil de; ronaldo gibi, messi gibi, fabregas gibi 17-19 yaş civarında meşhur olan futbolcular, nedense bana hep o yaşta kalmalıymış gibi geliyo. 22-23 yaşında bir ronaldo, bir messi olmaz olsun.. hani mesela freddy adu dediğin adam, ki kendisi daimi 16 yaşında kalmalıdır, yarın bir gün futbolu bırakacak yaşa gelse, tugay'a duyduğum "abimiz, büyüksün." saygısını ona nasıl duyucam? dur ben bunu fifa'ya bir ileteyim..
Okumaya devam →
11 Haziran 2009 Perşembe

Çevre Sevgisi

0 tane ömer üründül tadında yorum
Hikâye mi.. Yo, bu kez değil.. Yeşili sev, doğayı koru temasında bir yazıyla birlikteyiz efem..

2'de radyodan çıktım. Uzaktaki dolmuş duraklarına gidiyordum, derken dibimdeki durağa otobüs geldi. Ballıyım filan dedim, ama kart yoktu. Neyse, buldum birinden. Güzel buraya kadar.

Kızılay'a varmak üzre yağmur başladı. Birkaç dakika içinde, yola düşen damla izlerinin arası görünmez oldu. Güvenpark'ta indim, Penguen aldım, eve götürcek olan dolmuşa bindim. Çıktık yola, ben bi yandan Penguen'i okuyorum falan. Buraya kadar da güzel değ mi? Öyle. Birkaç sayfa okudum, "eeh bi dur lan" diyip, kafayı cama yaslayıp gözlerimi kapattım.

Bir ara gözlerimi açtım. Deli gibi yağmur yağmaya devam ediyodu. "Haziranın kaçı lan.." dedim. Eve varmaya yaklaştığımızı gördüm. Bir yandan da uyumak istiyordu insan. Bazen isterim ben böyle şeyler. Neyse. Gözümü kapattım, çok tatlı uykuma devam ettim.. Ama ben böyle tatlılık görmedim bak. Ekmek banıp yiyceksin, öyle bi tatlılık..

Bi daha uyandığımda artık eve daha da yaklaştığımı fark ettim. Hani, ortalama bıçkın dolmuşçu hızıyla 1 dakika 10 saniye falan kalmıştı resmen. Ama yook. İlla uyuycam. Ulan, dedim, iniceğim yerde uyanıp "müsait bi yer" diyip inerim ne var, dedim. Öyle olmadı hmnuokuoyim.

Üçüncü ve son uyanışımda inmem gereken yerden fena halde uzaklaşmış olduğumu görünce, panik halinde "AEOEUAİİİ! HEPİMİZ ÖLÜCEAAAZ!" diye bağırdım, dolmuş durdu haliyle, indim.

Eşşekler gibi, itler gibi yağıyodu yağmur. Bense altımda şort, üstümde tişörtle çok iyi hazırlanmıştım yağmura. Önümde gidilecek yaklaşık 500 metre yol vardı, o yol sel olmuş üstüme akıyodu ve bende bütün bu ıslaklığa karşı koyabilecek tek bi ekipman vardı. Orkid reklamı gibi anlattım ama yok tabi, öyle değil. Ahah. Bütün bu ıslaklığa karşı koyabilecek tek bi ekipman vardı, Penguen. Bir hışımla onu geçirdim kafama. "Hastayım ulan zaten, hastayım mnakoduumun havası!" diye çıkıştım. Beni muhattap alan yoktu. Kendi kendime hayıflanarak, az önce dolmuşla geçtiğim yolu anarya anarya ve yürüyerek gidiyor olmak pek güzel değildi. Bolca küfrettim. Rahatlamadım.

Eve geldim, film bu ya, yağmur dindi. "NE FİLMİ LAN!? ADAM GİBİ YAĞIYOSAN YAĞSANA ŞİMDİ AĞZINA SÇTIMIN YAĞMURU!" diye dertlendim. Ama yok. Ben eve girdim, sağolsun o da bi daha yağmadı. Çok şahane. -fakyu, fak-

Şimdi benim o anki öfkem gene tabi biraz geçtiği için, bu yazıyı asıl yazma amacımı unuttum. O yüzden saçmalamaya mahal vermeden bitiriyorum. Ama son olarak, buradan yetkililere sesleniyorum..

Bak sevgili Doğa Ana. Akıllı ol, valla ana mana dinlemem, kafa göz girişirim. ISLANDIM LAN!
Okumaya devam →
9 Haziran 2009 Salı

Tunu Game

2 tane ömer üründül tadında yorum
On yıla yakın zaman geçmiş, bu gece aklıma geldi.

Yıllarca "Checkin' out now, the fonkşov rabba(!)." olarak bildiğim şarkıyı hayatıma sokan EA Sports'a teşekkürü bir borç bilirim. Bakınız şurda Fifa 99 introsu, şu da Rockafeller'ın kendisi.

- bi de, dünya üzerinde herhangi iki kişinin bir türlü aynı şekilde anlayamadığı meşhur ea sports intro sloganı vardı. misal ben onu da "ea sports, tunu game." olarak bildim, öyle sevdim. şimdi de sorsalar, deseler ki ingilizcede olmasını en çok istediğin ikinci kelime nedir deseler, tunu derim. birinci fonkşovdur tabi, tek geçerim.

- yarın midterm'üm var benim. ingilizce'de on yıl içinde geldiğim noktayı hep birlikte izleyip göreceğiz. ahohuhah.

- bu da bonus. öperim hepinizi.
Okumaya devam →

Dam Üstünde Saksağan

1 tane ömer üründül tadında yorum
O zaman... iyakşamlar.
Okumaya devam →
8 Haziran 2009 Pazartesi

Dert Etmiycen

3 tane ömer üründül tadında yorum
Okulda yapacak işim kalmadığını anlayınca duraklara yürümeye başladım. Ama bir anda bulunduğum noktayla gideceğim durağın arasındaki mesafe epeyce uzun geldiğinden, ve ballı bir insan olduğum için ayağımın dibine kadar ring yanaştığından, ringe binme kararı aldım...

Bu, oldukça eski ringlerdendi. Koltukların kaplamasıyla, perdelerin yavanlığıyla ve şimdi aklıma gelmeyen pek çok nedenden dolayı en eskilerden olduğunu kolayca fark ettiriyordu.. Yarım saat kadar önce havanın sıcaklığından yakınıyordum, oysa ringin içi alev almış yanıyordu. "Dert etmiycen hiçbişeyi" diye ukala bi yaşlı sözüyle telkin ettim kendimi. O an, ordaki "etmiycen" o kadar sinirbozucu geldi ki, birkaç saniyeliğine kendimden nefret ettim. Geçti sonra.

Az önce Anıl'ın vermiş olduğu kağıtlara şöyle bir göz atıyordum ki, kulağında kulaklıkla Anıl çıkageldi. Boş bi insan olduğumdan, "ehe tesadüfe bak lan" dedim içimden. Daha boş olsam, belki bunun ne denli "accayyip!" bir tesadüf olduğu üzerine düşünüp durabilirdim.. "Çalışmaya devam edelim.." dedi, gülümsedi. Önüme oturdu. O lafın ne kadar gelişine olduğunun farkındaydım, üstelemedim.. Biraz sonra, 10 dakikayı kendine kâr sayan ring şöförü sigarasını söndürüp koltuğuna oturdu ve bu eski "canavarı" olanca gücüyle harekete koydu..

Adeta bir tembel gibi, Anıl'a tekrar selam verip, yalnızca birkaç durak sonra indim.. Ringin gidebileceği en son noktaya gitmek için orda yerini almış, ve birkaç durak için ringi kullanan öğrencileri eleştiren insanlar, eminim o sırada arkamdan saydırdı. Halbuse orada otobüsün saniyeler içinde kapısını kapatacağı ve uzaklaşacağına güvenerek, indikten sonra, dönüp "sanane bilader, istediğim yerde inerim, aynı harcı vermiyom mu!" diye cıngar çıkartıp kaçmasını da bilirdim. Ama üşendim işte. İçimdeki yaşlı çıktı yine sahneye. "Dert etmiycen, dert." diyip oturdu yerine. O an ağzını burnunu kıracağıdım..

Her gün iki dolmuşla eve dönüyor olmak elbette ki yorucu ve masraflı oluyordu, ama bir yandan da elim mahkûm olduğu için artık iyi taraflarını görmek istiyordum. Nicedir bu yüzden götümden "dolmuş şöyle iyi, böyle güzel" bahaneleri uydurup duruyor, laf açıldığında "abi dolmuş zor tabi ama, mutluyum yaa" temalarını veren nutuklar atıyordum..

Her zamanki gibi en arkaya oturmak yerine, pencerenin yanına oturdum. Camın demiyorum bak. Oraya oturmamın tek amacı, pencere yanına oturan sorunlu insanların yaz günü o pencereyi dibine kadar kapatmasına mani olabilmek, en azından o sefer için pencerenin kontrolünü tamamen ele geçirmiş olmaktı. Başardım da.. Lâkin başta hemen arkama oturan çocuklu kadının, er ya da geç "yavrım çocuğa geliyü" diyceğini biliyordum. Cümle, on dakika kadar sonra aynen bu şekilde tırmaladı kulağımı. "Çocuğunu da seni de yaşatmam lan!" dedim. Pencereyi hafifçe kapatırken ve içimden. Pencerenin bir takım sorunlu yolcular tarafından yine biraz da olsa kapandığını, kontrolü o şıfrıntı karı yüzünden elime alamamış olduğumu gördükçe içim ağladı. O da tesadüf arkadaymış, gelip yanıma oturdu. Ukala ihtiyar tavırlarıyla "Dert etmiycen bak." dedi. Yerine döndü.. İnmeye yakın, İbo şarkılarından kafası iki milyon olmuş şöföre "Yolaazı." dedim, sesim yenilginin yasını tutarken, sessizce. Yürüdüm. Eve yürüdüm..

..Maillere gitti elim ilk önce her zamanki gibi. Mail trafiği o ara pek durgundu, ama yine de kontrol etmek alışkanlık olmuştu.. Inbox'a ulaştım.. Lisenin belli bir döneminde çat pat samimi olduğum, sonrasında hiç görüşmediğim bi arkadaşım mail forwardlamıştı. Bunu, beni düşündüğü için, o an beni hatırladığı için yaptığını sanmıyordum; zira maili bildiği bütün adreslere atmıştı ve onun için ordaki diğer adreslerden bi farkım yoktu.. Oldum olası forward mailleri sevmediğimden, hatta onları forwardlayanlara karşı ayrı bir sinirim olduğundan, kafadan silerdim inboxtan "FW:" gördüğüm yerde.. Her zamanki gibi kendisini hiç açmadan yanındaki kutucuğu tikledim ve "sil" butonuna bastım. Hatta "niye daha möhim mailler gelmiyor lan?" diye sinirlendim, butona birkaç kez daha bastım.. İnternetim nedense pek yavaşlamıştı son günlerde, mailin de silinmesi biraz uzun sürdü. "Siliniyor..." ibaresini gördüm, beklemeye başladım. Gözüm mailin başlığına takıldı.. Tam olarak şunu yazmıştı döngüyü başlatan: "FW: Bu maili okumadan silerseniz geçmişinizi de silersiniz!!".. Cümledeki ikinci ünlemi de okudum ki, o anda mail traşk diye siliniverdi ve tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Okumadan silmiştim.. Ama görünüşe bakılırsa asıl sildiğim şey basit bir mail değil, bütün geçmişimdi..

Sınav mahmurluğuyla, geçmişimin hakikaten silinip silinmediğini birkaç milisaniye kadar düşünsem de, sonra bunun saçma olduğunu fark ettim. "Sktir lan" dedim. "He, yani silindi benim geçmişim he mi? Keh kehh.." diye kabalığımı sürdürdüm. "Ne boş işlerle uğraşıyo insanlar ya!" dedim. Kendi kendime sinirlendim. Yine o çıktı, karşıma geçti. Derin nefes aldı. Bir anda hakikaten farklı bişey söyliycek sandım.. Dudaklarını araladı ve söylediği yine aynıydı.. "Dert etmiycen.."

Ağzını burnunu dağıttım bu kez, oluk oluk kan aktı. Ama dediği gibi... Dert etmedim...
Okumaya devam →

Yaz Modu

0 tane ömer üründül tadında yorum
Efenim yaz moduna girmiş bulunmaktayım. Not alın bugünü; 8 haziran 2009, "Daçe 2009'un yazı için yaz moduna girdi."

Gerek yok tabi, hafızalı arkadaşlar akıllarında da tutabilir.

Şimdi yaz modu diyince biraz şey olmuş olabilir. Sanırım beyinlerimizde farklı farklı şekilleniyor "yaz modu" dediğim şey; ama benim yaz modu dediğim esasen, eeh amma yaz modu dedim lan, neyse benim yaz modu dediğim, ohuha; böyle, yok her gece o club benim, bu club senin, yazın en bomba şarkılarıyla, murat poz olur, başkası olur*, kışın içerde kalmış clubber'ı ortaya çıkarmak, sabah 10'dan öğlen 3'e kadar plajlardaki atraksiyonlara birebir katılmak, ya da ne biliyim, çılgın yaz eğlencelerine vakıf olmak, evet başka şey bulamadım, değil elbette.

Yaz modu dediğim şey Ankara'nın pis sıcağında serinceğiz evime kapanıp, mutlaka 2,5 litrelik gazlı içecek ve akabinde çikolata-cips felan stoklayıp, geceleri dizinin, gündüzleri de oyunun dibine vurmaktan ibaret.

Yaz gelince baya asocialized oluyorum yani.. Kışın da gerçi bi sosyalim, bi sosyalim zaten. Evet. Neyse.

İşte yaz modunun ilk saatlerini de haliyle oyunla moyunla geçirdiğimden blog yazmaya pek üşendim. Yoğusa diyeceğim o ki, başka spotçular gibi konu bulamama meselesi söz konusu değil. Öhm. Öh. En yakın zamanda, hatta bugün bile olur, yeni postlarımı birbiri ardına göndermeye devam edeceğim efem. Afiyetle.

*ulan yazın murat pozdan başka kim çalar lan? bu club olaylarından çok uzağımışım, yakınlaşmak lazım.
Okumaya devam →
6 Haziran 2009 Cumartesi

Hayır, Mehmet Topuz Benim!

1 tane ömer üründül tadında yorum
(başarısız bir fotoşop denemesi değil, başarılı bir paint çalışmasıdır. ahoh.)
Okumaya devam →
5 Haziran 2009 Cuma

Sağlık Ocağı

2 tane ömer üründül tadında yorum
Öksürerek uyandım. Boğazım yırtılıyordu öksürürken. Yutkunarak geçirmeye çalıştım, zira uykumu bölmeye pek niyetim yoktu. Birkaç yutkunma denemesi yapsam da başarılı olamadım, yine öksürmeye başladım. Bu kez bu azapla uyuyamayacağımı anlayıp yatakta doğruldum. Kuvvetli son bir öksürükten sonra boğazımı ve tüm iç organlarımı hissetmiyordum. O sırada annem geldi..

Sesime gelmişti. Uykulu gözlerimi zar zor açarak ona baktım, o da kapının eşiğinde bana bakıyordu. Yüzünde acıma ve yoğun merhamet ifadesi vardı. Bunu yazıya dökebileceğimden emin değilim; ama anaç, korumacı ve endişeli bir ifade dersem bilirsiniz.. "Okula gitmiycektin dimi?" dedi. Önceki gece de böyle fena öksürük hâlim olduğundan okula gidecek mecalim olmadığını falan söylediğimi hatırladım. "Yok" dedim, ama sesim pek çıkmıyordu. Ağzımdan zoraki çıkan bir kelimeydi, onun akabinde yine öksürmeye başladım. Ağır öksürüklerin verdiği acıyla yatakta zavallı bir hâlde duruyordum. Acıdım kendime. Yalnızca birkaç gün önce arkadaşıma "bu kış hiç hasta olmadım lan eki eki" diye hava atıyordum..

Hasta olduğum zamanlarda bunu kolay kolay kabul edebilen bi insan değildim. En hasta hâlimde bile eşofman giymeyi redderdi bünyem. Her daim sokağa çıkacakmışçasına giyinmeliydim. Öyle sokağa çok çıkan biri olduğumdan değil, hasta olduğumu kabul etmek istemediğimden..

On dakika kadar sonra yataktan kalkabilecek enerjiyi ancak buldum. Bu fırsatı kaçıramazdım, yoksa gün boyu bu ısınmış yatakta öksürerek yatıcaktım... Lavaboda, klasik el-yüz yıkama merasimi sırasında ara ara aynaya bakıyor, kendi sefil halimi görüp hastalığıma küfrediyordum. Ne diye durduk yere, hemi de yaz günü gelip benim canımı sıkıyordu? Ne menem bir şerefsizdi, ne denli bir puştluktu yaptığı.. Kafada on milyon düşünce esnasında hâlsiz ayaklarım bedenimi zor taşıyordu. Odama döndüm.. Bir an önce üstümdekileri değiştirmeliydim. Çekmecedeki en canlı duran şeyi, turuncu tişörtümü gözüme kestirdim. Uzun zamandır giymiyordum.. Psikolojik olarak hasta olmadığımı, öyleysem bile en kısa zamanda bundan kurtulmam gerektiğini düşünerek çektim turuncuyu. Altımaysa iki haftadır giydiğim yeşil pantolonu giydim ve tüm bu giyinme işlemlerinin ardından yorulduğumu hissettim..

Mutfağa ulaştım. Annem kahvaltı hazırlıklarındaydı. "Günaydın" demeye ağzımı açtım ki, ikinci heceye kalmadan bademciklerimden birini ortaya kustum. Çok fena öksürüyordum. Öyle böyle değildi. Ama bi yandan da okula gitmiyor olmanın getirdiği bir sevinç vardı. Çocukluktan beri, evde öğleye kadar yatıp okula gitmeyecek olmanın yarattığı sevinç..

Ben boğaz yanmaları eşliğinde zoraki kahvaltı yapmaya çalışırken, annem birden, ömrümden rahat bi 3 yıl götürecek olan cümleyi salıverdi.. "Öğle tatili olmadan şu yukardaki sağlık ocağına bi gitsen.."

Çocukluğumdan beri sevmemiştim sağlık ocaklarını.. Soğuk gelirdi hep, pis gelirdi.. Ortalık yere Allah ne verdiyse hapşuran çocukları, ellerinden tutup onları getiren, gelince de orda illa ki bi tanıdığa rastlayıp muhabbetin dibine vuran başörtülü teyzeleri, ya da sırf ilaç yazdırmak için sabahın ilk ışıklarında sıraya giren emekli yaşlı amcaları hiç sevememiştim. "Sağlık Ocağı" denilen yerin senelerdir bünyemde yarattığı derin yaralara rağmen, 19 yaşında bir delüğanlı olarak, elimde sağlık karnemle yine oradaydım.. Bu kez başka bir sağlık ocağıydı, ama sağlık ocağıydı en nihayetinde işte.. Kaçınılmaz sondu..

Muayene sırası bana geldiğinde, öğle tatiline az kalmıştı. Bir odanın önünde durdum, içerideki beyaz önlüklü iki kadına "pardon burdan mı şey oluyoruz acaba?.." diye sordum. Kadınlardan bi tanesi hayatının en meymenetsiz bakışını attı ve hiçbişey söylemeden diğeriyle konuşmaya devam etti. Yok yere heyecan yapmıştım, o sırada odanın kapısındaki "Pansuman Odası" tabelasını fark ettim. "Hayallah.." dedim. Öksürük krizi tuttu yine. Birbirinden kuvvetli öksürüklerden sonra başka bir odadaki beyaz önlüklü "gel canım şöyle alayım" dedi. Geçtim öyle. Bir takım sorulardan sonra, önlüğünün göğüs cebinden çıkardığı tahta çubuğu ağzımın derinliklerine soktu. "Kesin kusucam" diye düşündüm. Kusmadım. Belli ki çocukluktan beri öğürten bu çubuğa karşı sonunda bağışıklık kazanmıştım.. Sonra steteskopla ciğerlerimi dinlemeye başladı. "Ağzından derin nefes al" dedi. İlk nefeste boğulacak kadar öksürdüm. Kendimi toparlayıp nefes alıp vermeye devam ettim. Her seferinde stetestopun o soğuk ucunu sırtımda bi yerlere koyuyordu, ben de olabildiğimce derin nefes almaya çalışıyordum..

Bu durum uzadıkça uzadı. Sıkılmaya başladım.. "Herhalde çok güzel sırtım var" diye düşündüm. Sonra "steteskop ne kadar ilkel ya" diye düşündüm. Sonra bi de sağlık ocağındaki doktorları aslında doktor olarak göremediğime, onların doktorlukla hemşirelik arasında bi yerde olduğuna kanaat getirdim. Sanki TUS'u geçemeyenleri sağlık ocağına atıyolar gibiydi...

Beş dakika sonra elimde o beyaz önlüklü kadının yazdığı reçeteyle eczaneye giderken buldum kendimi. Öğlenin tam ortasında güneş dikizlemesine beynime beynime geliyordu. Eczaneye vardım.. Reçeteyi uzattım, sonra elimdeki sarı sağlık karnesine bakıp, "neden buna yazmadı acep.." diye düşündüm. Sonra sağlık karnemin üzerinde el yazısı tipinde yazılmış "eczacı en yakın sağlık danışmanınızdır." yazısı dikkatimi çekti. Bir de kafayı kaldırıp eczacıya baktım. Eczacıların aslında neden o kadar sene okul okuduklarına, eninde sonunda bir dükkân işletecek olmalarına hayret ettim. Neydi yani yaptığı en fazla şey? Yazılı ilacı raftan bulup, bilgisayara bir takım bilgiler girdikten sonra "üzgünüz şu anda sistem arızalı, oturun biraz bekleyin." demekti..

Eve geldiğimde sıcaktan beynim sulanmıştı. Bir elimde sarı karne, diğerinde küçük ilaç poşetimle, içeri girer girmez doğruca yatağa attım kendimi. "Keşke toplamasaymışım yatağı lan.." dedim, ama açmaya da mecalim yoktu. Gözlerimi kapattım. Turuncu tişörtün işe yaramadığını düşündüm.. Bedenimden birkaç adım uzaklaşıp kendime baktım. Ne kadar gariban bir hâlde olduğumu izlerken, çoktan derin bir uykuya doğru yol almaya başlamıştım... zzZ...
Okumaya devam →

Oha #5

1 tane ömer üründül tadında yorum
Türk futbolunda olup bitenler bir hayli şaşırtmaya devam ediyor... Rijkaard "Aslan" Gibi!...
Okumaya devam →
4 Haziran 2009 Perşembe

Biraz Ünlü Fobisi

1 tane ömer üründül tadında yorum
Her seferinde "ağışamüstü uyumiycaksın yeaaa" geyikleri çevirip duruyorum da, yine her seferinde memleketinden alıkonulup, kaderine teslim olan karpuz gibi yatı-yatıveriyorum okuldan gelince. Ama yine de söylüyorum; yapma sen. Bak bana, daha ayılamadım.

● Demin uykumda bi rüya gördüm. Böyle, baya romantik bişeydi. Ama unuttum işte. Zaten nerde boktan rüya varsa onu hatırlarım, böyle çeksen film olucak rüyaları hatırlamam iyi mi. -bilinçaltıma küfürler filan-

● Sms/Msn dilinde, nerde bir Arapça-İngilizce kırması kelime görsem, ordan arkama bakmadan kaçı-kaçıveriyorum. "Eyws" nedir abi. Sensin eyws.

● Benim "biraz ünlü"ye karşı acayip fobim var. Çok değil, biraz ünlü olacak. Çok ünlünün yanında rahatım yine. Sonuçta çok ünlü adam, beni mi sallayacak? Nasoosa skinde değilim diye her tür davranışı gerçekleştiriyorum çok ünlünün yanında. Ama biraz ünlü öyle değil işte. Ona bir garip duygular besliyorum. Ondan daha bi tırsıyorum, daha bi çekiniyorum. Bunu da geçen gün radyoda sabahladıktan sonra göt kadar stüdyoda Ege Kayacan kişisiyle birlikte bulununca anladım. Böyle bir değişik korku hormonları salgılamaya başladım, bir garip düşünce bozukluğu yaşadım. Bir dakika içinde bünye kendini tamamen kitledi. Gerideyse Ege abi'ye söylediğim; "Ko..Khh..Kolay gelsinhh.." cümleciği kaldı.

● Hayır, sonuçta biraz ünlü adamın napıcağı belli değil. Skliycek mi sklemiycek mi bilemiyosun. "Hayatta sklemez" diyosun, adamın canciğer kanka olası geliyor; "Ooo abi ben seni biliyorum ya ehehe" diycek oluyosun, herif suratına bile bakmıyor falan. O bakımdan, nerde bir biraz ünlü görsem, orda dünyanın ilk "evrimini ters geçiren insanı" oluyorum. Hep heyecan şeysi bunlar.

● O değil de, Acun'a bi ben çıkmadım galiba lan. Beni de bugünlerde arar herhalde. Tabi, en möhim insanı en sona bırakıyor. Aferim Ilıcalı, aferim.

● Bir sezon boyunca dünya üzerindeki hiçbir spor haber kaynağında dalya kelimesi kullanılmasın, varr ya; ertesi sezon adam gibi bi tane maç yapılabilirse ben de insan değilim.

● Tarihte bugün - 4 Haziran 2007: "Olm matematikçi 100-100 verse takdir gelicek işte. Bi de şeyi yapmadım ben yaa, siz yapmış mıydınız. Şeyi ya, bir ödev vardı hani.." - Sene sonunda acı çeken, ismini vermek istemeyen bir öğrenci, Ankara. 4 Haziran 2008: "Ya bugün deneme sınavına girmedik mi lan? Tamam işte 180 soru çözdüm bugün, öyle say. Bence çözmeye gerek yok bugün başka yaa.. Olm yüsseksen soru lan. Ama bi yandan da hiç çalışmamış gibi bişey olucam bugün. Off, olm napalım yaa?.." - Her gün 200'den fazla soru çözmeyen ÖSS insanının, bir şekilde vicdanıyla savaş vermesi, yine Ankara.

● Ezan başlar başlamaz internetten çalmakta olan canlı yayının bir anlık kesilmesi ve akabinde "ara belleğe alınıyor" sürecinin gerçekleşmesi, bir anlık gülmeme sebep oldu. Geçti sonra.

● O değil de, neden ezan okunmadan önce caminin hocası "küh.. küh.." diye mikrofona öksürüyor arkadaş? Mikrofonun açık olup olmadığına dair daha teknolojik bir uyarı yok mu? Öksüren müezzin istemiyorum. Bitmiştir.

Geçmiş olsun dilekleri sunan herkese sevgiler. Sunmayanlara da yazıklar ossun diyorum, zira şu gün şu dakika hâlâ her öksürüşümde boğazım yarılıp, kendi kendini açık ameliyat ediyorsa sebebi onlardır. Haydi gideyim de şimdi, bir ıhlamır neyin bişey içeyim. Sağlıcakla kalın, ağışamüstü uyumayın.

Daçe.
Okumaya devam →
3 Haziran 2009 Çarşamba

Kaşıntı

0 tane ömer üründül tadında yorum
Dayanamadım, radyodan yazıyorum.

Saat 4'ü geçti, hâlâ cin gibiyim efem. Adeta iki yıldır uyumuş insan zindeliğindeyim. Yalnız bu şımarıklığım yarın derste nasıl göstericek kendini hiç bilmiyorum. İngilizce rüya görmek istemiyorum lan. Of.

Radyoda 3 kişiyiz. Evet, kocca radyoda. Yok lan, o kadar büyük bi yer değil. Ama olsun, 3 kişi olmamız bence gayet ilginç. Şu an dinliyo musunuz bilmiyorum ama, misal şu anki liste benim. Evet, böyle de bi insanım. Benim listemi dinleyin, Canberk'i dinlemeyin. Canberk pis, Canberk kaka.

Ahah.

Şu an yakınımda değil diye rahatım. Az sonra gelebülü. Kendisi şu anda stüdyoya tekrar girdi, naptığını hiç bilmiyorum. Zaten adam bir giriyo bir çıkıyo. Bi işler çeviriyo orda ama.

Hohaha. Ne arkasından konuştum ha. Şaka lan hepsi. Valla.

Bir saat kadar önce Radyo Odtü'ye yemek siparişi verdiğimizde, evet itiraf ediyorum deli danalar gibi yedik radyoda, kapıdaki güvenlikçi "Müslüm baba çalarsanız gönderirim" demiş. Kendisine selamlarımı iletiyorum.

Sıradaki parça onun için gelsin.

U2 - Get On Your Boots.
Okumaya devam →
2 Haziran 2009 Salı

Güneşi Görcem

0 tane ömer üründül tadında yorum
Selam gençler, naber? Ben hâlâ hastayımınakoyim. O kadar ilaç alıyorum, bu arada bana kalsiyum sandoz tadında bi ilaç yazan doktorun ben kırk yıl köpeği olurum, ne diyordum, o kadar ilaç alıyorum hâlâ bana mısın demiyor. Bi de şu hâlâları yazıcam diye yoruluyorum her seferinde lan, neyse.

Bugünün son, yarının da ilk dakikalarında radyoda olacağım. İlk kez radyoda sabahlamak heyecanverici olcak. Ya da bilemiyorum, belki de olmuycak. Ama bana nedense aşırı eğlencekmişiz gibi geliyo. Burdan bu geceki partnerim Canberk'e selam iletiyorum. Hayır, partnerim derken o anlamda diil lan. Ahohuha. Güldüm kendi kendime bak. Hohah.

Neyse işte, ne diyordum ya? Ha yani, bu gece radyoda kalacağımdan makyavelli, bloga büyük olasılıkla yeni post atamayacağım. Zaten atmaycaktım da, bu da bahanesi oldu işte. Ama yok, baktın çok canım çeker, gecenin bi saatinde ordan bişeyler yardırabilirim. Nasip.

Şurda ne yazıyosa o diyorum ve başka alemlere erişmek üzre bu satırlara burda nokta koyuyorum.
Okumaya devam →

Sidebar

0 tane ömer üründül tadında yorum
Yan tarafa, sırf farklı olsun diye aslen hiçbir işe yaramayan "Abone Olma Şeyi" ve "Arama Şeyi" ekledim. Sırf sıkıntıdan. Bi de "Takip Ediyorum Şeyi"ne de yeni bir iki blog ekleyip, bir iki blog çıkarttım. O yeni eklediklerime bakınız, takip ettiğim ölçüde tavsiye de ediyorumdur.

Ayrıca şu malum resimdeki cümleyi çeviren varsa ses versin; zira kendisi seneye 101'den muaf olucak.
Okumaya devam →
1 Haziran 2009 Pazartesi

NBA Çılgınlığı

0 tane ömer üründül tadında yorum
Dünya üzerinde NBA takip etmeyen tek insanoğlu benim galiba. Ya da herkes abartılı takip ediyor, bilemiyorum.

Ulan iki haftadır Orlando'yla yatıp, Cleveland'la kalkan insanlar var. Diyolar ki LeBron James şöyle sayı atmış, böyle asist yapmış; ama bunun yanında Celtic, Lakers'ın şöyle beynine vermiş, yok efendim, Howard double double yapmışmış falan filan.. Şu özel isimleri bile bulabilmek için inan beynimi zorladım okur, o derece ilgilenMiyorum elin Amerikalısının basketbol ligiyle.

Hayır mesela şahane bi arkadaş ortamında konuşuyoruz güzel güzel. Birisi Beşiktaş diyo, iki dakka geçmiyo, konu Kobe'ye geliyo. Zaman geçiyo, sigaranın zararları üzerine nutuk atıyo birisi, diğeri Golden State Warriors diyo. Ulan, bir ara Tayyip'ten konuşuyoruz, bi bakmışım bunlar Kevin Garnett ne şahane adam geyiği çeviriyo. Yahu, artık son olarak saçma bi anda masaya çıkıp tişörtümü çıkarsam ve "çocuğumu keserim laaan" diye bağırsam, konu huoop diye play-off'lara gelicek. Nası bi ilgi, nası bi istikrar bu Allah'ım? Bi NBA'le ilgilenmiyoruz diye bu kadar gelinmez ki lan insan üstüne!

Efendim, benim bu elin basketbol ligine ilgim eskiden biraz vardı. Çok değil ama, biraz. Hani, şimdiki Yunanistan Birinci Futbol Ligi'ne duyduğum ilgi kadar ya var, ya yok. İşte, sene 99-2000 falan. Malum, Micheal Jordan var diye ben Şikago'dan başkasını tanımıyodum. İlkokul 4'e kadar "NBA'da hangi takımı tutuyosun?" diye gelen akranlarıma, o zamandan beri ilgileniyo mnkduklarım, Şikago diyodum, Jordan çohiyi adam eki eki diyodum o kadar. Yani en ilgili olduğum zaman bile ancak o kadardı. Ressmen "futboldan anlamayan ama sürekli kazanan takımı destekleyen erkek çocuğu"nun NBA'li modeliydim. (ha bak o zamanlar saçının rengini değiştiren bir dönis radmın vardı, onu da bilirim yani)

Ne ara oldu bilmiyorum, bir ara Jordan gitti, Şikago'nun adını duymaz oldum. Sonra varsa yoksa Lakers şampiyon olmaya başladı. O zamandan sonra hep Lakers'ı tuttum. Bu kez yaşın daha büyük olmasından kelli, daha bi farkındaydım olan bitenin. Ama yine de ilgimi çekmiyordu gece 3'te oynanan maçlar.

Sevgili okur, diyebilirim ki sana, son 8 senedir izlediğim tek NBA maçı, sanırım geçen sene yine gecenin bi köründe oynanan All-star maçıydı. Onda da Mehmet Okur var diye izlemiştim. Hatta ondan önceki sene de olabilir, bilmiyorum. Sen kesin bilirsin ey okur -mnkym-. 8 yıllık sürecin öncesinde izlediğim maçlar da hep bilgisayar oyunu maçlarıydı. D'ye basıp sayı atardık, A'yla zıplardık falan. Güzel olmaya çalışan günlerdi.

Neyse işte, şimdi de Hidayet'ler finale çıkmış diye sallanıyor ortalık. Ya skcem nolur konuşmayın artık. Hani, en fazla diyin ki Beko Basketbol Ligi'nde kim şampiyon olur falan, en kötü bunu diyin. Ben de diyim ki, Efes alır, Ülker alır, Cafe Crown alır, Cola Turka alır. Ama yok arkadaş, illa burnumdan gelsin diye NBA konuşun siz.

Viva Los Angeles Lakers! (hala kobe falan var dimi lan, tanıdık adamlar yoksa lakersı da bırakıcam, iyice çekicem elimi eteğimi bu işten)

Pivot Santrfor Daçe.
Okumaya devam →

Haziran'a Selam Ola!

3 tane ömer üründül tadında yorum
Feysbuk'ta doğumgünü kutlamasak çok ayıp olacakmış gibi bir izlenim türedi. Halbuse asıl oraya güvenip, mesaj atmamaktır en büyük ayıp. 
Osman to Hulusi: "cnm dogumgnn kutlu olsun=)))))"
Hulusi to Osman: "saol cnm iiki varsn!!!=D=D"
Allah da cezanızı versin.

Evet tamam ben de feysbuka güvenip, doğumgünlerini ordan kutlayan biriyim ama siz yapmayın lan.

Ayrıca hazır canlı kanlı 2009 yazına girdiğimiz şu dönemeçte, şahsî doğumgünüm olan 28 ağustos günü için şimdiden söylüyorum; feysbuktan kutlayıp da mesaj atmayan olursa yakarım. Çocuğumu yakarım.

Kafam uykulu olduğundan, evet benim bazen kafam uykulu kalıyor, çok uzun uzadıya yazamaycam şimdi, ama bu da böyle bir "yeni ayı karşılama yazısı" olmuş olsun. Hatta yeni mevsimi karşılama. Bir yandan da yeni haftanın ilk günü. Vay anasını, bir de analar günü, dayılar günü falan da olsaydı tadından yenmezdi ha bugün. Gerçi özel bir şey yok diye, biz isim koyamıycak değiliz. Efendim, bugünü şu dakika itibariyle "1 Haziran Dünya Dayı Günü" ilan ediyorum. Bugün dayınızı arayınız, halini vaktini sorunuz, mümkünse elini öpünüz, harçlığınızı alınız. Sokaklarda bayraklarla; evlerde keklerle, böreklerle kutlayınız. Herkesin bu çok özel gününü kutlarım.

"Saçma mısın nesin?" diyorsunuz, işitiyorum. Ben de tam gitmek üzereydim zati. Gidiyorum... Gittim. (tarihte bugün - 1 haziran 1713: ilk kez avrupa'ya yaz geldi. ahoha. tamam gittim lan. hohua.)

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)