31 Mayıs 2009 Pazar

Öksürükler Hali

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bence bi insanın kotası 4 GB olmamalı. Bunu bilir, bunu söylerim.

Mayıs 31 demek oluyor ki, yarından itibaren resmî olarak yaz mevsimine giricez. Bugün dışarıda yağan yağmurun haddi hesabı yoksa, o da yazın yağamayacağındandır. Son günüdür, bırakınız oynasındır.

Call of Duty 6'nın tanıtım videosunu izledim, ve gözlemlediğim kadarıyla oyunda grafik olarak bi ben yokum. Bence artık bi raddeden sonra yeni çıkan oyunların yanında, kendi pc'mizdekine ek olarak 512 MB - 1 GB'lık ekran kartı hediye edilmeli. Nası oynuycam lan ben yoksa?

Ne kadar haberci olarak seçilsem de, her boka burnumu sokmuş oluyim diye dj'lerin gece yayınına kalayım dedim. Annemin ilk tepkisi, "Ha, yani radyoda artık yatıya da mı kalıcan?" oldu.

Tarihte bugün - 31 Mayıs 2008: ÖSS'ye hazırlanan B.D. (18-) dershane deneme sınavlarına gire çıka kafayı yemiş, en sonunda dershanenin 4. kattaki tuvaletine bütün beynini kusmuştu. Sifonu çekmediğinden kelli, 4 ders boyunca sınıfta beyin kokusu ağır olarak hissedilmişti. B.D.'nin bütün beynini ASKİ'ye göndermesinin ardından sınava kimin beyni ile gireceği sınıfta merak konusu yaratmıştı.

Bu yazıları çok şiddetli öksürük eşliğinde yazıyorum. Kıymetinizi bilica. (türkçedeki en kaba ikinci kelimedir aynı zamanda öksürük.)

Bugün son yazlarımın en minimal göbeğine sahip olduğumu fark ettim. Yıllardır eritmeye çalıştığım, bi yerden sonra beyaz bayrak çekip savaşmayı bıraktığım kocaman göbeğim, sonunda bu yaz o kadar da kocaman olmayacaktı. Sahili düşündüm, dalgalar, rüzgar falan. Bunlar güzel şeylerdi. Daha az göbekle, daha güzel şeyler hem.

21. yüzyılda hâlâ varlığına şaşırdığım bişey varsa, o da Sinan Engin'dir.

Böyle de punch'ı koyup giderim.
Okumaya devam →

Farmer's

1 tane ömer üründül tadında yorum
Yazın ortasına doğru katılacağım "Yemekteyiz Eryaman" için yapacağım yemektir. Farmer's ayrıca, Diren'e üçüncü kahvaltı tarifidir. Söz verdiğim üzre bu çok özel tarifi Daçe Der Ki ekranlarında paylaşacağımdır...

...

Evet efendim, yemek tarifi vermeyeli uzun zaman olmuştu (Öncekiler için bkz: İtalyan Mafyası Daçezzoli, Karla Karışık Dachicken). Bugün tarifini vereceğim Farmer's ise, öncekiler gibi şahsımın bizzat Türk mutfağına armağan ettiği bir yemek değil. O bakımdan da adının orijinal halini korumak durumundayım, öyle Daçezzoli gibi, Daçikın gibi isim uyduracak değilim. Ö-öhm. Kaleminizi, kağıdınızı alın hanımlar, tarifi veriyorum..

Öncelikle bize gereken az ve öz malzemelerden ilki küçük boy patates. Hı-hı, bildiğimiz patates. Diğer malzemeler de, yine Daçe Der Ki ekranından tanıdığımız sucuk ve yumurta. Gördünüz değil mi, ne kadar da masrafsız bir yemek.

Efenim, küçümen boy patatesimizin kabuğunu bir adet bıçak vasıtasıyla soyuyoruz. Soyduğumuz patatesi 15 saniyeyi geçmeyecek şekilde musluğa tutuyoruz, kiri pası gidiyor. Patatese uygulayacağımız son ama en möhim işlem onu doğramak. Evet, kendisini küpümen küpümen doğruyoruz. Küplerin boyutu o anki ruh halinize kalmış. Doğradımız patatesleri orta boy bir sahana atıyoruz, sahanın altını yakıp, biraz ayçiçek yağı ekliyoruz. Onlar orda kendi hallerinde cızzz, cuzz diye bağırırken ikinci malzeme olan sucuğa geçiyoruz.

Sucukları da kafamıza göre doğradıktan sonra sahana, patateslerin böğrüne böğrüne atıyoruz. Bir kaşık yardımıyla 2-3 dakika kadar karıştırıyoruz.

3 dakikanın sonunda iki adet yumurtamızı da kırıp, sahana atıyoruz. 3 dakika da öyle karıştırıyoruz. 

Son olarak sucuklar pişmiş, yumurta karışmış, pattesler de hafif diri kalmış olmalı. Farmer's'ımızı tabağa koyup, tuz-karabiber-pul biber katıştırıp servise sunuyoruz.

Afiyet olsun gari. 
-ne farmersı lan, bu bildiğimiz patatesli sucuklu yumurta diyebilirsiniz, hakkınızdır.-
-o diil de kaşar da konulur aslında, ben unuttum onu.-

Daçe.
Okumaya devam →
30 Mayıs 2009 Cumartesi

Allah'ım Sana Geliyorum #2

1 tane ömer üründül tadında yorum
Serinin ikinci ve son ayağındayız. Bu kez şaka maka geliyorum. Hem tek de değil, öyle Sinan'la falan geliyorum. Şimdi tam havaya giremedim ama, şampiyon olduğumuz takdirde bir şeyler yazacağım. (tabi biz olacağız, kim olacak ya? kötü sivas mı olacak?)
***
şampiyonluk sonrası editi: Şampiyonluk yazısı yazıcaktım ama üşendim baya. Şimdi bunun sonuçta Mart'a kadar yolu var. Şimdi git, sonra gel. Huha.
Okumaya devam →
29 Mayıs 2009 Cuma

Bir Garip Orhan Veli

1 tane ömer üründül tadında yorum
Teoman garip insan vesselam. Belgelerim'e şöyle bir göz attığımda, çünki benim bi sürü belgem var çok business bi insanım, bende 60 saatlik şarkı arşivinin olduğunu fark ettim. Oha dedim, bi insanın 60 saatlik sanat yaşamı olur mu. Olmaz tabi.

Gözlerimi ovuşturup tekrar baktığımda 3 saat 37 dakika yazıyordu. Nasıl gözlerim var lan benim dedim. Gözlerim de garip vesselam. Aslen mayop ve astigmata sahipken, bi de uydurma huyu çıkmasın dedim. Sonra her şeyin bi rüya olduğuna kanaat getirdim, çünki rüyada hep kolay oluyo böyle kafana göre bişeyleri değiştirmek. Rüya dediğin şey çok komik değil mi lan? Neyse ben bunu şimdi şey yapamiycam, sonra başka bi yazıda değinirim uzun uzadiye*.

Malum şampiyonluk ihtimaline karşın, bugün saat bilmemkaç sularında babamla devasa bayraklar astık balkona. Devasa dediğim de.. Yok lan, devasa falan değil. Büyük denir anca.. Ama ben çocukken onlar devasaydı taam mı!?

Çocukken her şey bi büyük gelir ya, ama aslında büyüyünce görürsün ne denli küçümen olduklarını. Mesela bürsürü akrabam vardı ben küçükken, böyle metrelerce insanlardı bence. Ben diyim 5 metre, siz deyin 6 falan. Ergenliğin ilk yıllarından sonra gördük ki, aslında dünya üzerinde boy ortalamasını aşağı çeken insanlarmış hep. Nası kandırmışlar yıllarca.

Bi de ufakken böyle yine 5-6 metre dolaplar vardı evde. Hep merak ettim en tepede ne oluyo, orda nası bi düzen var, ya da mesela orda bizden başka hayatlar var mı falan. Yok arkadaş. Uzayınca şahit oldum, hep pislik o dolapların üstü, her yer toz. Ben o tozları mı hayal etmiştim lan onca yıl? Nolurdu yani büyüyünce de orda yeni hayvan türleri falan görsem? Sonra diyolla ki çocuk ergenliğe geçince bütün iyimserliğini kaybediyor mamada mimada. Ulan ben mi diyorum bea orda toz olsun, pislik olsun, başka da bi bok olmasın diye?

*O değil de, yıllarca 'uzadiye' diye bildiğim kelime, esasen 'uzadıya'ymış. İşte insan böyle ufak şeylerle de mutsuz olmasını bilmeli bence.

Blog öncesi dönemde, İsa'dan sonra 2009 Ocak-Şubat zamanına tekabul ediyor, yazmış olduğum bir kısım notları okudum dün. Çok acayip geldi. Bir duygusal oldum falan. Geçti sonra.

Geçen gün sınıfta dev ekran sunumu yapacağıdım. Presentation babı. Her şeyi hazırladım, anlatıcaklarımı kafaya koydum, sınıfı karşıma almaya hazırlanıyordum ki; fermuarı açık unuttuğumu fark ettim. Yani, öyle bi anda fark ettim ki, 2 dakika sonra Odtü hayatım başlamadan bitebilirdi. İşte o an anladım ki, Allah'ın aslında çok sevgili kuluyum.. -Lan o diil de, fermuar açık vaziyette presentation yapsam kaç alırdım acaba. Ahah. Bilemedim. Neyse, böyle de bi insanım aynı zamanda.-

Sınıf diyince.. Bizim sınıfta yabancı öğrenciler de olduğundan makyavelli, arada bir istemesem de diyaloga girmek zorunda kalıyorum. İşte o durumlarda anlıyorum ki, İngilizcem bi halta yaramaz. Bunu en son bugün "Yeaah" diye karizma yaptıktan sonra "Yeah.. Simultaniously" diyerek rezil olduğumda anladım. Arkasından düzeltmem icap etti tabi. "Eaa.. Spon.. Spontaniously."

Şu sıralar en çok Devlet Bahçeli gibi hesap yapmak istiyorum. 1 yıldır çalışmaya çalışmaya, yirmidohuz'la onbir'i toplayamıyorum bazen. Büyüksün Devlet Bahçeli. Hohahoh.

Feysbuk'ta yaş ortalamasının çok "genç" olduğu haberini okudum. Çok şaşırdım. Adeta dibim düştü, ağzım onun içine girdi. "Facebook genç işi" diye haber yapan haberciye sesleniyorum; hastetme lan adamı.

Asıl, pazartesi beni mülâke eden Bora'yı dün ntv'de, Can Dündar'ın programında gördüm ki; ben daha da bişey demiyorum. -mülâkatın fiil hali ne ola ki?-

Teoman hâlâ bir şeyler söylerken, ben tam burada bitiriyorum. Kendinize iyi bakın, kafanızı gözünüzü sakının. İyi haftasonları diliyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
28 Mayıs 2009 Perşembe

Rıdvan Dilmen

0 tane ömer üründül tadında yorum
Şu maçın şeysi kurumadan, en kötü dün gece yazmam gereken şeyi yazmak istiyorum. Hem de utanmadan perşembe günü diye kaydediyorum.

...

Son yılların en çok beklenen Şampiyonlar Ligi finali oynanmaktadır ve her sene olduğu gibi maç yine Star'dadır. Maç başlayalı 10 dakika olmuş, göz zevkimize en uygun şekilde devam etmektedir. Sahadaki oyuncular öylesine büyük adamlardır ki, tek bir tanesinin etiket fiyatıyla ömür boyu lüks içinde yaşayabilirsin. İşte bu denli büyük adamlar kâh o kalede, kâh bu kalede şov yaparken, bir anda beklenen gol Barcelona'dan gelir ve akabinde Rıdvan hocanın şu amaçsız yorumunu duyarız:

"Burun vurdu galiba..."
Okumaya devam →

Elin Korelisi

0 tane ömer üründül tadında yorum
Biraz gecikmeli de olsa belirtmeliyim ki; Manchester'lı olmakla Beşiktaş'lı olmak bazen aynı duyguların ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Bakınız; Ji-Sung Park ve İbrahim Üzülmez insanlarının (!) maça ilk 11'de başlamaları. Bünyede yarattıkları ortak duyguyu siz de fark ettiniz, değil mi?
Okumaya devam →
27 Mayıs 2009 Çarşamba

Allah'ım Sana Geliyorum #1

1 tane ömer üründül tadında yorum
Diyorum ki bu gece Messi'yle Ronaldo kapışacaksa, eminim ki yarın da ben bir takım Messi'cilerle kapışıcam. Sinan olur, Ahmet olur. O değil de, görüp görebileceğim en fantastik final maçı olabilir mi ki lan? Olur valla. Ronaldo'ya selam.

maç sonrası edit: ronaldo da bi boka yaramadı. guardiola resmen şifre yazdı lan bu sene. şifrenin allahını yazdı hem de. burdan son olarak guardiola'ya selam iletiyorum. ne içiyorsa söylesin, ben de içicem.
Okumaya devam →
26 Mayıs 2009 Salı

Gülen Surat

1 tane ömer üründül tadında yorum
Mutluyum gençler bugün. Allah arttırsın. Bahsi geçen "ehe" moduna pek yakınım. Burnum akmasa tam o modda olacağım, ama Allah'ın cezası Ankara'nın oynak havası hasta etti beni. Neyse öyle işte, yeni yazılarla akşam burda olabilirim. Olmaya-da-bilirim. Kısmet.
Okumaya devam →
25 Mayıs 2009 Pazartesi

Mülâkat Falan

0 tane ömer üründül tadında yorum
Efenim, şu aralar yalnızca 19 yaşında olan Daçe insanı, bugün hayatının ilk "iş" mülâkatına gitti.
-nasıl da third person havası kattım. acil first person'a dönüyorum..-

19 yaşında da değilim lan esasen. Gün alma safhasındayım hala. Mnakoyim ağustostan beri gün ala ala bitiremedik 18'i zaten. Neyse, konumuz o değil.

Geçen aydan itibaren bu beyaz sayfalarda benim radyoya giden yolumu okudunuz sanıyorum. Topluluk işleriydi, demo çalışmalarıydı, demo günüydü, demomun seçilmesiydi falan. DEMOM SEÇİLDİ evet, hala mesudum. İşte bugün de, bir kısım arkadaşla beraber Radyo Odtü'ye, mülâkata gittim. Çok heyecanlı bi olay arkadaş. Ressmen, geçmiş-şimdi-gelecek diye gözünün önünden geçiyor radyo durumları. Ama bi yandan zevkli bişey de. ("demom" da söylenişi ne pis bi kelime oldu lan)

Bizim radyonun en şeyli isimlerinden, eöö önemli isimlerinden Bora ve Fulya'nın karşısında adeta bir gece talk-show'uymuşçasına diyaloglara giriştim. Bir anda onları sunucu, kendimi de yeni albüm çıkaran genç törkücü gibi hissettim. "Ehöhe öhm şimdi ben yaani.. Eeaa.. Ben iyiyimdir ya. Ehihö.." falan. İşte bunlar mülâkatın yarattığı ufak çaplı heyecanda ağzımdan çıkmak isteyip de çıkamayan, özünde çok iyi birer insan olan cümlelerdi.

Genelinde güzel geçen bir mülâkattı kendi adıma. Bunda Bora'yla Fulya'nın, ikidir Fulya diyorum da aslen o kişi Fulya değilse sıçtım demektir, yoğun neşesi ve pozitifliğinin rolü büyüktü. Kendilerine teşekkür ediyorum. (selam bora. sana bugün blogun adresini verdiğimde ne kadar mutlu oldum var ya. dedim ordan fulya da alır. sonra herkes de alır. ohoo sonra herkes okur falan. kimi tanısam okusun istiyorum. böyle de bi insanım.)

Hani, sonuçta benim aklımda "mülâkat" dediğin şey, ki kelimesi bile çok toşaklı; böyle karşında bikaç tane takım elbiseli, gözlüklü, somurtgan ve her daim köşeye sıkıştırmak isteyen "boss"lar oturur, senin ağzına sçar, gönderirler. Öyle değildi işte. Gittikçe ısınıyorum ben, haydi hayırlısı.

O diil de bugün ne sıcak yaptı be. Başım ağrıdı valla. Hayır, anlamıyorum ki bu havanın bi ayarı yok mu. O ayarda tutulsa ya. Neyse. Kaç post'tur ilahiyata laf atıyorum, çarpılmadan bitireyim. (Allah'ım özümde öyle bi insan değilim. Valla.)

İşte bu da böyle bir mülâkat hikayesiydi, çok uzun yazamadım ama. Hepinizi seviyorum. Kaçtım.
(selam anıl. birkaç yazı öncesine kadar buradan haberin olduğunu sanmıyodum. hatta demo çalışmaları sırasında yazdığım bi yazıda da sana selam göndermiştim, ama alamican falan demiştim. kısmet.)

-yazının süprüzüyse aha da burda-

Daçe.
Okumaya devam →

Oha #4

0 tane ömer üründül tadında yorum
Biraz kalitesiz falan ama, koca internette daha neti yok bu fotonun. Koymazsam ölürüm diye koydum.
Okumaya devam →
24 Mayıs 2009 Pazar

Heyecan

0 tane ömer üründül tadında yorum
Kötü Wolfsburg bile şampiyon oldu. Bizim neyimiz eksik? Tek engel kötü Denizli. Eğer kötü Galatasaray, kötü Sivas'ı yenerse çok şahane olur. Allah'ım haftaya sana geliyorum, kale arkasından yer tut.
Okumaya devam →

Ben İstifra Edince Ne Olucak?

0 tane ömer üründül tadında yorum
Efendi gibi yazıcak bi giriş paragrafı bulamadım. Olsa ne iyi olurdu demi. A-öhm.

● Üniversite şenliklerinin hemen hemen hepsi bitti galiba. Tabi başka şenliğe katılma fırsatım olmadı ama bu yılın şenliklerine dair aklımda kalıcak olan bir şey varsa, o da istisnasız her okula Bedük'ün gittiğidir. Arkadaş, tamam anlıyorum şen bir insansın, her yeri şenlendirmek istiyorsun da. Ne bileyim yani, kolbastı eşliğinde "Automatik" de bi yere kadar dimi. Mümkünse iki sene yüzünü görmek istemiyorum. Bitmiştir.

● O diil de Bedük benim feysbukta arkadaşım lan. Ahah. Bu aralar feysbukta kim varsa burdan saydırıyorum, hayırlısı.

"Ugt şenlik işini Radyo Topluluğu'na devretsin" diye grup gördüm ki feysbukta, aman Allah'ım, beş kere girdim, beş.

● Bugün bir acayip pazardı. Topluluğa yeni YK seçtik, demolar açıklandı falan. Benim demo çok skinizde mi bilmiyorum açıkçası ama, eğer olanlar varsa diye diyorum, habere seçildim a dostlar. Evet, baya bildiğin haberci kısmısından olucam. Dj kısmısı da yalan mı oldu nedir, onu bilmiyorum. Kısmet. Ha bi de, demosu seçilen diğer arkadaşları kutluyorum. -neyse, ver oğlum arkadan karayip korsanları müziği, ver ver-

● Yeni YK'nın, ki kendileri Yukardaki Kurul oluyor, seçilmesi sırasında bir takım tatsızlıklar, bir takım gerginlikler, efendime söyleyim, "aslı benim kalemimi aldı" serzenişleri duymadık değil. Hatta ilk YK seçimim için oldukça izlenesi geçtiğini söylemeliyim. Aslında fazla da bahsetmek istemiyorum, merak edin.. Ama tabi, bu olaylar bi yana, Burcu'ya ve diğer tüm Yukardaki Kurul üyelerine tebriklerimi iletiyorum.

● Burcu'dan Beckham'a nası bağlıycağımı bilemedim, ama konu Beckham. Aslında sadece o değil, Figo falan da var. Efendim, bunlar tanıdığınız üzere belli bir eşiğin üzerinde karizmaya sahip olan topçular. Evet evet, topçular. Ne o, şaşırdınız? Bahsetmek istediğim konu da tam olarak işte bu. Yani, anlamıyorum, Allah sana kaş vermiş, göz vermiş. Boy vermiş, pos vermiş. Koyun vermiş, kuzu vermiş. Sen bu kadar karizmaya rağmen, hala gidip yeşil sahalarda top depiyosun. Olucak iş mi lan. Buradan Beckham, Figo, Rui Costa ve bunların yanında bilimum İtalyan defans bloğuna sesleniyorum: Akıllı olun. Adabınızı bilin, futboldan elinizi eteğinizi çekin. Gidin bi aktör olun, ne bileyim bi aktör olun (başka bişey olunmuyor lan) falan ama 90 dakika futbol oynayıp, sonra pis pis terlemeyin. Saçma.

● Sana iki feysbukum daha var okur. Birincisi, feysbukta gelen arkadaşlık talebiyle ilintili. Arkadaşlık talebi geri çevrilmez, günah. Her gelen talebi confirm ediceksin. Bunu diyeceğidim. İkincisi de; n'olur artık "GüLMe GaRanTiLi =D=D=D" diye abuk sabuk yorumlar, başlıklar yazmayın videolara. Nası bohem bir pazarlama yöntemidir. Kime neyin garantisini veriyorsun. N'olur dedim bak. Allah dedim, kitap dedim, müslüman dedim. Yapmayın lan.

● Çocukken'in en büyük dramlarından biri geldi geçen aklıma, onu paylaşıcağımdı. Hani böyle, ailece bi yere gidilcektir arabayla, baba sürer falan. Gidilecek yere vardığınızda, direksiyon başında olan baba, var olan hiçbi park yerini beğenmez ve aslında gitmeniz gereken noktadan olabildiğince uzak bi yere, hatta mesela şehrin öbür ucuna park eder ya. Siz de arka koltuka, 10 yaşın verdiği yetkisizlikle olanları sadece seyredip, park edilen yerden gidilcek yere kadar olan mesafeyi yürüyerek geçiriceğinizi fark edersiniz ya. İşte, ben tam anlatamadım da, o yani bi çocuğun görüp görebileceği en büyük dramlardan biri değil midir? (ressmen şu paragrafı yazıcam diye yoruldum ha. nası hayatta kalıyorum bu saçma beynimle allahım.)

● Son olarak da, komik olmak isteyen ama hiçbi zaman kendinden başka güleni olmayan nikâh memurlarına sesleniyorum.. Yok yok vazgeçtim, onlara yetki veren belediyelere sesleniyorum.. Vermeyin lan öyle her önüne gelene yetki. Mesela bence, adam gibi bi komiklik sınavı yapın, hakkaten komik olmayanlar nikâh kıyamasın mesela. Yazık lan bana da.

Ya o diil de, efendi gibi bi giriş paragrafı yazamadığım gibi, efendi gibi bi bitiriş paragrafı da yazamıyorum. Bugün böyle bi solunum yetmezliğim var, niyeyse. Haydi gittim. (ha bu arada, buna benzer başlıklı bi yazı daha görmüş olabilirsiniz, bakınız o da şurda.)

Daçe.
Okumaya devam →

Saçma

0 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlar. Gecenin bi körü içimdeki yazma ihtiyacına karşı koyamadım. Esasen kendi çizdiğim, ya da bi şekilde bana ait olan ilginç ya da komik bi resim ekleyip, "ehe, bonus post" diyecektim. Ama her yere baktım, bana ait olan güzel bişeye rastlamadım. Sanırım resim konusundan iyice uzaklaşmışım. Neyse, gidiyorum ben. Yatacağım. Bu da böyle amaçsız bir yazı oldu. Hepinizi öpüyorum.
Daçe.
Okumaya devam →
23 Mayıs 2009 Cumartesi

Beautiful

2 tane ömer üründül tadında yorum
İnsan şarkıya aşık olur mu? Oluyor işte.

O değil de, ben niye ortaokuldan beri "beautiful" yazamıyorum ya? Çok zor lan. Tüm Avrupa dilleri içinde en zor ikinci kelime hangisi deseler, derim ki beatiful.. Şey, yani.. Beautiful..

İngilizce böyle arkadaş. Çakal bi dil. Çaktırmadan zor. Bakıyosun, özünde aslında bir I bir You falan gibi duruyor, ama öyle değil lan. Şöyle ki..

Malum, bu yıl hazırlığız diye İngilizce'nin ebesinin ağzının içine giriyoruz. Eminim, İngilizlerin Amerika'yı keşfinden beri hiçbir "Beyaz Adam" o kadar girmemiştir. Biz manyağız ya, illa vur diyince öldürücez ya, giriyoruz.
Geçen gün o kadar saçma bi kural öğrendim ki, aklım hayalim şaştı. "Inversion" adı altında, Obama biliyorsa adam değilim, masum görünen ama içi fesat bi gramer kuralı. Tahmin edebileceğiniz bütün yardımcı fiilleri, shuffle'casına rastgele bi şekilde yanyana yazıp bırakıyorsunuz. Oluyor size inversion. Ama bi yandan da zor bişey yani. Hani, kimsenin aklına gelmez sınavda öyle saçmalamak. Zaten bazı kuralları Odtü'nün, hatta direk Bülent kişisinin uydurduğunu düşünmekteyim. (bülent is the head)
Ben ki, düne kadar İngilizce'nin ne kadar muazzam ve kolay olduğu konusunda kendime vaazlar veriyordum. Olmadı yar.

Bu aralar hazırlıktan çok bahseder oldum.

Öyle işte, bir şarkı paylaşımıyla başlamıştım ki nerelere geldim. Kendinize iyi sarılın.

Daçe.

(aufwiedersehn daha kolay lan.)
Okumaya devam →

Günübirlik New Orleans Gezisi

0 tane ömer üründül tadında yorum
Çarşamba New Orleans'taydım. Bunu kimse bilmez.

New Orleans kendi halinde ufak bir kasabaymış zamanında. Sonra ensesi kalın adamlar gelmiş. Kodamanlar. Biraz yatırımla çeki düzen vermişler şehre. Olmuş sana şimdiki New Orleans.

NBA'yla ilgilenmediğimden New Orleans'ın takımı nedir bilmiyorum. New Orleans Knicks miydi, Snickers mıydı, neydi. En son 1999 oyununu oynamıştım EA'in, çok hatırlamıyorum o yüzden.. Aynı süreç itibariyle New Orleanslılar da futbolla ilgilenmediğinden adam gibi bir futbol takımı çıkaramamışlar. Yani, koca şehirde bir Ankaragücü seviyesinde bile takım yok.

Başlangıç olarak New Orleans'ın spor müsabakalarıyla zerre alakam olmadığı için, haliyle konuşacak konularda da 1-0 mağlup başlamış oldum.

Müzik alanında da biraz çalışmaları var tabi adamların, ama o da sportif alanda olduğu gibi hep gölgede kalmış. Mesela kimse bilmez ki, Eric Cantona aslen New Orleans'lı bir Amerikalıdır. Aynı zamanda yine kimse bilmez, kendisi bir müzisyendir. Çok şahane ud çalar, bağlama çalar. Futbolu hobi olarak yapmıştır. Bunu da kimse bilmez. Allahım, neden kimse Eric Cantona'yı bilmez ki.

Tarihsel süreçte, Amerika'nın keşfinden birkaç yıl sonra bu şehre ilk ayak basan, İngiliz deniz gezmişi Kaptan Cursor'dır. Tamamen şahsi saplantılar sonucu, geldiği memleketin, Orleans'ın adını vermiştir. Evet bunu şimdi uydurdum. Şahsen, bilmiyorum İngiltere'de Orleans diye bi yer var mı yok mu, ama varsa fena olmaz hani. Sonuçta Orleans'ı olmayan ülke olmaz değil mi? Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz yani..

İnsanları çok canayakın, çok sıcak. İki dakika yalnız bırakmıyorlar. Özellikle gece belli bi saatten sonra, kızlar koşuşturuyor dört bir yandan. Nereye giderseniz arkanızdan geliyolar.

Buranın en meşhur yemeğiyse kızarmış tavuk. Evet evet, bildiğimiz kızarmış tavuk. Bunun neresi meşhur diyebilirsiniz. Açıklayayım. Kentucky Fried Chicken yanlış bilindiği üzere aslen Kentucky'de değil, New Orleans'ta açmıştır ilk dükkanını. Kentucky'ye taşınma hikayesini bilmiyorum pek. Ama orijinali burası yani. Başka da lokanta falan yok koca şehirde. Adım başı KFC, adım başı KFC. Haliyle en meşhur yemekleri de tavuk. Hem burda bi sepet doldurana bi sepet daha veriyolar. Öyle de acayip kampanyaları var. (ne sepeti lan, kova olcak onlar)

New Orleans hakkında sallayacağım bir başka kulvar ise yerel yönetim ve izlenen politika. Şimdi ben cahil biri olduğumdan, Google'a da sormaya üşendiğimden, New Orleans'ın bir eyalet mi yoksa sadece bir şehir mi olduğunu tam bilmiyorum. Yazının başında şehir demiştim, şimdi işime gelmediğinden onu eyalet yapıyorum. Evet, New Orleans on yıl kadar önce belirli bir nüfusu aştığından şehirden çok eyalet olmaya hak kazandı. Yani bizim bildiğimiz adıyla New Orleans Büyükşehir Belediyesi ünvanını almaya. O zamandan beri de bir sürü pis işe bulaştı. New Orleans valisi Muammer O'Rleans, kendisi aslen İrlandalı'dır, özünde pis biri olduğundan dolayı şehrin de adını kirletti. Koca Birleşik Devletler'de en pis şehir neresi deseler, yani eyalet deseler, herkes New Orleans diycek. Öyle bi hal almış. (test edildi-onaylandı: new orleans eyalet falan değil.)

Bu kadar saçmalık yeter. Bir gün New Orleans'a gitmek kısmet olursa, daha "doğru" şeyler yazmak isterim. Şimdi olmaz. Gittim.
Okumaya devam →
22 Mayıs 2009 Cuma

Hazırlık Bitmesindi

3 tane ömer üründül tadında yorum
"Yaşlandık ya" dedim. Gelişigüzel bi vuruştu, zira az önce liseye dair konu açılmıştı ve ben pek çok şeyi unuttuğumun farkına varmıştım. "Tabi olm" dedi, "Oranın aurası +5 yaş veriyo adama." Aura kısmının pek üzerinde duramadım çünki bir anda attığı geri pasın ne kadar ciddi ve gerçek olduğunu fark ettim. Evet, doğruydu. Okula başladığım günden beri bir ölü gibiydim. En azından bir kısmında. Bugünü mayıs değil de haziran 22 olarak kabul etsek, 1 yıldır ders yüzü görmemiştim. Demek ki ders olmayınca uyuşuyor insan, dedim kendime.

Bu büyük felsefî buluşumun üzerinden yarım dakika geçmedi ki, aklım bu kez seneye gitti. "Seneye ne bok yiycem lan?" diye sordum kendime. "Ne biliym ya bu sene iyiydi hafız." diye yanıtladım. O an hafız'ın ne kadar Sinan bir kelime olduğunu fark ettim...

O değil de hakkaten, hazırlık bi şekilde bitmese ya lan. Of. Çok üzülüyorum, anlıyor musun beni? Arkadaşlarım vizelere girip çıkarken, benim kıçıkırık bir midterm'e çalışmıyor olmam ne kadar haz vericiydi oysa. Onlar essay yazarken benim cause-effect paragrafı yazıyor olmam, onlar günde beş bin ila on bin saat arası ders görürken benim sadece 3 saat derse giriyor olmam. Bunlar güzel şeylerdi hafız, beni anlıyor musun?

Hazırlık bir ara uyuşuk, bir ara inişli çıkışlı geçti, geçiyor; ama bitmesindi lan. Hazırlık bitmesindi...

-insan bir hazırlığı bu kadar mı sever lan? kendime geleyim.-
-gece, bir ayrı duygusallık veriyor insana.-
-aura diye kelime sarf eden onur'a selam olsun.-
Okumaya devam →

İskandinavyus

3 tane ömer üründül tadında yorum
"Herkes komşusuna veriyor olsa, Norveç'in 15-20 komşusu olması lazımdı."

Bana böyle iddialarla gelmiyceksin. Özellikle coğrafya konusunda çok pis gaza gelirim. Şu fanî dünyada en önem verdiğin ikinci şey nedir deseler, yani delikanlı gibi karşılarına alıp böyle deseler, derim ki coğrafyadır. O denli severim, o denli ilgilenirim.

İşte bizim heyecanlı arkadaşın, ki kendisi çok sevdiceğiniz biri, "Norveç'in çok komşusu yok" adlı iddiası da "nassı olmaz lan?" diyerek haritaya bakmama sebep oldu. Harita derken, bir iki sene önceye kadar bu derece üşengeç biri olmadığımdan atlasa falan bakardım, ama şimdi google'la yatıp google'la kalkıyorum. Become a fan of maps.google.

Bir heyecanla Avrupa'ya giriştim, baktım Norveç dolaylarına. Heriflerin İsveç ve Finlandiya sırtlarından Rusya'yla bile birleştiğini gördüm. Oha dedim. Hatta bir de Finlandiya'nın orijinal adının Suomi olduğunu öğrendim. Ona da oha dedim. Neyse, konumuz o değil.

Efendim, şimdi Norveç dediğiniz adam esasen İskandinavya'nın bir parçası olup, diğer pek çok İskandinav adamla iyi geçinmekte ve onlarla karşılıklı refah içinde yaşamaktadır. Yani insanoğlunun yaratılışından beri, bu kuzeyli adamların değil savaş, kavga ettiğini bile görmedik. Var mı aranızda, "Norveç - İsveç Yüzyıl Savaşları" falan diye bi savaş bilen? Yok. Benim tezim o ki, insanın yaratılışından önce bile bu Norveç ve İsveç'in yerleri falan belliydi haritada. Yoksa nasıl olup da savaşmadan paylaşacaklar toprakları, değil mi?

İskandinav ülkelerden başka bir de, kendini İskandinav sanan, ama hayattaki tek misyonu Baltık Denizi'ne kıyısı olmak olan ülkeler var. Bir yerde Norveç'in onlar da komşusu, onlar da cancağzı sayılıyor. Dolayısıyla, "komşu" tadında ülkelerin sayısı büyük bir miktarda artış gösteriyor.

Son olarak da, kimsenin İskandinav olduğundan haberi olmayan, ama aslında içten içe, gizliden gizliye İskandinav olanlar var. Grönland, İzlanda kişileri bunlar. Ayrıca araştırırken öğrendim ki, biz AB'ye girmek için bir yerimizden kana kana terlerken, Grönland adlı küstah yabancı zamanında yapılan bir referandumla AB üyeliğinden vazgeçmiş. Böyle şımarık ülkeler de yok değil yani. Neyse.

Tüm bu araştırmalarım sonucunda şöyle bir gerçeğe varıyorsunuz ki, Norveç'in babalar gibi bürsürü komşusu var. Ürevizyon'da aldığı puanlar, evet abartı ama, sadece o çocuğun kaşına gözüne verilmemiş. Komşunun komşuyu kayırması durumu üst düzeyde.

Bir daha lütfen bana böyle coğrafî iddialarla gelmeyiniz, aklınızı alırım.

O değil de, bir yazıda daha önce bu kadar İskandinav dememiştim. Kulakları düştü sanırım.
O da değil de, haritaya bakıp Norveç'ti, İsveç'ti derken bir anda kendimi Ankara'ya gelip sokağımı ararken buldum. İşte bu da başka bir "Türk Olmak" konusudur. Ahah.

BBC Kuzey Avrupa muhabiri Daçe, Tromsö'den bildirdi.
Okumaya devam →

Save The World

1 tane ömer üründül tadında yorum
İnsan bir anda boşluğa düşünce bir şeylere sarmak istiyor. Ben bu boşluk halinde Heroes'a girişmekle çok pis hata etmişim.. İzlememiş olan arkadaşlara tavsiyem; ilk sezonu izleyin, sonra da arkanıza bakmadan kaçın. Ntv Gece Gündüz editörü Daçe, Varşova'dan bildirdi.
Okumaya devam →
21 Mayıs 2009 Perşembe

Show Must Go On

0 tane ömer üründül tadında yorum
Dünkü skindirik yazıları saymazsak, çünki normalde ben olsam saymazdım, bugün blogu boşlayalı bir hafta oldu. Bu bir hafta içinde "ehe" moduma en yakını -ki hala uzak sayılırım- yine bugün olduğundan, artık başlamak lazım hayırlısıyla. Haydi, hüop.. (oscar goes to karakter eşlem, again)

● Geçen gün tvde Öykü ve Berk ikilisini gördüm. Görmez olaydım. Dinletsen, müziklerini dinlerim falan ama, mümkünse televizyona çıkmasın bunlar arkadaş ya. Valla. Ben ömrümde bu kadar geveze iki kardeş görmedim. Program boyunca iki dakka susmadılar lan. Hayır, sıkıldım da, geçicem geçemiyorum. Bi sonraki soruyu merak ediyorum, onu bekliyorum. Onu da niye merak ediyosam işte, mallık. Allah'ım, bi sonraki soruyu onbeş dakika bekledim, daha bunlar önceki soruya cevap veriyodu. "Eeh, yeter lan!" hışmıyla, dayanamadım, geçtim. Of, çıkmasın olum böyleleri ekrana. Son sözüm budur.

● Feysbukta "beğen" var ya. Keşke onun yanında bi de "beğenme" falan olsa. Bazı videoları ölümüne kötülemek istiyorum, olmuyor. Yorum da nereye kadar.

● Msn'den virüsleri yiyip yiyip gelmeyin bana rica ediyorum. İki dakka boş kalsam, çevrimdışı birinden "Hey! I've Got Your Cute Photos :D ;)" diye şarlatan mesajlar geliyor. Hakim olun kardeşim bilgisayarınıza, ben gönderiyor muyum size öyle şeyler? Sorunca da "yaa pardon ya valla geçen girdi öyle herkese yolluyorum" diyosunuz. Hayır, baksanıza kardeşim icabına. Sinirlendirmeyin rica ediciğim.

● Her kim ki, bana "sent messages" ve "outbox" kutularının farkını açıklar, ona blogun anahtarını veririm.

● Amerikan tarihindeki gelmiş geçmiş en büyük devrim, kim ne derse desin kasetçalar devrimi'dir. Bakınız 70'li yılların New York'una, elinde teyp olmayan zenci yok. Hepsinin kafası bir milyon, almışlar gazeteden kuponları biriktirip, kulaklarına dayaya dayaya gezmişler sokaklarda. Şimdi kim bana diyebilir ki, "Kapitalizme geçiştir aslolan.", diye? Diyemezsiniz. Bugün Amerika'yı süper güç yapan bir şey varsa o da kasetçalardır efendim. CnnTürk ABD muhabiri Daçe, New York'tan bildirdi.

● Şaka yapıyorum ha. Yarın bir gün kimse bana "blogun anahtarı hani?" diye gelmesin. Vermem. Valla vermem.

● Feysbuk ressmen başka bir dünya. Yani klişe olsun diye demiyorum. Bugünlerde çok fazla lise hocamın feysbuk hesaplarına erişiyorum, ondan diyorum, meğer bambaşka insanlarmış. Meğer onca yıl hep yanlış tanımışız fizikçiyi, kimyacıyı. Ben sanırdım ki, hocaların okuldan sonra böyle topluca ışınlandığı bi yer var. Ertesi güne kadar ordan çıkmıyolar, ertesi gün de okula ışınlanıyolar topluca. Öyle değilmiş. Her birinin aile hayatına, hobilerine, fikirlerine tanık oluyorum gün be gün. Çok iğrenç aslında. Ben yani onca yıl seni beyefendi adam olarak bilmişim, ağırbaşlı demişim, sen tutup feysbukta şarlo şarlo albümler açıyorsun, ne bileyim, "hangisinin kakasını yersin?" gibi saçma testler çözüyorsun. Hani nerde senin hocalığın bre adam, demezler mi? Bundan sonra Feysbukta "arkadaş" olduğum bütün hocaları akıllı olmaya çağırıyorum. Ahaha.

● Ben şimdi böyle atıp tutuyorum da, hiçbirinin beni okuduğunu sanmadığımdan atıyorum ve tutuyorum. İnsan yani okul okurken sanıyor ki mezun olunca çok rahat davranabilicez falan. Yok böyle bişey arkadaş. Benim nice öfkeli arkadaşlarım oldu, "bi mezun oliym, şu türkçecinin arabasını yamultup, beynini ağzına vermezsem ne oliym" falan diyen. Bütün hocaların arabaları sapsağlam duruyor şu an. Yani demem o ki, eğer bunu okuyan liseli arkadaşlar varsa, mezuniyete çok bel bağlamayın, bi bok olmuyor mezun olunca.

● Köpekten korkmadığını belli etmek için, eşşekler kadar köpeğin özellikle yanından yanından geçen tipler var ya. Alayının canı cehenneme. Çünki biliyorum ki, aslında akıllarında hep şu var: "Sadece 5 saniye daha, sonra geçicek. Sadece 4 saniye daha, sonra geçicek. Sadece 3 sa..."

● O diil de, üzerinden yıllar yıllar geçti, Afrika'da üreyen yeni virüsler Avrupa'ya yayıldı, insanlar Lost izlemeyi bıraktı falan; ama hala her yanı dükkan ve cafe olan sokaklardan geçerken illa ki bir yerden Issız Adam'ın film müziği geliyor kulağıma. Valla bi gün kan çıkıcak, olucak yani bu.

● Lucescu da malı götürdü ha. Bak buraya yazıyorum, götürdü. Gözüm yok tabi elin çingeninin parasında. Bananey.

Kaçıyorum şimdi. Her birinizi tek tek, size olan sevgimle doğru orantılı olarak belirli şiddetlerle öpüyorum. Kendinize mukayet olun. Gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
20 Mayıs 2009 Çarşamba

Begüm Hu

1 tane ömer üründül tadında yorum
"İzlemeyin" diye yorum yazıp video paylaşan arkadaşlarım var Feysbukta..
Bardaktan boşalırcasına şimşek çakar mı? Çakan çakıyor..
Şu aralar beni hayatta tutan bişey varsa, o da Ferhat Güzel'in Begüm Hu'sudur..
Twitter'a kaydolucam, gün sayıyorum..
Diren'in blogu mutazyona uğramış, iyi de olmuş. Giriniz, girdiriniz..
"1-0 olsun, bizim olsun." adamcığı Lucescu, bugün kupayı alacak mı çok merak ediyorum. Yok aslında o kadar da merak etmiyorum. Ama Lucescu yani bi yerde..
Bilimkurgu senaryolarındaki mantık hataları. Şu sıralar Heroes'a sardırdım..
Örövizyon bitti, hala konumuz Aleksandır. Kıskanmaya başladım elin Norveçlisini.
Teknokent, Odtü'nün Las Vegas'ıdır..
"Bıktım ben pantomimden" nedir ya? Aklıma geldikçe geliyor..
Bir hafta olmuş blogdan uzaklaşalı, daha anca toparlıyorum bak. Bu yazı, yarın bir günkü maddeli yazıların atası olacaktır. Lotus Saphiens Brütüs..
Akşamüstü uyumıycaksın. Bunu bilir bunu söylerim.. -şu an mal gibiyim gördüğünüz üzere-
Neyse bu kadar status update yeter. Gideyim ben, teknik olarak daha modern maddelerle döneceğim ileriki günlerde..
Oliha'ya selam..

Daçe.
Okumaya devam →

Spam Mail İnsanı

1 tane ömer üründül tadında yorum
Tuhaf e-mailler adamı Daçe, bugün mail adresini kontrol etti ve gelen kutusunda yine alakasız bir maile rastladı. Oliha adındaki biri, başka birinin benim hesabıma, artık hangi hesabımaysa, 8 milyon dolar aktaracağını öğrenmiş, evet o kadar da saklamıştım herkesten, ve bu paranın yüzde 50'sini kendine istiyormuş. İsme dikkatli baktım. Oliha Buba. Afrikalı gibi. Yani o kadar spam mail gördüm de, Afrikan isim uydurarak gönderileni ilk kez görüyordum. "Ne işim olur lan elin karasıyla?" diye ırkçı bir tavırla, "BEN SPAM'İN ALLAH'IYIM, KİTABIYIM!" diye bağıran maili sildim attım.

Evet arkadaş, bana aşırı derecede spam geliyor. Özellikle şirketlerden. Hatta "Tekno Raylı Dolap" gibi bir firmadan bile mail almıştım. Türkiye'nin öbür ucunda, Allah bilir 70 metrekare dükkanı bulunan bir firma ne diye bana mail göndersin ki, demiştim.

Bir ara da, herkese gelen maillerden geliyordu. Hani şu, lanetli olanlardan. "FW: Ölü Kızın Laneti! - 15 gün içinde 15 kişiye forwardlamazsan sonun o kız gibi olur!!" E hani, olmadı? Hala yaşıyorum? Hani? Hani? Bu spam türüne inananların en sevdiğiyse, sanırım "msn paralı olcak" gibi olandı. Günümüz gençliği bunu "feysbuk paralı olcak"a dönüştürse de, benden henüz para isteyen olmadı. Buna da bir "hani?" demek istiyorum.

Başka türden spam'ler de gelmiyor değildi hani. Mesela, "hey, i have some of your pictures, lol" falan diye. "Sana da lol canım" diyerek silmekten haz alırdım. Öyle herkeste fotoğrafı olan bi insandım sonuçta. Eki eki.

Bazı bazı cinsel içerikli spam'ler de gelmiyor değildi. "Enlarge your PERFORMANCE!!!" diye heyecanla atılmış başlıklar falan. Garip. Hatta bi keresinde direk "penis" başlıklı bi mail gelmişti. Adamlar başlık yazmaya üşenmişti resmen. "Sensin penis" diyerek silmiştim. Komik ve tuhaftı.

...Bugün Afrikalıdan aldığım mailse biraz farklıydı. Normalde spam maillerin "gönderen"ine baktığım zaman hep uyduruk uzantılar olurdu. İşte, ne biliyim, "jessi_595@hedehodo.hu" falan gibi. ".hu" da neyse. Öyleydi ama. Oliha'nın mailindeyse direk @msn.com vardı. Bir nebze olsun inandım. Ama sadece bir nebze.

Maili okumaya devam ederken bir yerlerde "bana ulaş" gibi bi tuzak olması lazımdı. Okudum, bulamadım. Onun yerine "ben sana detayları yazıcam yine" gibi bi cümle vardı. O kendi kendine yazacaksa, bunun tuzak bir yanı yoktu. Öyleyse spam niye gelmişti? Yoksa spam değil miydi?

Ne saçma yazdım lan. Sanırsın dizi çekiyorum burda. Sanırsın dünyayı kurtarıcam. Neyse işte, bugün Afrika'dan gelen mail üzerine yazayım dedim. "Ne alaka lan, bize ne sana gelen trişka mailden?" diyebilirsiniz tabi, hakkınızdır. Ama yarın bir gün Oliha'dan detayları içeren mail, ardından da kapımda yığılı 4 milyon dolar bulursam, o zaman görürüm sizi.

Neyse. Sadece, yazma işine tekrar bi yerlerden başlamak gerekiyordu, burdan başladım. Yakında eski hızıma ulaşmak ümidiyle..

Daçe.
Okumaya devam →
18 Mayıs 2009 Pazartesi

Pause.

0 tane ömer üründül tadında yorum
Kusura bakmayın, biraz beklettim. Kaç gün olmuş? Hmm, perşembe demişim bişeyler en son. Yüksek müsadelerinizle (behey?) biraz daha bekleticem, zira şu sıralar pek blogasım yok. Yine de her gün şu yandaki "takip ediyorum" kısmısını takip edebilirsiniz. Ben öyle yapıyorum. 

Kendinize iyi bakın. Daçe.
Okumaya devam →
14 Mayıs 2009 Perşembe

Sansüre Sansür

0 tane ömer üründül tadında yorum
Evet efendim, böyle afişler, stickerlar var. Karanlık zihniyete ses çıkartmak için. (o değil de, masumane kısmını tutturdum değil mi? ahah.)
Okumaya devam →

Babayla Maç İzlemek

0 tane ömer üründül tadında yorum
Yok arkadaş, yok. Babayla futbol izlemeyeceksin. Bu kadar açık söylüyorum bak. Senin babanı bilemem gerçi ama, benim babamla asla izlemeyeceksin. Hani, denk gelir falan diye diyorum, uyarıyorum.

Hayır, babam maç sevmeyen bi adam değil. Futbolla gayet ölçülü bi ilişki içinde olan biri. Hayır, babam Fenerbağçalı falan da değil, öz be öz Beşiktaşlı. Zaten beni Beşiktaşlı yapan adam da o. Yani, hani babam olmasa sırf bu yüzden bile saygı duyulması gereken bi adam. Aslan benim babam, kartal.. Lâkin iş, maç izlemeye gelince durum biraz farklı..

Babamın hayattaki birkaç gıdım kadar pesimistik felsefesi, maç izlerken de etkisini gösteriyor. Babayla maç izlerken sinirimi bozan nokta işte bu. Karamsarlığın dibine vuruyor olması. Sen de sevinemiyorsun öyle olunca, yani ben, kendi de.

Dün, maçın erken dakikalarında bulduğumuz golle sevinirken, ailecek seviniriz biz, santra yapıldı, Fenerbağçalılar beş altı pas yaptı bizim sahamızda. Allah'ım, o nasıl bir karamsarlık, başladı babam alttan alttan moral bozmaya.. "Fener atar şimdi bize bi gol valla.", "Bak bak nası pas yapıyor adamlar, e tabi yenebilirler bizi yani.", ve benzeri söylevler..

Yahu babamsın, kanımsın, yapmasana bre. Maçın 15. dakkasındayız, 1-0 öndeyiz ve sen iki top depen Fener'in Brezilyalılarını görüp, kaba tabiriyle "valla ski tuttuk" diyorsun. Hayır, zaten bir Beşiktaşlı olarak her zaman sevinemiyorum, ne diye gol sevincime engel oluyorsun? Hadi kendimi geçtim, valla geçtim, kendin niye sevinmiyorsun? Santra yaptılar yahu, elbette yapacaklar bilmemkaç pas..

Neyse, zaman geçti. Fenerbağça takımı Güiza'yla, Güisa diye okuyan spikerimiz olsa ya, bir o yandan şut çekiyor, bi bu yandan şut çekiyor. En sonunda şöyle güzelcene yiyoruz golü, benim "Ahı, ahı, aha, ahısktir" nidalarımla.. Tabi o ahısktir'i içimden diyorum, zira annem ve babamla oturduğumuz akşam yemeği sofrasında fena şeyler söylemek istemiyorum.. Maç 1-1 oluvermiş, Güisa tirbünlere ok atıyor ve babam, pesimist insan, lafı yine ortaya bırakıyor: "Belliydi. Fener alır maçı bu gidişle. Valla alır ha. Biz, zor.." Moral bozukluğunun derecesi olsa, benimki 256 derece fahrenheit olacakken, bir de babamın bir Beşiktaşlı olarak, ressmen "yrraa yedik" demesi beni derinden yaralıyor. Küfretmek istiyorum maça, edemiyorum. İçimde kalıyor, devam ediyorum..

Yirminci dakikaya kadar falan, yanlış hatırlamıyosam, bir Güisa geliyor yine, bir Uğur Boral. Uğur da ne alakaysa işte, o da geliyor yani. Ama biz de armut toplamıyoruz, orta sahada Cisse - Ernst ikilisi şahikulade işler çıkarıyor; kâh orta alandan topu kapıp kaleye doğru hızlanıyor, kâh atabileceği en verimsiz adam İbrahim Toraman'a pas atıyor. Yani demek istediğim, bir yanda Fenerbağça iflahımıza kayabilecekken, bir yanda biz de onları gıdıklıyoruz. Babam, Show Tv'nin o maçtaki Fenerbağçalı yorumcusu edasında yine koyuyor bir şeyler ortaya.. "Yok ya, adam olmaz bunlardan. Fener şaka maka alıcak kupayı."

"Alıcak" diyor, emin bi dille. Hatırlatmak isterim, kendisi beni Beşiktaşlı yapan Beşiktaşlı şahsiyet. "Ahmnakoyim" diyorum ben de babama kanıp, "ah hmnakoyim, yenilebiliriz sanki..". Ama maça full konsantre olan ben, ifademden ödün vermiyor, pozisyonlara bağıra bağıra sinirlenemememin verdiği ızdırapla içten içe köpürüyorum.

Babam bi kere güzel bi yorum yapıyor. "Aferim, iyi pas." felan diyor. Sonra Fener alıyor topu, gidiyor Hakan'a kadar. Tabi durur mu karamsar ve karizmatik adam, yüz yılı aşkın koca kulübü bir kalemde silip atıcı sözler sarf ediyor. "Eeh.." diyorum. "Bu kadar da karamsar olunmaz ki arkadaş.." Tabağımı ve bardağımı alıp mutfağa gidiyorum. Ardımda da "the coolest but the angriest man ever" ifadesini bırakıyorum masaya. Mutfaktan dinlediğim kadarıyla annem babama kızıyor, "niye bu kadar karamsarsın, daha bi sürü dakika var" falan diyor. Yani ben böyle demiş olmasını istiyorum.

Odamdayım. Dakikadan emin değilim, ama ilk yarı bitmemiş. Ayaktayım; hem televizyonumun oturmama izin verir halde olmamasından dolayı, hem de maça duyduğum heyecandan dolayı. Kimsenin beni duymadığından emin olduktan sonra başlıyorum küfretmeye, içimden geldiği gibi etrafı tekmeleyip yumruklamaya. Hakeme kızıyorum, Toraman'a bağırıyorum, Lügano'nun teyzesini anıyorum falan. Özgürüm. Huzurum yerinde. Dakikalar su olmuş akıp gidiyor, Kartal'ım bir sürü gol atıyor, şiir gibi paslarımızı izlemeyi seviyorum. Belki de babamla izlemiyorken hakikaten de şiir gibi paslaşıyormuşuz gibi geliyor. Bilemiyorum..

İşte böyle okur. Sizlere, elimden geldiğince, aileyle maç izlemenin çilesini anlatmaya çalıştım. Kardeş mardeş de yok bende tamam mı, öyle olunca daha fena. Gerçi ben tabi yine bi yerde şanslıyım, kırık iç antenin bağlı olduğu 37 ekran bir televizyonum var. Ya olmayan?.. Ya ailesiyle izlemek zorunda kalan?.. Onların da babası benimki gibiyse, nasıl zevk aldılar o kupadan? Bunları düşünüp hafiften üzülüyorum şimdi. Gidiyorum ben. 4 gol attığımızı hatırlatıyorum, nası yendik bea diyorum. Gidiyorum.

Ondan sonra, niye yeni nesil ailesiyle daha az vakit geçiriyor? Al işte, ben mi diyorum bok at kendi takımına diye? Ayrret bişey. Daçe.
Okumaya devam →
13 Mayıs 2009 Çarşamba

Nası Yendik Ama?

1 tane ömer üründül tadında yorum
İyi yendik, iyi. Hatta hangi araydı bilemiyorum, bi ara baktım, resmen şiir gibi top oynadık. Görgüsüzlük yapmak istemiyorum da, bi yerde de sevinmek istiyorum lan. Paylaşmak istiyorum. Ayşegül de olmasa, Sinan da olmasa, blog da olmasa, sevinemeyeceğim ressmen ya. Hani, içimde kalıcak güzelim coşku..

Bu kısacık yazıyı Yusuf Şimşek'e armağan ediyorum, nası olcaksa artık, zira bugün maçın Feridun Düzağaç'ıydı yine. Aslan o, kaplan. Fenerli arkadaşlara da bilimum yüzeysel espri yapacağım, okulda falan kaçın beni görünce.

Beşiktaş damarı tutmuş insan, Daçe.
Okumaya devam →

Malumatfuruş

0 tane ömer üründül tadında yorum
Merhaba insanlar. Sizlere, ıkına sıkıla da olsa gelen sıcak havanın, etkisi altına henüz alamadığı serinceğiz odamdan yazıyorum. Böyle de fantastik kuntastik cümleler kuruyorum. Höheyt. Sizin ora sıcak oldu mu bilmiyorum, ama bugün öğleden sonra bindiğim toplu taşımada fark ettim ki, bura çok sıcak. Çok yani. Hele güneş geliyordu tabi bir de, of. "Sıcaklar gelsin lan bu ne, skicem yağmuru!" diye çok sitem ettiğimizden makyavelli, Doğa Ana dedi ki; "Alın lan Allah'sız kitapsızlar, alın size sıcak.." Ben olsam böyle derdim yani, başka ne diyeceğimdi ya?

Noktalı furuşlarla devam ettireceğim bu yazıyı. Yeteri kadar nokta var mı ki.. (hemen başlat'a tıklanır, karakter eşlem açılır)

● Öncelikle, seslenmek istediğim biri var.. Ey, msn listemdeki yıllardır konuşmadığım insan, lafım sana. Seneler önce forum morum diye tanıştık, ekleştik; lâkin o zamandan beri bir "slm"ını görmedim hayırsız. Silsem silinmiyorsun da. Öylesine benimsedim seni. Eminim sen de beni silmedin. Ama msn'imi her açışımda, o anlamını bile sormadığım nickini görmek bana acı veriyor dostum, anlıyor musun? En kısa zamanda bu konuya bir açıklık getirmeni istiyorum. Ha, tabi önce bi "slm"la başlayabilirsin.

● Öylesine ayronik bi ülkede yaşıyoruz işte.. Tedaş lojmanlarında kaçak elektrik kullanılan bi ülkede. Hey gidi hey, canımsın ya.

● Dün okudum ki, Ergenekoncuklar en son, "çakma asker" Bülent Uygun'u da teğet geçmeyerek, bir miktar parasına el koymuş. Sonra vermişler geri. Hayır, Bülent Uygun ne alaka yani.. (o diil de bugün okudum, evet her gün bülent uygun blogu falan okuyorum, şöyle abstrak bi demeç vermiş: 'çelsi'nin parası varsa, bizim de yüreğimiz var.' oha dedim. oha. bu demeçten sonra istedim ki, ne kadar parası varsa alsın ergenekoncular)

● Mimarların kompleksi var, okur. Vallahi de var. Aranızda mimarlıkta olan falan var mı bilmiyorum ama varsa kızmasın bak. Mesela, şahane bir bina dikilmiş tamam mı? Böyle, arikulade kapılar, pencereler falan. Uzunca da bi bina olsun mesela. Böyle hayran hayran incelerken, kafayı yukarı kaldırıp bi bakıyosun, binanın en tepesinde bir acayip, abidik gubidik şekiller, anlamsız beton parçaları falan. Hayır, nedir senin sorunun arkadaşım? O binanın en üstünü, saçma şekiller vermeden bitirsen, sana kötü mimar mı diyeceğiz? Acayipsin ey mimar.

● Msn hayatıma tam anlamıyla girdi gireli, çok acayip diyalog başlangıçlarıyla tanıştım. Evet, başlangıçları. Ve asıl anlatmak istediğim de bunların en tehlikelisi, en yerebakan-yürekyakanı: "Ya ben sana bişey sorucam, ehe." diye olanı. Oldum olası çok korkuyorum ben bu "bişey sorucam"cılardan. Birisi "bişey sorucam" diye diyalog açıyosa biliyorum ki, o soru çok tehlikeli, o soru çok can yakıcı. Terler döküyorum adeta.

● Biraz v.ö. gibi iğrenç olmak da gerekirse; Tupac yok, yola devam..

● Ya arkadaş, dünya üzerinde benden başka herkes mi iddaa oynar ya? Hıaa? Ulan, bi prensip yapalım, hem karizma olur, hem para gitmez boşa dedik; şu düştüğümüz durumlara bak. Herkes çatır çatır bir City'ye oynadım diyor, bir Bolu'ya. Nasıl bir çılgınlık bu yarebbim? 1.80 oran vermeceler, altlı üstlü oynamacalar. Bi durun lan. Bak okur, açıkça itiraf ediyorum, sırf prensipten, daha bir tane kupon yatırmadım. Yatırmam da. Ama üzerime abandıkça abanıyor bu şerefsizler. Şimdilerde diyorlar ki, "sistem mistem bilmemne.." Bilader, ben daha 1'e 2 oran yatırmamışım, sen kalkıp bana sistem diyorsun. Yok, sistemi anlamak için asla kafa patlatmayacağım. System of a down yesin sizi inşallah, amin.

● Nerede, sokakta bir adet "koşuşturan orta yaşlı adam" görürüm, orada bir umut kaplar içimi. Biz öldük ama bu nesil daha ölmemiş derim. Belli yani, bütün tomtikliğiyle, bütün şirinliğiyle bi yerlere koşuyor. Bi amacı var, belli. Aslandır işte o adam benim gözümde, kaplandır. Bu orta yaşlı abimizin dişi versiyonu daha tomtiktir, o ayrı. (o diil de, sokakta yürürken kolumda saat gören herkes saldırıyor. hayır, valla herkese saat dağıtıcam gama'nın orda, o olucak.)

Hayır tabi, öyle bişey olmucak. Ehey. Daçe.
Okumaya devam →
12 Mayıs 2009 Salı

Hala Sahadaki Tiftik

2 tane ömer üründül tadında yorum
Arkadaş, şaka maka ben 82 yaşındaymışım ya. Valla. Bugün oynadığım halı saha fitbol maçı bunu gösterdi. Dedi ki, sen 82 yaşındasın, en kötü 83'ten gün alıyosun falan. Dedim, hasta etme lan adamı. Dinlemedi..

Evet, bugün ailenizin sporcusu Daçe, eşşek kadar halı sahada bir o yana bir bu yana koştu. Koştukça da yoruldu tabi. Yoruldukça maçı bıraktı. Maçı bıraktıkça goller yendi falan.. Ahah. Yok lan yok, öyle bişey yok. Olsam da olmasam da yiyoruz o golleri, sorun o değil. Sorun ben ve benim antisportif kişiliğim.

Efendim, yurdum erkek çocukları belli bi yaşa gelene kadar, o yaş bi 35 falandır, arkadaşları arasında "halı saha" adı altında düzenlenen yorucu, daha kaba tabiriyle skip atıcı aktiviteye katılır. Benim gibi hayatı boyunca beden eğitiminden nefret etmiş biriyse, böyle maçlarda bişeyleri görür. O bişeyler, kötü şeyler hep. Burda yazmıyım, sonra Diyarbakır Bilmemkaçıncı Sulh ve Ceza Mahkemesi kapatıyor prabbs diye. Mazallah.

Neyse, bilirsiniz böyle maçları. Okulda ya da iş yerinde, bir avuç lavuk bir aradayken işgüzar elemanın biri çıkıp, "Hacı bi ara bi halı saha yapalım yeaaa!.." diye lafı atar ortaya. Buna "Tabi lan ne zamandır spor yapmıyoruz, azcık koşarız, fena mı?" diyen destekçiler devam eder. İşte tam orada, benim gibi yüksek kondisyonlu, şahane topçu şahsiyetler yoğun bir gazla "Tamam lan şahane olur vallaha!" diyiverir. İşte benim hikayem de böyle başlıyor... (ahaha ne güzel film gibi yazdım. film çeksem ya.)

Paralar hesaplanır, günler öncesinden planlar yapılır, maçta oynıycak olanlarda bir Siz - Biz muhabbeti başlar. Sonunda maç günü, maç saati gelir çatar..

"Halı Saha" diye kiralanan suni çimlikte elemanlar bir bir belirmeye başlar. İşte o anda, dünkü ortamda el ense gezdiğin adam, sırtına geçirdiği bir forma parçasıyla milyonlarca euro değerinde bi adam oluvermiş. Kahpe felek der, formalıları izlemeye devam edersin. Ha bi de görürsün ki, her halı saha maçında illa ki bir Barça forması giyen adam çıkar. İlla yani. Şaşmaz. Anlamadım o işi tam. Oyunculardan hiçbirinde o "Ronaldinho - 10" forması yoksa, evet ronaldinyo, maç düşer, halı saha yalan olur. Yani herhalde böyle.

Yıllar yılı giriştiğim halı saha organizasyonlarında şunu da gördüm ki; dünkü ortamdaki işgüzar eleman, aslında sahada çenesi hiç durmayan, hep bişeylere bağıran adamdır. Bildin değil mi bunu da? Hani, ayağından top alınınca kendi kalecisine kızan adam. Her sahada vardır bir tane. Olmazsa olmaz. Barçalı bir, bu bağıran adam iki.

Efendim, şu şöyledir bu böyledir diye atıp tutuyorum. Evet, böyle olunca belki "bilge halı sahacı" gibi oluyorum. Fakat durum biraz farklı.. Dünya üzerinde yıllar yılı takip etmediği lig kalmayan, ama kendi oynamaya gelince bir ağaçtan hallice oynayan bir ademoğluyum. Bi de böyle ademoğlu filan diyorum ki, yazık lan diyin. Çünki, hakkaten yazık lan. 5. sınıfta Mülkiye'de gittiğim basket kursundan beri spor yüzü görmemiş, anca böyle halı sahalarda falan topla buluşan biri olduğumdan kondisyonum sıfır. Hayır, şaka yapmıyorum, direk sıfır. Hani, FM ağzıyla konuşacak olursam, Acceleration'ım 6, Pace'im 5. O kadar diyorum sana. (eheh, tabi gel gör ki tackling 13'ten aşağı değil. yukarı da değil gerçi ama. kısmet.)

Neyse dostlarım, sözü fazla uzatmak istemiyorum, zira baya yorgunum. 1 saat boyunca tiftik keçileri gibi koşturduğum ve günde 10 paket Maltepe içiyormuşçasına edindiğim kondisyonum yüzünden hep bütün bunlar. Şimdilik gidiyorum ve diyorum ki.. O son şutu çekmiycektim hacı.

(hacı dememişim meğersem)

Daçe.
Okumaya devam →
11 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir Ernst Öteye

1 tane ömer üründül tadında yorum
Kucak dolusu sevgiler. Ahah. Ne pis, ne samimiyetten uzak bi başlangıç. Kucak dolusu neyse. Sanki "36 futbol sahası" gibi bişey. Değil ama. Kusuruma bakmayın, çay içiyorum da, kafam iyi.

Şenlikten bahsedicem demiştim, lâkin vazgeçtim. Nedir yani, üzerinden iki gün geçmiş, dersler yine tüm şiddetiyle başlamış, siz benden şenlik yazısı yazmamı bekliyorsunuz. Yazamam. Vallahi yazamam. Ama blog moduna bir ernst yaklaşmak için, "kısa kısa" şeyler yazabilirim. Yaparım, evet.

● Şu aralar şehirdışına gidip gelen çok insana rastlıyorum. Yani, bir Nilüfer çalışanı olduğumdan değil de; msn'de, feysbuk'ta, orda burda yazıyolar, ordan biliyorum. Bilirsiniz öyle insanları, hani iki gün İstanbul'a, Antalya'ya filan gitmeyegörsün, hemen iki haftalık iletisini falan değiştirir, feysbuk'ta statüsüne yazar. "YaRıNdAn iTiBaRen BeNi bEkLe AnTalYA!!" falan. Ya da mesela en meşhuru şeydir.. Adam mesela Ankara'ya gidicek. "Ankara yolcusu kalmasıın!! :))" yazıyo. İşte orda vermek istediği mesaj, "Hulen ben çıkıp gezicem, bir iki gün tatil yapıcam, siz de görün, siz de sevincime ortak olun"dur. Garip. "issmir yolcsuu ehe ehe!!:)". Allah'ım, manyak mı ne. Ulan gören de Barselona'ya falan gidiyosun sanıcak. Bir heves, bir heves. Hayır, bi de üzüldüğüm nokta, şey, bu insanlar böyle çok hevesli oluyo yolculuğa çıkmadan böyle, ama mesela o yazdığını okuyan kimsenin skinde olmuyo. Öyle de bi durum var yani. Her anlamda yazık. (evet bazen ben de kendime hakim olamayıp, "adanadan selamlar" falan yazıyorum. yazmamak lazım işte.)

● Biri sana bişey anlatıyoken, tam bi yeri kaçırıyosun da, o anlatan kişi de sadece o kısımdan devam ediyo ya. Sırf sen, konuşmanın sonunda "Ehe anladım.. da yani, nası yani? Hehe.." falan de diye. İşte bence o, dünyadaki en cani insanlardan biri.

● Bugün sokakta bana amma insan saat sordu be. Orta yaşlı kadınından, boyacısına kadar. Bir ara şakaya filan maruz kaldığımı sandım ama yok. Saati bilen yok. Kimsede saat yok mu bilader? Takınsanıza kolunuza ya. Alla Allah.

● Tam çıkan bozuk para kadar mutlu eden daha küçük bişey yoktur heralde hayatta. Ya da iddia etmiyim, vardır da. Mesela, bakkaldan ekmek almaya falan gittiğinde, cüzdanında büyük ölçekli kağıt para olur, bi de cebinde adım attıkça birbirine vuran bozuk paralar olur ya. İşte o anda, tam o anda, bozuk paraların aslında kuruşu kuruşuna bir ekmeğe yettiğini öğrendiğin anda, dünyanın en mutlu ikinci kişisi olursun. Ben şimdi tabi bu durumu tam anlatamadım, neden, çünki blog yazmaktan uzaklaşmışım. Yeaa. (her kusuru buraya bağlicam bundan sonra, evet)

● Yazının başında da kullanmıştım. Bu "ernst" ne kadar ölçü birimi gibi ya. Ressmen, "Üç ernst, iki parmak" falan diyesim geliyor. Hani böyle Ortaçağ Avrupasından bi birimmiş gibi. Nasıl adamlar alıyoruz ya Rabbim.

● Asıl onu geç de, Alpay Erdem'in (penguendeki) aslında içten içe Diren (ahanda sağ alttaki) olduğunu öğrendiğim an, tam olarak bugün saat 15 suları filan, nasıl bir inme geldi, nasıl bir "ağzımda yemek olsa da püskürtsem" adlı dizi sahnesi geldi anlatamam. Ulan ben zaten haftalardır okuyorum okuyorum, diyorum ki Diren'e amma da benziyo lan bu. Bugün, geçen haftaki sayısını alıp okuduğumda gördüm ki 'aşortman'dan falan bahsetmiş baya. Artık eminim yani, Alpay Erdem diye biri yok. Ya da bilemedim şimdi, belki de Diren diye biri yok. Hepimiz Ajan Smith'iz.

Yazarım yine. Şimdilik yeter. Öpüyorum, kaçıyorum. Kaçtım. (asıl o diil de, ayşegül'e selam olsun. böyle de satırarasında, parantez içinde iletirim selamımı. höhey. öperim.)

Daçe.
Okumaya devam →
10 Mayıs 2009 Pazar

Çocuklar Gibi Şendik

0 tane ömer üründül tadında yorum
Selam gençler, naber? Sağolun, iyiyim ben de.
Bugün ne? Pazar. En son yazı? Salı. Aradaki günler? Bahar şenliği '09.
Evet gençler, şenlik menlik ayağına epey şenlendik, epey dağıttık, epey mepey bişeyler..
Şenlik dahilinde evden sabah çıkıp, geceyarısı gelip, küt diye kafayı koyup uyuduğumdan kelli, blog mlog tanımadım.
Kısmet.

Dandirik lise şenliklerinden sonra fantastiko bir üniversite şenliğine geçiş çok sert oldu. İyi de oldu. Radyo oldu, alkol oldu, Devrim oldu, Hayko oldu. Daha bi sürü şey oldu..

Yazacağım. Blog kafasına sahip olduğum ilk dakika yazacağım. Şu an biraz uzaklaşmışım tabi blog mlog işlerinden..

(fotoğraf için diren'e mi yoksa nesli'ye mi teşekkür ediym bilemedim. sonra nesli'yi zaten tanımadığımı fark edip, teşekkürü diren'e gönderiym dedim. gönderdim.)
Okumaya devam →
5 Mayıs 2009 Salı

Wolverine

0 tane ömer üründül tadında yorum
Bizler "Avcumda Allah yazıyor lan!" geyiği çevireduralım, elalem elinden metal pençeler çıkartıyor. Allah vergisi işte, naparsın.. İki alttaki satırdan itibaren spoiler vericem. Hakim olun kafanıza gözünüze.

Film 1845'te Kanada'da başlıyor yanlış görmediysem. Amerika'da da olabilir, emin değilim. Zaten ha Amerika ha Kanada lan, ikisi de aynı ülke gibi. Bizim Wolfenstein henüz çocuk. Bir gece evi mahallenin sütçüsü basıyor, tamam mı. Sütçü nasıl sarhoş ama. Çakmak çak, alev alır yani o derece. Evin babasını falan vuruyor. Tabi sütçünün, babasını öldürdüğünü gören Logan o sinirle kabızcasına ıkınmalara giriyor, kasım kasım kasılıyor ve adeta bir Ankaragücü taraftarıymışçasına ellerinden pençeler çıkıyor (zaten başta etten kemikten olan pençeler, sonradan metal döner bıçaklarına dönüşüyor). Herkes o an şaşkın şaşkın bakarken, gidip sütçüye hıttık diye saplayıveriyor pençeyi. O sahnede öğreniyoruz ki, Logan'ın babası aslında sütçü.. Ah annesi, ah annesi..

Böyle başlayan bir hikayesi var Wolverine'in. Başlıyor ve bir daha bitmiyor. Evet, bu adam uzun yaşam diyetiyle teaa günümüze kadar geliyor. Biz de filmin başında, beş dakikalık "starring" kısmında, katıldığı bilimum savaşları falan görüyoruz. Girmediği savaş yok. Çakı gibi bir asker maşallah.

Şimdi bu film öyle komplike ve dört bir yandan işleyen bir film ki; kimi, hangi konuyu, nasıl anatacağımı şaşırdım. O yüzden kasmadan, burada bitiriyorum spoiler'ı. Aksiyon, bilimkurgu ve Marvel severlerin kaçırmaması gerektiğini de şiddetle belirtiyorum. (buradan, gnctrkcll indirimlerini sonlandıran yetkililere sesleniyorum.. ayaklarından pençeler çıksın inşallah)

Daçe, Marvel Comics Headquarter'dan bildirdi. (bu HQ çok yüksek lan, başım dönüyor.)
Okumaya devam →

Personel Servisindeki Abeci

1 tane ömer üründül tadında yorum
Ağzına sçtığımın Ankara'sının serin ve yağmurlu havası, sana sesleniyorum. Birkaç gün içinde ortadan kaybolmazsan çok pis olur. Doğa ana, moğa ana demem, öldürürüm. Valla bak. Ne kadar deodorant varsa sıkarım hepsini, sonraaa, sabah akşam her yerde ışık açarım, sonraaa, ağaç keserim, fidan dikmem falan.. Yaparım yani bunları, tersim pistir bak.

Dün saatlerce top deptikten sonra, denk geldi, semt servisiyle gideyim dedim. Servis dediğim, öğrenci için olanlardan, EGO kartı basıyorsun yine. Bi güzelliği yok. Ama bir de personel için semt servisi var. İşte onlarda ne kart basıyorsun, ne para veriyosun, bayaa beleş beleş gidiyorsun. Ne güzel dimi? DEĞİL. Güzel falan değil. Güzelse personele güzel. Öğrenci adamı almıyorlar çünkü. Bi de niye öyleyse. Sonuçta "personel" dediğin insan haftalık ya da aylık neyse, devletten para alan adam. Öğrenci öyle mi? Kredi falan neyse de, maaşa bağlanma durumu olmadığından, garibandır öğrenci. Her yerde öğrenciye kolaylık tanınır falan. Ama Odtü'de ne hikmetse, personel beleş gidiyor, öğrenci kart basıyor. Odtü'ye yakışmayan hareketler bunlar.. (satırarasında rektöre gönderme)

Neyse işte. Dün gözümü kararttım, personel servisine bineyim dedim. Gittim, kalkmasına dakikalar kala "Ya bu mu gidiyor şimdi?", "Bizim oraya gider mi?", "Öğrenci alırlar mı ki?" sorularını art arda sordum ordaki bi adama. Adam ısrarla "Gider ama personel gider, sen gidemezsin, hehe ehe huhu" diye aşağılayıcı hareketlerde bulundu. Tersim pistir dedim ya. Çıkarttım ışın kılıcımı, yer misin yemez misin... Öyle olmadı tabi. Otobüsteki bi kadın, oturduğu yerden beni görüp aşağı indi. "Misafirim desek de mi almazlar yahu? Hohoy." dedi. Adam kalakaldı tabi. Yaa moruk, nolduu nolduu diyeceğidim. Demedim. Personel kadın, "Gel bin yavrucum" dedi. Nası bi anlık şefkatti, nası bi anaçlıktı, anlatamam..

Bindim tabi ben o kadının gazıyla. Şöförle sorun olmaması için de gittim en arkaya oturdum. Kendimi bir yandan mülteci gibi hissederken, "Ehehe ne güzel lan. Ressmen beleş gidicem eve haa" düşünceleri içindeydim. Şöförle girilebilecek dikiz aynası göz temasını önlemek için öndeki şişman ve yapılı adamın arkasına sığındım. Bir yandan "ehe"lerim devam etti. Bin atlı akınlardaki şen çocuklardan biri gibiydim.

Eve gelmeden bayaa bi önce, beni otobüse "misafirim" bahanesiye alan kadın ayaklandı. Belli ki inicek. "Hassktir" dedim, o inerse ne bok yerim şöför sorsa. İşte tam inmeden önce, kadın anne'liğin öylesine dibine vurdu, öylesine şefkatin allahını gösterdi ki.. Tam olarak şunu dedi; "Çocum, ben iniyorum. Eğer soran olursa, hani şöför falan sorabilir, Saniha teyzenin misafiriydim, dersin." Ta-tabi.. Tet-te-teşekkürler... Oha, dedim. Vay be. Bu kadar korumaç bir yabancı uzun zamandır görmemiştim. Kadın kanatlarının altına almıştı resmen. Hani ressmen o an "Anneeeaaaa!!" diye sarılıcaktım. Duygusal anlardı.. Geçti hemen. Mp3 çalarımı takınca, ne şöför kaldı ne de saniha teyze.

Evet, dün eve hiçbir sorun olmadan vardım. 3,4 lira verip 1 saatte geleceğim yolu; yarım saatte ve beleşe gelmiştim. Şöför falan da, kimse sormadı "Sen nöörüyon bu öğrenci halinle?" diye. Evin önündeki durakta servisten inip, birkaç adım atıp, bütün bunları fark ettiğimde dünyanın en mutlu insanı oldum. Allahım, ressmen havaya uçucaktım mutluluktan. Ama ne tesadüftür ki, o da 10 dakikaya kalmadan geçti.

Buradan, maaşlı personeline beleş ulaşım hizmeti verip, çulsuz ve abeci öğrencisine ucundan koklatmayan zihniyetteki Odtü yetkilisinin de deli gibi kulaklarını çınlatıyorum. Düşsün lan kulakların. Bir de tabi, bu yazıda selamı hak eden kişi, duyarlı personel, Saniha teyzeye selam olsun.

Daçe.
Okumaya devam →
3 Mayıs 2009 Pazar

"Kartal Fırsat Tepti"

1 tane ömer üründül tadında yorum
Ulan bi insan, izlediği hiçbir maçta mı galibiyet göremez ya!? Arkadaş, yeter artık, bi kere de yenelim ya. Pff. Neyse.

Evet, anlayacağınız üzere maçın etkisi hala biraz devam ediyor. Ama aslında, günün genelinde, moralimi yüksekte tutan bir şey varsa, o da demo kaydıdır. Biraz hızlı olmanın ve birkaç kez takılmanın dışında fena değildim gibi geldi. Belki de fenaydım, bilemiyorum. Zira, o heyecanla gözüm iki saniye sonrasını göremiyordu.

O diil de, hacı ben şimdi perşembeyi de tatil etmiştim kendime. Cuma kafadan tatildi. Alıştım dört gün ders görmemeye, napçam ki yarın? Resmen, "Pazartesi Sendromunun Allah'ı"nı yaşiycam. Bence günde 3 ders fazla ya. Bu da kafa yani. (hava atma ekisi: eki eki eki)

Bir şeyler yazmak için geç oldu yahu. Hiç içimden gelmiyor şöyle "ahıhahahıa" diye güleceğim şeyler yazmak, esprilere boğmak falan. Evet, bir de her gün yapıyormuşum gibi.. Neyse. Hüoop, kaçtım.

(olası gazete manşetini başlık yaparak, deniz can'a selam gönderiyorum)
Okumaya devam →
2 Mayıs 2009 Cumartesi

Oha #3

0 tane ömer üründül tadında yorum

Fotoğrafta, Madridli taraftarların "ulan hasskyim yaaaa / mes qulàs un druaaas" adlı tepkisini rahatça görebiliyoruz.. (madridli mi lan onlar)

Barnebau'da 8 gol, 6'sı misafir takımdan. Bu sezon ligde 100. gollerine ulaşan Barça, bir yardırdı bugün ki, izlememiş olan bir zahmet kendini camdan atsın. Vallahi. O atamazsa söylesin, gelir ben atarım. Arkadaş, ne desem boş şimdi. Hala etkisinden kurtulamadım.. (önceki fotoya ne oldu derseniz, obağma obağma nereye kadar diyerek attım onu)

Bu arada aklıma gelmişken; Madrid cephesinden, maç öncesi yapılan resmî basın açıklaması:
"Puyol'lan Etoo'yu bize verin olum. Siz böyle çok güçlü oldunuz."
Okumaya devam →

Balkan Havası

0 tane ömer üründül tadında yorum
● Acayip bir haftasonu olucak gibi.

•• Sportif anlamda; Nurcan Balkanlı, halterde altın madalyaya çok yakın. Ahaha. Yok lan yok, alâkam yok halterle filan. Futbol insanıyım ben. Misal, bugün Barça-Real maçı var. Şahane maç olcak. İzlerken akan salyaları silmekte fayda var. Sonracığıma, yarın akşam Beşiktaş-Fener var. Şampiyon olabilmemiz için Fener'e puan vermememiz gerekiyor. Kolay olmayacak, heyecan dorukta. Dün Ankara'da oynanan maça ise hiç değinmek istemiyorum. Bu senenin, tanıdığımız, bildiğimiz Galatasaray'ı işte. Ayrıca isteyene; Trabzon-Kayseri ve Villareal-Sevilla maçları da futbol zevki açısından izlenebilitesi yüksek karşılaşmalardan.. (kendimi iyice iddia yorumcusu gibi hissediyorum. ahaha.)

•• Öte yandan; yarın bizim bir Demo Radyo kaydı var ki, oy oy. Acısıyla, tatlısıyla, U2'suyla, Placebo'suyla yoğun bir ders dönemini geride bıraktık. Haftalardır üzerinde çalıştığımız demo radyo, bu kez canlı kanlı karşımızda olucak. Bana şans dileyin. Heyecan yine dorukta.. (en hakiki mürşit Deniz'e tüm yardımları ve sabrı için teşekkür ediyorum. tabi onun yanında, Levent ve Anıl'a da teşekkürler. gerçi Anıl'ın bu satırlardan haberi yoktur sanıyorum.)

● Mayısın 2'si be. Yaz geldi, göte dayandı be. Artık bu yağmur neden? Bu soğuklar neden? Ağlayacağım ya Rabbim, vallahi ağlayacağım.. (mnakodumun ankarası yaa)

● Etrafta senden benden zayıf insanlar var. Bunlar, dar kot pantolonlu, altta da konversli insanlar. Hah, bildin değil mi o grubu? Belki senin de içinde bulunduğun grup, onu bilemem. İşte o gruba dar pantolon-konvers kombinasyonunu kim bedava dağıtıyorsa ağzını yüzünü kırıcam onun. Hayır, şerefsiz, bi de öyle alıştırdı ki gözlerimizi; sanki başka pantolonla birlikte dağıtsa konversi, ya da dar kot pantolonu başka spor ayakkabıyla dağıtsa "ıyy, şuna bak" dedirtçek. Bugünlerde bir acayip cümleler kurmaya başladım, Allah sonumu hayretsin.

● Bi de sanki konvers sıradan bir nesne gibi oldu ya. Markalıktan çıktı. Bence yakında selpak gibi olcak sonu.

● Sevgili okuyucular, bu aralar nedense içimde bastırılamaz bir Yunanistan gezisi isteği var. Hayır, bi de normal yurtdışı da değil, özellikle Yunanistan geliyor içimden. Ressmen Rabbim Yunanistan diyor bana. Belki ilerde Cleveland da der, onu bilemem.

● Nurcan Balkanlı diye bir halterci olmayabilir bu arada. Salladım onu. (google görseller'de aradım, ilk sonuç olarak "diren balkanlı" diye bir kadın çıkıyor. diren unisex mi lan.)

Neyse. Kaçayım ben. Kaaç...tım.

Daçe.
Okumaya devam →

24 Saat

0 tane ömer üründül tadında yorum
Fotoğraftaki kızıl kafalı arkadaş, geçenlerde 24 saat soluk almadan top sektirerek guinness'e girmiş. Girmiş de ne olmuş, başı göğe ermiş mi bilmiyorum. Böyle, bir boka yaramayan fiziksel kasışlara çok kılım. Sanırsın o rekordan sonra Manchester'dan gelicekler, takıma alıcaklar "Pazartesi gel, başla." diye. Ayrıca fotoğraftaki Fifa başkanını anlarım tabi bi yerde, ama Arap cemaatinin ne tür bir alakası olduğunu bilemedim. Nası hayran bakıyolar bak. Sevgiler.

(19 değil, 24 saatmiş lan. neremle okuyorsam haberleri..)
Okumaya devam →
1 Mayıs 2009 Cuma

Mayısın Biri

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Tatil olurdu, olmazdı derken 1 Mayıs geldi. Tabi tatil olduğundan evdeyim bugün. Dışarsı zaten ana baba günüdür şimdi. Bi de bi yağmurlar, bilmemneler..

Taksim için falan sözde izin verilmiş ama, ben polisin rahat duracağını hiç sanmıyorum. Sonuçta o copları, gaz bombalarını, panzerleri kullanmazlarsa ne anlamı kalır, dimi? Bir de eylemci boyutu var işin tabi. Onlar da az değil, onların da kanı kaynıyor, rahat durmazlar. Bakalım ilk kim başlatıcak, nasıl kavgalar dönücek, ne olaylar çıkıcak.. Büyük derbiyi heyecanla bekliyoruz. Gerçi şimdi izlediğim kadarıyla pek bi olay da çıkmadı gibi ama.

● O diil de, bizim Blog Ödülleri sonuçlanmış. İlk olarak, ilk 3'te olmadığımı belirtmem gerek. Lâkin üçten sonrasını da göstermiyorlar. 

Katılırken "Sondan ikinci olurum" dediğim, oylar geldikçe ve ben bu oyları rakiplerle karşılaştırdıkça, "Ulan şaka maka, üçüncü bitircem heralde ehe" diye düşündüğüm bi yarışma oldu. Sonuç olarak sondan da, baştan da üçüncü olamadık. Kısmet. Oy veren, hatta canını dişine takıp verdiren herkese, özellikle Zümüş'e teşekkürler, selam olsun hepinize. Bürsürü okuyucu elde ettim. 

"Mühim olan katılmaktı." Ayrıca bu söz de elimde patladı.. Hayır bi de, "sandıklar çalınmış, database'e veri girilmemiş" diyesim de geliyor da, boşvereyim hadi.
(çünkü bkz: "bö! takımı olarak bizler, herşeye rağmen, geçersiz oylar konusunda tahminizin ötesinde gayret göstererek çalıştık, ve sıralamayı manipüle eden tüm oyları çöp kutusuna attık.")

● İnsanlar gün geçtikçe Avea'ya kayıyor. 5 yıldır durum böyle. Daha ben bir kere avea'dan turkcell'e geçen insanevladı görmedim. Bir Turkcell'li olarak çok canım yanıyor, çok içim sızlıyor.

● Geçen ay şehirdışı yolculuklarım ve radyo derslerinden dönünce kafamın bir-iki milyon olması nedeniyle çok yazı yazamamışım. Mesela, sidebar'dan bakınız mart ayına, azgın kediler gibi 52 yazı yazmışım. Evet, Nisan'da ortalama biraz düşse de belki bu ay yine yardırırım 50 tane filan. Nasip, kısmet.

● O değil de, bu amma maneviyatçı, amma kaderci bi yazı oluyor haa. Neyse. Şurda ne yazıyosa o.

● Dün ntv'de gördüm, Mişel Obaama'yı "en güzel 100 kadın" listesine komuşlar. Oha artık. Yalakalığın dik âlâsı. Kesin bi Amerikan mecmuasıdır diye baktım, hakkaten de People çıktı. Ulan, Hillary bile daha güzeldi lan. Pis iktidar yanlısı mecmua. (barack'ı severiz o ayrı konu. welcome to prezidency)

● Aah Nokia.. Her şeye kadir Nokia.. Seviyorum seni ya. Aslandır Nokia. Diğer markaların daimi bir kullanıcı kitlesi yok, ama Nokia'mın var. Nokia'm benim. Şu fâni dünyada en sevdiğin ikinci marka nedir deseler, hakkaten de böyle deseler, Nokia derim. Birinciyi sorarlar sonra da. Onu söylemem.

● Nerde Nokia telefonunda Turkcell hattı olan birisi varsa, gidip tanışmak istiyorum. Sizler, yani bizler, adeta soyu tükenmekte olan fok balıkları gibiyiz. Fok balık mıdır, balıksa da soyu tükenmekte midir bilmiyorum. Allah belasını versin "endangered species" konusuna takan Odtü hazırlık tester'larının.

Mutlu 1 mayıslar, mutlu cumalar. Yeni ayımız da kutlu olsun, sıcaklıklar gelsin, yağmur altı aylığına gitsin. Amin.

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)