30 Nisan 2009 Perşembe

Hamdolsun Lady Gaga

1 tane ömer üründül tadında yorum
● Selam canlar! (oh be, böyle bi giriş yapmak içimde kalmıştı) İyisiniz di mi? Evet ben de iyiyim. Zaten bi hâl-hatır sorularında iyiyiz. 
"-Nasılsın? -İyiyim sağol. Sen nasılsın? -Ben de iyiyim." Ulan, bir yığın dert var, bir yığın sorumluluk var; dünyada insanlar açlıktan, savaştan ya da birinin keyfinden ölüyor, ülke yıllardır son hızla kaosa koşuyor, birileri hâlâ Lost cd'si bulup, izliyor; ama lafa gelince "iyiyiz." Nasıl bir iyimserlik hâlidir..

● Ama ben seviyorum bu iyimserliğimizi. Sonuçta toplumumuzu yüzyıllardır ayakta tutan bir şey varsa, o da naber'e verilen iyidir, nolsun cevabıdır. Hatta bu iyimserliğin yarattığı bir üst boyut da; "İyiyiz hamdolsun. Beyim trafik kazası geçirdi, şimdi hastanede. Çocuklardan biri dansöz olucam dedi, diğeri de yedi yıldır lise 3'te. Geçen ayki maaşımı çeker çekmez çaldırmıştım. Ööyle işte, geçinip gidiyoz çok şükür."dür.

● Annem mesaj yazmayı tam anlamıyla öğrendiğinden beri, operatör uyduları bayaa bir rahatladı sanırım. Attığı her mesaj birer ya da en fazla ikişer kelime olarak geliyor çünkü. "Yoğurt al", "Nerdesin", "Ekmek süt", "Ben komşudayım".. Uydular rahatlıyor gerçi ama, bu kez ben huzursuz oluyorum. Sonuçta daha yazılabilecek milyon tane kelime daha var aynı mesajda. Sanki boşa gidiyormuş gibi geliyor o 2 kontör. O mesajdan yarım kontör filan alınmalı bence. Tabi benim şimdiki mantığım, 700 MB'lık CD'ye iki resim, bir mp3 atıp yazdırmaya duyulan acıyla aynı.

● Bugüne kadar çok vurucu, çok yahşi firma sloganları görmüştüm ama, bizim ordaki sucu dükkanında gördüğüm kadar kısa ve özüne rastlamamıştım. "Su Bu".

● Ulan ben normal insan ayağıyla zor ayakta duruyorum dolmuşta, bugün bi adam gördüm, patenle duruyodu. O an ne kadar "ne bu marjinal olma çabaları, düdük" desem de, şimdi saygı duyulması gerektiğini anlıyorum. Ani frende, Tsubasa'daki hırçın defans edasıyla birilerinin ayağına kayan ben (A'ya basmak), hiçbir zaman patenle dolmuşa binip ayakta sağ salim kalamayacağımdı sonuçta..

● O değil de, 45 yaşında (dudak dudağa) öpüşen çift mi olur ya? Biz yapsak neyse de, bir yaştan sonra yakışmıyor, garip kaçıyor. Hayır yani, Yunanistan'ın bütün milli değerlerimizi çalıyor olması gibi, siz de gençlerin hâl ve hareketlerini çalarsanız olmaz ki.

●  Bugünlerde eve düzenli olarak 9'dan sonra geldiğimden, bişeyler yazıcak kıvamda olmuyorum. Mâlum, pazar Demo Radyo işi var. O değil de, şaka maka az kaldı ha. 2-3 gün kaldı. Anons, manons, Lady Gaga, sizlerle, bizlerle, 210 30 30, Battle For the Sun, haber, Deniz, hava, güneş, yağmur, radyonuzda, ben vatan, Dipeş Mod... Umut Sarıkaya gibi, kendimi çizip, beynimden çıkan koku çizgileri çizicem. Yanlarına "sası sası kokk" yazıcam. Zira, beynim kokuyor.

● Bugün ayın son günü. Ama bu benim için aydan ziyade, kotanın son günü demek. Daha dolduracak 1,5 GB'ım olduğunu öğrenir öğrenmez Feysbuk'taki videolara abandım. Kotayı tam sınırda bırakana kadar video izliycem. Hani, komük olanlardan.. 

Ben kaçtım şimdilik. Aç karnımı doyurmaya gidiyorum. Kendinize iyi bakın. (o diil de, yine başlık bulamadık, iyi mi.. bişey uydurcaz artık..)

Daçe.
Okumaya devam →
28 Nisan 2009 Salı

Komik Bi Vidyo Var

0 tane ömer üründül tadında yorum
Misafirliğe gelen çocuklu aileler, size sesleniyorum. Ayağınızı denk alın. Bakınız, burdan açık açık söylüyorum. Öldürürüm. "Hadi git içeri, bak abi sana oyun açsın bilgisayardan" diye çocuğunu gazlayıp gazlayıp yanıma gönderen, beni de "Hadi abisi, şuna bi oyun aç da oynasın" diye emrivakinin en dip köşelerine iten aile bireyleri.. Hepinizi öldürücem. En azından, bi daha gazı alıp odama gelen çocuğunuzun kafasında klavye kırıcam, yere düşen tuş parçalarını da size yediricem. Hayrret bişi ya..

edit: şaka yapıyorum lan. canımdan çok seviyorum sizi. tabii çocuklarınızı da. onlar bu ülkenin yarınları azizim. ah..

Eskiden çok sevdiğin ama şimdi sevmediğin bi pantolon ve ayakkabıyla güne başlamak zorunda olmak, akabinde de günü o kombinasyonla geçirmek; eminim ki hayatta en acı tecrübelerden biri. Dünkü yağmur çamurda ıslanan pantolon-spor ayakkabı ikilisinin bugün kullanılamaz halde olması ve benim böyle uzun uzun, alengirli cümleler kurmam.. Bi dakika ya.. Durdurun, inicem.

"Komik bi vidyo var, baksana! Ahı aha ahı ahıha!..", Youtube'un Türkiye'deki ikinci yılında falan başlayan muhabbet türü sanırım. Ardı arkası gelmeyen "komik" videolar, altta kalmamak için "Evet bu da güzel de, asıııl, bi tane vardı, neydi yaa.." diye girişilen topic sentence'lar falan. Allah'ım, aradan kaç yıl geçti, artık bayılacağım. Yıl olmuş 2009, biz hâlâ bitmek tükenmek bilmeyen "komik vidyo" paylaşıyoruz. Başta iyi güzeldi, bişey demiyoduk; ama bokunu çıkardınız be hacı. Şu andan itibaren istiyorum ki, artık hiçbir video "komik", "çoqq qomikk" diye etiketlenmesin, komik video paylaşan kişiyi de mahkeme kapatsın. Evet, kişiyi kapatsın, daha da açmasın. (akla gelen ilk isim, umut sarıkaya. ona da selam olsun)

O diil de, hacı nerden girdi bizim dilimize ya? Hacı macı demiyorduk lan eskiden. Eskiden, çok eskiden bir Tsubasa vardı, bir Gotta Catch'em All Pokémon vardı.. Ama hacı yoktu lan. Kim soktu olum bu hacıyı bizim ağzımıza?

Hani yeşil-beyaz ve sarı-siyah kombinasyonlu adidas aşortman altları ("gel abla, 10 milyoon" diyesim geldi) var ya. İşte asıl onları yasaklıycaksın ülke genelinde. Nası bi kriz, nası bi savaş çıkar, düşünemiyorum bile. O eşofman altlarının satışı durdurulsa, eminim, o an hayat da durur.

O değil de, hazırlık bitmeden bi stop-motion film çekelim bari lan. Eğlenceli oluyor izlemesi. Gerçi, herhalde çekim aşamasında ebemizin g.tünden ter atıyoruzdur, onu bilemem.

Aslında hiç yazamayacaktım, ilk paragrafta bahsettiğim çocuklar kafa beyin bırakmadı. Ama kıyamadım kendime, yine gönderiverdim bak. Neyse, 5 dakika kalmış şurda 12 olmasına. Gün bitmeden atıvereyim şu postu. Helder Postiga.

İyi bakının. Daçe.
Okumaya devam →
27 Nisan 2009 Pazartesi

Kısa Kısacıklar

1 tane ömer üründül tadında yorum
Efendim, bizim bookcrossing denen olay sonunda bugün başladı. Tüm Odtü genelinde bırakılan 100'e yakın kitap, yeni ellere geçmeyi ve oluşacak olan sirkülasyonu bekliyor. Şuradan official internet sitesine girebilirsiniz. Buradan da bu organizasyonu ayarlayıp yöneten Diren'e tebriklerimi iletiyorum... İlettim.

Arkadaş, bu ülkede yabancı olmucan valla. Ulan gidene kadar, bi tabelada İzmit yazıyo, bi tabelada Kocaeli yazıyo. Böyle gereksiz çıkıntılık yapan bikaç il daha var. Valla sırf bu yüzden, yabancı olsam yaşamam lan bu memlekette.

Giderken otobüse binmeden önce, firmanın reklamı olan her yerde koca koca harflerle "KABLOSUZ KULAKLIK KEYFİ!!" yazıyodu. İnsan heyecanlanıyor tabi öyle yazınca. Ama yok. Hiçbir s.ke yaramıyor o kablosuz kulaklık. Ya da ben beceremedim. Ulan magma tabakasına kadar insen ordan bile çekecek olan Trt Fm'i dahi çekmiyodu, ben ne anladım o işten. Sonra o güzelim Trt Fm haber müziklerini kim duyucak, ha? Hıaa?..

Bu "bayan" kelimesine neden bu kadar takılıyoruz anlamadım. Hayır, şaka yapmıyorum, hakkaten anlamadım yani. Altı üstü cinsiyet belirten bir kelime, ne kadar kötü olabilir ki? "Bayan" arkadaşlardan gerekli izahı istiyorum.

maNga'nın bi klibi çıkmış ki, evlere şenlik. "Dünyanın Sonuna Doğmuşum" gibi bişeydi hatta adı. Bulun, izleyin derim..

Bu radyo işleri giderek ilginç bir hal almaya başladı. Sürekli anons yazıp okumaktan, artık kafam beynim belli başlı kalıplarla doldu. "Ama üzülmeyin, çünki..", "Hayatın Sesini Aç!..", "Lady Gaga.." Biri çıkıp Lady Gaga'yı öldürse, bütün radyo istasyonları bir anda iflas edermiş gibi sanki. Ulan her anonsta mı Lady Gaga çalınır be.. Democu insanlara diyorum tabi. Kendime de. (kEndime demiyoruuz, kêndime diyoruz)

O diil de inanmazsın, İzmit'e giderken yanıma (koridor yanı koridor) Dilber Hala oturdu. Valla. İnanmadın mı? Ben de başta inanmamıştım. Kadın bayaa Ankara'dan İzmit'e gidiyordu. Kafasında sarık, gözünde gözlük. Yaş ve kilo almış başını gitmiş.. Bir tek "Uuyh!" eksik. O da olsa tam olucak. Fotoğraf alsaydım keşke..

Bi yandan radyo açık, bi yandan abüdik gubidik Çinli dizileri açık. Hani var ya, Saraydaki Mücevher filan. Yıllardır TRT'de Çinli görmekten bıktım be. Brezilya dizileri bir, bu mendeburlar iki. Mendevur da olabilir, emin değilim. İkiler sonuçta.

O diil de (ne?), açılan kolçak neden kapanmaz?

İnsanoğlunun, tekeri bulduğundan beri cevabını bulamadığı bu soruyla veda ediyorum. Kendinize iyi bakın, mutlu bir salı günü diliyorum..

-Berk'e de doğumgünü kutlaması yapıyorum burdan. Dostum, mutlu yıllar. Büyüdün, benim boyuma geldin ha-

Daçe.
Okumaya devam →

Geldim

2 tane ömer üründül tadında yorum
Ama nasıl geldim.. Gidişte sorun yoktu. Dönerken ufak bi sorun vardı. Resimdeki gibi, ufak bi sorun.. Yazıyorum. Nerden başlasam bilmiyorum...

İstanbul, Pazar, saat 16:00 suları. Kadıköy'den bileti alıp, aynı akşam 5-6 gibi servise binip otogara gidecek, orada otobüse bineceğim. Tahminen 11-12 gibi Aşti'ye varacağım. Planlar yapıldı, her şey kağıt üzerinde tamam..

Kadıköy'deyim. Sahil yoluna birbiri ardına dizilmiş turizm firmalarından birine girilecek, bilet alınacak.. Her zamanki gibi, önce Nilüfer'in yazıhanesine (yazağne de ne pis kelime) gittim. "Ankara yok bugün" cevabını aldım. Karamsarlığa düşmeden bütün diğer firmalara sırayla sordum, işte Kamil Koç'uydu, Pamukkale'siydi falan. Hiçbirinde aynı akşam Ankara'ya bilet bulamadım. "Sen Harem'e git" dediler. "Harem nere la?" demeye kalmadan kendimi Harem otogarında buldum. Burası epey ilkel kalmış, ufak bi otogardı. Hani, eski Türk filmlerinde gördüğümüz türden. Yani, o zamandan beri öyle kalmış. 70'lerin otogarı.

Neyse, orda da bilet aradım, taradım. Son bi umutla tanıdık, bildik firmalara sordum. Yok, nafile. Önümde "Angara, Angara, Angara!.." diye bağıran, küçük firmanın küçük adamıyla gözgöze geldim bir ara. O an, "Hassktr" dedim, "Bundan başka çare yok." Kaçta dedim, direk 5'te dedi. Sanki sırf ben bineyim diye. Şurda kalmış 1 saat.. Naçar bi şekilde "Eray Turizm" menşeili şebek firmadan bilet aldım. Ön tarafta "Angara, Angara!" diye bağıran adamla ayaküstü bir güvenme-güvenmeme diyalogu yaşadım. "Abi" dedim, "necidir bu sizin Eray Turizm?". "Abi, Metro'nun arabası zaten" dedi. "Üzerinde Metro diye yazıyor mu?" dedim, "Heaa abi" dedi. Pis pis sırıtarak, aslında hiç kazanamadığı güvenimi haklı çıkarmak üzere, "Eminsin demi abi, kesin yazıyo yani?" dedim. "35 yaşına geldik abi, sana yalan mı söylücezss!" diye çıkıştı (otobüs gelince gördük ki, üzerinde hiçbişey yazmıyor). Bütün beklentilerimi aşağı çektim, kaderde olanı beklemeye başladım...

Saat akşam 5 oldu, otobüse bindik. Otobüs derken, pis, nalet, eski bi otobüstü. O resimdeki gibi aynı. Şoför geldi, yolculuk ufak ufak başladı, bi manevralar bi hareketler filan.. Ben o sırada muavinin bi anons yapmasını bekledim. Sonuçta "Açıkholançephtelefhonlarınısıh" diye anonslar olmalı. Yok, anons manons olmadı. Hayır, yani camlarda yasağı gösteren sticker var.. Çevre yoluna çıktık. Ulan ben cep telefonu anonsu beklerken, bi baktım kaptan direksiyon başında, telefonla konuşa konuşa gidiyor. "Hayskym" dedim, "nerden bindim lan ben buna, kesin ölecem." Ölmedim tabi.

Sonra bişey fark ettim. Muavin.. Muavin bi yerden tanıdık gelmeye başladı. Ulan, sonra o da yazıhanede bana bileti kesen adam çıkmasın mı. Bence de çıkmasın. Ama çıktı. Tabi sonra bir ara da şoför değişti. İkinci muavin bu kez kaptan koltuğuna geçti. Nasıl bi firma lan bu dedim, herkes her şeyi yapıyor. Muavin demişken.. 1-1buçuk saat kadar servis yapılacak diye bekledim. Yani, nasosa kek mek verirler diye, öylece mal gibi oturdum, sesimi çıkarmadım. En son, "Ben bi meyvesuyu falan varsa.." dedim. Muavin, eski biletçi, sadece su olduğunu söyledi. Oha. Otobüste servis yapılacak sadece su vardı. Zaten o yüzden, millet Ankara'ya kadar, bari o beleş diye, litrelerce su istedi. Allah'tan su da bitmedi yani. "Sktiğimn firması, nerden buldum ki!.." diye hayıflandım kendi kendime...

O diil de, bi ara baktım, herkesin telefonu çalıyor ya da insanlar birilerini arıyor falan. Ulan, bütün her yerde "telefonu kapatınız" sticker'ı var, yani belli ki cep telefonları otobüsün anasını öpüyor işte. Ama yook. Bizim insanımız çok maceraperest. Bi kaza olsun da, ölelim filan diyolar. Yani, koca otobüste herhalde telefonu kapalı olan bi hıyar bendim. Bi anons lan.. Bi anons be..

Şofördü, muavindi derken atlıyordum az daha.. Otobüste bi adam vardı ki, onun pozisyonunu daha çözemedim. Firmanın sahibi gibi adam, tamam mı. Hani "hazır elimin altında otobüs varken, bir Ankara'ya bir İstanbul'a gideyim"in hesabını yapıyor sanki. Her seferde vardır heralde. Ama yani, bi yerde de anlamadım. Deli gibi, niye bi oraya bi buraya gidiyosun? Hayır, yaptığı bişey de yok ki adamın. Sadece muavine uzaktan diyor ki, "Şu abiye bi su ver bahim." Hatta bak, adam tam olarak şöyle bişey: -evet kendisi settar abi-

Efendim, aslında bu dandirik otobüs yolculuğunda anlatıcak o kadar çok şey çıktı ki. Yani hepsini anlatsam şimdi çok uzayacak, bunu anladım. Daha bunun mola yeri var, biletsiz yolcu alması var, eksantirik yolcuları var.. Şu kadar söyliyim, en saçma ve en laçka otobüs yolculuğumu yaşadım.. İyisi mi, siz okulda falan bana sorun, ben size uzun uzun anlatayım. Şimdilik herkese iyi akşamlar diliyorum..

Daçe.
Okumaya devam →
24 Nisan 2009 Cuma

Körfez'den Önce

0 tane ömer üründül tadında yorum
- Resim tüm yazıdan alakasız. Ayrı bir madde gibi.

- Bir 23 Nisan'da da folklor oynayan, yerel kıyafetli çocuk görmeyim be arkadaş! Bi 23 Nisan'da be!.. Ulan tamam, ben de istiyorum milli değerlerimizi korumayı, ama bu kıyafetleri korumayalım lan.. Başka bişey giyip oynasınlar. Mesela ne biliym kolbastı oynasınlar, kafkas oyunu oynasınlar, halay çeksinler, zeybek oynasınlar. Ama bunları mümkünse yerel kıyafetle yapmasınlar ya. Üzülüyorum olum..

- Saçları aylar sonra tekrar 3'e vurdum. Ama biraz erken mi vurdum lan? Soğuk ya biraz.. Üşüyorum hafif hafif..

- Bugün aldığım bi haberle dışımdan olmasa da, içten içe çılgın attım. Bö!'de Kişisel'deki en taşaklı aday diskalifiye edilmiş lan. Kendisine geçmiş olsun ama, bence süper yani. Şansım giderek artıyor, heyecanlanıyorum.. (mühim olan katılmaktı zaten canım, ahaha)

- Hani Hollywood filmlerinde falan izleriz ya, banyoda diş fırçalama sahnesi vardır falan. İşte o sahnede çok temiz diş fırçalayan adamlar, kadınlar gördüm hep. Gördükçe de özendim. Böylee, etrafa sıçratmadan, macun köpüğü göstermeden filan.. İzlerken kendi diş fırçalama sahnelerim aklıma geliyor. Çok pis fırçalıyorum ben. İğrencim baya. Böylee, her yer su içinde, ağzım köpüre köpüre.. Bi daha böyle sahneler çekip, benim gibi, kuduz köpekmişçesine diş fırçalayan insanları üzmesinler. Hrrr...

- Mp3 çaların tek kulaklığını takmak ne kadar karizmatik di mi? Tek kulağa takınca, herkes bana bakıyomuş gibi düşünüyorum. "Off, şuu kulaklığın tekini tek kulağına takmış, öbürünü de sweat'inin içinden sarkıtmış olan çocuğu görüyo musuun? Off. Bak bak.." diyolar ressmen. İşte o zaman "the coolest man ever" oluyorum. Bu son cümleyle de mid-term'e çalışmış oluyorum. Ehah.

- O diil de Diren, yapabileceğin en iyi savunmanı yap olum. Daş atmiycaktın bana orda. Yapmiycaktın bunu. Sana kaya koruğu atıcam, kaya koruğu..

- Bugün saçımı kestirince haliyle kafa şeklim prabs diye ortaya çıktı. Kafam çok güzel benim, yani benim diye demiyorum, hakkaten şahane. Sezeryanın etkisi sanırım. Ya da sezaryenin. Ya da sezaryanın. Nası kelimeler var dilimizde Ya Rabbimm.. Hepsini linç etmek istiyorum.

- "Yurtdışına gidemedik, bari İzmit'e gidek." mantığıyla yarın İzmit'e gideceğim dostlar. Haftasonu orda olucağımdan ötürü (benden ötürü mü senden ötürü mü?), bloga birkaç gün yazıttıramayabilirim. Bir de ben burada olmadığım vakitlerde Blog Ödülleri de sonlanmış olucak. Yani demem o ki, 2-3 gün bişey kaldı. O yüzden, kısa bir hatırlatma olması için, sizleri şöyle alabilirim..

Herkese iyi haftasonları diliyorum. Sağlıcakla kalın.
Daçe.
Okumaya devam →
23 Nisan 2009 Perşembe

Yağdır Mevlam Su

2 tane ömer üründül tadında yorum
"Ben kendimi bildim bileli 23 Nisan'da yağmur yağıyor yeaaa." geyiğini bu yıl çürütmeyi ne kadar da istemiştim oysa...
Çünkü ne kadar gıcık bi iddiaydı, "Her yıl 23 Nisan'larda yağmur yağar" iddiası...
Ayrıca ne kadar İbrahim Sadri tadında giriverdim ben bu yazıya... Noluyor lan. Bi dakka.

**

Öhm. Merhabalar. Yine o s.kindirik genellemeden kurtulamadık ve bir 23 Nisan'da daha sırılsıklam olduk. Ben çocukken de yağardı hep. Çok acayip lan. Her sene bugün ısrarla yağmur yağıyor. Hayır, bi de hava durumunu filan sklemez bi şekilde yağıyor. Mesela bi önceki ya da bi sonraki gün hava mükemmel filan tamam mı, ama bugün illa ki yağıyor. Çok mucizevi değil mi lan? Niye herkes senelerdir hiçbişey yokmuş gibi davranıyor? Musa'nın Kızıldeniz'i yarması kadar şaşırtıcı bir şey değil mi?

Ha tabi şöyle bi durum da var. Mesela Fransa Ligue 1'de de her yıl Ol. Lyon şampiyon oluyor. Ama aralıksız yani, her yıl. Fransızlar artık beklentilerini çok büyük tutmuyor. Bu da onun gibi. "Nasoosa yağar len" diye başlıyoruz güne. Sıradan gibi.. O zaman, madem her yıl bu gün yağmur yağıyor, ki tarihe baksan başka böyle istikrarlı gün yoktur, bugünü Çocuk Bayramı değil de Yağmur Çamur Bayramı diyelim. Nasoosa çocuk her gün çocuk, ama yağmur her gün yağmıyor. Hem mesela yağmur yağınca, bayram amacına ulaşmış olucak her halûkarda. Kayıp yok yani.. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Yağmur Çamur Bayramı..

**

Aslında bütün sinirim doğanın o meşhur kuralına: "Annelerin dediği mutlaka çıkar." Bu kesin ve genel geçer bi yargı. Doğru önerme bi yerde. Bir çeşit Murphy yasası.. Arkadaş, bugün evden çıkarken gayet güzel, sıradan bi bahar havası vardı. Annem yağmurluğumu almam konusunda ısrar etti, ben de ergenim diye anne sözü dinlemedim. Al, noldu sonucunda? Akşama doğru, ıslanmış bir Daçe. Ulan, annelerin bütün dedikleri mi çıkar ya. Hayır yani, imkansız bişey bile deseler çıkıyor. Mesela ne bileyim, bi gün evden çıkarken "Şapkanı al, bugün uzaylılar dünyaya saldırıcak" dese, ben de "yaa anne ne alakası var yeaa" diye evden çıksam, emin ol o gün uzaylı istilasına uğrarız. Böyle pislik bi kural işte. Doğa Ana tamamen feminist bir yaklaşımla, anneleri kayırıyor bence. İşte benim bütün sinirim bu işe. -yoksa annemi seviyorum tabi. selam anne..-

**

Ayrıca buradan, "23 nisanda saçımı 3'e vurcam." sözümü layıkıyla yerine getirdiğimi belirtiyor, aranızdan ayrılıyorum.

Daçe.
Okumaya devam →
21 Nisan 2009 Salı

FRP Tadında Hazırlık

3 tane ömer üründül tadında yorum
İyi geceler herkese. Evet, itiraf edin, bugün benden umudu kesmiştiniz değil mi? Oysa ne demişler, gecenin en karanlık olduğu zamanda umudu kesmiycen. Bakınız, saat 11 - 11buçuk arası bir dakika itibariyle gayet karanlık bir gece hakim. Öyle de bağlarım işte.

Yarın midterm var. Yani bizim hazırlıkta görüp görebileceğin en büyük sınav. Prof'u saymıyorum tabi. O en t.şşaklısı. Bu pop-quizler, mid-termler hafif kalıyor yani. Nası açıklasaam.. 

Mesela fantastik bi bilgisayar oyununda; pop-quizleri, sırf experience kazanmak için kesilen hayvan olarak düşün. Şimdi bu iş biraz şansla alakalı, tamam mı? Mesela haritada öylesine gezinirken, hiç beklenmedik bir anda, hiç beklemediğin bir yerden çıkıverir bu experience hayvanları. Eğer o an hiç pop-quize giresin yoksa ya da gelen quiz türü okuma parçasıysa falan, işin o kadar kolay olmaz. Yani silâh donanımın ne kadar iyi olursa olsun, mana'n ya da health'in ne kadar full olursa olsun, ikili vuruşlarda isabet oranın neredeyse minimum'a düşebilir. (ulan rpg dilini unutmuşuz iyi mi.)

Şimdi popquizlere gire çıka, experience kazandın ya. Diyolar ki, hadi sana daha baba bir sınav; mid-term. Bu midterm öyle her zaman olmaz pop-quiz gibi. Ayda bir olur. Yani olacağı günü, saati falan bellidir. Bu da, oyunun ilerisine erişmek için geçmen gereken bir kısım "takım halinde dolaşan yaratıklar"dır. Takım halindelerdir, çünkü genelde birini geçsen bile, bir başkasıyla daha savaşacağını biliyorsundur. Midterm'ün takvimde belli olan iki gününü temsil ederler. Bu yaratıkların yeri haritada, yani takvimde kesin ve net olarak belirlenmiştir. Ne kadar save-load etsen de, onlar aynı yerde çıkacaklardır.

Midterm'ün ilk kısmı olan listening-writing, ilk gelen yaratık üzerinde tamamen anlık becerilerinin ve çevikliğin geçerli olduğu bir savaştır. Çok fazla bilgi birikimine, yani çok etkili weapon'lara gerek yoktur; ama ihtiyaç olan şey, konsantrasyon ve "rage"tir. Eğer yerinde bir anlık rage'e sahipse karakterin, karşısındaki senaryoya dahil yaratığı amansızca kesebilecektir. Zaten ikinci gelen yaratığa karşı güçlü olman da, ilk yaratıkla savaşındaki başarıya bağlıdır. Eğer midterm'ün ilk gününü iyi bir listening ve writing ile bitirirsen, ikinci gün için çok fazla endişelenmene gerek olmayacaktır..

Midterm'ün ikinci gününde karşına language ve reading çıkar. Bu, demin de anlatmaya çalıştığım üzere, birincinin arkasından gelen yaratıktır. Burda anlık beceri, çeviklik ya da experience fazla önem taşımaz. Tek ve en hakiki mürşit, elindeki silâhın "damage" miktarıdır. Elinde ne kadar "baba" bir silâh varsa, er ya da geç, yaratığı indireceksindir. Yani bu ikinci gün, tamamiyle İngilizce background bilgi birikimiyle alakalıdır. İkinci günü de kanlar içinde yere serdikten sonra, senaryodaki yoluna devam edersin...

...Derken level bitmek üzeredir. Biterken da mutlaka, bir bölüm sonu canavarı, yani boss ile savaş olacaktır. Bu boss, level içindeki diğer yaratıkları bir anda "s.kik" yapar gözünde, zira boss denen herif devasadır, ultra-yeteneklidir, neredeyse yenilmezdir. Ama elbet onun da, her boss'un olduğu gibi bir zayıf noktası olacaktır. Amaç bossla savaş sahnesine geldindiğinde hep o zayıf noktaya çalışmaktır. Burada boss dediğimiz ne oluyor? Tabi ki, yazının başında da bahsettiğim t.şşaklı sınav, Prof.

Henüz Prof'a daha iki ay olduğundan fazla bilmiyorum o kısmı. Ama genel olarak Odtü Hazırlık'ta görüp görebileceğiniz sınavlar bu şekilde. Anlatabildiysem ne mutlu. Herkese selamlar. Health'iniz, mana'nız eksik olmasın. Allah bana zihin açıklığı, beceri, çeviklik ve experience versin, amin.

Daçe.
Okumaya devam →
20 Nisan 2009 Pazartesi

Ön Koltuk Tarikatı

3 tane ömer üründül tadında yorum
Hani önceki yazıda bi tarikattan bahsetmiştim ya. İşte onlar, insanlığın sonunu hazırlayan tek tarikat değilmiş. Bugün bir ikincisinin daha varlığını doğruladım. Ama iki taneyle kalmaz tabi, adeta Kurtuluş Savaşı sırasında bulunan "Zararlı Cemiyetler" gibiler..

Efendim, ben çok sık sinemaya giden bi insan değilim. Üç ay sinemaya gitmediğim olmuştur. O yüzden ne zaman sinemaya gidecek olsam, filmi iyi seçmeye gayret gösteririm - öyle anlık alınan film kararını sevmem, hangi sinemada izliceğimi iyice ayarlarım, ters bi durum olmasın herşey mükemmel olsun diye cüzdanı parayla doldururum falan.. Yani sinemada film izleme işi öylesine değerlidir ki, çok değerlidir yani, öylesine değerlidir. (ben niye betimleyemiyorum lan)

Gel gör ki azizim, ne kadar "her şey mükemmel olcak!" havasıyla gittiğim film varsa hepsinde bir sorun çıkıyor. Ve bu sorun, hepsinde aynı: Ön koltukta oturan, uzun boylu, kalın boyunlu, koca kafalı öküz. Evet, ne zaman sinemaya gitsem, özellikle altyazılı bi filmse, önümde mutlaka böyle bir öküz konuşlanmış oluyor. Allah'ım, çıldırıyorum ya. Ressmen, bi pompalıyla kafasına üç el ateş edip indirmek istiyorum. Hani bi de özellikle yapıyor gibi, benim baktığım yerle aynı doğrultuda oluyor kafası. Sola eğiliyorsam sola geçiyor, sağa eğiliyorsam sağa geçiyor eşşoğlueşşek. Gel de öldürme lan.

Mesela bugün söyleşide (emre kınay) önümde vardı bu tanıma uyan bi "arkadaş".. Ulan adam orada bişey anlatıyo, belli ki gözümle takip edeceğim, onun için geldim söyleşiye dimi? Ama yook. Ben "panelist"i göremeyim diye her bi şeyi yaptı sağolsun. Sağa yanaştım, sağa yanaştı. Sola gittim, sola gitti. Asla izin vermedi görmeye. Sonra "Ulan" dedim, "Acaba hakikaten bilerek mi yapıyor?" Hiçbi şey yapmadan durup öylece bekledim. Bi baktım bi süre sonra, bu öndeki kendi kendine bir sağ yapıyor, bir sol yapıyor. İşte o zaman anladım ki, "ön koltukta oturup, sana hiçbişey izletmeyenler" tarikatı var ve onların da gün içindeki tek misyonları bu. Mesela eminim ki o arkadaş şimdi gidip bir sinemada, birinin filminin içine sçıyordur. Eminim yani.
(ayın koral lafım sana, lütfen arkadaşını o tarikattan saptır -o arkadaş şükrü mü bilmiyorum, zira şükrüyü tanımıyorum. ama her ne olursa olsun saptır işte:D.. bu arada, selamlar sana da..)

Şimdi bambaşka bir konuya o kadar sert bi geçiş yapıcam ki, ben bile şaşırcam. O derece. Evet, geliyor..

Ulan varr ya, insanın oy verdiği muhtar adayının seçimi kazanması kadar tatmin eden bişey yok ya. Evet, seçimlerin üzerinden koca bir asır geçti gibi gelse de, bizim yeni muhtar "Destekleyen Herkese Teşekkürler" afişini ancak bir iki gün önce astı ve dolayısıyla benim de ancak aklıma geldi. O afişi görür görmez acayip duygulandım, öyle ki, gözümden yaş geleceğidi. Ulan adam afişi ressmen benim için yazmıştı ya. Ressmen bana hitap ediyordu yani. "Sağol" diyordu. "Ellerin dert görmesin" diyordu.. Ama sonra bu duygusallık yerini şımarıklığa bıraktı. "Heheh" dedim, "Ben seçtim lan seni. Tabi ki kazanıcaksın. BEN seçtim yani. BEN." 
(ama tabi bu her zaman böyle olmuyor. bkz: gökçek büyükşehir belediyesi)

O değil de, iki üç paragraf önce lafını etmişken Emre Kınay'a da değinmemek olmaz şimdi. Okur, gücenir falan. Aa, tabi.. Efem şimdi benim gözler yarı kör olduğundan -mayopum ben- uzağı seçemiyordum. Ama bugün anladım ki, o "uzak" kavramı giderek yakınlaşmış. Bildiğin kör gibi geziyorum. Neyse. Bugün de gittim işte söyleşiye, salona bi girdim, platformda tişörtlü mişörtlü biri var. Dedim, heralde öğrenci, ya da Emre Kınay'ın bi elemanı onu taktim edicek. Hani olur ya öyle elemanlar, "Sanat direktörü", "Kostüm direktörü", "Tarak kürek direktörü" falan bişeyler. Bir anda çok savsak ve laçka geldi gözüme. Utanmasam yakındaki birine "Bu kim ya?" diye soracağıdım.. Ulan sonra arkalara geçip gözlüğü bi taktım ki, meğer o laçka herif Emre Kınay'mış. O sırada onu tanımadığımı kimse anlamamıştı gerçi ama, kötü bi durum yahu.. Neyse efenim, 2'şer miyop olmak da böyle bir şey işte..

Ulan ben bi kere annemi tanımamıştım, sen ne diyorsun. Neyse, bu göz muhabbetini başka zaman tekrar açarım, uzun uzun konuşuruz. Herkesi öpüyorum.
Daçe.
Okumaya devam →
19 Nisan 2009 Pazar

ACPD

7 tane ömer üründül tadında yorum
Bugün ne şahane bi pazar ya. Hava falan ne güzel. Mutluyum, mutlusun, mutlu, çiçekler, böcekler..

Adeta bir kız blogu gibi açtım yazıyı, fark ettim. Ama hava çok iyi lan. ÇOK iyi yani. En azından Ankara'da böyle. Tam bir pazar günü havası. Piknik havası. Oh, mis.

Ya ne anlatıcam.. Aşırı kalabalık olan public yerlerde, mesela Kızılay'ın herhangi bi yerinde, aceleniz olduğunda önünüzdeki insanlar ısrarla yavaş yürür ya. Böyle, gıdım gıdım, santim santim. İşte o insanlar, abartmıyorum, ömrümden rahat bir 5 yıl alıyor. Bi de mesela bugün de oldu; benim aceleden kıçımın iki kanadı birbirine çarparken, önümdeki iki lavuk, zaten yavaş yürüyolardı, iyice yavaşladılar, yavaşladılar, en sonunda hemen önümde durdular. Ama yolun ortasında böyle, amaçsızca durdular. O an anladım ki, böyle insanların bağlı olduğu bi tarikat var ve gün içindeki tek misyonları bu. Yani, daha mantıklı nası bi açıklaması olabilir ki?

Bi de sanıyorum bu insanların bi seviye üstleri de, arabalarıyla trafiği yavaşlatanlardır. Bilirsiniz, yol müsait olup da gaza basmayanlar hani..

Trafik diyince.. Geçen gün dolmuşta yanıma mp3 çalar almadığımı fark ettim ve ömrümden birkaç yıl daha bıraktım oracıkta. Mp3'süz bir dolmuş yolculuğu, şeysiz bir şey gibidir. Yani burda benzetme yapamadım ama kötüdür yani. Bayaa kötüdür. Neyse işte, ben de dolmuşta o kadar sıkıldım ki, artık etrafı inceledim çok fazla. Ve şunu fark ettim, trafik otoları disko gibi. Trafik derken, polis yani. Polis arabalarının o tepesindeki mavi-kırmızı yanar döner ışıklı şey. Aslında çok kıro bişey değil mi? Yani mesela aynısının farklı türlerini Şahin'lerde filan görüyoruz, böyle neonlu, yanar döner, kımıl kımıl şeyler. Garip yani. Evet, işte insan sıkıntıdan böyle şeyler düşünebiliyor. (ama dikkat et bak, harbiden de doğan görünümlü şahin ortamı var polis araçlarında..)

Ha bi de şey var mesela, polis aracındaki megafon. Hani kamyonetle "pattiz-soğan" satanlardakinden. İşte yurdum polisi o megafonu kullandığı zaman adeta bir DJ'e dönüşüyor. "Pıff pıff!.. 06 Trabzon-Antep, 06 Trabzon-Antep! Pıff.. Kenara çek, kenara.. Trabzon-Antep! Kenara lan!.." Sanırsın ki, parti Dj'i adam.

Abi o diil de, bugün Odtü'den Kızılay'a gidecek olan dolmuşa bindim. Benden iki-üç dakka sonra aynı dolmuşa bir balina bindi. Hayır, şaka yapmıyorum, gerçek bir balina. Hani okyanusta olanlardan. Evet, tamam şaka yapıyorum, peki. Ama abartmıyorum. Adam karşıdan geliyo şimdi dolmuşa doğru, görüyorum. Diyorum, az sonra farkı yaşıycaz. Çünkü adam 180 kilo falan. Hani bi insan 80 kilo olur, 90 olur, hadi en son 100 olur da; 180 olur mu lan? Yazık, belki hastalıktır, onu bilemem tabi. Ama sonuçta bu onun 180 kilo olmasını ve dolmuşa binince dolmuşu yamultmuş olmasını değiştirmiyor. Evet abi. Adamın olduğu taraf, bildiğin yere yaklaştı böyle. Nası diyim. Odtü'den Kızılay'a kadar yerle 30 derece açı farkıyla gittik. Çok acayip lan. Allah başa vermesin. (yazar burda eliyle kulağını çekiyor, öpücük sesi yapıyor ve "tık tık" diye tahtaya vuruyor)

Pazar gününün keyifli geçmesi dileğiyle bu yazıya burada nokta koyarken, hepinizi içtenlikle kucaklıyor, yanaklarınızdan öpüyorum. Biraz bayram mesajı gibi oldu gerçi. Neyse anladınız siz. (evet, başlığın açılımını tahmin edip, ilk doğru cevabı veren okuyucuya hediyeler var. kendimi hediye ediyorum. doğru cevabı veren ilk kişinin de kız olmasını istiyorum tabi. ahah.)

Daçe.
Okumaya devam →
18 Nisan 2009 Cumartesi

Kafa Bir Milyon

0 tane ömer üründül tadında yorum
2006 baharında bizim okula konsere geldiklerinden beri daha bir sever oldum Duman'ı. Öncesinde ve sonrasında, yıllar yılı "Ben burdaa buğaakşaaam..", "Haaangi ojeeeeeğ!", "Kimseeleeer duuymasıığın.." diye bağırıp durdum. Bağırdıkça daha da sevdim. Belki şu an, Duman sevgimin doruklarındayken yeni çıkan albümlerini hâlâ almamış olmanın (ne alıcam lan, indiricem tabi) verdiği burukluk yok değil. Bir de herkes, etrafımda yeni şarkıları bağıra çağıra söylerken şu aralar, sinirlerim bozuluyor iyice. Yani, Duman'ı seviyorum da albümü alamıyorum kısmını geçtim; bir anda benim dışımda herkes çoktan alıp-indirip sindirmiş gibi bir hava var. Bunadır benim sinirim.

Bir de bugün Odtü-Devrim'de "bağıra çağıra şarkı söyleyecek"mişiz. Ulan bende şans yok ya, Allah bilir Duman'ın yeni albümündeki bütün şarkıları 5er defa çalacaklar. Pisler, adiler.

Şimdi buraya uğramanın bir sebebi işbu Duman'ın son albümü (eşşek kadar iki cd) hakkında kafama girip çıkanı yazmak, bir sebebi de ne yazık ki bugün ikinci bir yazı yazamayacağımı bildirmek. Yani, şimdiden söyliyeyim de, yazıktır, bekleşmeyin.. Ben şimdi daha gidip kahvaltı edeceğim, sonra hemen anons yazacağım. 3'te okulda olmam lazım, lâkin ben size olan sevgimden, hala evden çıkmış değilim (ne sevicem sizi, kendimi seviyorum ben). Kesin gecikicem derse, Deniz beni almıcak falan. Alır dimi lan? Alır alır. Daha fazla yazmaya devam edersem, oraya gittiğimde kıpkırmızı bir suratla oturuyor olacağım. Hemen çıkıyorum. Öpüyorum. 

(geçen yazıda adından bahsedip selam veremediğim denize, bu yazıda veriyorum. selamlar sevgili deniz..)

Ben burda bu akşam Daçe.
Okumaya devam →
17 Nisan 2009 Cuma

Paf Takım Çalışmaları

0 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlaaar, merhabalaaar herkese. Nasılsınız? İyi gördüm, iyi.. Cuma da geldi, geçiyor. Bu demektir ki, haftasonuna girdik. Ne güzel lan. Seviyorum haftasonunu. Tatil falan. Mis.

Dün ve önceki gün yazı vermedim (yazıvermedim). Gönül isterdi ki, burası bir Uykusuz, bir Penguen gibi multiplayer bi ortam olsun, ben yazamadığım zamanlar yerime başkası yazsın o gün. Bunlar değişik hayaller tabi.. Efendim (değil 2 gün, 852 gün ayrı kalsam yine kullanacağım sanırım şu kelimeyi), biliyor musunuz bilmiyorum, ama bu aralar yazamamamın sebebi medyatik biraz. "Bir kısım medya" işleri. "Yandaş medya" işleri.. Şöyle ki, bu aralar (son birkaç yıldır olan aralar) bana bir şevk geldi, heves geldi, dedim ki "Radyocu olaceeğam!". Tabi melik gökçek edasıyla, "Olaceeğam!" diyince öyle hemen olunmuyor hınk diye. Bir eğitim, bi bişey lazım..

..Salı günü Master Yoda'mız, Splinter Usta'mız, sevgili Deniz'in yürüttüğü çalışmalara başladım. Ama öyle bilindik çalışmalar değil, bir acayip, bir garip çalışmalar. Diksiyon, ses tonlaması, yaratıcı anonslar yazma çabası, absürd haberler okumak (misal, eruygur'un merdivenden düşerek kafasını gözünü yarmış olması gerçeği), falan filan..

Ya arkadaş o diil de bişey diyim mi, bugün çalışmaların daha dördüncü günü, ve ben baya radyocu havasına girdim ha. Şaka maka girdim yani. Demo beğenilmezse, ki gayet büyük bir ihtimal, havada kalıcam gibi geliyo bana. Böylee, boşluğa düşücem gibi. Çünkü bu çalışmalar öyle eğlenceli, farklı ve bir anda çıkıverdi ki, sanki normal hayatım pause olmuş da, o sırada büyük bir dilim pasta yiyormuşum gibi. Hem de frambuazlı, en lezzetli böyle. Neyse, seçilmezsem üzülmeyeyim diye hep şunu derim; bir pasta gider, yenisi gelir (ve böylece daçe obez olur)..

-iki paragrafı bağlayamadık iyi mi. uykusuzluk böyle bir şey-

Demo radyo anons kulvarları içinde, haber kısmını sevdim ben baya. Böyle, ciddi gibi duruyo ama komik aslında. Bıyık altından gülmek gibi. Mesela spor haberlerinde Fenerbahçe'nin yenildiğini okumak çok eğlenceli. Ya da, "Ben istifa edince ne olacak?" tadında teatral cümleleri 80 defa tekrar etmek de keza öyle (keza ne la?). "Benim istifamı isteyen arkadaşlar mı yerime adalet bakanı olacak?" diye böyle devam eden teatral demeçler...

Neyse efenim, gönül ister ki daha çok yazayım, her bir detayını anlatayım falan; ama biliyorum ki sizi aslında zerre ilgilendirmiyor benim radyo işlerim falan. O yüzden, daha fazla uzatmadan şimdilik burada noktalıyorum. Ama bu demek değil ki, ilerleyen günlerde bu konuda bir şey yazmıycam, elbet yazarım.. Ama şimdi bir de epeyce yorgunum. Yorgun insan bünyesinin, beynindeki Dodi keseceği çalışmadığı zaman kelimeleri de organize edemiyor lan. 

Görüşmek üzere diyorum herkese, şahane fantastik haftasonları diliyorum..

Daçe.
Okumaya devam →
14 Nisan 2009 Salı

Ben İstifa Edince Ne Olacak?

2 tane ömer üründül tadında yorum
Serin bir bahar akşamından herkese iyi akşamlar. Keyifler yerinde mi bilmiyorum, şahsen benim "so so". Eğer sizin de öyleyse diye bu yazıya giriştim hemen. Hem benim keyfim hem de sizin keyfiniz yerine gelsin diye. İçelim şenlenelim gibi. İçmekten bahsedince tabi, "bir ufak" açmamak olmaz şimdi...

● Efenim benim şehrimde şöyle bir geyik vardır: "En taaze balık Ankara'ya geliyor aaabicim!". Evet, Ankara halkı yıllar yılı bunu savunur durur. "Deniz yok ama balığın da en güzeli bize geliyor.." denir. Ve dostlarım, özellikle foreign dostlarım, şunu söylemeliyim ki, bu geyik tamamiyle doğrudur. Bunun kavgasını verdim ben çoğu yerde. İnanmayan, "ne Ankarası lan bırak yaa" diyen çok arkadaşım oldu tabi. Hatta bazıları daha fazla arkadaşım olmaya devam etmedi. Ama buradan yine sesleniyorum o foreign'lere; ister inanın, ister inanmayın ama, Türkiye'de en iyi balık Ankara'dadır. Bunu, Ankara'da herkes bilir, o yüzden öyle olmadık yerlerde "Ankaralı balıktan anlamaz yeaa" kavgasını başlatmayınız. Rica ediyorum.

● Hani tanımadık küçük çocuklarla girilen diyaloglarda (tanımadık bir küçük çocukla niye diyaloga girerim, o da ayrı mesele) şey vardır ya, çocuğun ismini sorma hastalığı.. "Gel bakim sen amma tatlısın lan. Adın ne senin?" Bak şimdii.. Nolucak sanki adını öğrenince? 15 yıl sonra oval ofisinde, döner koltuğunda puro içmekteyken birden o ismi hatırlayıp iş mi vereceksin? Ama yok, illa ki soracak o çocuğun ismini. İçinde kalacak yoksa. Bu konuya nerden değindim bilmiyorum ama geçenlerde girdiğim bir diyalogdandı sanırım. Neyse.. (Bu mükevellit sorunun "Beerkecaaan.." diye de cevabı vardır genelde)

● Aylardır ödümü kopartan bir durum olsa da yazsam diyordum. Psikopat olduğumdan, mazoşist olduğumdan değil de; "ödüm koptu" yerine "ödüm korktu" gibi bişey aklıma gelmişti, yazının bir yerinde punchline olarak kullanacaktım. Kısmet olmadı, benim de içimde kaldı. Oysa ki komik değil mi lan şöyle bir düşününce? Komik bence. Anlık komik. Neyse, önümüzdeki aylarda korktuğum bir olay başıma gelirse kullanacağım yani onu, unutturmayın.

● O kadar yorgun ve uykusuzum ki, az daha anlatmayı unutuyordum. Hani ben diyorum ya hep, dolmuşlarda uyuyup duruyorum, yandakine dirsek atıyorum, bir gün ineceğim yeri geçicem yanlışlıkla diye. İşte o gün bugündü.. Süper zinde bir şekilde bindiğim, ama her seferinde nedense ortalarına gelmeden uykuya daldığım Dikmen dolmuşlarından birinde, akşam saat 8 sularında yine bir uyuklama geldi. "Ulan kafayı şuraya koysam noluyvmnbz..." derken uyumuşum. "Evin orayı geçmem herhalde dimi lan?" dedim uykumun arasında. "Yok yok, geçmeden uyanırım" dedim sonra. Devam ettim. Gözümü açtığımda 8:30'u gösteren saatler (saat göstermez!) vardı, garip bir pastane vardı, değişik değişik apartmanlar vardı. Manzara falan bir acayipti. "LAAN!!?" diye bi fırladım. Yarı uykulu halimle iniverdim dolmuştan. O gözden uyku akmasıyla, eve kadar geri nası yürüdüm anlatamam. O yüzden hiç başlamıyorum. Ama şunu söylemeliyim, hala deli gibi uykum var. Şuraya bi kıvrılsam nnnoluyjklmn...zzZZ..

Ya ben keyfim yok falan dedim de, bu kadar da olmadığını bilmiyordum. Kusura bakmazsanız ben içeri kaçacağım, keyfimi "keka" seviyesine getirebilmek için. Sizleri de böyle birkaç küçümen maddeyle sıktıysam, affedin. (sıkılmayın olum, niye sıkılıyosunuz? hadi ben neyse de..)

Öpürtüm. Daçe. :)
Okumaya devam →
13 Nisan 2009 Pazartesi

The Reader

0 tane ömer üründül tadında yorum
"Ya bırakın abi, ne Reader'ı! Fast and Furious çakalım işte ne güzel. Amaan!.."

Bu yakarışlara rağmen, oy çoğunluğuyla Reader'a girdik bugün Cepa AFM'de. Fast and Furious'a gidemiyor olmanın verdiği sıkıntıyla da haddinden fazla önyargılıydım. "Ya bayık bi film işte!" dedim, "Lan saçma ya!" dedim, "İkinci Dünya Savaşı yeter ya!" bile dedim. Biletleri almıştık, koltuklara kıvrılmıştık ve artık emindim: Bu filmi bugün burada izleyecektim.

20 dakikalık reklamlardan sonra film, nüdist arkadaşların görüntüleriyle başladı. Sabah kalkması, kahvaltı falan. Bilindik sahneler. Sonra birden, haşırt diye geçmişe gittik.. İkinci Dünya Savaşı olmuş bitmiş, ama hâlâ her yer buram buram Hitler kokmaktadır (hitler de ne pis kokar ha). Bu pislik kokular arasında başrol elemanımız Micheal Berg görünüyor. Sarışın, tipik bir Alman çocuğu bu. Nasıl oluyorsa, allem oluyor kallem oluyor, bir süre sonra biz bu 15 yaşındaki veledi 185 yaşındaki Hanna Schmitz (Kate Winslet) insanıyla sevişirken görüyoruz. "Ne? Ha? Oha?" dediğinizi duymuyor değilim efendim. Ben de görünce öyle dedim. Ama ilerleyen sahneler boyunca onları yanyana gördükçe alıştım. Zaten nelere alışmıyor ki insanoğlu..

Yağmur Atacan - Pınar Altuğ tadında bir ilişki başlıyor bunlar arasında. Sonra artık neler oluyorsa (filmin ortasında uyuyan insan modeli), film sonunda Micheal ile Hanna'yı bir hapishane kantininde görüyoruz. Tabi o sırada zaman da durmamış, epeyce ilerlemiş. Zaten filmin konusu nedir dersen, "zaman çabuk geçiyor hacı" derim. Neyse işte film böyle, bir o zamanda bir bu zamanda geçip gidiyor. Bittiğindeyse, kafalarda "vay anasını be işe bak" diyen küçük ünlem adamcıkları kalıyor. "Belki bir gün izlersin" diye emreaydın mantığıyla başka da bişey anlatmıyorum. Sinemada olmasa da, dvd'de izlenecek film, tavsiye ettim.

-BlogÖdülleri hakkında: Efendim, cumartesi bir heyecanla başladık sanki sondan ikinci değil de üçüncü olacakmışız gibi, lakin bugün üçüncü gününde işler iyice benim kontrolümden çıktı. Sonra bir de Daçe neden politika sevmiyor, oluyor. İşte bu yüzden. Bir bulaştım, daha çıkamadım. Daha 10 gün var yahu. Bu gidişle kafayı yiyebilirim. Oylarınızı bekliyorum. Saygılar-

Öptüm, gittim. Daçe.
(imdb'den daçe bildirdi demek istedim, olmadı)
Okumaya devam →

Bal

2 tane ömer üründül tadında yorum
Merhabalar, selamlar, saygılar.. -alkış-
Haftasonu yazamadım, evet. Hatta öyle ki, "Olum her gün de yazılmaz lan, bi dur, bi soluklan hacı!" dedim kendime. Bu gazla, sadece derbi ve blog ödülleri hakkında yazdım gördüğünüz gibi. Pazartesinin gelişiyle mukteşem(!) yazı hayatıma devam ediyorum..

Bugün "Okuyucu" adlı hafif tarih filmine (ağırdı lan, ne hafifi) gittik okuldakilerle. Çıktım, saat 6 buçuk falan. Elimde, az önce Cepa - Carrefour'dan (ç)aldığım tenis topuyla oynayarak yürüyoruz. Eve gidek dedim kendi kendime. 
Normalde bizim yurtkur personeli okula dönüyordu, ben de bi arkadaşla Kızılay tarafına gideceğidim. Dolmuşa binmek üzere ayrıldık. Sonra dedik ki o arkadaşla, biz niye okulun ordan binmiyoruz. Döndük okulun oraya doğru, yürüyoruz. Ne olduysa, tam burada oldu zaten. Toplum içinde "kader", "kısmet", "bal" diye nitelediğimiz durumlardan biri..

Eskişehir yolunun kenarından okula doğru yürüyoruz, o sırada bi araba geldi hemen yanımıza. Camları açarak yavaşladı. İçerden bize doğru eğilen adamın yol falan soracağı apaçıktı. "Gençler.." dedi. "Ben kayboldum yeaa ehihe.." Orta yaşa merdiven dayamış abi, güneş gözlüklerini kafaya takmış, meraklı ve endişeli gözlerle bize bakıyo. "Ya bu Dikmen'e nerden gidicem ben, biliyo musunuz?" diye sordu. Bana sordu.. Bana.. Aylardır Dikmen-Odtü arasını tepmekten, asfalt ayrıntılarını bile ezberlediğim yolu bana sordu. Anlattım biraz, adam anlamış gibi gözükmüyordu. "Ya ben de aslında şimdi Dikmen'e gidicem, isterseniz yardımcı oluöeaa..." dememe kalmadan, "Yauu söylessenee bilaaader!" diye haykırdı, gözleri parladı. Adeta çölde bir vaha bulmuştu. Bir hışımla kapıyı içerden açıp (tam bir moron hareketi, dimi), oturmamı istedi.

Onun için ben çok büyük bir şanstım da, o benim için değil miydi? Hem 3 buçuk milyon verip, hem de 1 saatlik "Dolmuş: Kafa sikici yeni motor" reklamı izlemeyecektim. Açılan kapıyı fırsat bilip, arkadaşı da satarak (öyle de bi insanım) arabaya atladım, elimde hâlâ tenis topuyla oynuyorum bir yandan. Sola sinyal verip, yola çıktık..

O "gökten gelen kısmet"in amansız sevinciyle salak salak etrafa bakıyor, bir yandan da "Dikmen'e gidiş biraz uzun tabii, hehe" diye bilinçdışı nidalarda bulunuyordum. O sahnede tenis topunun da saçmalığını, adamın "Tenis oynuyo musun?" sorusuyla fark ettim. Hakkaten, ne alakasızdı elimde top. Hani dizilerde, filmlerde falan olur ya; en olmadık sahnede en olmadık saçma objeler falan. Aynı o iş. "Ha, yok oynamıyorum" dedim, "Öyle elimde gezdiriyorum ehe."

Arabaya bindiğimde fark etmediğim, sonradan "noluyo lan" dediğim bi tek yanlışlık, top değildi. Biraz zaman geçti.. biraz daha.. Derkken, aboov! Araba leş gibi kokuyordu. Herif terlemiş baya, ben yeni anladım. Bir çevik hareketle camı açtım biraz. Yetmedi, sonuna kadar kökledim. "Ne pis herif la bu" dedim. Meğer o da tenisçiymiş. "Siz hangi işle uğraşıyorum demiştiniz?" sorusundan anladım, Bodrum'da tenis hocası olduğunu. Zaten elimdeki tenis topuyla, bu adamın tenisçi olması tesadüf olamazdı. Ama şans da olamazdı lan, şimdi düşündüm de. O da senaristin yaratıcı olamadığı için öylece aynı kalan bir başka detay olarak kaldı öyle.

"Şurdan sağa" dedim adamın lafını keserek. Çünkü kesmesem, herif konuşa konuşa gidiyo, yine kaybolucak salak. Sürekli dediği şeyse, Dikmen'i bulana kadar bütün Ankara'yı dolaşıp 80 km yol yaptığıydı. "Salağım ben", "Aptal kafam" diyip dururken illa ki "bi sus" anlamında bişeyler demem gerekiyordu. O da yine sonra, "Işıklardan da sola dönüyoruz." oldu. Dilim varmıyor ama, adam bildiğin gevezeydi. Geveze erkek olur mu lan. Çok garip bence.

Kırmızıda durduğumuzda o sağa sola bakarken, ben de bi yandan arabanın içini inceledim tabi. Önde saçma sapan bir takım ekranlar (sanırsın herif pilot), arkada da bir adet diploma. Diplomaya dikkat verdim. "Marmara Üniverzisdpoıoı.." Ne diploması olduğunu öğrenemeden yeşil yandı, bakamadım. Dandik bişeydir Allah bilir.

İneceğim yere yaklaşıyorduk. Adama, beni 3 buçuk lira ve 45 dakika farkla eve getirdiği için nasıl teşekkür etsem az diye düşündüm. Sonuçta hep hayal ettiğim şey, okuldan eve götürecek bir özel şofördü. Sonra dedim ki, ulan evin önüne kadar götürteyim de orda ineyim, iyice sömüreyim adamı. Acıdım ama sonra. 80-90 km yol, az benzin etmezdi.
...

Ne otostop yaptım, ne dua ettim, ne tanıdık arabasına rastladım. O pis kokulu herif, belli ki bugün benim kısmetimdi. Şanstı. Havadan gelmişti. Candı. Canandı.
Belli ki iyi bir şeyler yapmıştım da ödüllendirilmiştim. Çünkü tesadüflere inanmayan, karmaya inanan biriyim. Ve böyle olmaya devam ettikçe, eve gidişte 3.5 milyon daha çok cebimde kalacak gibi.

Daçe.
Okumaya devam →
12 Nisan 2009 Pazar

Blog Ödülleri 2009

3 tane ömer üründül tadında yorum

Seçim meçim diye bok atarken, ben oldum seçim bu kez.

Efendim, Blog Ödülleri diye bir oluşum var. Her yıl düzenlenen bir blog yarışması. Bu sene ben de katılayım dedim hazır elimin altında blog varken. Sizden rica ettiğim şey ise, "Kişisel Bloglar" kategorisinde aday olan bendenizin Daçe Der Ki'sine oy vermeniz.

Desteklemeniz, oy vermeniz için yapmanız gereken şey çok basit. Şu taraftan kayıt olup, bu taraftan oy kullanmak. Oy veren herkese teşekkür ediyor, kulaklarından öpüyorum.

Ayrıca oy veren ilk 555 kişi İspanya'da tatile gidiyor. Kendi imkanlarıyla da olsa, gidiyor yani. Oraları da görmek lazım..
(möhim not: bir email adresi için yalnız bir oy kullanabiliyorsunuz.)

Daçe.
Okumaya devam →

Çok Büyük Derbi (!)

1 tane ömer üründül tadında yorum
"Sayılı derbilerden yeaa!", "Olum çoh böyük derbi dünya çapında yeaaa!", "Celtic-Rangers, Barça-Madrid, sonra da Fener-Cimbom, yaaa!", "Herkesin gözü Türkiye'deki maça çevrildi şimdi varr yaaa!"...
Tebrikler. Harbiden şahane derbi oldu. Bence üçüncü değil, birinci derbi olmalıyız dünya çapında. O yüzden bu yumruklar az gene.
Tarafsız biri olarak iki tarafı da hunharca kınıyorum, Beşiktaşlı biri olaraksa iki takımın da puan kaybına büyük bir sevinçle bakıyorum.
9 tane foto vardı demin buraya koyduğum, bir o kadar da koymadıklarım vardı. Ancak bütün bir hafta boyunca bunlar konuşulacak zaten, ben de daha fazla tutmak istemedim, çoğunu sildim. Şu gerçek ki, buradan silinince, tarihten silinmiş olmuyor. Yazık tabii.
Okumaya devam →
11 Nisan 2009 Cumartesi

100 Dirsek Darbesi

0 tane ömer üründül tadında yorum
☻ Beşiktaşlılık çok acayip bir şey. Mesela her an, her yerde bir Galatasaraylı ya da bir Fenerbahçeli çıkar karşına mutlaka, ama Beşiktaşlı öyle kolay kolay çıkmaz. Bu bazen güzel, ama bazen kötü oluyor, mesela bugün. Ulan "Aha, bitti galibiyet serisi.." diye hayıflandığım maçtan galip gelmemizle edindiğim sevinci paylaşayım dedim Msn'den bi Beşiktaşlı'yla, bulamadım! Allah'ın hemen hemen bütün kulları var, asıl olması gereken adamlar yok. İşte böyle bir şey Beşiktaşlılık..

☻ Gazeteye çıkmışım lan. Hem de Ankara'da da değil, Adana'da bir yerel gazetede. Şahsımın ismi, uzunca bir yazının herhangi bir yerinde değil ama kapak gibi fotoğrafım var. Biraz mutlu oldum, biraz sevindim. Güzel, güzel böyle şeyler..

☻ Bilen bilmez, ben bazen uykudan çok ani, çok refleksif bir hareketle uyanabiliyorum. Mesela bir anda ayağımı kaldırıyorum, bir anda kolumu deviriyorum falan, öyle uyanıyorum bazen.. Bugün de 2,500 kilometrelik Kızılay-Dikmen arasında dolmuşta uyuyayım dedim, her zaman olduğu gibi. Aslında uyuyayım demiyorum da, uyuyuyuy... diyorum, o sırada uykuya dalıyorum. İşte bugün de yine uyuyorum. Bir anda çok ani ve şiddetli attığım bir dirsek darbesiyle uyandım. Uyku mahmurluğuyla neler olup bittiğini anlamadım tam. Ayılmaya başladığımda, attığım dirseğin yanımdaki kadına gelmiş olabileceğini fark ettim. Sanırım az önce yandakine dirsek atmıştım, dupff diye. Ama tam da emin değildim yani, belki de atmamıştım. Yine de absürd bir hareket yapmıştım, uykudan dirsek darbesiyle uyanarak. Hiçbir şey olmamış gibi kafayı eğdim, "ehi" diye ter attım, gözümü kapatıp uykuya devam ettim..

Kısadan hallice. 
Daçe.
Okumaya devam →
10 Nisan 2009 Cuma

Ünlü Benzerlerim

3 tane ömer üründül tadında yorum
Bir Müjdat Gezen geldi geçti bugün Odtü'den.. Radyo Topluluğu'nun düzenlediği söyleşide en önden, dev ekranda, very-very-high-definition olarak izleyip-dinleme şansı buldum. Ya varr ya.. Bu adam üstat ya.. Ya da ondan daha üst. Ya da daha.. En kral adam işte..

Bi ünlüyü televizyondan değil de, canlı canlı yakından görünce insan bir tuhaf oluyor. O kişiyle sanki her gün görüşüyormuşsun gibi bir samimiyet uyanıyor, "Bizim Müjdat Hoca yeaa" deniyor. Hakkaten de öyle bi durum var yani. Özellikle bende. Bi ünlüyle aynı atmosferi paylaşmayagöreyim(!), o ünlü kendi dalında hemen "en kralı", "en taşaklısı" oluyor. Rıdvan'da da öyle oldu mesela. Adam geldi, konuştu bi ton. "Lan vallaa çok kraal ya, helal beaa!" dedik arkasından. Ama gel gör ki ertesi hafta halı saha maçına gelmeyerek ne kadar lavuk olduğunu gösterdi. Olsun, yine de şimdi Ntv'deki programda görünce, "Yaau bu bizim Rıdvan değil mi? Aç sesini aç, dinleyelim keratayı.." moduna giriveriyorum. Böyle de bir insanım.

Bir ünlüden ziyade, birçok ünlüyü bir arada yakından görmek de ayrı bir şey. Hepsini aynı yerde, aynı zaman dilimi içinde görünce bünye hata veriyor artık, kitleniyor; "Bellek read olamadı." diyor.. Sene başında Topluluk'la Disko Kralı'nın ilk programına gitmiştik. Biliyorsunuz zaten Okan'ın programında bi sürü konuk gelip gidiyor her hafta. İşte bizde de vardı baya, hepsini yanyana izledik. E bir de o kadar ünlünün yanına üç adet -bizi çeken- kamera, 10-15 tane de stüdyo dekoru görünce belleğin halini siz düşünün. Kafa ram'imden yanmış plastik kokuları gelmeye başlamıştı gecenin sonunda. -Bu plastik kokusunun duyulmasında, saatlerce mindere oturunca oluşan sırt ve bel ağrılarına dayanamamanın da etkisi var tabii-

Efendim benim ilk ünlü deneyimim, tam bir hatırlarsam adını, Ebru Yaşar'la olmuştu. Evet, yanlış duymadınız, Ebru Yaşar'la.. Ben şimdi baya küçüğüm tamam mı, ben diyim 5, sen de 7 yaşındayım. Maltepe Migros'ta bu amele karının imza günü varmış bir gün, ve biz de annemle alışveriş yaparken denk gelip imza sırasına girmişiz. Annem de sevmez, ben de sevmem normalde o pis kadını. Ama ne olduysa, ilk kez ünlü görecek Maltepe eşrâfı tüm Migros'u hınca hınç doldurmuştu. Neyse işte bekle, bekle; sıra bize geldi çattı. Bende de bir heyecan var. Ünlü kadın sonuçta. Ulan zihniyete bak ya o zamanki, "ünlü sonuçta!". Ünlü de sanki bana mı ünlü bu Ebru Yaşar..
Oturduğu masaya ulaştım karının, poster mi ne uzattım, imzaladı. Sonra ben tam oradan arkamı dönüp ayrılacakken, "Bahksana" dedi, "Gel bakhiym gel, sen ne tatlısın ööyle amaan aman". Ben mal mal gittim, kadının "gel" dediği kucağına oturdum. O pis kucağa oturmamlan birlike azgın kıronun yanağımı ısırması bir oldu. O ısırır ısırmaz kaçtım tabi, daha önce öyle pis, öyle tükürüklü bir ısırık görmemiştim (evet daha önce de çok ısırık gördüm). Neyse, bu olay ileriki yıllarda yakın çevrelerde çok sükse yapsa da, daha sonra unutuldu gitti, ben de ısırıldığımlan kaldım..

Ünlülerle daha çok kez rastlaşmışlığım vardır, ama daha fazla anlatırsam sıkılabilirsiniz. Tabi sizi düşündüğümden değil de, ben de sıkılırım, o yüzden. Bir de başlık konusunda, bu kadar ünlü, ünlü, ünlü diyince aklıma bu şey geldi. Kınamayın.

Herkese şahanekâr bir cuma diliyorum, haftasonuna girişimiz de hepimize hayırlı olsun diyorum.
Daçe.
Okumaya devam →
9 Nisan 2009 Perşembe

Badi Parmağım Hangisi Lan Benim

3 tane ömer üründül tadında yorum
10You are wrong, man. You're fuckingly wrong..

Montun içine giyilen sweat'in kapşonunu montun üstünden dışarı çıkartmanın, salmanın, öylesine dayanılmaz bir hafifliği var ki. Sanıyor ki insanoğlu, herkes ona bakacak, "vay be çocuğa bak kapşonunu ne acayip çıkartmış öyle" diycek. Belki diyorlardır, bilmiyorum, ama bence demiyorlardır gibi sanki lan. Hatta belki o normal insanlara çok salak gözüküyodur, ama ben çok seviyorum. Yaşasın kapşonların özgürlüğü.

Herkesin, şarkıların bilmediği kısmını sallamaca huyu vardır sanıyorum. Ama bu bendeki, bir huydan çok bir alışkanlığa, hatta bir yeteneğe dönüşmüş durumda. Güzel bir yetenek değil tabi, insanı rezil ediyor. Özellikle arkadaş grubuyla birlikte, canlı performans yapan bir mekana gidilmişse, aha orada bünye sıçıyor. Şöyle düşünün.. Mekana gireli 1,5 - 2 saat olmuş, herkes kendi aleminde bir sağa bir sola yatıyor şarkıları söyleye söyleye. Şarkılar da fena değil, sen de kafanı bulmuşsun ve eşlik ediyorsun herkes gibi... Bir süre sonra grup iyice kopuyor dünya hayatından, bağırarak söylemeye başlıyor. O sırada ortam iyice dumanlanmış, kafaların 1 milyon olması işten değil. Masaya gelip giden alkolün haddi hesabı yok. Sen de milyon olmuşsun, bağıra bağıra söylüyorsun şarkıyı. İşte tam o sırada şarkının öyle bir bölümü geliyor ki, sallıyorsun bir güzel, kaymak gibi sallıyorsun. Eğleniyorsun da bunu yaparken. Sonra masadakilere çeviriyorsun kafanı "fark edildi mi ki?" diye, hepsi sana bakarak gülüyorlar.. Biradan bir yudum daha alıyorsun, cooler olmak adına telefonunu çıkartıp tuş aç-tuş kilitle işlemleri yapıyorsun. Rengin ruhsarın yerine geliyor ve masaya dönüyorsun. Demem o ki, bir daha bağırarak şarkı söyleyen iki olsun.

Çoğu zaman talk-show programlarını takip ederken şunu düşünüyorum: "Ulan ben de yaparım ki bunu!".. Sonuçta orda adamlar havadan sudan, oradan buradan geyik yapıyor, aralarında sohbet ediyor; bir yandan da birileri bu konuşmayı kameraya ya da mikrofona kaydediyor(mikrofona kaydetmek?). Üstüne üzzük deli gibi de para kırıyorlar. E sonuçta, baktığında biz de arkadaşlarla bazen çok geyik, çok eğlenceli sohbetler içine giriyoruz. Biz ve çevremizdekiler acayip eğleniyor. E bunu da birisi kameraya, mikrofona(!) asla ya. Bizler de deli para kırsak ya. Ama yok. "İşçisin sen, işçi kal."

Dolmuşta okumak için, binmeden Penguen, Uykusuz alıyorum bazen. "Ooh", diyorum, "keyif yaparım.." Ama öyle olmuyor. En ön muavin koltuğuna oturmadığım sürece acayip büyük bir ızdırap çekiyorum okumak için. Nası anlatsam. Bak şimdi. Bi kere daracık, göt kadar yerde oturuyosun. Yanındakiyle sıkış tepiş, kol kola, omuz omuza gidiyosun. O ön-sevişme halinde önce güç bela kapağı kaldırıp okuman gerekiyor. Tek bir sayfa yani. Kapağın seni epey eğlendirmesiyle, o sıkışık, beter durumu unutuyosun bir an için. Bir hevesle sayfasını çeviriyorsun ki, abaov, işte orda iş kopmaya başlıyor. Sonra daha az yer kaplasın diye o göt kadar alanda 2. ve 3. sayfaları katlamak istiyosun. Aha. İşte orda her şey çığrından çıkıyor. Bir kere katlamak istediğinde hemen katlayamıyosun ya bunları. Bir yerinden bir bükülme yapıyor, katlanmıyor o iki sayfa. Açık şekilde kalıyor. Kalitesiz kağıdın hışırtısından herkesin, başta yanındakinin dikkatini çekiyorsun. O sayfaları katlamak isterken başka bir sorun çıkıyor, sonra o bitince bir başka çıkıyor falan.. Tam bir işkence yani. Ama tüm bu işkenceye rağmen de hala bön gibi alıp okuyorum dolmuşlarda. Değişik de bi insanım. (uykusuzun ve penguenin sayfalarını dolmuşta kafasıyla çevirmeye çalışan, sonuçta son çare, biri görürseniz o benim işte. itiraf ediyorum, evet.)

Dolmuşta da, gözünün önüne eşşek kadar tabela gelmiyorsa, o muavin koltuğu amma kıymetlidir ha. Ressmen kral, padişah tahtıdır orası. O koltuk için her gün Güvenpark'ta ne savaşlar veriliyor, ne kanlar akıtılıyor, anlatsam hep birlikte şaşarız burada.

"Biiir kuş koonsağ hadi parmağımaa! Aağlardıım bir başşımaaa.." Bence doğrusu budur o şarkının. Ben yıllarca öyle öğrendim, öyle bildim. Neymiş, badi parmağıymış.. Badi parmağı nedir yahu? Asıl o, bir çocuğun götünden sallaması değil midir güzel şarkı sözlerini? Sonra sorunlu Daçe oluyor. Badiler kovalasın inşallah.

20To conclude, there are a lot of advantages and it seems there will be much more. (final cümleme laf edene bir takım komutlar yazdım. GOTO 10)
Daçe.
Okumaya devam →

Poke Pablo!

1 tane ömer üründül tadında yorum

Bakınız, litegraf yapan bir ben değilim. Pablo Picasso (1881-1973) da yaşamının bir bölümünü litegraf yaparak ve yaptığı litegrafları Facebook profilinde paylaşarak geçirmişti..
Okumaya devam →
8 Nisan 2009 Çarşamba

Besçasnik

2 tane ömer üründül tadında yorum
Yarınki İngilizce writing quizine, aşağıdaki Türkçe writing'imle cevap veriyorum.. Afiyet olsun.

● Ben bu, sabahlara kadar oturan geyik adamlara çok özeniyorum ya. Evinde yalnız, laptop'ının başında, yanında kahfesi falan. Adam oturuyor her gün sabaha kadar, isterse pc'de yazısını falan yazıyor (yazar burda kaan sezyum'a serzeniyor), isterse kimsenin bilmediği, bi tek kendi bildiği şahikulade sitelere girip çıkıyor.. Oysa ben öyle miyim? "Yarın okul var anasınskiym" diyerek gece en geç 1 oldu mu yatağa kıvrılıyorum. Ertesi gün okuldan gelince de, kafam, 2 dolmuş aşındırmış, milyonlarca kilometre yol tepmiş olarak kazan gibin kaynıyor. Dur bloga şunu yazayım hele, diyene kadar da bakınız bu saat oluyor. Bu saatten sadece birkaç saat sonra da yatıyorum zaten.. Ama yok, yaz tatili dışında sabaha kadar oturmanın, günün ilk ışıklarını selamlarken bloga yeni yazı yazmanın sıradışı keyfini yaşayamıyorum. O halde, ne yapıyoruuz? Yaz tatilini iple çekiyoruuuz. Haydi hep birlikte, birr-kiy üç-dört!..

● Besçasnik diye futbolcu vardı Fener'de. Ben Besçasnik demeyi çok seviyorum. Besçasnik, Besçasnik, Besçasnik... Evet, belki bu adam Türk futboluna hiçbir şey katmadı ama dilimize çok güzel kelime kattı. Dünyaya bir daha gelsem sevgilim, adımı Bestçasnik koyarım, âlemin eline veririm.

● Maltepe'de 17 yıl oturdum ben tam. Bunu her fırsatta söylemekten çekinmiyorum. Dile kolay, 17 yıl (47 ronin gibi başladım). Öyle olunca da haliyle Maltepe-Kızılay arasını gide gele gide gele ezberlemiştim. Yıllardır, en az 5 yıldır, "BOŞALTIYORUZ!! ŞOK FİYATLARR!!" pankartı asılan bir dükkân vardı, o zamanlar hiç inanmazdım, "sktirin gidin olum, 5 yıldır nereye boşaltıyorsunuz, yalançılar!?" diyordum. Bugün önünden geçtim 1,5 yıl sonra. "Sahibinden Kiralık" afişleri vardı eski pankart yerine, dükkân bomboştu. Vay be, dedim. Üzüldüm, mahçup oldum. Herifler hakkaten durmuştu sözlerinde. Hiç beklemiyordum sahiden batmalarını. Hey gidi..

● Ya hani herkesin bir şeylere fobisi var ya. Benim şımarık küçük çocuklara karşı acayip bir fobim var. Acayip korkuyorum onlardan. Akıllı uslu olsa, gül gibi anlaşıcaz. Ama yok. Şımarık oluyolar. Laf, söz dinletemiyosun. -bi de bunlar hep 4'e gider. garanti yani- Taklit yapıyorlar, dalga geçiyorlar, söz dinlemiyorlar, kırıp döküyorlar. Küçükler ya, vuramıyosun da. Yoksa şöyle eşşek sudan gelinceye kadar nasıl pataklamak istiyorum o küçük çocukları varr ya, anlatamam yani.

● Bir de şans yok bende. Dövmesem bile, kızıcam, korkutucam mesela, bir anda annesi ya da babası bitiveriyor yanımda. "Höt!" diyorsun, o gelen anne-baba sana ters ters bakıyor. İşte o an babasına da, çocuğuna da küfürler yağdırıyorum. Bilinçaltımdaki sadiste ikisini de kurban ediyorum. Yansın ipneler!..

● Ya arkadaş, 21. yüzyılda yaşıyoruz ve hâlâ fıkra anlatılıyor. Ben buna şaşıyorum. Ulan bitti gitti o dönem, neyin fıkrasını anlatıyorsun? "Nasriddin Hoca da dimiş ki..."

● Bir de, fıkra anlatıldıktan sonra tatmin olmayıp iyice açıklayan insan var. Fıkra bitiyor mesela. Elemanın biri çıkıyor, "Yani Nasreddin Hoca da ya tutarsa dimiş yani, halbuki kocaa göl yani nasıl maya tutsun dimi? Ehehe hohahuh!.. Ya tutarsa dimiş yaani. Hehahi huhu!.." Gözlerimi devirip, bas git diyorum o elemana burdan, yoksa kan çıkacak.

● Ben neden fotojenik olamıyorum asla? Neden yani? Herkesin resmi şahane çıkıyor, benim armut gibi. Bu bir sendrom değildir de nedir, ha, sorarım size?

Tutamadım, maddeledim. Saygılar.

Daçe.
Okumaya devam →
7 Nisan 2009 Salı

Dodim Geldi

1 tane ömer üründül tadında yorum
Merabalar canlar, nasılsınız? Allah iyilik versin. Bazen kendimi sizin yerinize koyuyorum da... Yazık size ya. Valla. Hani okurken keyif alıyosunuz falan ama, yani, okuyosunuz bitiyo o iş.. Oysa ben böyle dakikalarca yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. Sonra bir iki kere de okuyorum. O keyfi, suyu çıkana kadar alıyorum ben. Benden iyisi yok valla. Oh, mis. (tevazu göstermenin dayanılmaz hafifliği)

Bugün bizim meşhur Çarşı'nın önündeki "Dodi İstasyonu"nda bağıra çağıra 4 tane Dido kazandım. Havadan. Zaten anca böyle skten götten şeylere katılıp, boktan boktan şeyler kazanayım ben. Hazırlığım ya bu sene, ameleliğin dibine vuruyorum ressmen ya. Yok dido kazanmakmış, yok kağıt uçak yarışmasıymış, yok şuymuş buymuş.. Eğlenceli tabi, keyifli falan ama. Ne bileyim, sonuçta "boş" işler..

Bu arada gençler, her an ünlü bir reklam yıldızı olup çıkabilirim. Valla bak. Tv'de falan görürseniz, "anaa, lan bu bizim daçe mi laan?" derseniz, şimdiden söyleyeyim, evet o benim. Bugünkü Dodileme İstasyonu'nda gaza gelip götümüzü yırtarcasına "DODİDODİDODİDODİ!!.." diye bağıran bizler, bir anda kameraya alındık, ressmen reklam gibi bişey çekildi ayak üstü. Ondan yani. O reklamdaki, beleş dido yeme zevkinin doruklarındayken sırıtarak bağıran sarışın genç benim. Zaten ünlü olursam, alayınızı tanımam. (o değil de, beynimin dodi merkezi tıkır tıkır çalışıyor, bugün bunu gördüm)

Her sabah okula gidişte bindiğim semt servisine, geçen akşam eve gitmek için bindim. Çok acayip ya. Sabahkinin tam ters hali ya şimdi. Hani, ressmen filmi "vıc vıc" diye başa sarıyormuşuz gibi. Aynı oto galeriyi, aynı berberi, aynı kavşağı tam olarak tersten kat etmek. Sanki Arapça gibi. Sağdan sola, sağdan sola. Değişük gibi biraz. Biraz ama. Çok değil.

Ya bu action pc oyunları beni çok tutuyor ya. Öyle böyle değil ama. Fps, Tps fark etmiyor. Bugün iki Max Payne, bir San Andreas oynayayım dedim. 1 buçuk - 2 saat kadar oynadım. Pc'yi kapattığımda baş dönmesi, mide bulantısı (hamilesiniz!), uyku hali, kusma hali ve başka bilimum hal, ahenkle dans ediyordu bünyemde. "Eeh", dedim, "Sıçarım sizin ekşınınıza". Paşalar gibi açtım Fm oynadım. 

Ayrıca, her "paşa" dendiğinde "Ergenekon'dan alırlar haa" esprisi yapılmasın lan artık. Allah allaah. Benim familyamda çok var böyle insanlar. "Paşa didin ya sen şinci, alırlar olum içeri, hehihe, hohiho!.."

Bu arada son bulduğum maddeleme metodum nasıl? Gazete ve dergilerden aşırdım. Ehi. Şimdi nevi şahsıma münhasır olarak (vaş)Peter Fox tınıları eşliğinde kıçın kıçın ayrılıyorum sahneden. Sahne sizin. Tepine tepine kullanın. Muç. :)

Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)