28 Şubat 2009 Cumartesi

You Wanna Pain?

2 tane ömer üründül tadında yorum
-> Kim demiş Max Payne kötü diye? Daha bugün izleyebildim ve gayet de güzel bi filmdi. Senaryosu falan iyiydi, boş değildi. Lakin beğenmediğim iki şey var; biri senaryosunun oyunun senaryosunu tutmaması, ikincisi de filmdeki Max'in oyundaki Max'le pek alakası olmaması. Hadi tamam bu ikinci biraz zor olurdu ama bari senaryo aynı kalsaydı. İlk başlarda metro istasyonunda başlıyor, hah dedim, bildiğimiz tanıdığımız Max Payne, ama sonra.. Sonra.. Yine de farklı da olsa, senaryosu güzeldi. Everybody loves Mona Sax.

-> Hamile kadınlar bir anda kilo alıyor ya. Bence boy da atıyorlar. Valla ne zaman hamile görsem, baya iri yapılı, şişman ve uzun, beni döver dediğim cinsten oluyor. Sıkıysa yer verme otobüste, dolmuşta.

-> Dün feysbukta hala çete savaşlarına davet edildiğimi gördüm. Demek ki çete savaşlarıyla aylar süren savaşımda değişmeyen bir şeyler hala var. Demek ki benim savaşım daha bitmemiş. Bir kalemde "block" yerine inatla "ignore"...

-> Max Payne, film sonundaki cast listtesinden sonra birkaç sahne gösteren nadir filmlerden. Ben öyle filmleri çok seviyorum. Bütün casta mal mal 10 dakika bakmaya değiyor sinemada. Yapımcılara aferim, gözüme girdiler. (bir de bana yarın max payne'in oyununu verebilecek olan varsa çok tatminkar kalırım)
Okumaya devam →

Çarşı Savaşa Karşı

1 tane ömer üründül tadında yorum
Gezelim Görelim gibi paragraf: 
Bizim okulun minimal alışveriş merkezinde, Çarşı'dayız bu hafta. Çarşı'nın yerlileriyle sohbet edeceğiz, gidilip görülesi yerleri gezeceğiz, yani Çarşı'yı ayağınıza getireceğiz. Şimdi gelin, bir göz atalım. (arka fonda şarkı-türkü, kamera da kediyle birbirlerine anlamsız bakan küçük çocuğun hareketlerini izliyor falan)

Efendim Çarşı'ya ilk geldiğinizde sizleri Pizza Hut karşılıyor. Bu sözdepizzacının yapmadığı kampanya kalmamış. Kah pizzanın kenarına kaşar koymuşlar, kah 2 alana 8 bedava demişler, kah sınırsızın sınırı şu kadar demişler.. Şimdilerde hakim olan kampanyevî şey DipSos Pizza. Yani adından da anlaşıldığı üzere dikdörtgen kesilmiş pizzaları parmağımızın zor gireceği kaplardaki soslara batırıp yiyoruz. Bu soslar içerisinde ketçap mayonez karışımı çakma bir sos da var. Ne kadar yaratıcılar değil mi? Napıceksın, Amerikan menşeili İtalyan işi işte. Sopranos havası var.

Pizza Hut'ı sağdan geçtikten sonra (pizza hut dışarda kalıyor) Çarşı'nın kapısını görüyoruz. Ama bunlar her gün binlercesini gördüğümüz, bilindik kapılardan değil. Bu kapının adına buranın yerlilerince "mortalgate", yani "ölümcül kapı" denmiş. Nedeni de, her gün ortalama 12 ile 20 arasında insanın bu kapılarda can vermesi. Bu korkutucu yapıdan şimdi dikkatle geçiyoruz...

İçerideyiz. Burada da hemen girişte ODTÜ'nün kurucusunun heykelini görüyoruz. "Jon Benjamin Odtu (1889-1940)". Yapı, gördüğümüz kadarıyla üç küçük kattan oluşuyor. İlk katta kırtasiyeydi, eczacıydı, gömlekciydi falan derken mini bir Anafartalar yaratılmış durumda. Tabi asla yer bulamadığınız bir Piyata da yok değil. "Burda bir şey yemek için en az bir hafta öncesinden rezevasyon alıyoruz" diyor kasadaki abimiz. Eyvallah diyip, yolculuğumuza devam ediyoruz. (şarkı türkü, kamera da kolkola yürüyen kızları falan gösteriyor)

Hah, işte bir Çarşı yerlisi yakaladık;
+Merhaba teyzecim
-Merhaba?..
+İsminizi öğrenebilir miyiz?
-Ümmügül
+Ümmgül teyze, kaç yaşındasın?
-76
+Maşallah maşallah. Ne zamandır Çarşı'dasın?
-Valla ben gendimi bildim bileli burdayım. Ama biz aslen KKM göçmeniyiz.

Evet sayın seyirciler, Ümmügül teyze 76 yaşındaymış ve burayı çok sevdiğini söylüyor. Biz de ona el sallayıp alt kata iniyoruz. (kamera burda ağır çekimde karşılıklı el sallaşmayı çeker)

Alt kat tam bir oyun cenneti. Aklınıza gelebilecek her türlü oyun oynanıyor. Tavla, bilardo, PS3, atari oyunları, monopoli tabu gibi masa oyunları, langırt, dart.. Ne ararsanız var. Bu yüzden burdaki yerliler de biraz kafayı sıyırmış durumda. Nereye baksak kahkaha atan bir yerli genci görüyoruz. Bakın mesela tam karşıda bir grup şimdi Jenga devirdi ve bağırmaya başladı. Gerçekten garip bir yer. Biraz döndükten sonra ilk girdiğimiz kattaki lokantalardan birine açılan bir tuvalet görüyoruz. Alt kattan girdiğimiz tuvalet, bariz bir şekilde üst kattaki lokantanın mutfağına açılıyor. Buraya bir Uğur Dündar lazım. Alt katta gezinirken gözümüze çarpan bir başka detay da her televizyonda akıllı.tv açık olması. Buna bir anlam veremedik. Burada yine bir reklam verelim. İngilizcesi ayrı Türkçesi ayrı menüleriyle, 2 liradan başlayan kolalarıyla, kasada hiç bozuk para olmamasıyla Özsüt tam bir sahtekar işletmesi. Geldiğimiz gibi kaçıyor, bu kez en üst kata çıkıyoruz.

Üst kattaki balkonu paylaşan iki işletmeden birinde Digiturk Lig Tv varken, diğerinde çok güzel pide yapıyorlar. Yani ikisi de ayrı güzel. Sonra bir Paşa görüyoruz ileride, orası da yemekçi içmekçi. Ama üst katın asıl bombası geçen yıldan kalan kebap artıklarını yedirmek isteyen Kebbapçı. Buraya gelip en güzel küfürlerinizi saydırıp gidebilirsiniz. Adeta bir rahatlatıcı bölüm.

(şarkı türkü hoş, kamera bu kez dışarıda tekrardan)
Evet sayın seyirciler, bu hafta Çarşı'daydık. Enine boyuna gezdik, sizler için inceledik. Gezelim Görelim'den bu haftalık da bu kadar. Haftaya görüşmek üzere efem.

(şarkı türkü, kayan yazılar)
Okumaya devam →

Düne Dair

2 tane ömer üründül tadında yorum
Dün eve geç geldiğim için ve kafam pek sakin olmadığı için bir şeyler yazamamıştım. Ama dünü mutlaka bir şekilde anmak gerekiyor ki, ispanyol olsam fantastico diyeceğim bir gündü.

55 ders gramer gördükten sonra ambale olan bünye için o gün, ders bitene kadar bir şey ifade etmiyordu. Ama gel gör ki, dersten çıktığımda günün çehresi bir anda değişiverdi. İstanbul'dan bi arkadaşım geliyordu. Hevesliydim, 5 senedir hiç görüşmemiştik. Özlemiştim. Biraz bilardo filan kastırdık. Olmadı tabi. Neticede O'Sullivan değiliz. Beyazı soktuk, siyahı soktuk, saçmasapan hareketler yaptık. Kötüydük yani. Ama eğleniyorduk, tüm bu cahil bilardocu hareketlere rağmen. Bir yandan konuşup, gülüp özlem gideriyor, bir yandan da oyun oynuyorduk. Oyun orda bir araçtı, bahaneydi tabi. Yoksa bize ney. De mi Anıl? -gülücük adam-

Anıl'ın başka arkadaşları da geldi. Onlarla filan tanıştım. Buradan haberleri olma ihtimalleri az da olsa, hepsine selam ederim. Memnun oldum. -gülücük adam-

Yemek yiyelim dedik. Çarşı üst kata çıktık. Çarşı'yı anlatmış mıydım size uzun uzadiye? Hani içerisinde Özsüt gibi soyguncu işletmeler olan ufak alışveriş merkezi. Hayır o değil, hem pahalı hem de kasada borca giriyorlar. Anlatırım sonra. Ne diyordum? Ha, yemeğe gittik (özsüte değil tabi). Yemekte beni günün ikinci süprizi karşıladı: Ali Nail. -Bu insanın kendisi başlı başına bir gülücük adam zaten-

Böylece Ali Nail, Anıl ve ben üçlüsü ortaokul - Jale Tezer günlerini büyük bir iştahla yad ettik. Harbiden ne güzeldi lan ortaokul zamanları. Neyse.

Günbatımında bize Selçuk'un da katılmasıyla tadından yenmeyecek hal aldık. -Volkan da vardı, ona da selam olsun.- Deli manyak gibi andık eski günleri. Bahsetmediğimiz ne Nail hocanın misbonları kaldı, ne M. Namuslu, ne de Ömürcan'ın oturuş pozisyonu. Hatta çok önemli iki ortak noktamızı da andık tüm gün; Burcu ve Erdem. Burcu'yu bizim sınıfta hepimizin yazdığı biri olarak, ve Erdem'i de yine bizim sınıfta hepimizin nefret ettiği biri olarak. "Nefret" ağır olur belki ama. Neyse bilmiyorum. -Burcu'ya selam tabii :D -

Ankara'da akşam saatleri yaşanırken bilirsiniz ki şehir yavaş yavaş uyumaya başlar. Biz de bu uykucu şehre rağmen Kızılay'a gittik, muhabbete orda devam ettik. O sırada Volkan aramızdan ayrıldı. (bu sefer güldürmedi)

Biz dört kişi, Jale Tezer Dershanesi'nin LGS hazırlığı döneminde aynı sınıfta okumuştuk ama o zamandan sonra bir daha görüşmemiştik. Aradan 5 sene geçti. LGS'ye girdik çıktık, liseyi kazandık bitirdik. Hatta LGS'nin adı değişti filan. Daha dün, beşinci senenin sonunda ilk kez görüşebildik. Tesadüfen hem de. Kızılay'da haykıra haykıra gülen gençler için gün güzeldi. Bir şeyler içtik, bir daha araya 5 sene gibi extreme bi süre girmesin diye sözleştik. Saat akşam 9 gibiydi. Ayrıldık, eve gidiş dolmuşu için Güvenpark'ın yolunu tuttum.

Demem o ki kardeşlerim, sizleri çok seviyorum ve yeniden o mutlu ortamı yakaladığım için çoktan öte memnunum. Bu yazıyı eğer dünümü geçirdiğim kardeşlerimin dışında başka biri de okuduysa şu satıra kadar, ona da teşekkür ederim, zira çok sıkılmış olmalı. Neticede kendisini ilgilendirecek pek bir şey yok. Şimdilik gidiyorum, az sonra yeni yazılarla döneceğim. Daçe.

-triple combo gülücük adam-
Okumaya devam →
27 Şubat 2009 Cuma

Yarı Bilinç Hali

2 tane ömer üründül tadında yorum
"Bugün genel olarak eğlenceli bi gün geçirdim, her şey güzeldi. Çok eski dostlarımla hasret giderdim. Ama eve geç geldiğim için pek bir şey yazamadım. Şu anda da kafam yarı-iyi. Yarın kafamı toparlayıp tekrar yazacağım. Bugün Beyaz Show'da Sagokeyşın ve Hayko var. Benim için en iyi Beyaz Show olabilir. Bugüne teşekkürler. Hepinizi seviyorum.

21:07 - Dolmuş Arka Sağ Köşe"

Dolmuşta gelirken yazdım bir yandan. Şimdi evdeyim. Yeni geldim. Dediğim gibi kafam biraz iyi gibi. Cümlelerimde anlam ya da zaman kaymaları olabilir. 

Bugün yanımda olan kardeşlerimi çok seviyorum. Ama yanımda olmayan, lakin ara sıra okuyan, hatta en azından bunu okuyan arkadaşlarımı da seviyorum. Herkese selam olsun. Beyaz Show izleyin.

Daçe. 21:56.
Okumaya devam →
26 Şubat 2009 Perşembe

Blanc'a Başarılar

0 tane ömer üründül tadında yorum

Önce:
Kendisi Fransız libero. Oyunculuk kariyerinin son yıllarını Manchester'da geçirdi. O zamanlar Giggs, Beckham, Stam, Veron, Yorke, Cole, Scholes ve Blanc bir aradaydı (yanlış hatırlamıyorsam). Kadro efsaneydi. Adamım ya.



Sonra:
Futbolculuğu bıraktıktan birkaç yıl sonra Bordo'da menacerliğe başladı. İki sene önce, yani menacerlikte baya yeni. Gözlükle falan bi imaj değişikliği düşünmüş ama yok, aynı defans adamı işte. Her şeye rağmen, Fransızlar ona çok güveniyor.



edit: olmadı, olmadı diyor, on üzerinden üç veriyoruz.
Okumaya devam →

Bir Ufak Daha

1 tane ömer üründül tadında yorum
Bilmem fark ettiniz mi ama benim sidebar'ımdaki "İşte O Üyeler!" kısmı boktan bir hal aldı bir anda. Sanırım Google'ın şımarıklığından kaynaklanıyor. Bi dur, bi elleme kardeşim, hani özgür blogdu bu? Yani demek istediğim, şimdilik o görünümü nasıl düzelteceğim hakkında bir fikrim yok ve olana kadar da göz zevki bozulan herkese kusura bakmayın diyorum. Geçecek bunlar. Biz ne badireler atlatmadık şu kısa blog hayatında..

Abidik kubidik Amerikan ya da Britiş menşeili serial bulma sitelerinde "Hot Chicks In Ankara, Aslı (21), Pelinsu (20)" gibi alakasız bannerları görmüştüm ama bugünlerde NY Times'ın internet sitesinde bir banner görüyorum ki insana "oha" dedirtiyor. Bannerda bir saat var, akrebi yelkovanı filan dönüyor. Saat reklamı, ya da öyle bir şey. Saatin üstünde büyük harflerle CORUM yazıyor (markası değil elbette). Yani eğer bu bir IP kontrollü banner değilse ve corum kelimesinin ingilizcede bir anlamı varsa kafama sıkar giderim, ama NüvYorkTayms'ta neden Çorum?

Mansur Ark'ın çıkış parçası takılmıştı aklıma, adını hatırlıyamıyordum. Bugün dedim bir araştırayım. Yazdım masumane bir şekilde Gugla, bir de ne göreyim? Bu abinin bir de offişıl web page'i varmış. Girdim, çok güldüm. O şarkıyı da bulamadım henüz. Bulduysam da hatırlayamadım işte. Neyse.

Bugün, geçen Kocaeli'den beş yiyip bizleri sevindiren mukterem Gassıray'ın Bordoeauioueaoüöx maçı var. Kendilerine başarı diliyorum. Bordo'ya yani. Yoksa bananey bizimkilerden. Hazır Bordo demişken aziz fransız Blanc için bir önce-sonra yapmak lazım. Hatta kalın..
Okumaya devam →

Dessas

0 tane ömer üründül tadında yorum
Fonda yine Sago Key çalıyor ve ben söze başlıyorum..

Öncelikle dün kiidra'nın bana hatırlattığı, göz ardı edilemez bir gerçekle başlamak istiyorum. "Akşam yatmak bilmez, sabah kalkmak bilmez"cilik gerçeği. Bir kaç sene öncesine kadar bu sözün sadece benim annem tarafından bilindiğini sanırdım. Yani annemin uydurduğu bir şeydi sanki. Sonuçta gayet uzun ve spesifik bir sözdü. Bir gün bu söze tvde rastladım ve o an bütün hayallerim yıkıldı. O günden sonra da gün geçtikçe başka yerlerde, başka ağızlardan duymaya başladım. En son da dün kiidra insanından duyunca (iki i'nin bir ü etmesi olsa gerek), artık yeterr beh dedim ve bazı düşüncelere yöneldim.. Şimdi ben öyle sanıyorum ki, bundan 30-40 yıl önce dünyamıza gelen uzaylılar (aksarayda taşlananlar olabilir mesela) o dönemin çocuklarının beynine bu sözü empoze etmişler. Bu yüzden aynı yaş grubuna ait olan ebeveynlerin hepsi bu sözü biliyor. Yani bence en mantıklı açıklaması bu. Yoksa başka neden olabilir ki herkesin anne babasının aynı sözü defalarca tekrarlıyor olması? Hem de virgül, harf oynamadan? "Akşam yatmak bilmez, sabah kalkmak bilmez." Pff..

":d", ".d", "D", ":"... Bu anlamsız gibi görünen karakterler benim kara listemden. Şöyle ki; hani böyle çoğu zaman msn'de konuşurken, mükemmel bi espri halinde yanyana gülmek isteriz ama gülemeyiz ya. İşte ben o duruma biraz burkulurum. Gülücük adamı bir türlü tutturamamak fena bir şey. Esprinin bütün komikliğini, sohbetin bütün güzel havasını birkaç dakikalığına alıp götürüyor gibi. Diyeceksiniz ki şimdi, "lan ne skik adamsın, ilk denemede beceremediysen ikinci denemede yaparsın"; ama öyle kolay değil. İlk denemede adam gibi gülemediysem bir ikinci denemeye girişmem bile. Böyle durumlar işte anlık can sıkıntıları. Ya da ben hazırlığım bu sene, ondan böyle saçma sapan şeylere yöneliyorum. Ne demiş ünlü Roma imparatoru Agustus Julius; "Boş kalan bakkal, ..larını tartar."

Bizim okuldaki bütün Angolalılar neden petrolde? Diğer bölümlere izin yok mu? Merak içindeyim.

Efendim ben çok iyilik meraklısı bi insanım. İyiliksever. Mesela sokakta hiç tanımayan insanların birbirine yardım etmesi beni çok mutlu ediyor. Eğer taraflardan biri bensem mutluluğum iki katına çıkıyor tabi. Mesela dolmuşta yaşlı bi adama yer verip "az sonra inicem" demek, ama oysa ki daha en az yirmibeş dakika gideceğimi biliyor olmak mutluluk verici. "Teşekkür ederim"li, "Rica ederim"li, "Estağfurullah"lı cümleleri seviyorum. Dostlarım, bir gün tanımadığınız birine yardım ettiğinizde, aynı günün devamında ya da başka bir günde bir başka tanımadık insanın size yardım edeceğini garanti ediyorum. O değil de, lan ben bu neşeyle gidersem yakında nirvanaya da erişebilirim.

Haftasonu Ceza işi yattı gençler. Bunda Ceza'nın dinleyici kitlesinde senin benim gibi akıllı efendi delüanlı adamların yanında kolpa insanların da çoğunlukta olması büyük bir faktör. Demem o ki; Ceza beni görmek için biraz daha beklemek zorunda kalacak..

Bir de anladım ki demin, Sagopa Kajmer ile blog aynı anda olmuyormuş. (yanlış da bilmiyorsam dessas yalan demek)

Bahsedeceğim birkaç şey daha vardı ama yaz yaz nereye kadar. Burada bitiresim var şimdilik. Gidiyorum. Gidiyorum. Giiiittt......tim.
Okumaya devam →
25 Şubat 2009 Çarşamba

Save #1: Last Bronx

2 tane ömer üründül tadında yorum
Sevgili dostlarım, sıkı durun. Yeni bir yazı dizisi dizesim geldi. Bundan böyle "Save" başlığı altında, hayatımda büyük yer etmiş oyunlardan bahsedeceğim.

Bunu neden yapıyorum? Çünkü bu aralar etrafta çok fazla Atarican keşfettim ve çocukluğun atariden ibaret olmadığını anlatmak istiyorum. Yazarken büyük keyif alacağımı düşündüğüm Save'in ilk bölümüne Last Bronx ile, bissmillah diyip, başlamak istiyorum..

Last Bronx, herkesin bildiğini düşünmediğim bir dövüş oyunu. Öz be öz bilgisayar oyunu. Benim hayatımda önemli yeri olmasının nedeni, aldığım ilk CD oyunu olması..
Windows 95 ile atıldığım bilgisayar dünyası için o zamanlar "disketler" çok büyük bir şey ifade ediyordu ve her şey disketlerdeydi. Oyunlar, programlar, hatta yanlış hatırlamıyorsam Win95 işletim sistemi kurulumu bile. Her şey. Ama birkaç yıl sonra, birden bire tüm dünyada bir CD-ROM furyası patladı. Ve bu furya patlar patlamaz ben de CD-ROM temin ederek bundan nasibimi aldım.
CD-ROM taktırmıştım PC'ye ama, bir şeyler eksik gibiydi. Hala her şey aynıydı, ama yeni bir döneme girildiği besbelliydi. Bir şey eksikti ama ne.. Derrken, buldum cevabı. CD'm yoktu hiç benim. Hemen gidip CD aldım. Oyun CD'si. İlk oyunum olan Last Bronx'un CD'si.. (amma sidi dedim lan)
Oyunu aldığım günün akşamında -yanlış hatırlamıyorsam- kuzenimi çağırmıştım yüklemesi için. O biliyordu, bense ilk kez oyun kurulumu görmüştüm o akşam. Böyle, mavi mavi arkaplanlı, "The game will take 36,5 MB" falan yazan, sürekli "next"e bastığımız ekran. Şimdi o mavi arkaplanı da özlüyorum ya, neyse.
Kurduk sonunda oyunu, başladım bir heyecan, bir hevesle. Derken günlerce, haftalarca başından kalkmadım.
'98 çıkışlı, SEGA yapımı olan bir Japon işi dövüş oyunuydu, yani herkes animeden fırlamıştı. Totalde 8 karakterli Last Bronx'ta diğerlerine inat, ben hep aynı karakteri alırdım. Lisa. Bu Lisa denen dişi kişilik o zamanların ekran kartlarına göre fazla güzel yapılmıştı ve ben de çok geçmeden ona aşık oldum. Daha doğrusu aşk değildi de benimkisi, biraz sapıklıktı. Çünkü Lisa'nın beyaz uzun çizmeleriyle giydiği mini bir eteği vardı ve her tekme savuruşunda bu etek minilikten çok, miniminiminiliğe ulaşıyordu. (Bir de Şarapova gibi çığlıkları vardı tekme, yumruk atarken) O zamanlar acayipmişim lan. Oha, sapık.
Neyse dostlarım, Last Bronx'tan bu kadar yeter sanırım. Öyle çok bilinen de bir oyun değildi, bildiğim kadarıyla. Dediğim gibi, bu oyunun hayatımda mühüm bir yere sahip oluşunun tek nedeni, ilk CD oyunum olmasıdır. (ha bir nedeni de Lisa'dır tabi:P)
Oyunun özlemiyle, 11 yıl aradan sonra bugün demosunu bulup indirdim ve şimdi ona biraz göz atacağım. Sanırım gene Lisa'yı alıp tekmeler savuracağım.
Şimdilik hoşçakalın efendim, ilerleyen yazılarda mutlak görüşeceğiz.
Daçe.

Okumaya devam →
24 Şubat 2009 Salı

Yaşandı Bitti Saygısızca

3 tane ömer üründül tadında yorum
Bir şey soracağım.. Feysbuk Status Update'ten eski sevgiliye gönderilen ayarlı laflar neden?
"Pelinsu Hımbıloğlu İyi ki seni tanımışım, yoksa hayatımda hiç o..çocuğu olmazdı. -an hour ago-" (bu cümle canlandırmadır tabi).
Neden yapıyorsunuz bunu? Hayır, artık burama (alın hizası) kadar geldi, her gün bir başka Demet Akalın'ın, bir başka ex-aşka laf sokuşuna tanık oluyorum. Bi de anlamıyorum, bi insan neden bu kadar kin duyduğu insanı hala feysbukunda tutar? Ben olsam minüt beklemem, silerim onu. Peh. Mantık abideleri sizi.

Dün Monopoli'de aldığım acı sonuçtan sonra bugünkü PS3 denemesini çok sevdim. Gerçi yaptığım iki maçta da yenildim ama olsun, azimliyim, hırslıyım. (bana bir atari, bir de ps3 alın. bunlara bir an önce başlamak lazım)

Oscar'ı izleyemedik tabi ama haberlerini de almadık değil. Slumdog'um da, Heath Ledger'ım da güzel ödüller almış. Hatta Slumdog ödül bırakmamış. Tamam ben de çok büyük iştahla bekliyorum filmi ama benim şahsi fikrim; Oscar'a bu kadar yakın zamanda piyasaya sürülen filmler hep törende malı götürüyor. Yoksa, 8 ödül de alınmaz be abi!?..

Skibbe'nin ülkemize bıraktığı mirastan sonra (ahahah aklıma geldikçe gülüyorum, ahauhuaha:D) duydum ki başa Korkmaz kaptanı -herif baya 'wanted' pozu vermiş- getirmişler. İyi yapmışlar. Böylece Galatasaray'ın bu sezon ligde bir basamak daha yükselemeyeceğini de garantilemiş oldular. Tek şansları UEFA artık. Onda da bi zahmet geçsinler turu. Gorküf bile yokmuş zaten kadroda, o derece. (Bobiler'de az önce "Skib Bıraktı" diye alternatif Fotomaç başlığı gördüm ki, artık bunun üstüne başlık tanımam.)

Rapstar bitti sanırım geçen hafta. Çok takip edemedim ama, erken bittiği iyi olmuş. Rahat bir nefes aldım. Umarım, ordaki eğitmen sıfatındaki jüri, yarışmacı arkadaşlara (başarılar) artık "gözlerim-sözlerim" kafiyesinden sıkıldığımızı anlatmıştır. Yeter lan.

Ha bir de, Ceza geliyormuş haftasonu buralara. Gitmek lazım.

Ya benim aklımda son bir soru var bilader. Yaklaşık yirmi gündür beklediğim ve artık duygularımla oynamaya başladığını düşündüğüm ADSL faturası nerde lan? Neden gelmiyor? Neden? Gelsin de ödeyim artık şunu, kurtulayım. Söz, daha da aşmam kotayı. Ama bir gelsin yeter ki. (evet. totalde 9 GB idi.)

Bir gezintiye çıkayım ben internette. Şimdilik görüşmek üzere. Daçe.
(bugün yeni sınıftan arkadaşların da blogu okuduğunu öğrendim. mutlu oldum. sağolun gençler, sağolun.)
Okumaya devam →
23 Şubat 2009 Pazartesi

Yallah Şöfer Yallah

1 tane ömer üründül tadında yorum
Sendromsuz pazartesinden herkese merhaba. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, birkaç yazı öncesinde de söylediğim gibi (sensin tırt demiştim), tırt hakkaten benmişim. Bugün onu anladım. Hep bu önyargılar...

Dostlarım, sıradan bir dolmuş neden hep tuhaf olayların yaşandığı bir yer olmak zorundadır? Neden? Neden? Ne? N?

ODTÜ-Kızılay dolmuşu, akşam saatleri.. Araç ağzına kadar dolmuş, şoför yine de daha fazla yolcu alabilme konusunda bir takım iddialarda. Ortalama bir Türk insanının giremeyeceği kadar bir boşluk var ya da yok (belki bir çinli?), ona rağmen abinin sesi yükseliyor: "Gapının önündeyn bi çekilelim hocam, bahın daha boş yier var, lütfeyn.."

Sunshine'ın ordaki duraklardan öksüre öksüre kalktı dolmuş, kapısını da zor kapattı. Baktım, herkes para alışverişine başlamış. Ben şöförün hemen yan hizasındaki koltuktayım. Beni zerre alakadar etmiyor tabi bu para işleri haliyle.. Arkadaki sıkış tepişlikte bir yandan parasını uzatmaya çalışan, bir yandan da hayatta kalabilmek için direklere tutunan insanları düşünüp acıdım. Bir an için. Sonra geçti tabi. Neyse işte o sırada paralar havada uçuşurken uzattım 20 lirayı, aldım paramın üstünü. Kafam rahatladı, taktım kulaklarımı, açtım Sagopa'yı. A1'den çıkmak üzereyiz..

Sagopa'nın sesi kulaklarıma ulaşamadan dolmuşun gürültüsünde kayboluyordu, dolayısıyla ondan çok etrafın sesini duyuyordum. Şöfer sürekli olarak "parasının üstünü alamayan, ücretini gönderemeyen" anonsu yapıyordu. Bilirsiniz, hep o tanıdık bildik anons işte. Bir kere söyledi, iki kere söyledi, Armada'nın oralardayız hala söylüyor bunu. Bir de ilginçtir, ilk kısmı ağzında geveliyordu ve anonstaki vurgu tam olarak ikinci kısımdaydı. Yani şöyle yazarsam anlaşırız sanırım; "parznınüztnüalamayn, ÜCRETİNİ GÖNDEREMEYEEN?" Herif tam olarak buraya kitlenmiş, aynı şekilde aynı anonsu belki de onn defa yaptı. Bahçeli'nin oralara geldik o sırada.. 

Adamın kafasında baya fırtınalar kopmuş olacak ki, (dandik Gökkuşağı yapısının ordaki) ışıklarda bu anonsu, ikinci kısmın üstüne basa basa son kez yaptı ve yine cevap gelmemesine karşılık içindeki The Hulk'ı orta yere püskürtüverdi "Yauu bilader yok mu ya parasını gönderemeyen? Allah Allaaaaah! Hayır belli ki var yani demi burda bağırıyoz iki saatir! Hayrret bişey yaa.." şeklinde. Ama Hulk'a da yanıt veren bir ses çıkmadı. O sırada kulakta bir yandan Kajmeran çalıyor, ama ben bir yandan da olan biteni anlamaya çalışıyorum..

Bizim şofort baya bi sinirlendi orda, tabiri caize "kayış koptu" ve bağırıp çağırmaya başladı. "Biz hammalız ya zaten!", "Ulan sanki sen beleş gidince bıdı bıdı! (bıdı kısmını duyamadım ama sanırım "üç kuruş cebinde kalıcak hmunagoyim!" gibi bişeydi)" falan fişmaan derken, ortam baya gerildi. Yani düşünün, şöfor bir yandan yola pür dikkat konsantre olmuş, trafikte ona buna saydırıyor, bir yandan da sürekli sesli sesli söylenip duruyor. Tabi o sırada dolmuşta milim ses yok. (milim olmadı oraya) Buz gibi rüzgarlar esiyor dolmuşta..

Şöfur hiç susmadan bağırıp duruyordu beleşçi yolcuya, ortam gergindi. Ama o gerginliğin tavan yaptığı bir an vardır ki, dostlarım onu nasıl tarif etsem garip kaçacak biliyorum. Herif durdu durdu en son, altgeçitlerden birinin orda, ÇAATH diye bi yumruk attı etrafındaki bi yere.. Biz kaldık böyle. Yani arkadakileri bilmem ama ben kalakaldım. Şufur bütün hırsını dolmuştan çıkarmaya başlamıştı. Bu kadar Davosvari bir yolculuk daha önce hiçbir dolmuşta yapmamıştım. Tabi durumun acayipliğinin de verdiği komiklikle gülmemek için de tutuyordum bir yandan kendimi.

...

Güvenpark'a geldik, dolmuş durmak üzere. Adam hala söyleniyor, "Hem polislerden cezayı yiyelim sonra da gelip bedavadan adam daşıyalım ohh!" diye. O an düşündüm, "ulan zaten kaşla göz arasında 1 buçuk liradan 1 yediyüz oldu ücretler, sen önce bunu açıkla" diye. Bunu dile getirmedim tabi. Zaten o cümleyi sesli söylemiş olsaydım, şu an bu yazıyı okuyor olamazdınız (Direnkin cümlesi gibi oldu bu)..

Sözün özü, dostlarım, Ankara'da dolmuşa binecekseniz her şeye hazırlıklı olmalısınız. Herifin bir dövmediği kaldı tek tek "Sen mi vermedin lan!?" diye. Ben daha da ne diyim.

...

Umarım uzun zaman sonra ilk kez denediğim bu hikayevi yazım kötü olmamıştır, zira bu durumu başka nasıl anlatabilirdim bilmiyorum. Yazı da uzun oldu tabi.. Neyse işte bu da böyle bir hikayedir yani. Öpertirim. (Günlük hayatta "şöför" dediğimiz kelimenin gerçekte nasıl yazıldığını bilmediğimden her seferinde yeni bir kelime türettim. Kusuruma bakmayın.)
Okumaya devam →
22 Şubat 2009 Pazar

Oha #2

1 tane ömer üründül tadında yorum
İlk Oha'yı geçen hafta yazmıştım hatırlarsanız. İkincisini bu kez Galatasaray hak ediyor. Bu ne mükemmelötesi futbol-haftasonu be kardeşim! Helal.. (Şaka maka, Beşiktaş malı götürdü bu hafta, çok sevinçliyim çok!)
Okumaya devam →

And Oscar Goes To...

2 tane ömer üründül tadında yorum
Heath Ledger, 79-08
oscar sonrası edit: biliyordum.
Okumaya devam →

Bir Acaib İşler

2 tane ömer üründül tadında yorum
Güneşli bir pazar gününde PC başındayken, demin, telefonun şarjının bitmiş olduğunu fark edip şarza(!) taktım. Baktım, bi mesaj gelmiş. Her zamanki gibi yine Turkcell'den gelmiş olacağına dair iddiaya girdim kendimle. Yanılmışım. Hiç bilmediğim bi numaradan "Mete balik" diye bi mesaj gelmiş. Başka bir şey yazmıyor. "Mete balik". Mete balık ne lan? Balıkçı mı acaba, yoksa isim soyisim mi, henüz çözemedim. Acaib mesajlar bunlar..

Ha, hemen arkasından Turkcell'den de geldi tabi.. NARTOPU yazacakmışım bi yere göndericekmişim falan filan. Başınıza nartopu kadar daş düşsün, he mi.

Babam apartmanda yönetici oldu olalı acaib işler yapıyoruz ailecek. Mesela ben, senenin başından beri balya balya yazı çıkardım printer'dan. Ama öyle böyle değil, her hafta yeni bir şeyler için yazılar yazıyorum. Hayır yani apartmanın duvarları doldu, benim printer'ımın kaç kez kartuşu değişti bilmemnoldu, hala yazı yazıyoruz. Zaten bir dahaki toplantıya ben de katılıcam. Babamın en yakın rakibine oy vericem. Şş, çaktırmayın.

Bugün, ODTÜ'nün bana kazandırmış olduğu pek değerli insanlardan birinin doğumgünü. Yiğit'in bir de burdan doğumgününü kutluyorum. (ulan valla neler diycektim de işte, hepsini unuttum. bak şimdi, ben ne diycektim ya.. off..)

O değil de, mete balık nedir lan? Feysbuk'tan baktım tabi hemen, hiç arkadaşı bulunmayan bir insanevladı çıktı karşıma. Demek ki arkadaş bulamıyor, son çare olarak herkesin telefonuna mesaj atıyor filan diye düşündüm. Mete balık seni. (bir balık ayhan vardı eskiden)

Bugün Oscar töreni var imiş. Yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum.

Bir de Gasray takımının maçı var imiş. Ona hiç başarı dilemiyorum. En kârlı biz çıkıcaz inşallah.

not: bu sabah biraz call.of.duty.2 oynadım. yani savaş anılarımdan ikincisini her an yazabilirim. yazmaya-da-bilirim, belli olmaz. herkese mete balıklar diliyorum..
Okumaya devam →
21 Şubat 2009 Cumartesi

Cumartesi Önizlemesi

2 tane ömer üründül tadında yorum
Birkaç dakika önceye kadar günün pazardan farkı yoktu. Yavaş yavaş kendini bulmaya başladı cumartesi. İlerleyen saatler ne getircek, bakalım..

Dikmen'de şu an hayvanlar gibi kar var. Bi bitmedi şu kar-kış işleri bu sene. Güya küresel ısınma vardı. Hani nerde? Isınma filan yok kardeşim, deli etmeyin adamı. Her yer beyaz, her yer soğuk.

Litegraf işinde en fazla ilerliyebildiğim, Feysbuk'tan ("fessbuk" in an-ing.*) da gördüğünüz üzre ayakta duran çöpçocuk ve klozette oturan adam. Bilmiyorum, sanırım kendi başıma daha fazla geliştiremem. Bir an önce litegraffriend bulmam lazım (mesela Direnkht). Kardeşim yok benim. Bak böyle anlarda eksikliği hissediliyor işte bi kardeş olmamasının.

Biraz zaman önce, haber sitelerinde gezinirken (haber+belgesel+jazz kombinasyonundan değil elbett) "An Opening Of Obama" gibi bir başlık gördüm. İçerik Chavez'le ABD arasındaki yeni dönem hakkındaydı. Dedim acaba "Obama'dan Venezüela Açılımı" mı oluyor bu? Tam bizim particiler gibi. O açılımı, bu açılımı.. Bu da Obama'nın, demek ki.

Beşiktaş (Rıdvan Dilmen ağzıyla "Beştaş Takımı") deplasmanda 3 gol attı. Trabzon kendi sahasında yenilmiş. Fenerbahçe de şu dakikalarda 19 Mayıs'ta ve yeniliyor. Futbol açısından pek güzel bir haftasonu bu. (gerçi fenerin işi belli olmaz, son dakika penaltıları meşhur vatandaşların)
edit: fener yenildi. hihahahaha.

Ayrıca bugün izlediğim Alamancı maçlarda da Hoffenheim son saniye penaltısını kaçırarak Stuttgart'la berabere kaldı, Köln de deplasmanda Bayern'i yendi. O maçta Mondragon'u gördüm. "Mondragon Aslan Gibi"ydi..

Neyse efenim. Kaçmaklardayım. Cumartesinin bir an önce kendine gelmesi dileğiyle,
Daçe.

(*anne-ingilizcesi)
Okumaya devam →
20 Şubat 2009 Cuma

Slumdog Millionaire

5 tane ömer üründül tadında yorum
Slumdog Millionaire'e daha gidemedim. Gitmek istiyorum. Fırsat olmuyor. Ama sırf "fırsat olmuyor" diyerek bu sezon bir sürü filme gidemedim, gidemiyorum.
Kaçırdığım filmlerden bazıları:
-Gomorrah
-Benjamin Button
-Notorious
-Despereaux
-Quantum of Solace
-Australia
-Body of Lies
-Max Payne
-Pride and Glory
-The Duchess
-Eagle Eye
-Vicky Cristina Barcelona
-Arog (ne o? şaşırdınız?)

ve çok dahası.. Yok abi, ben hep kaçırıyorum filmleri. Şu an vizyondakilere de gidemiycem. Biliyorum. Lan bari bi fırsatta Slumdog'a gideydik?..

edit: slumdog daha gelmemiş. sanırım notorious da gelmedi henüz. cahil miyim neyim lan. yolda belde filmin adını görür görmez, bize çoktan geldi de vizyondan kalktı sanıyorum. öyle de bir insanım.
Okumaya devam →

En Tanıtıcı Reklam

1 tane ömer üründül tadında yorum
Selam efendim. Bir süredir bir şeyler yazmıyormuşum gibi geldi nedense. Halbuki daha dün yazdım. Litegraflarım nasıldı? Güzel, değil mi? Tabi ki öyle. Bu çok zevkli bir iş, bugün tekrar deniycem.

İlk hafta bitti. İlk gün, ikinci gün derken bitiverdi. Cancağızlarım, size şu kadarını söyleyim ki, ilk dönem süperötesi bir sınıftan sonra bu dönemki sınıf biraz tırt geldi bana (sensin tırt). Belki de değildir. Belki de ilk dönemki sınıftan bir farkı yoktur (nereye yoktur houuv). Yani belki de çok iyi olacağız, enseye şaplak göte parmak gezeceğiz, ama ben sanki bir türlü ısınamayacakmışım gibi hissettim. Tabi şimdi bu yazıları bizim yeni sınıftan birileri okuyacak birkaç hafta sonra, biliyorum, onlara burdan selam ediyorum. (şaka maka, çok menfaatçiyim lan) - editlenmiş paragraf

Bizim çarşının alt katındaki oyun salonu, sanıyorum ki kampüsteki en ihtiyacî yer. Çok kral iş yapmış valla adam orayı açmakla. Bir de bizim gibi enayiler sayesinde paraya para demiyor, keyfi yerinde olmalı. Bende orası bağımlılık yarattı. Langırt, House of the Dead, bilardo, Trivial falan.. Bunlar güzel şeyler. 1 liralar feda olsun. Ya da vazgeçtim lan, olmasın. Daha dün Sinan'la sade House of the Dead'e 8 lira bağışladık. Çaktırmadan kazıklanıyoruz ama, du bakalım.. Bir heves geçer, bir heves gelir.

Bugünlerde teğet geçen kriz dolayısıyla en baba programlar bile tanıtıcı reklam alıyor. VmYm?, Beyaz Show, hatta sanırım Disko Kralı.. Yani sorsan, en çok para kazanan programlar derdim. Onlar bile yayına ara verip ürün tanıtıyor. Hepsi de çok yapmacık oluyor tabi, bu çok üzücü. Özellikle Acun bu işi hiç kıvıramıyor: "Arkadaşlar şimdi, mesela en çok ne yemek istersiniz günlük olarak?" - "Çikolata! Evet Çikolata evet.." - "O zamaaan Tadelle'ler geliyoooor!.."

Geçen gün ben de Google reklamlarından almayı düşündüm bloga. Sonra vazgeçtim, bu yapmacık tanıtıcı reklamlardan bi farkı kalmayacaktı.

Dolmuş, dolmuş, dolmuş... -iç çekip nefes verme efekti- Bugün Kızılay'a giderken ne yazık ki en ön üçlünün ortasına oturmak zorunda kaldım. Kol kası yapıyor insan geçici bir süre için. Çok kötü çok.. Sonra Kızılay'dan bi daha dolmuşa biniyorum eve gidiş için. Günde 3,4 lira ediyor. Neyse. Güvenpark'tan da bindim işte, eve gidicem. Hep de niyeyse beni buluyor, ya da her yerde bunlardan var. Yarım saat boyunca telefonda konuşabilen canlılardan bahsediyorum: "ama aşkım, Pelinsu da bana didi ki, işte Baturcan çok yakışıklı didi, sonra ben didim benim sevgilim var didim. hayır ama didim ki..". Bu canlı türünün bir örneği bugün yine dolmuşumdaydı. Zerre ara vermedi. "..sonra işte İremsu'ya didim biz gelmiyoruz didim, o da böyle bi şımarık hareketler, bi naz bi bimnemne, didi işte böyle böyle.." Ulan bi sus be, bi sus!

Bir de dolmuşta para üstü beklemenin stresi var. 2 lira uzatsam, herif unutuyo mesela, ama ben sanki birkaç dakika sonra vericek sanıyorum. Susuyorum. Dakikalar geçiyo, sonra dakikalar, sonra dakikalar daha.. Sormuyo bi de "parasının üstü..." diye. Artık vermeyeceğini anladığımda baya geç olmuş oluyor, yine de istiyorum -bazen sıkıla pıkıla, bazen de hayvanhakları dernek başkanları gibi çemkire çemkire: "Kaptan (!) bizim iki liradan bi kişi vardı yeeaa?".. Geliyor tabi o para üstü. O geliyor da, yanında neler götürüyor onu bir ben bilirim.

Dostlarım, bugün 5 tane Atarican'ın arasında kalıverdim. Çocukluğumda hiç atarim olmadı, hiç bilmiyorum o yüzden. Ben Windows 95'e tekabul eden yıllarda bilgisayarıma oyun disketleri alırdım. Atari kültürüm yok hiç. Bugün ardı arkası kesilmeyen bir atari sohbeti açılıverdi 6'lının içinde. Biri bendim. Ben Mario'dan sonra sustum. Başka bilmem (bir de Dave vardı sanki, emin değilim). Mario da ilk konuydu aksi gibi. Sonra bi on - onbeş dakika bunlar abandıkça abandı, yok yarışmış, yok dövüşmüş, yok bok, yok püsür. Bilmediğim konuda konuşmam ben, sevmem. Öyle olunca ağzımı açamadım. Sıkıldım iyice. Onbeş dakika sonra kritik bir manevrayla herkesi kaldırdım mekandan. Rahatladım. Şimdi atarisiz (aterisiz?!) geçen yıllarıma lanet ediyorum. Ne atariymiş arkadaş..

Haftanın en şahane günleri geldi çattı. Herkese mutlu haftasonları diliyorum, iyi günler dostlarım...

Öper, Daçe.
Okumaya devam →
19 Şubat 2009 Perşembe

Litegraf Çalışmaları #2

0 tane ömer üründül tadında yorum
Dedik madem heveslendik, koyalım birkaç tane daha. İşte bunlar da günün ilerleyen saatlerinde yaptığım çalışmalar. Daha da koymam buraya, gidin facebooktan bakın bilader. Oraya milyonlarcasını kodum. (Yalnız bu iş fotoğraf makinasının ebesini çok pis görüyor. 5 dakikada bitti lan dolu pilim.)

Okumaya devam →

Litegraf Çalışmaları

2 tane ömer üründül tadında yorum
Litegraf adını ben uydurdum. Kesin bambaşka bi adı vardır. Bugünlerde çok fazla şeye isim uydurduğumdan kelli, kendimi Oktay Sinanoğlu gibi hissediyorum. O adam da başka bir vakadır ya. Neyse, get back to litegraf.

İnternette görüp, bayılıp, nasıl yapılacağını araştırdığım ve dakikalar sonra da ilk çalışmalarını gerçekleştirdiğim şeyin ismini "light" ve "graffiti" kelimelerinden arakladım. Ama bunu anlatan internet siteleri de zaten "ışıkla yapılan grafiti" diyor. Fazla uzun tutmadan, hemen ilk yaptıklarımdan iki örnek vereyim. Zira çok heveslendim..



İlk olarak, yaklaşık bir ay önce Uykusuz'un sitesinde görmüştüm (o zaman bilgisayarda çizilmiş sanmıştım), bugün de Ntvmsnbc'de gördüm. Çok zevkli lan. Deneyin.

-ilk fotoğrafta DAÇE yazmak istiyordum. D yazabildim. ikinci fotoğrafta da üçüncü gözüm açılmış, ona göre davranın yani bundan sonra.-
-fotoğraflar, evin en karanlık yeri olan tuvalette çekilmiştir, evet.-

edit: yeni çalışmalarımı da ekleycem. benden kaçamazsınız.
Okumaya devam →
18 Şubat 2009 Çarşamba

Girondinli Gorküf

5 tane ömer üründül tadında yorum
Bugün okulda bookcrossing toplantısı yaparken (Diren'in eşofmanı üzerine kurulu olan toplantı) birden "aramızda blogçular var" diye bir şey duydum. "Lan nooluyorz" demeye kalmadan bir baktım herkes bize bakıyor. Orda bi mutlu oldum, bi havalandım. "Ehe hehe tabi blog ya hehe" filan triplerine girdim. Ama haksız mıyım lan? Toplantının ortasında birden, pat diye ünlü oldum olum. Çok şahane bir duygu. Hala triplerdeyim..

Geçen gün gülmekten yerlere yattığım bi olay oldu. Ama biliyorum ki komik bi olay ikinci kere, benim gibi yeteneksiz bi herifin ağzından anlatılınca bütün komikliği kaçıyor. Bir de saçma yani, uzun uzun niye anlatıyım şimdi blogda.. Vazgeçtim lan. Oha canlı yayında vazgeçtim. Vay anasını.. (olay Sinan'ın kendi blogu ve MSN arasındaki paralel devreyle alakalı idi, tüh bak..)

Bugün bizim çarşının alt katındaki "atari salonunda" hayvanlar gibi para harcadım. Tam bir para tuzağı orası. O yarış makinası senin, bu tabanca makinası benim, şu langırt ötekisinin derken 1 TL ler havada uçuştu. Manyak gibi eğlendik ama. Mesela langırtta çok fantastiktik, az daha yakıyorduk bi yerleri. "Gelin de langırtta elinize vereyim" diyorum yani. Satır arası.. Lütfen ama..
Akşam Bordo maçıyla ilgili pre-match haberlerine bakarken Fransızca'nın ne skik bi dil olduğuna kanaat getirdim. Ulan babalar gibi "Bordo" diyorsun, herkese öyle dedittiriyosun, ama onu kalkıp neden 86 bin tane sesli harfle uzatıyosun? Neymiş; Bordoeaux. Yok canım?

Sabah çıktığını fark ettiğim bir sivilce var bugünüme iz bırakan. Ağzımın hemen ötesindeki sivilceye doğru bakmaya çalışırken, böyle aşaa aşaa, sanki ağzımda kocaman bir meme ucu varmış gibi geldi. İğrenç lan bu sivilceler. Hiç sevmiyorum ben. Neyse ki gün sonuna doğru geldiğimizde benim "meme ucu"m da pıstı, söndü kaldı.

Futbolcuların antrenman arası, ya da sonra çekilen resimlerini gördünüz mü hiç? Hepsinde uzun beyaz çoraplar ve çorabın altına giyilen önü açık terlikler. O çorap-terlik kombinasyonlarıyla mangalcı aile babası izlenimi yaratıyor bende. Kıro olum bunların hepsi.

Şimdi içeriden gelen tv sesine kulak veriyorum da, spiker Bordo'lu Gourcuff'a sürekli "Gorküf! Gorküüff!" diyip duruyor. Hay gorküf kadar başına daş düşsün. (Tabi ki yine Ömer Üründül sahnede. "Ouuv yapma Servet vohuououo!...") - Resimdeki de o malum Gorküf işte. -

Yazı uzamadan kaçayım ben. Enerjikim gene, dünkü yorgunluğum çok yok bugün. Okuyan herkesi öperim. daçe.
Okumaya devam →

Beleş Kitap Sistemi BC

1 tane ömer üründül tadında yorum
Sayın seyirciler, blogumuza bir son dakika haberiyle devam ediyoruz. Aslında son dakika değil ama Direnk çok israr etti. Ulan deadline'dan 5 dakika önce haber verilir mi? 

Efem konumuz "Book-Crossing". Yani "kitapçaprazlandırma", ama bu kulağa hoş gelmiyor sanki. Bi de ben uydurdum tabi ondan. Bookcrossing güzel. Bookcrossinge kısa ve öz bir bakış attıracağım şimdi size:

Mesela ben içimdeki okuma isteğini bastıramıyorum ve bir kitap alıyorum. Oricinal tabi, zaten kırk yılda bir alıyoruz. Neyse işte aldım kitaplardan birini, okudum filan. Aman Allahım, bu okuduğum en güzel kitaplardan biri. Neden sebepsiz yere kitaplığımda dursun ki? Film mi bu, bi daha okuyayım? (yapmışlığım var gerçi) Evet çok saçma. Ben de diyorum ki, eh madem bunu birine vereyim. Ahanda burda devreye bookcrossing giriveriyor. Alıyorum kitabı, gidiyorum bi yere bırakıyorum. Herhangi bir yere. Diyorum ki içine de not olarak; "Bak abisi, ben bunu aldım okudum, beğendim. Bunu ben buraya bırakıyorum, al bunu oku, tavsiye ediyorum. Ha bi de, okuduktan sonra sen de alakasız bir yere bırak kitabı, ki başkası da alsın okusun..".

İşte böyle bir zincir sonucu, yolda belde bulduğumuz kitapları okuyoruz, başka yere bırakıyoruz hepsi bu. Bir zorluğu yok. Hatta işin baya büyük bir eğlencelivari kısmı var. Şöyle ki; bu zinciri internetten takip edebiliyoruz. Mesela benim kitabım şimdi nerde, kimler okumuş, kim almış da okuyor, daha önce nerelerde bırakılmış gibi bir takip sistemi. Okuyucular arasında bir ağ kurulmuş oluyor. Olum zevkli lan. 

Bu bookcrossing olayı yurtdışındaki ülkelerde olan bişey. Ama biz diyo(ru)z ki bunu bizim okulda uygulayalım. ODTÜ kampüsünün her yerinde. Böylece hem eğlenceli bir aktivite ve gelenek başlatılmış olacak, hem sürekli yeni kitap okuyacağız, hem zerre de para vermeyeceğiz. Bookcrossing olayını uygulama fikri tabi ki Direnk'in aklına gelmiş. Kendisine burdan selam yolluyoruz. (başghanım silam)

Böyle işte sevgili blog okuyucuları. Bookcrossing'den herkesin haberi olmasını istiyoruz, bu yüzden ben de blogda yazmak istedim. -tamam bu da direnkin fikriydi-şaka tabi-

Evet bu son dakika gelişmesini de aktardık, şimdi yeni yazılar yazacağım. Bi durun, bi bekleyin..
Okumaya devam →

Oscar?

0 tane ömer üründül tadında yorum
Kodak modak noluyor? Bu tanıtıcı reklam işinin iyice boku çıktı. Yeter nan!..
Okumaya devam →
17 Şubat 2009 Salı

Uyur-yazar

2 tane ömer üründül tadında yorum
Uyku.. Biraz uyku, bütün isteğim bu. Yorgunum. Bu dönem tabiri caizse skipattı beni iki günde. Mala çevirdi. Daha bugün ikinci gün laan. Off.

Aslında sınıf olarek bugün dünden daha iyiydi. Hatta derste bazen keyif aldığımı bile söyleyebilirim. Sınıfa alışma işi sandığım kadar acılı olmayacak galiba. Ama işte, yine de herkesle kaynaşabilene dek en çok hırpalayan bu uyku düzenleri olacak gibi. Onun da ta ağzını ayırayım ya. Puff.

Günün ilerleyen saatlerinde okuldan sonra Kızılay'da bir takım futbol nidaları yükseldi. Duymuşsunuzdur. Eski sınıftan (böhühü) arkadaşlarla oturup saatlerce Türk ve dünya futbolunun gelmişini geçmişini yad ettik. Tabi ne Sherringham kaldı, ne Hesp (!), ne Contra, ne Jardel, ne DK Fransa '98, ne de Akçaabatsebatspor.. Uzun zamandır bir grup kalabalıkla bu kadar saat oturup, sadece muhabbet ederek eğlenmemiştim. Upper 11 iyiydi beya. Fena oldu dağılmak. Hep kapital güçlerin parmağı var bu işte. Hep "Amarighan barnağı"..

Bizim yeni blok bir acayip. Kantinine bugün eriştim. Kapısını sevmedim ama. Yadırgadım. BBG evindeki görüşme odasına giriyormuş hissi veriyor. Halbuki içeride lise yemekhanesinden az ufak, lise kantininden az büyük, lise kantininin orijinal çakması bir ortam vardı, hepsi o. Kapıya ne gerek var?

O değil de, bugün anladım ki futbol bir derya deniz. Hayatında en az iki seneni FM'ye vermezsen çıkamazsın, boğulursun (tabi ki ben on birinci senemdeyim, peh yani, havamı da atarım).

Dakikalar önce, dostlarım, yani günümüzün akşam vaktine geldiğimizde, üzücü bir haber aldım. Gazanfer Özcan'ın haberi. Hoş olmadı bu. Burkuldum..

...pff...

..Lan olum şu feysbuka artık video yüklemeyin ya. Kotamın anasını ağlatıyor diye açamıyorum hiçbirini. Adından anlamaya çalışıyorum içeriğini. Ama adı da çoğu zaman saçma oluyor "Çok komikkk!", "İzleee!", "Ehu ehu uhe ehu" gibi. Adam gibi yazınsanıza olum şunların adını. Merak da ediyorum, ama açmıyorum. Of bre.

Sıkıntısı az olmayan bir yazı oldu bu. Yaşlı gibi oldu. İhtiyar yazı. Ama uykusuzluğun getirdiği huysuzlukla ancak bu kadar neşe seviyesinde yazabildim. İhtiyacım vardı, yazdım, rahatladım. Şimdi uykuya da ihtiyacım var ama onu yapamayacağım. Böyle işin tam ortasına edeyim ya. Arkadaşş.. bu uyku düzeni denen şeyy.. ne piss.. bişeyy.. mişşhzzZzZZzz..... 

....ha?.. ne?.. geldik mi?... eniştenler geldi mi?...zzZz...
Okumaya devam →
16 Şubat 2009 Pazartesi

Savaş Anılarım #1

0 tane ömer üründül tadında yorum
Dostlarım sizlere savaş yıllarımdan hiç söz etmiş miydim? Etmedim sanıyorum...

Sene 1940'ların başı gibiydi. Olmaya-da-bilir. O zamanlar Britiş ordusunda görevliyim. Britanya bütün cihana haber saldı, dedi işte Almanya topsun olum, işte yok Hitler it herifin teki filan. Bunu duyan Adolf deliye döndü. Britiş kraliçesine tehdit dolu bir mail forward'ladı. "Eğer sen de bunu 15 devlet büyüğüne göndermezsen 48 saat içinde ülkeni alırım" diye. Nitekim kraliçe bu maili forward'lamak yerine ordulara doğrudan Fransa'ya girme emri verdi. Böylece Fransa'daki savaşa katıldık. Dünya gözüyle iki Paris, bi Bordo gördüm.

Neyse efendim, ben Fransa'dayken dediler ki "hadiiii, çıkartma yapalım", "hadiii çıkartalım" falan. Askerlikte, özellikle savaş gibi uzun süreli durumlarda "çıkartalım" dendi mi biz anlarız ki herkes neyi var neyi yoksa ortaya koyacak filan. Ahlaksız asker eğlenceleri işte. Yine öyle bir şey sandım. Sonra komutan geldi, dedi "yarın Normandiya'ya gidiyoruz toplanın hemen, oraya çıkartacağız". Bunu diyince ben tabi anladım, dedim sçtık yani harbi ciddi savaşa gidiyoruz şaka değil.

Normandiya çıkartması eğlenceliydi aslında. Orası sanırım Le Havre'daydı. Olmaya-da-bilir. Şimdi ilk başta denizden girdik bunlara tamam mı? Karaya çıkıp hemen ordaki dağa tırmanıcaz sözde. Karaya çıkar çıkmaz vuruldum ben. Önce öldüm sandım, herkes yavaşladı, etraf kıpkırmızı oldu. Herkes dediğim, kayıklardan botlardan inen "Allah Allah" nidalarıyla tırmanışa geçiyordu, nitekim dağın zirvesinde de Alman askerleri vardı.

Neyse, dedim, baştan alalım şunu. Gene denizden kayıkla, botla, her ne ise o alet, onla geliyoruz. Karaya çıkınca bizim bölük koşturuyo dağa tırmanmaya. Onlara bişey olmuyo. Ben çıkıyorum, çat! Anında yerdeyim. Off ama olmaz böyle diyip baştan alıyorum, ve sonra tekrar, sonra tekrar...

...Meğersem savaşın senaryosu öyleymiş, ben karaya çıkar çıkmaz vurulcakmışım. Vurulduk yine. Neyse ölmemişim. Ölsem bu hikayeyi kim anlatacağidi zaten? Saçma. İşte, yaralanmışım meğer. Bizim bölükte bi sağlıkçı vardı. Medik Osman derdik. Medik geldi beni kaldırdı, iyileştirdi falan. Sonra ben bi hücum, dağa koşuverdim. Yağmur gibi kurşunlardan sıyrılarak koşuyordum. Kurşundan hızlı koşuyordum belki.

Dağın zirvesinden eteğine kadar gelen ipin ucunu buldum, tırmanmaya başladım. Tırmandım, tırmandım. Sırtımdaki 50 kiloyla pek kolay olmuyordu. Merdiven de yok. Neyse ben iman gücüyle bir tırmandım da, kan beynime çıktı, yüzüm kızardı filan. Of of.. Çok acayipti. Nefes nefese kaldım, ama bir baktım dağın zirvesine ulaşmışım. Tabi 100 metre olunca, zirveye de ulaşmak uzun sürmedi.

Ama tam zirveye çıktığımda bir de ne göreyim?..

Neyse devamını başka zaman anlatırım. Bir de Normandiya'da Alman askerlerinin yaptıkları "bunker"lardan birinin resmini çekmiştim gizlice. Onu koydum. Sonraki hikayede görüşmek üzzre.
Okumaya devam →

İlk Gün

2 tane ömer üründül tadında yorum
Bu başlığı dolmuşta düşündüm. Ne kadar havalı ve yaratıcı değil mi? Hemen derinlere dalacağım..

Bugün ikinci dönemin ilk günüydü ve yeni bir sınıfla, yeni insanlarla olacak olmanın tuhaf ve vazgeçilmez heyecanı vardı. Bu heyecanda, sınıftaki insanlar ikili üçlü gruplarda tanışıyorken benim tanıdığım kimsenin olmaması da (melodi kişisi bunu okumuyormuş mesela) etkili tabi. 

"İlk gün"ler cidden gariptir. İnsanları tanımıyorsunuz ve hemen önyargılar oluşuyor; "Bu çocuk kesin çok kafa!", "Şu herif çok mu ukala ne?" filan gibi.. Ama dönemin ortalarına doğru, herkesi tanımaya başladığınız zaman ilk günkü önyargılarla karşılaştırıyorsunuz ve genelde bunların doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Mesela benim "Çok ukala" dediğim insan birden "Çok kafa"ya dönüşüveriyor, ya da, "Sınıfın eğlence bombası" (sex bomb gibi ama değil) dediğim kişi sınıfın en ciddi insanı olup çıkıyor. Önyargı kötüdür kardeşlerim, sakın ha bağlı kalmayın.

Bugün ben de bu önyargılara hakim olamadım işte. "Tam benim kafadan", "Çok bilmiş", "Pek ciddi", "Pek konuşkan" dediğim insanlar oldu bugün de. Biliyorum ki onlar tam aksi insanlar. Einstein ne demiş; önyargıyı par..

Benim saçım bundan dört sene önce kadar çok uzundu ve hayvanlar gibi jölelerdim. Bir acayip imajlardaydım. O dört sene öncesine denk gelen lise hazırlıkta sınıfa ilk girdiğimde benim hakkımda da "TED'den gelmiş şımarık kolej bebesi" demişler. Geçenlerde itiraf ettiler. Hepsi çok iyi insanlardı, hepsine iyi dileklerimi sunarım.

-lan bi de ilk günden ders mi yapılır? çok sıkıldım bugün çok. sinan gelse bari bir an önce-

Giderim.
Okumaya devam →

All-star

0 tane ömer üründül tadında yorum
Yeşil sahalarda görmeye alıştığımız görüntüler.. Bi All-star'a da gelemeyin lan. Bi kere lan!..
Okumaya devam →
15 Şubat 2009 Pazar

Karla Karışık Dachicken

0 tane ömer üründül tadında yorum
Hep bizi bulur ya. Şans ya. Ankara'nın evde geçirdiğim son üç haftasında zerre soğuk yokken şimdi, tam okul açılmanın arifesinde Ankara'ya hayvanlar gibi kar yağıyor ya. İşte biz buna kader diyoruz, sevgili dostlarım..

Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Sanırım üzüleceğim. Ulan yarın okul açılıyor ve evden çıkmadığım koca bir ÜÇ HAFTA vardı o zaman yağsana işte lan! Off.. Çok kötü çok. Yine ağzımız burnumuz kar olacak, okula gelip giderken kıçımız titreyecek, paçalaramızdan çamur eksik olmayacak, ayakkabılarımız kayacak düz yollarda falan.. Haya-mnakoyim-ya!..

Pazar bitiyor. Bakalım yarın neler olacak dostlarım, açık gözlerle beklemekteyim. Yarın okulum açılıyor ve.. Bilirsiniz.. Yeni sınıf, yeni arkadaşlar, yeni hoca, yeni bina filan.. Bu yeni döneme kıçıkırık iki tane kar kristaliyle başlamak istemiyorum, hepsi bu. Ama tabi artık çok geç. Yapabileceğim bir şey yok. Şu dakika itibariyle Dikmen'e azmışçasına kar yağıyor ve her yer şimdiden bembeyaz olmuş.


Bugün Türk mutfağına yepyeni bir tat daha sundum. Dachicken. Bir önceki buluşum Daçezzoli gibi bunun da bir sandviç olduğunu belirtiyor ve hemen tarifine geçiyorum.
Malzemeler yine bilindik şeyler. Çeyrek somun ekmeği, üç parça tavuk şinitzel -soğuk-, iki adet süs biberi turşusu, biraz kekik, biraz da ketçap-mayonez.
Hazırlanışı da kolay. Ekmeğin içini oyuyoruz iyice, içine şinitzelleri diziyoruz. Yalnız burda bir püf nokta var. Önce iki parçayı diziyoruz. Araya iki parça süs biberini koyuyoruz. Ardından üçüncü parçayı da en üste koyuyoruz. Daha sonra, önce ketçap mayonez sıkıyoruz ki kekik buna yapışsın, dökülmesin diye. Kekiği döküp ekmeği kapatıyor, afiyetle yiyoruz. (Not: Tek kişiliktir)

21. yüzyılda şu geldiğimiz duruma bakın. Hala birbirimize email forwardlıyoruz. Burdan herkese sesleniyorum; yapmayın güzelim artık. Yeter lan. Hep para tuzağı bunlar.

Neyse, şimdi gidip biraz şu yeni doğa olayına alışmam lazım. "Karla Bruni" esprisini tekrarlamak yerine, o ülkeden bir başkasının "karlı" fotoğrafını da koydum bu yazıya. Kendisi Michel Platini. Gerçi "bilen bilir" ama.. Ahaha. Gittim.
Okumaya devam →

Balbazar..

0 tane ömer üründül tadında yorum
Okul öncesi pazar..
Klasikleşmiş pazar..
Derslerin ve diğer kötü şeylerin bırakıldığı tek gün pazar..
Sınava çalışma günü pazar..
Keyfin ağır bitişinin olduğu gün pazar..
Çocukluğumuzun banyo günü pazar..
Pazar alışverişi günü pazar..
Beşiktaş'ın hep yenildiği gün pazar..
Tatilin son günü pazar..
Okula dönme günü pazar..
İşe dönme günü pazar..
Çalışmaya kaldığımız yerden devam etme günü pazar..
Hıristiyan aleminin haftanın başlangıcı saydığı "kutsal" gün pazar..
Ama aslında onların zannetikleri gibi hiç de "kutsal" olmayan gün pazar..
Haftanın, şüphesiz, en boktan günü pazar..
Ansnsktğim pazar..
@^+%&/(&+ pazar..
Okumaya devam →
14 Şubat 2009 Cumartesi

Oha

2 tane ömer üründül tadında yorum
Hacettepe bir şeyleri unutmuş olmalı.
Okumaya devam →

Törkiş Kebab

2 tane ömer üründül tadında yorum
Bloga başlamadan önce her arkadaşıma feysbuk notlarımın linkini gönderip duruyordum. Bugün ilk kez bir arkadaşımdan kendi yazdığı feysbuk notunun linki aldım. Tuhaf bir duygu. Böylee, nasıl anlatsam.. Yaşlanmışım gibi. Dede olmuşum gibi. Bir zamanlar futbolcu olduğum takıma, yaşlanınca stada desteklemeye gidiyormuşum gibi.. Off yok. Anlatamayacağım.

#1 Hollywood filmlerinde hani biri "Türk" diyince, "Türkiye" diyince, bizlerden bahsedince bir hoş olur ya içimiz. Hatta direk Türkiye'de çekilen yabancı filmleri de ağzımız açık izleriz "aa bak lan bak Boğaz'dan geçiyolar" diye. Sevindirik oluruz, o filme çok ısınırız. Mesela geçen senelerde Karayip Korsanları serisinin bi sahnesinde iki Türk balıkçının Türkçe konuşması vardı "Şapkaaa! Şapka buldum şapkaaa" diye. "Oha, bu gerçek olamaz!" tepkisi vermiştim, o derece sevindim yani. Değişik, bir acayip işler bunlar...

#1,5 ...Gel gör ki bizim hakkımızda kötü bir şey söylediklerinde "uff hmunakoyim harcadı lan bizi iki dakkada" fikri oluyor bende. Herkeste böyle oluyordur sanırım. Herhalde kimse "oh oh iyi, bize laf soktular ooh ne güzel" demez. Neyse benim diyeceğim şey, bu ikisinin arası. How I Met - 3. sezonun ilk bölümlerinden bir sahnesinde, bacak kıllarını uzun süre almayan Robin'in ağzından şu cümle dökülüverdi: "Biraz daha almamaya devam edersem Türk lezbiyenlerine benzeyeceğim." Ha? Ne? Höe.. Lan!?.. Evet dumur olmuştum. O her bölümde bağrıma bastığım güzel insan Robin bana bunu nasıl yapardı? Tamam, Türk lezbiyeni değilim tabi ama, o Türk ibaresi bile bir anda harcayıveriyor seni, beni, 70 milyonu. Ama tam da anlayamadım, bana sanki bize laf sokuyomuş gibi geldi ama sanki değil gibi de. Sokuyor mu sokmuyor mu lan?..


#2
Sanırım yarın Cem Yılmaz, ailemizin kutu programına katılcakmış. Merakla bekliyorum. 50 cent'ten eksiği yok zaten. Gelmişken iki espri duyarız fena mı?

#3 Asıl ondan da möhimi, dün Beyaz'da Carmen Electra vardı ya; oha, ebesinin körü be!..

#4 Geçenlerde aklıma bir soru takıldı. Madem ışığın tanecik modeli var, o halde nasıl ampulün camından sıyrılıp gözümüze geliyor? Demek ki tanecik modeli yalan, viva dalga modeli! Böylece de harcarım işte yüzlerce yıllık bilimsel birikimi.

edit: ışık hızını hesaba katmadım tabi ben. "ehehe bilimsel kuram çürüttüm, bilimadamıyım!" modundayken birden sıradan bir anadolu lisesi mezunu kıvamına geri döndüm. ışığa da hızına da büyük küfürler savuruyorum şimdi...

Ben gidiyorum, sizlerle ilerleyen saatlerde KanalD stüdyolarında görüşürüz. "Yorum yapmak için kayıt mı gerekiyor ya?" diye sorup soruşturan arkadaşlarıma da kısa ve öz bir "Hayır" diyorum. Ayrıntılı bilgi için msn adreslerimiz: berka....

Öpüyorum, möpüyorum. Daçe.
Okumaya devam →

After 'Technically Valentine's Day'

2 tane ömer üründül tadında yorum
Henüz Sevgililer Günü "teknik olarak" bitmemiş olsa bile erkenden bitiriyorum ben kendiminkini. Cine-5 Akşam Haberlerini de sayarsak totalde iki tebrik mesajı aldım. Biraz hafif acı bir durum. Komik de biraz. Biraz da salağım tabi. Eh biraz da bira olsa... (Hayır bari NTV filan olsaydı, Cine-5 ne lann!?) - Bu senenin Valentin'ini de (Katolik Kilisesi her ne kadar "Valentin değil Rafael günüdür" dese de) boş geçmedim. İstikrarım devam ediyor. Reha Erus, Blogger Haber, Atina..
Okumaya devam →
13 Şubat 2009 Cuma

Daçe, Jr.

3 tane ömer üründül tadında yorum
Şu resimdeki velet, Alec Greven, elinde tuttuğu kitabın bizzat yazarı. Yanlış görmüyoruz, "How to Talk to Girls" yazıyor hakkaten de. "Büyüyünce çok can yakar" derlerdi bana da, bakınız bu da aynı benim çocukluğuma benziyor. Gerçi o daha şimdiden başlamış.

Benjamin Button değil o. Baya bildiğin 9 yaşında. Kızlarla Nasıl Konuşulur ben biliyorum diyor. Kitap, Amerika'da best-seller olmuş durumda...

"Yapmanız gereken tek şey, aranızdaki konuşmaları çoğunlukla kızlara yaptırdığınızdan emin olmak. Böylece hiçbir şeyi berbat etmezsiniz."

edit: bu haberi en son ben duymuşum, oysa ki "amma orjinal haber" diyerekten paylaşmıştım. poor me..
Okumaya devam →

Amerikan Rüyası

1 tane ömer üründül tadında yorum
Benim meğer bloga ne de meyilli ağzım varmış. "Efendim"ler.. "Bak"lar.. "Siz"ler, "Biz"ler.. Yakında "bilen bilir" de dersem hiç şaşırmayın. "Eöö.. Bilen bilir, ben anasınıfındayken böyle taş gibi hoca vardı beöö.." filan diye. Aman sakın ha, benim kendimi tutmam lazım. Aksi halde ekmek mushaf çarpmışçasına kayacak ağzım. Bir böyük somun ekmek de nasıl çarpacaksa artık.. Neyse efendim (!) ben bu ekmeklerin sandvüçlerin gücü adına bu akşam bir ufak açmak istiyorum.

-Bugün dışarı çıktım gençler. Öyle böyle değil, baya bildiğin sokağa yani. Kolay olmadı tabi ama çıktım insan içine. Hatta direk Kızılay'a gittim. Off ana baba günü, böyle kalabalık görmedim. Ama öyle sanıyorum ki 3 haftalık tatilimin ikinci seferi olduğundandır dışarı çıkışımın. Evde topu topu iki kişinin yüzüne bakıyordum. Anne baba, selamlar.. Bazen de, evet bazen, aynada kendimi görüyordum hepsi o. İşte bu masum delüğanlı bu yüzden bugün sokağa çıkınca şoklara uğradı. "Aman Allahım", dedim, "Bu insanların burda işi ne? Ne bokuna gelmişler? İşiniz gücünüz yok mu layn?"

-Kızılay pek değişmemiş. 3 hafta önceki gibi şen şakrak, herkes pek bir hareketli, bir kısım turistik sokaklar hala canlılığını korumakta falan.. Evet lan, inanılmaz gibi dursa da Kızılay'ın turistik sokakları var. En sevdiğim Konur'dur mesela. Kâh siyasi, kâh sosyal açıdan fıkır fıkır. Gittim kendime DVD aldım ordan. Hepsini seviyorum, canlarım benim. "Belediyelerde saltanata son!" pankartı asılmış bugün Konur'un başında. Bir de "Konur HatıRası" gibi bir yer vardı, isteyenin fotoğrafını filan çekiyorlar önünde, benden söylemesi..

-Ha evet dur. Ne diyordum? Bugün Kızılay'dan DVD aldım: "How I Met Your Mother- 3. Sezon"... Geçen ayki "How I Met Your Mother - 2. Sezon" maceramın ardından hala gelmemiş olan ADSL faturasını merakla beklemekteyim. "Bir fatura gelmiş mi bugün?", "Babamın elindeki benim fatura mı?", "Lan of bugün de mi gelmedi?" gibi kırk tane tilki dönüyor kafamda artık. Psikolojimi bozdu bu fatura olayı. Ayrıca geçen ayki How I Met'in sezonuna 30 TL bayılacak olan ben, bugün gittim "Telekoma mı kaldım anasını satayım" diyerek 5 lira karşılığında paşalar gibi üçüncü sezon aldım.

-Acayip rüyalarım var benim. Geceleri, sanki beynim bir anda Hollywood oluyor. Her türden rüya görüyorum bir hafta içinde. Korku, aksiyon, aşk, pornografik. Her tür. İşte en son geçen gün bi korku rüyası gördüm. Aynı gece, korkudan sonra bir de ekşın gördüm. Sabah kalktığımda, gece 2 adet Amerikan yapımı film izlemiş gibiydim. Evet bir de öyle kalitelidir benim Bilinçaltı Production. Film izleme seansları yapmama hiç gerek yok aslında, direk rüyalarım var benim. Bir de en sevdiğim yanları, filmde hissettiğin heyecan, gerilim filan mesela yüzde yetmiş iken rüyada direk ben oynadığım için, bir de bunun rüya olduğunu bilmediğim için bu oran yüzde yüze çıkıyor. Eveeet istatistikî bilgidir. Eveet kaynımda da var.

-Son yaptığım sosyolojik bir takım araştırmalara göre Avustralyalı tüm yetişkinler bariz, evet bariz, kilolu. Hiç zayıf adam yok. Yani senin benim gibisi bile yok. Ha bir de çocukların hepsi renkli gözlü ve hepsi çok tatlı.

-Not: "Avusturalya" değil; "Avustralya"ymış aslı. Bundan böyle tikkatli olacağım.

Şimdilik müsade. Artık yarın mı olur öbür gün mü olur, güncellerim gene. Hevese bak lan. Oha. Viagra almış gibiyim. Sizlere bir Kızılay canlandırmasıyla veda ediyorum. Selametle canlarım...

Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)